3. bölüm · Çiçeklerin Portresi

3. Bölüm: Mandrake

İris .

Gecekondu mahallelerine doğru yürümeye başladık. Yıkık dökük evlerin arasında, artık dış cephesinin sarı rengi solmuş bir apartmanın önünde durduk.
Arın kapının önünde durup birkaç kere özel bir kombinasyonla kapıya vurdu. Kapı açılınca zemin kata giriş yaptık ve asansöre bindik.
Hemen 2. ve 7. katları aynı anda tuşlayıp asansörün tuş mekanizmasının üzerindeki boş ve anlamsız duran kısma kartlarımızı okuttuk. Asansör hızla aşağıya doğru inmeye başladı ve aslında olmaması gereken -3. kata ulaştık.
Her ne kadar bu asansöre defalarca binmiş olsam da hâlâ bu hıza alışamamıştım. Bu yüzden asansör kapısı açılırken hem toparlanmaya çalışıyordum hem de söyleniyordum:
— Düzeltin artık şu asansörü! Hep diyorsunuz, neymiş kaç yıldır bu işi yapıyorlarmış, neymiş özel birimlermiş... Hani özel birimliğiniz, hani!
Ben söylenirken Baran uyarır bir şekilde omzuma vurdu, hafiften de sırıtıyordu. Benim düşmemden de keyif alıyor!
İçeri girdiğimizde herkes çalışıyordu; bazı gruplar yuvarlak masanın etrafına belgeler yığmış, bazılarıysa koltuklarda oturup tartışıyordu.
Şimdi sizin bayağı kafanız karıştı değil mi? Hemen anlatıyorum: Burası Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı gizli bir teşkilat. Yani MİT gibi ama biz Mandrake diyoruz.
Biz bir grubuz, gruptaki yetkili kişi de anladığınız kadarıyla Arın. Arın gibi birçok kişi de birim amirine bağlıdır; birim amirleri ise Mandrake’in başındaki topluluğa.
Bu teşkilat örgütleri yakalamak için var ama öyle düşündüğünüz gibi değil; daha karanlık ve gizliden işlerini halleden köklü örgütler. Tabii onlar kendilerine "örgüt" demiyorlar. Onlar kendilerine Arez diyorlar.
Şimdi diyeceksiniz seyircilerim, "Neden o zaman bize danışmanım dedin?" Eskiden gerçekten de danışmandım ve bizimkiler de polisti ama sonra ne olduğumuzu anlattım zaten.
Ben kafamın içinde kendi kendime sorular cevaplarken (deli değilim) Bige yanımıza geldi. Çok sinirliydi ve örgütler hakkında hiçbir şey öğrenemediğimiz için bize de kızgındı.
Hemen bize fırça atmaya başladı:
— Size söylemedim mi ben? "Orada kesin bir bit yeniği var, dikkat edin. Zor bilgi koparttık, kaç haftadır şu bilgi için uğraşıyoruz," diye. Bakın, yine elimizde var sıfır!
Gerçekten de aylardır hep yanlış yerlerdeydik ve hiçbir şey bulamıyorduk. Şimdiyse elimizde mor bir zarf vardı ama onu da söylemiyorduk. Neden mi? Çünkü Bahar aramızda bazılarının —yani teşkilattakilerin— örgüt üyesi olduğuna inanıyordu.
Bize de bu mantıklı geldiğinden bu ipucunu biz takip etmek istiyorduk lakin Alaz için her şey usulünce yapılmalıydı ve bu konuda Bahar ile fikir ayrılıkları yaşıyorlardı.
Bahar da tam olarak saklamak istemiyordu zaten, sadece denemek istiyordu. Bir şey bulamazlarsa zarfı direkt teşkilata verirdi. İlk başta düşündüğü gibi birinin yardıma ihtiyacı olduğundan da artık emin değildi. Onun için artık bu zarfın sahibi ilgi çekmeye çalışan katildi.
Bahar da benim gibi düşüncelere dalmıştı. Griye çalan gözlerini kısmış, atkuyruğu yaptığı kızıl dalgalı saçları —kafasını hafif öne doğru eğdiğinden— iki yandan yüzünü kapatıyordu.
Bige bizi azarlamayı bitirince asıl söylemesi gereken şeyi söyledi:
— Birim amiri sizi çağırıyor. Bu sefer umarım başarırsınız çocuklar, dedi ve arkasını dönüp başka bir grubun yanına oturdu.
Bige, birim amirimizin yardımcısıydı. Genelde abla kardeş ilişkisi kurardı herkesle ama görevini düzgün yapmadığında, işi gereği seni kendine getirmek de onun göreviydi. Birim yardımcıları genelde birimdekileri kontrol eder.
Ne kadar çok yetkili kişi var değil mi? Arada ben de unutuyorum kimin kim olduğunu seyircilerim.
