8. bölüm · Dağlar Söylesin Adumuzu
8. Bölüm: Yeşil Yeşerecek
İstanbul seyahatinin üzerinden geçen üç ay, Karadeniz’e beklediğimiz o en bereketli baharı getirdi. Vadideki çay filizleri patlamış, yamaçlar göz alıcı bir yeşile bürünmüştü. Konaktaki her sabah, Selim Ziya’nın neşeli agu sesleri ve Asiye Halamın mutfaktan yükselen mısır ekmeği kokusuyla başlıyordu.
İstanbul’daki şirket işlerini tamamen dijital ortama taşımıştım. Babamın vasiyeti doğrultusunda devraldığım projeleri artık bu ahşap konağın çalışma odasından yönetiyordum. Şehirdeki mimarlar betona boğulmuş tasarımlar gönderdikçe, ben hepsini reddediyor; doğayla uyumlu, ahşabın ve taşın nefes aldığı Karadeniz dokusunu projelere işliyordum.
O sabah Kerem’i marangozhanede buldum. Şantiyedeki mühendislik hesaplarını bitirmiş, elinde zımparasıyla yeni bir detay üzerinde çalışıyordu. Bu kez sadece statik hesaplar yapmıyor, Taş Mektep’in kütüphanesi için kestane ağacından raflar yontuyordu. Bir mühendisin keskin zekası ile bir ahşap ustasının ince ruhu onun ellerinde birleşmişti.
"Kolay gelsin mühendis bey," dedim kapı eşiğine yaslanarak. "Yine hesap kitapla ahşabı buluşturuyorsun."
Kerem zımparayı durdurup başını kaldırdı. Gözlerinde o eski hüzünden, o fırtınalı karanlıktan eser kalmamıştı. Yüzüne yerleşen o huzurlu ifade, onu her geçen gün daha da karizmatik kılıyordu.
"Bir yapının statiğini çözebilirsin Zeynep," dedi gülümseyerek. Yanıma yaklaşıp alnıma hafif bir öpücük kondurdu. "Ama ona ruh katmazsan sadece beton ve ahşap yığını olur. Mühendislik sağlamlaştırır, senin mimarlığın ve bu ağaçlar yaşatır."
"Bugün büyük gün biliyorsun değil mi?" dedim elini tutarak. "Taş Mektep’in açılışı var. Kasabalı, çocuklar, hatta çevre köylerden insanlar toplanmaya başladı bile."
Kerem bir an duraksadı. Gözleri pencereden dışarıya, vadinin ortasında yükselen o tarihi yapıya kaydı. Rahmetli abisi Selim’in en büyük hayaliydi o mektep. Yarım kalan bir rüya; bir mimar ve bir mühendisin el ele vermesiyle, sevdalarıyla hayat bulmuştu.
"Hadi o zaman," dedi Kerem derin bir nefes alarak. "Abimin hayalini çocukların gülüşleriyle buluşturalım."
Öğleye doğru tüm kasaba Taş Mektep’in avlusunda toplanmıştı. Niyazi Usta ve şantiye işçileri en ön sıradaydı. Balıkçı Osman ve dozerleriyle kapımıza dayanan Cevdet gibiler ise kasabadan tamamen silinip gitmişti; adalet yerini bulmuş, kasaba halkı kendi geleceğine sahip çıkmıştı.
Açılış kurdelesini Kerem, kucağında Selim Ziya ile birlikte kesti. Çocuklar neşeyle mektebin bahçesine, ahşap kokan sınıflara koşuşurken Kerem’in gözlerinden süzülen tek bir damla yaşı gördüm. O yaş, geçmişin acısına değil, geleceğin umuduna akıyordu.
Akşam konağa döndüğümüzde, bahçedeki ulu kestane ağacının altına kurulduk. Asiye Hala Selim Ziya’yı dizinde sallarken, Kerem’le ben el ele vadiden batan güneşi izliyorduk.
"Bak Zeynep," dedi Kerem, eliyle yeşil vadiyi göstererek. "Doğru hesaplanmış, sevgiyle kurulmuş hiçbir yapı yıkılmaz. En sert kıştan sonra bile yeşil yeniden yeşeriyor."
