5. bölüm · CHARM
Tanıdık Bir Yüz
2025~SEUL
"Doğru söylüyorsunuz değil mi çocuklar?"
Soru havada asılı kaldı.
Yetkilinin sesi sert değildi ama sabırsızdı. Yorulmuştu. Herkes yorulmuştu. Günlerdir aynı sorular, aynı ifadeler, aynı bekleyiş...
TaeRin başını yavaşça çevirip perişan halde bankta oturan DoYul'a baktı.
DoYul'un omuzları çökmüştü. Gözlerinin altı morarmış, dudakları kurumuştu. Günlerdir doğru düzgün uyumamıştı. Konuştuğunda sesi ya çatlıyor ya da tamamen kayboluyordu.
Altı arkadaşlarının kaybolmasının üzerinden tam üç saat geçmişti ilk gün... Üç saat boyunca hiçbirinden ses çıkmayınca paniklemişlerdi. Son çare olarak öğretmene ve yetkililere haber vermişlerdi.
O an TaeRin'in elleri titreyerek telefonuna uzanışı hâlâ aklındaydı.
Hayeon'u defalarca aramıştı.
Çalmış... çalmış... çalmış...
Cevap yok.
Ve sonunda, tek bir aramayla arama kurtarmayı ve polisi çağırmıştı.
O günden beri göl kenarındaydılar.
Günlerdir gölün çevresinden tek bir adım bile atmadılar. Sabahın erken saatlerinden gecenin en karanlık anına kadar orada beklediler. Umutla. Korkuyla. İnkarla.
Arama kurtarma ekipleri defalarca suya daldı. Soğuk, bulanık suyun içinde elleriyle dipleri yokladılar. Bir beden bulma umuduyla görevlerini yaptılar. Her dalışta TaeRin'in kalbi duracak gibi oldu. Her çıkışta gözleri, sudan yükselen maskelere kilitlendi.
Ama her seferinde başlarını iki yana salladılar.
Yok.
Hiçbir şey yok.
Şu an bile DoYul ve TaeRin'in önünde göl en ince ayrıntısına kadar aranıyordu. Projektör ışıkları suyun yüzeyinde titrek yansımalar oluşturuyor, rüzgâr suyu hafifçe dalgalandırıyordu. O dalgalar TaeRin'e alay eder gibi geliyordu.
Onlar ise bir yandan sorgulanıyordu.
"Bir anda ayağı kaydı ve düştü diğerleri de kurtarmak için peşinden atladı yani öyle mi?"
Soru tekrarlandı.
DoYul başını kaldırdı ama cevap veremedi.
Boğazına bir düğüm oturmuştu.
Tam o sırada Woohyun yaklaştı.
Ortak ve en yakın dostları.
Elinde iki battaniye vardı. Sessizce yanlarına geldi, hiçbir şey söylemeden önce TaeRin'in omuzlarına, sonra DoYul'un sırtına örttü. Parmakları hafifçe titriyordu.
Sınıfın geri kalanı ise biraz ileride toplanmış, fısıldaşıyordu.
Dedikodular hızla yayılmıştı.
Birkaç kişinin çıkardığı söylenti kısa sürede gerçeğin yerini almıştı:
DoYul'un MinJung'u aşağı ittiği...
Hayeon ve diğerlerinin de onu kurtarmak için suya atladığı...
Ve hepsinin bu yüzden öldüğü...
Kimse olayı görmemişti.
Ama herkes bir suçlu arıyordu.
Ve o suçlu DoYul olmuştu.
TaeRin dişlerini sıktı.
"Bu doğru değil..." demek istedi ama sesi çıkmadı.
Woohyun da defalarca inkar etmişti. TaeRin de. Ama kimse dinlemiyordu.
Çünkü ortada kanıt yoktu.
Onun suçsuz olduğunun tek kanıtı o gölden canlı çıkacak altı bedendi.
Ya da... MinJung.
Rüzgâr biraz daha sert esti.
Gölün yüzeyi karardı.
Ve TaeRin'in içinden tek bir düşünce geçti ve dudaklarından dışarıya düşük bir sesle mırıldandı.
"Hayeon, neredesin? İyi misin? Daha da önemlisi...yaşıyor musun.."
