6. bölüm · CHARM
Karar
Gyeol, apar topar hazırlanıp panikle odasından çıkan MinJung'u şifacıya getirdiğinde karşısındaki tabloya bakakaldı.
Hayeon yerde yatıyordu, gözleri kapalıydı, soluk hâliyle bedeni sanki her an yere düşecekmiş gibi titriyordu. Şifacı, ellerini dikkatle Hayeon'un üzerine uzatmış, ritmik ve sakin hareketlerle onunla ilgileniyordu.
DongHa ve Minkyun, biraz uzakta, başında bekliyor; gözleri endişe ve tetikteydi. Daha da geride ise Prens, sessizce olanları izliyordu; bakışları hem kontrol hem merak doluydu.
MinJung merak ve endişe ile Gyeol'a döndü.
"Prens neden burada ki?"
Gyeol kısa bir nefes aldı, sessizliği dağıttı:
"Onun misafirisiniz. Sonuçta size inanıp burada tutan o. Kontrol etmek için geldi. Seni çağıran da zaten Prens."
Gyeol cümlesini bitirir bitirmez Prens'in yanına geçti ve şifacının ellerinin hareketini izledi.
O sırada içeriye koşarak giren Heejun sesiyle tüm dikkatleri üzerine çekti.
"Getirdim! Getirdim!"
Yaşlı şifacı ellerini uzatıp Heejun'un getirdiği tuhaf görünümlü otları aldı. Heejun onları uzatırken MinJung'un bakışları Hayeon'un hâlâ hassas bedeni üzerinde dolaştı. Ardından Heejun, MinJung'un yanına geldi.
"O neden böyle oldu acaba? DongHa'nın dediklerine göre son günlerde kabuslar görüyor ve uyku problemi çekiyormuş."
MinJung kaşlarını çattı, endişe kapladı yüzünü:
"Ne gördüğünü hiç anlatmış mı?"
"Hayır... Ama bir sabah seni uyandırmaya gelirken, onların çoktan uyanmış olduğunu ve sohbet ettiklerini duydum. Hayeon, son zamanlarda nefes alamadığını, aklına gelen isimleri düşündükçe ruhunun daraldığını söylüyordu. Kimlerden bahsediyordu acaba..."
MinJung'un gözleri kocaman açıldı. TaeRin olabilir miydi bunca karmaşanın sebebi? Kimseye çaktırmasa da haftalarca içine atmıştı ona olan aşkını, merakını ve özlemini...
Tam o sırada Minkyun yanlarına geldi:
"Şifacı buradaki havaya alışamadığı için hastalandığını söyledi. Ama kabusun sebebini bilmiyor tabi. Atesten uyanamamış, bildiğimiz tek durum bu."
Şifacı, Heejun ve Minkyun'a seslenip yardım istedi. MinJung tek başına kalıp olanları izlerken yanında beliren bir beden ile yan tarafına baktı.
"Heejun ile ne konuşuyordunuz? Sana ne dediyse yüzün bembeyaz olmuş."
"Ah şey... bir şey yok gerçekten."
"Gel benimle. Biraz hava al, baya canın sıkıldı senin."
MinJung, Prens'in arkasına düşerek onunla küçük adımlarla yürümeye başladı. Sessizliği, etrafındaki çiçekli bahçenin kokusu ve hafif rüzgar dolduruyordu. İki metre arkalarından da Gyeol geliyordu.
"Evet, dinliyorum."
"Özlüyor... Arkadaşım kendi zamanını özlüyor. Orada ardında kalan sevdiğini özlüyor. Onun hasreti onu yataklara düşürdü. Biliyorum. Kimse bu konuya değinmese bile ben onu herkesten iyi tanıyorum. Onu bu hâle düşüren şey hava veya iklim değil. Hasret, acı ve keder..."
Prens mahcup şekilde başını öne eğdi.
"Anladım. Sevdiği orada kaldı yani... Onun için çok üzüldüm. Ne gerekiyorsa bana bildir, yapacağımdan şüphen olmasın."
"Teşekkür ederim. Siz bize inanmasaydınız ne yapardık, bilemiyorum."
Prens yürürken anlık durup tepeden MinJung'a baktı:
"Siz biz yok demiştim. Bunu tekrar edersen, kellene veda edersin."
MinJung adımını durdurup Prens'e baktı. O ise hafifçe gülümseyip önüne döndü ve yürümeye devam etti. MinJung da adımlarını onun hızına göre ayarladı. Prens yanında yürüyen kıza dayanamayıp sordu:
"Peki ya sen? Senin var mı Hayeon'un durumundan biri?"
Sorulan soru ile gözünde saniyeler içinde sınıfta oturan, hiphop şapkalı ve havalı giyinen DoYul canlandı. Ama ses çıkaramadı, sadece hafif bir gölge gibi geçti zihninden.
Prens, Gyeol'u çağırıp kulağına bir şeyler fısıldadı ve onu gönderdi.
MinJung, Prens'in kolundan tutup onu durdurmasıyla etrafına bakındı. Durdukları nokta, Prens'in ona çiçek verdiği yerdi. Arkalarında açan pembe çiçeklerin ağacı, hafif rüzgarda dans ediyordu.
"Bak... biliyorum buraya ait değilsiniz. Hatta şu an tek korkum senin de arkadaşın gibi buranın havası yüzünden hastalanman. Ki olacağına eminim. Ama sana söylemem gereken bir mesele var."
MinJung, sessizce Prens'i dinledi.
"Sizin için yapılan araştırmaları çoktan durdurdum."
"N-Ne... ama—"
"Biliyorum, fazla bencilce. Eşyalarınızı sakladılar, ama kimse o günden sonra bu meseleyi açmadı bile."
