6. bölüm · Çiçeklerin Portresi
6. Bölüm: Mor Karanfiller
— İDİİLL!
Ne oluyordu yine! Bu aralar uyandırılmalara doyamıyordum anlaşılan.
— Ne oldu başımın belası, NE OLDU YİNE ALP?
— İdil, akşam Chucky benim odama girmiş. Yüzümde öyle bir çizik var ki...
— Ne! Yok be, bizim odadaydı kediler. Sen ne diyorsun?
— Ne sizin odası! Benim odamdaydı. Bak güzel yüzüme, benim bütün karizmamı çizdi bu kedi! Şikayetçi olacağım kedinden!
Önceki akşam aklıma geldi. Doğru ya, ben sadece Çelebi ile Hürrem’i görmüştüm! Ama çocuğumu kimseye yedirmem, kusura bakmayın.
— Benim çocuğum, sen odanın kapısını açık bırakmasaydın girmezdi odana. Hem sen hak etmişsindir. Benim kedilerim usludur bir kere!
— Chucky? Uslu ve Chucky... dedi Alp, sanki bir cümlede yan yana gelemiyorlarmış gibi.
Tam Chucky'yi savunacakken alt kattan gelen sesleri duydum.
— Ne oluyor Alp? Alt katta savaş çıktı da beni mi çağırmadınız? dedim.
Alp ise sırıtarak:
— Aaa İdil Hanım, siz daha yeni mi duyuyorsunuz? Bir saattir aşağıda yemek yapmaya çalışıyorlar. Gerçi ben niye hâlâ senin yanındayım ki? Birazdan kahvaltı yapacağız, in aşağıya, dedi ve hızla odadan çıktı.
Ben de ne yaptıklarını merak ettiğimden yataktan çıktığım gibi aşağıya indim.
İnmez olaydım...
Alp benim yanımdan geldiği gibi Sarp'ın yanına gitmiş. Mutfak tezgahının önünde soğan doğruyor —arada soğanları diğerlerinin gözlerine denk getirmek için atış çalışmaları da yapıyordu.— Poyraz ise Baran'ın arkasından toz pembe önlükle koşturuyor. Arın ise menemen yapmaya çalışıyordu. Diğerleri de kahvaltılıkları çıkarıp çayı demliyordu.
Bir de kemençe fon müziği ile dediğim her şeyi yapmaya çalışıyorlardı.
Tabii ben bu tabloyu görünce katıla katıla gülmeye başladım.
Baran ile Poyraz hâlâ salonda koşuyorlardı. En sonunda Baran, Poyraz'ın elindeki pembe önlüğü kaptı ve arkama geçip önlüğü bana giydirdi. Arkasına da sıkı bir düğüm attı. Poyraz'a dönüp:
— Bana önlük kalmadı, eh artık başka sefere, dedi.
Sonra da Sarp'ın yanına gidip biber doğramaya başladı.
Ben de bizimkilere on, on beş dakika kadar yardım ettim. Kahvaltıyı hazırladığımızda herkes masaya oturdu.
Aramızda en çok cıvıtan ben, Alp, Sarp ve Poyraz olduğu için diğerleri sadece ortama uyum sağlıyorlar, birbirleriyle anlaşmaya çalışıyorlardı. Özellikle Arın, sonrasında Alaz arada onlara ayak uydursalar da daha yeni tanıdıkları kişilerle yakın olmak istemiyorlardı.
Bahar ise bizden daha temkinli olsa da daha fazla konuşmalara katılıyordu. Hazal'ın da Bahar'dan bir farkı yoktu.
Öyle bir ortamımız oluşmuştu işte; çok samimi değildik ama ciddi de değildik. Biraz garip tanışmış ve garip bir şekilde anlaşmaya başlamıştık.
Aramızda en ciddimiz olan Arın masada yemeğini didikliyor, sabırsız bir şekilde üçlüye bakıyordu.
En sonunda konuşmaya başladı:
— Biz böyle oturduk, sizi kabul ettik belgelerinizden ve amirimizin size güvenmesinden dolayı.
Artık odada sadece Arın'ın sesi duyuluyordu.
— Böyle gevşekçe hareket ettiniz; yaşınıza ve biriminizden dolayı çok bir şey demedik lakin ileriki günlerde ve görevlerde önceki işlerinizdeki ciddiyetsizliği görmeyeyim.
Arın'ın otoriter sesine boyun eğen üçlüye baktım. Ben onları pek araştırmamıştım ama Arın onların geçmişiyle bayağı ilgilenmişti anlaşılan.
Ee, ben genelde işin sorun çözme kısmında olurdum; zaten böyle işlerle gruptaki başka kişiler ilgilenirdi. Eğer Mandrake'de biraz eğitim görmüşseniz, sizin olmayan işe burnunuzu sokmamanız gerektiğini bilirdiniz.