Kafasını eğip titreyen ellerine ve dostlarına baktı o sırada Woohyun ellerini TaeRin ve DoYul'un omzuna koyup sıvazladı.
"Onlar bulunacak ve her şey normale dönecek inanıyorum."
1430~JOSEON
"Kalk uykucu, kalk kalk!"
MinJung, odasına pat diye dalan Heejun'un sesiyle irkilerek uyandı. İnce tül perdelerin arasından sızan sabah ışığı gözlerini kamaştırmıştı. Oda hâlâ gecenin serinliğini taşıyordu.
"Aigoo, neden bu kadar uyuşuksun sen?"
MinJung yastığa yüzünü gömüp mırıldandı.
"Acaba ben uyuşuk değilim de sen mi fazla enerjik ve erkencisin?"
Heejun gözlerini devirdi. Elindeki kıyafetleri MinJung'un üzerine bıraktı.
"Bahane üretme."
Ardından arkasını dönüp odadan çıktı.
MinJung ağır bir iç çekişle yataktan kalktı. Tahta zemin sabahın serinliğini ayaklarına taşıdı. Üzerini giyinirken gözü yatağının yanına takıldı.
Pembe çiçek.
Bir anlığına zamanı unuttu.
Dün gece...
Prens ile baş başa kalışı. Aralarındaki mesafenin tuhaf yakınlığı. Onun saçına takması için uzattığı o çiçek.
Kalbi sebepsiz yere hızlandı.
Çiçeği yerden alıp el aynasının yanına dikkatlice bıraktı. Sanki camdan yapılmış kırılgan bir şeymiş gibi.
"Heejun!" diye seslendi.
Heejun içeri girer girmez hızla yanına geldi. Kıyafetlerini düzeltti, saçlarını taramaya başladı, ardından makyaj malzemelerini açtı. Ellerinin hareketleri ustaydı.
Saçlarını yaparken kendini tutamayarak sordu:
"DongHa gerçekten doğruyu söylüyorsa... nasıl geri döneceksiniz 2025'e?"
MinJung aynadaki yansımasına baktı.
"Nasıl geldiğimizi bilmiyoruz ki gideceğimizi bilelim."
Heejun kaşlarını çattı.
"Yani sen bizim Hwang Gölü'ne düştün... Hayeon peşinden atladı, sonra bizim Hanedanlık elemanları peşinizden atladı ve kendinizi burada buldunuz, öyle mi?"
MinJung başını salladı ve dudaklarını ısırdı.
"Kameram burada olsaydı birçok şeyi kanıtlayabilirdim... Çektiğim resimler hâlâ duruyorsa tabii. DoYul'un resmi de vardı..."
Heejun'un elleri bir an durdu. Aynadan ona baktı.
"DoYul kim?"
O isimle birlikte MinJung'un zihninde o an canlandı.
Uçurum.
Boşluk.
Ve düşerken gördüğü o endişeli yüz.
"A-arkadaşım... Ben düşerken beni tutmaya çalışıyordu. Korkmuştu."
Heejun'un bakışı yumuşadı.
"Anlıyorum. Sıkma canını ya... Umarım evine dönebilirsin."
MinJung küçük bir tebessüm etti. O tebessümün içinde özlem vardı, korku vardı, belirsizlik vardı. Heejun'un makyajını yapmasına sessizce izin verdi.
☆☆☆☆
"Yeonn~ Uyan."
DongHa, Hayeon'un saçlarını hafifçe çekip yanağını sıkarak onu uyandırmaya çalışıyordu.
"Heeey, kalkman lazım. Pst..."
Ama Hayeon, yaşanan onca şeye rağmen hâlâ derin uykudaydı. DongHa biraz daha yaklaştı, boynuna hafifçe üfledi.
"Tikin var bunda da uyanmazsan şiddete başvuracağım."
Boynunda hissettiği serin nefesle irkildi Hayeon. Gözlerini aralayıp yeni güne baktı.
Doğrulup gözlerini ovalarken başucunda bir siluet gördü.
"Sonundaaa."
"DongHa... uyku haliyle seni görmemişim."
"Sabahtan beri uyandırmaya çalışıyorum seni. Yan odadakiler hazırlandı bile, ben hâlâ seninle uğraşıyorum."
"Özür dilerim."