Ben hâlâ düşünceler alemindeyken Alp yanıma geldi:
— Hadi İdil, birim amiri çağırıyormuş, gitmeliyiz, dedi ve beni arkadan itmeye başladı. Bir yandan da söyleniyor, "Yürüsene!" diyordu.
Arkadan iteleyip durmasa yürümeyi deneyebilirdim ama canım arkadaşım beni itekleye itekleye götürmeyi ve bana fırça atmayı daha uygun görüyordu.
En sonunda sabrımın sonuna geldim ve sinirle konuştum:
— Bak Alp, bırak beni! Ya git arkadaşım, canım arkadaşım benim.
Alp Mandrake’de olduğumuz için fısıldayarak —normalde olsa bağıra bağıra zorbalar— cevap verdi:
— Ya canın mıyım gerçekten? Beni duygulandırıyorsun İdil...
Aynı anda sertçe ve son defa beni itekledi.
Amirin odasına yaklaştığımız için ben de onun ayağına basmakla yetinip birim amirinin odasına girdim.
Selim Amirimiz konuya girmeden önce biraz bizi haşladı:
— Çocuklar, bugünkü başarısızlığınızı sineye çekiyorum ama bu bir kere olur, ona göre. Eğer şimdi vereceğim görevde de başarısız olursanız aylarca bir göreve bile gidemezsiniz, hatta eğitim aşamasına dahi dönebilirsiniz.
— Siz merak etmeyiniz, bu sefer elimizden kolay kolay kaçamazlar amirim, dedi Arın.
Sabahki olayda bu kadar kolay bir yenilgiyi kendine yedirememişti. İkinci bir şansı da aramızda en çok isteyenlerden biri oydu.
— Bugün aldığımız verilere göre İzgi Hastanesinde bu hafta örgütlerle ilgili bir hareketlilik olacak. Ne olacağını bilmiyoruz ama gerçekten uzun zamandır planlanan bir olay olacağı kesin. Bu sefer bu büyük şansı kaçıramayız. Yanınıza Mandrake‘den birkaç kişi daha alacaksınız, dedi amirimiz.
Bahar yanımıza teşkilattan birilerini alacağımız için pek memnun değildi. Baran ise eliyle saçlarını tarıyor, biraz stresli gözüküyordu. Son işimiz olabileceğini duymak büyük ihtimalle onu germişti.
Birim amirimiz konuşmasına devam etti:
— Aynı zamanda ne zaman planın uygulanacağını bilmediğimiz için ve aylardır ilk defa bu kadar net bir bilgimiz olduğundan dolayı İzgi Hastanesinin yakınında olan bir evde beraber kalacaksınız.
Alaz tam itiraz etmek için konuşmaya girecekken birim amirimiz gerekli cevabı hızla verdi:
— Özel hayatınızla işinizi karıştırmayın Alaz Erden! Bu önemli bir mesele ve bu işte profesyonel olamayacaksanız sizin yerinize geçecek birini illaki buluruz, dedi ve konuşmasını bitirdi.
Biz dışarı çıktık, Arın ise Selim amirimizle konuşmak için içerideydi. Alp yine ağzını tutamayarak konuşmaya başladı:
— Ee, şimdi biz yıllar sonra bir daha beraber mi kalacağız, eski günlerdeki gibi?
Alaz kendince haklı sebeplerden bu konuyla ilgili tek kelime etmedi. Bize de kuru bir "Görüşürüz," deyip gitti.
— Az dilini tut, dilini! diye çemkirdim Alp'e.
Alp ise bana bakıp:
— Bana "abi" diyeceksin demedik mi küçük cüce? Alınıyorum bak, büyüklerine saygı göstermelisin, dedi.
Evet, kesinlikle sinir krizi geçirecektim! Azıcık sözümü dinlese ne olurdu yani? Aramızda alt tarafı 6 ay vardı, zaten ben de 5 ay sonra 24 yaşında olacaktım. Ne gerek vardı abi dememe?
Yüzüm asık ona bakarken:
— Tamam tamam ağlama, kızmadım, dedi Alp ve olmayan yaşlarımı abartılı abartılı sildi.
Bir ara o kadar abarttı ki kafamı okşamaya başladı: "Ağlama kızım..." diye.
Eee, benim de sabrımın sınırı vardı! Hızla elini kapıp büktüm. O hareket edip kurtulmaya çalıştıkça bileği daha çok acıyordu.
— Lan manyak cüce! Bırak elimi! diye feryat edince Alp'e acıdım ve elini bırakıp pis pis sırıtmakla yetindim.
Alp benim olmayan abim gibiydi, ben de onun kız kardeşi gibiydim. Arada böyle durumlar olurdu; ikimiz de birbirimizi sinir etmeyi huy haline getirmiştik maalesef.
Ben zafer kazanmışçasına Baran, Alp ve Bahar'ın önünden binadan çıkarken telefonum çaldı. Sırt çantamdan telefonu çıkardığımda korku bütün bedenimi sarmıştı.