Yemeği herkes sessizce yedi ve kalktılar. Ben de Alaz'ı kolundan tutup bizim odaya götürdüm:
— Alaz, bu üçlü hangi birimden ki? Kaç yaşındalar? Peki neden Arı—
Kafama Alaz tarafından yastık yemeseydim emin olun konuşmaya devam ederdim.
— İdil, onlar Mandrake'in Nereth kısmından ve şu an sadece 17-18 yaşındaki çocuklar.
Dondum kaldım. Mandrake'in Nereth kısmı, küçük yaştan eğitilen çocukların olduğu bir yerdi. Bu çocuklar 17 yaşından sonra kendilerini kanıtlamaları için grupların yanlarına verilirdi.
Genellikle çoğu şeyi kafalarına takmazlardı. Mandrake'de katı bir düzen olduğu için dışarıdayken daha serbest takılırlardı.
Bu bilgileri, çoğu başlarını derde soktukları için teşkilatta büyük söylentiler çıktığından biliyordum.
— Yani şimdi ilk görevlerini bizimle mi yapacaklar?
Alaz kafasını yukarı aşağı salladı:
— Evet, Arın bu yüzden onları uyardı. Genellikle görevlerindeki bu boş zamanlarda o kadar kendilerini salıyorlar ki bazen görevleri sabote ettikleri bile oluyor.
Alaz ciddiyetle konuşurken ben de gülmemek için kendimi tutuyordum. Tabii Alaz bunu fark edip çok sert olmayacak şekilde kafama vurur gibi yaptı.
— Neden gülüyorsun İdil, komik mi anlattıklarım?!
Alaz sinirli sinirli bana bakarken sırıtarak cevap verdim:
— Sen Arın'ı haklı bulur muydun ya? Hele bir de adını söylemek, onaylamak falan... Ne oluyor sana?
Alaz beni duymazdan gelerek odadan çıktı. Ben de hazır ev sessizken kitap okumaya karar verdim.
Daha on sayfa anca okuyabilmişken kapının hızla açılmasıyla bütün dikkatim dağıldı.
Odama dalan Alp, buraya gelmek için koştuğundan bir yandan kapının koluna tutunmuş soluklanıyor, bir yandan da konuşmak için çabalıyordu.
En sonunda konuşmayı başardı ve telaşla:
— İdil, odamın yanından sesler geliyor! dedi.
Yanıma geldiği gibi de kolumdan tutarak oturduğum yerden beni zorla kaldırdı. Kaçmamam için iki kolumdan tutup arkama geçti. Böylece önüne beni siper etmiş oldu.
— Alp, senin önde olman gerekmiyor mu? Nerede centilmenlik?!
Alp hiç umursamayarak kollarımı daha sıkı tutup:
— İşte, önden kadınlar, dediğinde sinirlenip arkamı döndüm; o ise kolumu hızla bırakıp bana döndü.
— Bak işte, şu dolabın içinden geliyor.
Alp'in gösterdiği yere baktım. Burası Alp'in odasının yanındaki çekmeceli bir ahşap dolaptı. Dolabın bir yanı Alp'in oda kapısı, bir yanı ise duvardı.
— Ee, dolabın içinden mi geliyor ses? Yok, olmadı başka bir diyara da açılıyordur. Ama bu tutmaz Alp, ben bu filmi izledim, dedim gülerek.
Lakin Alp hâlâ somurtuyordu. Alp gülmüyorsa kesin bir sorun vardır. Hemen ciddi bir şekilde çekmecelerin içine baktım; belki fare ya da böcek vardır diye... Pek mantıklı değil ama olsun. Sonra Alp'e seslendim ve birlikte dolabı kenara ittik. Geri çekildiğimizde bizim yarı boyumuzda olan ahşap bir kapıyla karşılaştık.
Alp şaşkın şaşkın kapıya bakıyor, ben de ona bakıyordum.
— Eee, önce yine ben mi geçeceğim?
Alp olumsuz anlamda kafasını salladı ve kapıyı açtı. Önümüzde bir masa ve sandalye vardı. Tek pencerenin aydınlattığı bu odanın penceresi kırıktı. Dört kişiden fazlası da odaya sığamazdı, o kadar küçüktü yani.
Alp rahatlayarak kırık pencereye baktı, ses buradan gelmiş olmalıydı. Artık sesin kaynağını bulmuştuk ama burası neden gizli bir alan gibiydi, ikimiz de merak etmiştik.
Konuşmadan anlaşıp masaya doğru yürüdük ve çekmecelerini aramaya başladık ama hiçbir şey bulamadık.
Odada masadan başka eşya da yoktu. Arın'ın aşağıdan bize seslendiğini duyduğumda Alp'e baktım.
Alp iki saniye bana bakıp sırıtarak beni sandalyeye itti ve gülerek:
— Kahvem bugün senden galiba, dedi ve koşarak odadan çıktı.