DongHa hafifçe gülümsedi. Yanaklarını sıktı.
"Kalk bakalım, işimiz çok."
Onu hızla hazırladı. Saçları toplandı, kıyafetleri düzeltildi. On beş dakika içinde Hayeon hazırdı.
Kapıdan çıktıklarında Gyeol ve Jangwoon'u karşılarında görünce Hayeon şaşırdı.
"Ne oldu?"
"Prens sizi görmek istiyor."
"Neden?"
"Bilmiyorum. MinJung orada şu an. Seni de görmek istedi."
Hayeon, DongHa'nın dibinden ayrılmadan muhafızları takip etti.
Prens'in odasına girdiklerinde MinJung yerde saygı eğilmesi yaparak oturuyordu.
Hayeon ise pat diye bağdaş kurup oturdu.
Odada bir anlık sessizlik oldu.
Prens karşısındaki kızı hayretle izlerken Jangwoon uzaktan gözleriyle öldüresiye bakıp ağzını oynatarak düzgün otur diye işaret ediyordu.
Hayeon, Jangwon'a bakıp anlamsız bir yüz ifadesiyle karşılık verdi.
"Ne? Ne diyorsun anlamıyorum? Neyse..." Prens'e döndü. "Sorun nedir, neden bizi görmek istedin?"
Gyeol araya girdi.
"'Neden bizi görmek istediniz, Prensim?' diyecektin galiba."
Hayeon cevap vermedi. Gözlerini Prens'e dikti.
MinJung yanındaki arkadaşına fısıldadı:
"Yeon ne yapıyorsun, benim gibi otursana!"
"Min neden bu mesele uzadı... önemli olan burada neden bulunduğumuz."
Gyeol elini kılıcına götürdü. Prens onu durdurdu.
"Kız bu zamana alışık biri değil. Kuralları benimseyememiş olabilir. Ona biraz zaman vereceğim. DongHa ve Minkyun onu güzelce eğitir. Onlara güvenim tam."
DongHa saygı eğilmesi yaptı.
Prens kızlara döndü.
"Sizi görmek istedim. Çünkü size inanıyorum. Normalde bunları başkalarına anlatsaydınız deli derlerdi. Hatta babam sizin kellenizi alırdı. Ben ise sebepsizce size inandım. Ama sizi korumam için bana bir kanıtla gelmeniz lazım."
"Ne gibi bir kanıt? Kıyafetlerimiz olmaz mı? 300.000 Wonluk deri ceketim mesela?"
"Hayır. O haspam şeyler kimseyi ikna etmez."
MinJung arkadaşının fikrinin aksine aklına gelecek en iyi kanıt için öne çıktı.
"O zaman tek kanıt fotoğraf makinem."
"Ne?"
"Kral'ın el koyduğu eşyaların içinde metalden, önünde cam gibi bir şey olan bir alet var. Onun içinde kanıt var, fazlasıyla. Ona ulaşmam lazım."
Prens başıyla onayladı.
"Senin için onu bulmaya çalışacağım. DongHa, Minkyun... şu kızı alın. Kraliyet eğitimi alacak sizden. Ben bir şey demem ama babamın karşısında böyle yaparsa ve konuşursa kötü olur."
Minkyun, Hayeon'un kolundan tutup kaldırdı.
MinJung peşlerinden çıkarken onların didişmesini duydu.
"Ya kızım neden zorluk çıkarıyorsun! Sana dediklerimi yapmak bu kadar mı zor?"
"Ya benden istediğin şeylere bak! Beni tanımıyorsun bile. DongHa'ya sor, ben bunları asla yapmam!"
MinJung onlara göz devirdi ve Heejun ile yürüyüşe çıktılar.
Bir süre sonra bahçeye geldiklerinde Heejun konuştu.
"Bana geldiğin yerden bahsetsene biraz. Hayeon'un böyle olması orada normal mi?"
"Evet. Orada çok normal. O yüzden buraya alışmakta zorlanıyor."
"Minkyun sabırsız biri. O kıza katlanamaz. Umarım DongHa korur."
"Hahaha yok ya, Minkyun ona bir şey yapamaz."
"Nereden biliyorsun?"
"Ufak tefek kendi çapımda tahminlerim var diyelim."
"Peki sen?"
