11. bölüm · Çiçeklerin Portresi
11. Bölüm: Tanıdık Biri
(Küçük ve hassas okurlarım için küçük bir not: bu bölüm şiddet, kan ve hassas temalar içermektedir.)
Keyifli okumalar dilerim...
_____________________
Adımlarım durdu.
Önümde birkaç saat önce masadan "telefon konuşması" diye kalkıp giden kadın vardı; elinde bir silah ve yerde çokça kan... Anlaşılan sadece adımlarım değil, başka biri için zamanda durmuştu hayat ve hayalleri de.
"Bu malikanede ne oluyordu? Ben şu an ne yaşıyordum? Niçin tek ben uyanıktım?" gibi soruların cevaplarını şimdilik erteledim.
Şu anda cesaretimi toplamalı, o odaya girmeliydim. Bir danışman gibi olayı açıklığa kavuşturmam lazımdı.
Peki ya bu cinayet bizi buraya kaçıran adamların veya ölüm emrimizi veren kadının bir planıysa? Ya bu bir tuzaksa ve benim saklanmam gerekiyorsa o zaman ne yapacaktım?
Odanın önünde ihtimalleri değerlendirirken bir yandan da etrafı inceliyordum. Eğer kadın intihar ettiyse bu kadar vazoyu ve süs eşyasını kıracak kadar delirmiş olmalıydı. Yok, eğer bir cinayetse ikinci bir kişinin odaya girme ihtimalini düşünmeliydim.
Cesaretimi toplayıp odaya girdim. Bir yandan da kendime güven verici cümleler söylemeye çalışıyordum.
"Hadi İdil, yaparsın İdil! Şu ana kadar ne yapamadın ki? Sen teşkilatta danışmanlık yapıyorsun, kendine gel!" tarzında cümlelerle kendimi avutarak kadının yanına gittim.
O sırada daha önce fark edemediğim, kadının solunda duran bir şey gördüm. Yere düşmüş ve ekranı kırılmış olan bir telefon, kadının ölmeden önce tuttuğu bir nesne olmalıydı ve kesinlikle delil niteliğindeydi.
Etrafta bez tarzı bir şey bulup telefonu bez yardımıyla elime aldım ve masanın üstüne koydum. Sonrasında kadının elindeki silahı da masaya bıraktım.
Bu cinayetle ilgili birçok tahmin hakkım vardı. Belki de o Rus aksanlı kadın yüzünden ölmüştü; ancak yer yer kurumuş kan, kadının elindeki silah, olayın kendini vurmuş gibi gösterilmeye çalışılması... Hiçbirinin bir mantığı yoktu. İstese hiçbir şeyin arkasına saklanmadan kadını öldürüp adadan giderdi; bunun için intihar süsü vermesine gerek kalmazdı.
Burada daha fazla kalmak istemiyordum. Lavaboya uğradıktan sonra direkt bizimkilerin yanına gidip onları bir şekilde uyandırmalıydım. Sonrasında bizimkilerin yardımıyla bu cinayeti açıklığa kavuştururdum.
Odadan çıkmak üzereyken arkamdan gelen sesle irkildim. Bu bir telefon sesiydi. Az önce masaya koyduğum telefon şimdi oldukça sesli bir şekilde çalıyordu.
Belki merakımdan, belki de sadece yaşadığım şeylerin beni sersemletmesinden dolayıdır ki masanın başına geçip elime aldığım gibi telefonu açtım.
— Kimsiniz?
— Ne oldu? Çok meraklı gibisin.
Adamın bu alaycı tavrı şu anki ruh halime tamamen zıttı. Belki de ona nasıl bir durumda olduğumu açıklamalı ve ondan bu cinayet için yardım istemeliydim.
— Beyefendi, şu an bir cinayet mahallindeyim ve ölen kişinin telefonunu aramışsınız. Ben polis teşkilatında çalışıyorum. Acaba bu kadının neyi oluyorsunuz ve neden aradınız?
— Bu kadını birine ulaşmak için aramıştım, İdil.
Bu iş gittikçe korkunç bir hale geliyordu.
— Adımı nereden biliyorsun?
— Eski bir tanıdık diyelim, İra.
— Sen... Sen o olamazsın…
O burada, bu kargaşanın ortasında olamazdı! Hayır, hayır, hayır... O gerçek değildi; o sadece benim hayal ürünümdü. Böyle biri yoktu ki, olamazdı.
Adam sessiz kalmamdan dolayı sanki içimi okurmuşçasına sinirlendi.
— O yaşlı bunağa inanıp beni unuttun mu İra? Peki, başka neleri unutturdular sana?
Telefon tutan elim titrerken anılar kafamda kesit kesit canlanmaya başladı.
İlk başta başka birinin hayatını izliyormuşum gibi gelen zihnimin en ücra köşelerindeki anılar, bir anda BENİM hayatım olmuştu.
Beş yaşında doğum gününde babasından yeşil bir kolye alınca havalara uçan da bendim; annemle öğrendiğim ilk kelimelerimi yazan da…
16 Yıl Önce
“Kızım, çık şu kapının önünden artık, yetmedi mi? Kalk artık!” demişti annem. Ben ise inat ediyordum. Babam yarım saat önce iş gezisi için gitmişti.
En sonunda annem hep işe yarayan o cümleyi söylemişti: “Baban, 'Ben gidince ağlama, annene sorun çıkarma' demedi mi sana? Eğer böyle yapmaya devam edersen seni babana şikayet edeceğim. Bakalım geliyor mu sonra?”
Her ne kadar istemesem de kapının önünden kalkıp annemin istediği gibi içeri girmiştim. Annem yemek yapıyordu, ben ise salonda çizgi film izliyordum. Sonraki günün bundan çok farklı olacağını nereden bilebilirdim ki?