Biz genelde Alp'le yarışırken kahvesine iddiaya girerdik. Kaybeden kazanana kahve ısmarlardı. Ama şu an önemli olan bu değil seyircilerim, önemli olan sandalyenin oturma kısmının artık yırtık olması. Bir de benim yerde olmam.
Sinirle ayağa kalkıp kırık sandalyeye baktım, acaba tamir olur muydu? Sonuçta ev bizim değildi.
Öyle de bir atmıştı ki Alp, sandalyeyle birlikte yere düşmüştüm. Artık sandalyeye "sandalye" demek için bin şahit gerekirdi.
Ben hâlâ sinirimi atamamış bir şekilde söylenirken Arın'ın bize seslendiği aklıma geldi ve odayı sonra toplamak üzere arkamda bıraktım.
Bizimkiler evin arka bahçesinde toplanmışlardı. Hani şu piknik yerlerindeki masalar var ya, işte onların ikisini yan yana koymuşlar ve birlikte masanın başına oturmuşlardı.
Ben de Bahar'ın yanına oturdum. Masadaki herkes Arın'a bakıyordu.
En sonunda Arın konuşmaya başladı:
— Bu akşam İzgi Hastanesinde beklediğimiz operasyon gerçekleşecek. Örgütlerle ilgili herhangi bir bilgi çok işimize yarayacak. Dikkatli olun ve iki saate hazır bir şekilde otobüsün önünde olun.
Konuşması bittiği gibi masadan kalkan Arın'a şaşkın gözlerle baktım.
Tamam, belki eskiden de çok samimi bir kişiliği yoktu ama bundan önce her planını ayrıntılı anlatırdı. Şu an ise planı çok fazla yüzeysel anlatmıştı. Üstelik kimsenin konuşmasına da müsaade etmemişti. Anlaşılan bu olaylar gerçekten onu germişti.
Yukarı çıkıp üstümü başımı düzelttikten sonra bizimkileri beklemeye başladım. Benim dışımda herkes silah kullanmayı bildiğinden diğerleri görev için otobüsteki teşkilattan alınan silahlara bakıyorlardı.
Onları beklerken aklıma kırık sandalye geldi. Gizli kapıdan koşarak içeri girdim. Pek vaktim yoktu; en azından dağıttığım yeri biraz toplamalıydım, bir daha hiç buraya gelemeyebilirdim.
Sandalyeye yaklaştım ve oturma kısmından çıkan pamuk tarzı şeyleri topladım ve kenara attım. Sandalyeyi de kenara koyacakken sandalyenin yırtılan oturma kısmında bir tomar kâğıt buldum.
Kâğıtları elime aldığımda çok güzel resimlerin olduğunu görsem de bu kâğıtların hepsini incelemem için vaktim olmadığından ortalığı toparlayıp odadan çıktım. Kâğıtları da valizimin içine koydum ve aşağı, bizimkilerin yanına indim.
Gergin ve bir o kadar disiplinli bir şekilde herkes otobüse bindi. Yaklaşık on dakika süren yolculuğumuz sona erdiğinde Poyraz arabayı İzgi Hastanesinin arkasına park etti.
Tam üç gruba ayrılıp dikkat çekmeden hastaneye girmeyi planlıyorken İzgi Hastanesinden koşarak çıkan kişileri gördük.
Hastaneye yaklaştığımızda ne olduğunu anlamıştık; hastane yanıyordu ve içeride kalan hastalar vardı. Doktorlar yardım etmesi için insanlara bağırıyorlar, etraftakiler itfaiyeyi arıyorlardı. Çığlıklar, feryatlar içinde hastaneye girdik.
İlk başta birlikte kalmaya çalışırken bir anda birbirimizi kaybetmiştik. Öyle ki yoğun sis içinde etrafımı göremez hâle gelmiştim. En sonunda kendimi gördüğüm ilk kapının arkasına attım.
Burası bir hasta odasıydı. İlk önce odadaki bütün pencereleri açtım, sonrasında ise banyodaki havluları ıslatıp kapının altına sıkıştırdım.
Artık daha rahat nefes alabiliyordum ama bu karanlık ve hâlâ sisin hâkim olduğu odada gerilmemek elimde değildi.
Birini aramak için ellerim titreyerek telefonumu cebimden çıkarmıştım ki odaya bir adam girdi.
Pek barışçıl durmayan bu adamı gördüğümde, buraya girmenin büyük bir hata olduğunu ancak idrak edebilmiştim.
Elime ilk gelen şeyi aldım. Hasta yatağının yanındaki mor karanfillerle dolu olan vazoyu havaya kaldırıp kendimi savunmak için kullanırken adam kolumdan tuttu ve kafama sert bir darbe indirdi.
Yere düştüğümde görüşüm iyice bulanıklaşmıştı ama bilincimi yitirmemeliydim. Etrafımdaki vazo parçalarına ve yerdeki karanfillere odaklanmaya çalıştım.
Bilincimi yitirmemeliyim, bilincimi yitirmemeliyim...