"Ne ben?"
"DoYul dediğin çocuk. Arkadaşın mıydı yooooksa-"
MinJung yüzü kızarınca elini hayır dercesine havada salladı.
"Kesinlikle arkadaşımdı. Sakın bana ima yapma."
"Neden adı her geçtiğinde tuhaf tepkiler veriyorsun o zaman?"
"Ne tepkisi?"
"Ay MinJung, verem ettin beni cidden!"
Konu konuyu açıp uzunca muhabbet ettikten sonra işi çıkması ile Heejun yanından ayrılmak zorunda kaldı
.
MinJung yalnız yürürken yanından hızla geçen biri çarpıp onu yere düşürdü. Hemen dönüp yardım etmek için elini uzattı.
"İyi misiniz? Yanlışlıkla oldu, görmedim özür dile-"
Göz göze geldiler.
MinJung'un kalbi bir an durdu.
"Manseok?"
"Min? Senin burada ne işin var!"
"Asıl senin burada ne işin var!"
"Senin geri kalanın nerede?"
"Arkadaşlarımdan mı bahsediyorsun?"
"Hmhmm."
"Hepsi burada."
Manseok'un yüzü gerildi.
"Ben burada Hanedanlığın muhafızıyım."
"Sen? Şaşırtıcı...Peki ya Si-An, o nerede? Yoksa o da mı burada?"
Manseok sinsi bir gülümsemeyle yanından uzaklaşırken fısıldadı:
"Yakında... çok yakında... onu da göreceksin..."
MinJung'un içi buz kesti.
Eğer Manseok buradaysa... Si-An da buradaydı.
Ve Si-An demek, felaket demekti.
☆☆☆
Akşam olmuştu. Güneş kaybolmuş, yerini Ay'ın solgun ışığına bırakmıştı.
Ay ışığıyla birlikte pembe çiçekler parlamaya başladı.
MinJung hâlâ şoktaydı. Yavaştan konağa geldiğinde kapı önünde oturan üçlüyü görüp yanlarına gitti.
"Gününüz nasıldı bakalım? Eğitim falan?"
Minkyun derin nefes aldı.
"Eğitim güzel de... Hayeon ile bir arada olmak Kral'ın muhafızlığını yapmaktan bin kat zormuş."
Hayeon kendisine laf sokulunca Minkyum'a bakıp dil çıkardı.
Gece bayağı bi ilerlemişti herkes yeterince günün yorgunluğunu yüzünden belli etmeye başlamıştı..
Hayeon kollarını yukarıya doğru açıp genleşerek esnedi.
"Çok uykum var... Ama son günlerde kendimi çok bitkin ve kötü hissediyorum. Dün rüyamda tuhaf şeyler gördüm. Bu sefer de görmekten korkuyorum..."
DongHa onu ayağa kaldırdı.
"Eğer yardımı olacaksa bu gece rahat uyuman için senin başında beklerim."
Hayeon bu teklifle çok mutlu olmuş ve hemen kabul etmişti. O gece DongHa sabaha kadar arkadaşını gözlemledi.
Hayeon uyurken arada irkildi. Nefesi hızlandı. DongHa her seferinde battaniyesini düzeltti.
"Ben hep yanındayım. Korkma dostum."
Sabaha karşı DongHa da yorgunluğa yenik düştü. Başını yatağın kenarına koyup uyudu.
Oda sessizdi.
Ama dışarıda...
Ay ışığında parlayan pembe çiçekler, sanki bir şeylerin başlayacağını fısıldıyordu.
Ertesi sabah etraftaki kaostan ve koşturmalardan uzak uykusunun derinliklerindeyken MinJung odasına bir anda giren kişinin ona yaklaşan ayak seslerini duysa da tepki vermedi.
"MinJung, MinJung kalk.."
Yavasca gözlerini aralayip yerinden doğruldu.
"MinJung hemen ayılman lazim."
Kafasını çevirdiğinde onu uyandirmaya çalışanın Heejun degil Gyeol olduğunu gördü. Panikle yerinden fırladı.
"N-Ne oldu?"
"Arkadaşın.. iyi değil."
"Hayeon mu? Nesi var?"
"DongHa sabah telaşla yanımıza gelip onun uyanmadığını söyledi."