"Biz o temelı sevdadıyla attık Kerem," dedim başımı omzuna yaslayarak. "Ve bu dağlar var oldukça, bizim sevdada filizlenen hayatımız hiç solmayacak."
Taş Mektep’in açılışının üzerinden geçen haftalar, şantiyedeki o yoğun koşuşturmacayı tatlı bir dinginliğe bıraktı. Ama ne Zeynep’in gönye ve cetvelleri kılıfına girdi ne de benim statik hesaplarım bitti. Karadeniz’in bu saklı vadisinde, bir mimar ile bir mühendisin ortak hayali her gün yeni bir ahşap dokuda, yeni bir taş duvarda şekil bulmaya devam ediyordu.
Günün ilk ışıklarıyla birlikte konağın altındaki harita odasına indim. Zeynep, çizim masasının üzerine serdiği devasa paftaların üzerine eğilmiş, elindeki gönyeyle milimetrik çizgiler çekiyordu. Selim Ziya ise masanın hemen yanındaki kestane beşiğinde, ahşap dönencesini izleyerek gülümsüyordu.
"Yine sabahladın mı mimar hanım?" dedim, arkasından yaklaşıp omuzlarına hafifçe masaj yaparak.
Zeynep başını geriye atıp bana baktı. Yüzünde uykusuzluğun yorgunluğu değil, üretmenin ve yaratmanın verdiği o canlı ışık vardı.
"Sabahlamadım Kerem," dedi elimi tutup yanağına bastırarak. "Sadece vadinin yukarısındaki o eski su değirmeninin restorasyon projesini bitirmek istedim. Ahşap çarkın statik yükünü senin hesaplaman gerekiyor mühendis bey."
Çizim masasının üzerine eğildim. Zeynep’in tarihî dokuyu koruyarak hazırladığı o zarif çizimlere baktım. Yıllardır atıl kalan, harabeye dönmüş o su değirmeni, Zeynep’in kaleminden çıkan detaylarla adeta yeniden nefes alıyordu.
"Ahşap çarkın aksını kestane ağacından oturtursak," dedim, çizim masasındaki kalemi alıp statik yük dağılımını gösteren birkaç vektör çizerek. "Debisi yüksek Karadeniz suyuna yıllarca dayanır. Mukavemeti ben çözerim, estetiği ve oymaları sana emanet."
Zeynep tebessüm etti. "İşte benim mühendisim," diye fısıldadı.
Öğleden sonra Zeynep’le birlikte su değirmeninin bulunduğu vadiye çıktık. Selim Ziya kucağımda, Karadeniz’in o serin ve taze havasını ciğerlerine çekiyordu. Yıkık taş duvarların arasında durduk. Kerem olarak bir zamanlar bu harabelere baktığımda sadece yıkım ve kayıp görürken, şimdi Zeynep’in yanındaki o mühendis kimliğimle geleceği, ihyayı ve umudu görüyordum.
Niyazi Usta ve ekibi de hemen arkamızdan malzemelerle geldi. Kasabanın gençleri de gönüllü olarak işin ucundan tutmaya başlamıştı. Taş Mektep’te yaktığımız o birlik meşalesi, vadideki her bir tarihî yapıyı tek tek aydınlatıyordu.
"Kerem Bey!" diye seslendi Niyazi Usta. "Su kanalının temelini nereye oturtalım?"
Lazer hizalamayı ve şakülü elime aldım. Zeynep paftayı açtı, ben zeminin yük taşıma kapasitesini ölçtüm. Bir yanımda aşkım, kucağımda evladım, karşımda ise doğup büyüdüğüm bu toprakların mirası duruyordu.
"Tam buraya usta!" dedim, ayağımı sağlam kayaya basarak. "Temeli buraya atıyoruz. Bu değirmen hem bu vadinin ununu öğütecek hem de geçmişle geleceği birbirine bağlayacak."
Güneş vadinin arkasından süzülürken, çekiç ve keski sesleri derenin şırıltısına karıştı. Biz bu dağlara sadece bina inşa etmiyorduk; sevdalardan, emeklerden ve inançtan kurulmuş yıkılmaz bir hayat kuruyorduk.