Sabah uyanıp babam gelmiş mi diye salona koşmuştum ama annemin bağırış seslerini duyunca korkup geri çekilmiştim.
Annem bir erkek çocuğuna bağırıyordu. Salona girdiğimde o çocuk hızla beni salondan çıkartıp odama kilitlemişti.
Sesler kesildiğinde annemin veya o çocuğun kapımı açmasını beklemiştim. Pencereden havanın karardığını görünce ise daha da çok korkmuştum. Acaba annemi kızdıracak bir şey mi yapmıştım? Bana ceza mı veriyordu?
Kimse beni görmesin ve babama şikayet etmesin diye pencerenin kenarında, en karanlık yerde korkudan ağlamaya başlamıştım. Sessiz hıçkırıklarım odamı doldururken evde birkaç tıkırtı duyup hemen gözyaşlarımı koluma sildim.
Odamın kapısını açan adam bana birkaç şey söyleyerek elimden tutmuş, bir arabaya bindirmişti. Ne olduğunu anlamamıştım bile. Sonra küçük kitaplarla dolu bir odaya getirilmiştim.
Odadaki sessizlik büyürken önümdeki adam gözlerimin içine bakıyordu. Oldukça rahatsız olmuştum.
— Merhaba İdil Arslan.
Babamın istediği şekilde hiçbir şey söylemeyerek, sadece onaylar biçimde başımı salladım. Adam anladığını belli eder şekilde birkaç şey mırıldandı.
— Artık buradasın. Annen ve baban…
— Onlar gelmeyecek ve ben bir yetiştirme yurdundayım.
Adam, yedi yaşındaki bir çocuğun bu kadar soğukkanlı ve çabuk bir şekilde her şeyi anlamasını ya da kabullenmesini beklemediğinden afallamıştı. Ben ise adamın karşısındaki bu sandalyeden kalkıp bir an önce gitmek istediğimden sadece susup izin bekliyordum.
Karşımdaki adam da onunla konuşmayacağımı anladığından sesli bir iç çekişle konuşmaya karar verdi:
— Tamam, şu ablan sana kalman için odanı gösterecek.
Adama son kez bakıp gösterdiği ablanın yanına gittim. Kadın elimi tuttuğunda içimde küçük bir burukluk hissettim… Bu kişi annem de olabilirdi.
Ranzalarla dolu olan bir odaya geldiğimde kadın bana yatağımı gösterip yanımdan ayrıldı. Elimde hiçbir şey yoktu; ne buraya koyabileceğim bir nesne ne de manevi olarak bana destek olabilecek bir kişi. Ağlamayacaktım, bir söz vermiştim ve annem her zaman verilen sözlerin tutulması gerektiğini öğretmişti bana.
Dolu gözlerimi silip yatağa yatmıştım. Zaten hava karardığından kimse erkenden yatmamı garipsememişti.
Günlerce hep sakin ve sessiz kaldığımdan, benim yakamı bırakmayan yetişkinlere karşı gülümsemeyi öğrenmiştim.
Günler, hatta haftalar geçti. Artık kimsenin beni almayacağına veya her şeyin tekdüze devam edeceğine inanmışken, yatmak üzere olan ben yatağımın üzerinde bir kağıt gördüm.
Katlanmış kağıdı açtığımda; birkaç eğri, yanlış yazılmış harfle benimle konuşan bir arkadaş bulmuştum. Yazının en altında ise bir papatya çizimi vardı.
O günden sonra bazen günde bir, bazen ise iki günde bir yatağımın üstünde böyle kağıtlar görmeye devam ettim.
Bazı günler ben o kağıda bir cevap veya soru yazıp sabah kağıdı orada bırakıyordum; akşam olduğunda ise yepyeni bir kağıt yatağımın üstünde oluyordu.
Her konuşmasının altında bir papatya çizimi vardı ve bana İdil değil, İra diyordu. Kim olduğunu öğrenemediğim o çocukla uzun süre konuşmuştum.
Sonra o gün geldi; başka bir yurda nakil aldırılmıştım. İlk başta alışamasam da sonra Baran, Alp, Alaz ve Arın ile tanışınca işler yoluna girmiş, bir aile bulmuşum gibi hissetmiştim.
Hayatım ilerledikçe geçmişim silinmeye başlamıştı. Liseye geçene kadar o yurttan başka bir yerde okumamıştık ve ben 14 yaşıma bastığımda zaten çoğu şeyi unutmuştum.
...
Daha fazla şey hatırlamalıydım. Koskoca yıllar bu kadar kesit kesit ve az olmamalıydı. Mesela o kağıtlarda ne yazıyordu veya ilk gittiğim yurtta arkadaşlarım var mıydı? O sinir bozucu adamla bir daha konuşmuş muydum?
Artık masadan destek almam bir işe yaramıyordu. Ayaklarım o kadar çok titriyordu ki ayakta duramayıp olduğum yere çökmüştüm. Yeşil elbisemin rengi yerdeki kandan dolayı kırmızıya dönerken sözümü tutamayacağımı anlamıştım.
Belki uzun zaman sonra ilk defa ağlamama tamamen izin vermiştim.
Zihnimde yankılanan o sözü unutamıyordum:
“Başka neleri unutturdular sana?”
Her şeyi... Her şey nasıl zihnimden çalınabilirdi ki?
__________________
Bu bölüm diğer bölümlere göre daha farklı geçti ve kitaptaki ilk cinayette işlenmiş oldu.
Bu arada kitabın kapağındaki papatya çiziminin anlamını da öğrendiniz artıkk💫