MinJung, şaşkınlık ve öfke arasında bocaladı:
"Ama neden? Biz de bir umut burada yatıp kalkıp bir şeylerin bulunmasını bekliyoruz!"
"Ben araştırılmasını istemedim. Çünkü bir sonuç bulunursa gidecektiniz. Daha ne kadar açık olabilirim? Gitmenizi istemiyorum. Senin, SeoJin'in ve diğer dostlarımın benden gitmesini istemiyorum."
MinJung titreyen elleriyle Prens'in kolunu tuttu.
"B-Bu çok bencilce... Lütfen yapma... Arkadaşım belki de bunun yüzünden ölüyor! Bizim bir an önce çözüm bulup gitmemiz, eve dönmemiz lazım!"
Prens cevap veremedi. MinJung'un elini kolundan çekip etrafına bakındı.
"Arkadaşının iyi olması için her şeyi yapacağıma söz veriyorum. Sen istemesen bile DongHa'nın hatrına onunla çok yakından ilgileneceğim. Gitmem gerek..."
MinJung, dolmuş gözlerle giden Prens'in arkasından bakıyordu.
Prens neden gitmesini istemiyordu, neden ona böyle davranıyordu? Hepsi bir yana... neden her fırsatta onunla buluşup konuşuyor, geziyordu? Düşünceler kafasında tilki gibi dolanıp beynini işgal ediyordu.
Prens'in gitmesiyle hızla şifacının yanına geri döndü.
İçeriye girdiğinde, DongHa, Hayeon'un sağ kolunu boynundan geçirip belinden tutmuş; Hayeon hafifçe gözlerini aralamış, hâlâ ateşi yükselmiş, ayakta durmakta zorlanıyordu.
MinJung, diğer kolunu Hayeon'un boynuna atmak için adım attı, ama DongHa eliyle dur işareti yaptı:
"Yavaş yavaş gideriz. Götürürüm ben. Hiç olmadı kucaklayıp götürürüm, için rahat olsun. Elbet bu havaya bir şekilde alışacak. Yapacak bir şeyimiz yok..."
MinJung, arkadaşının son kurduğu cümleyle biraz afalladı. Prens'in dediği geldi aklına.
Bir an olsun bu kararı sadece Prens'in almadığını düşündü. DongHa ve SeoJin burada normalden daha farklıydılar. Sanki buraya daha çok aşina gibiydiler. Buradan gitmek istemeyip Prens ile konuşmuş olabileceklerini düşünürken, onu bu düşüncelerden çıkaran Heejun oldu:
"Tabi acele ile geldin, ne saçın düzgün ne yüzün. Benim odama gidelim, eşyalar orada... Seni bir şeye benzeteyim bari."
MinJung, Heejun tarafından hafifçe iteklenerek dışarıya çıkarılırken, Minkyun onlara gülüyordu.
Herkes çıktıktan sonra, şifacı ile baş başa kalan Minkyun, Prens'in verdiği altını şifacıya verip oradan ayrıldı.
.
.
O sırada, Joseon düşmanı olan karşı krallıkta beklenmedik bir muhabbet dönüyordu:
"Hadi ordan... MinJung ve Hayeon mu? Joseon Hanedanlığı'nda mı?"
"Gerçekten doğruyu söylüyorum... Manseok söyledi bana da."
"İşte şimdi işler daha bir güzelleşti desene... Bizimki bunu duyduğunda kıyametler kopacak."
Taekyun, elindeki içecekten bir yudum aldı ve masaya vurdu. Arkadaşına baktı:
"Peki sen ne yapmayı düşünüyorsun Hansol?"
"Ne mi? Hayeon burada savunmasız ve güçsüz... Babasının parası bile burada onu kurtaramaz. Babamın ve ailemin intikamını alacağım ondan!"
Taekyun ile Hansol'un koyu sohbeti devam ederken, ayak sesleriyle sustular. Kapının önünde beliren bedenle konu değişti.
Hansol boğazını temizleyip masanın üstünde eline geçen ilk ilaç şişesini arkadaşına uzattı:
"Böyle yani. Bir daha bu gibi durumlarda bana gel. Bu da tesir etmezse sana daha güzel ilac yapacağım."
"Tamamdır, teşekkür ederim. Ben Kral'ın yanına dönsem iyi olacak."
Taekyun kapıdan geçerken orada duran kişiye eğilerek selam verdi ve mekândan ayrıldı. Hansol ise kapıda duran kişiye bakıp gülümsedi.
"Gelsene Jihwan... Yorulmuşsundur. Saray ahçısından sana bir şeyler yapmasını isteyebilirim."
Jihwan yavaşça Hansol'un yanına gelerek sandalyeye oturdu:
"Hayır gerek yok, ben iyiyim... Sadece dinlenmek ve sohbet etmek için geldim. Bilirsin, buradaki en iyi anlaştığım kişilerden birisin."
"Ah, evet doğru ya... O zaman gel, seninle biraz dışarıya çıkalım. Hava iyi gelir."
Hansol ve Jihwan dışarıya çıkıp beyaz çiçekli ağacın altına oturdular.
"Sana da tuhaf gelmiyor mu Hansol?"
"Tuhaf gelmesi gereken nedir?"
"1 hafta kadar önce biz okuldaydık... Ben Hayeon ile uğraşıyordum... Yanımda MinJung oturuyordu. Siz de duvar kenarı, son sırada çaprazımızda oturup bize kinli kinli bakıyordunuz..."
Hansol, Jihwan'ın anlattıklarına gülerek tepki verdi:
"Haklısın. Neden buradayız, neden bu konumlardayız... Bilmek isterdim. Ama tuhafsamıyorum da..."
"En son kızların peşinden atlamıştık. Sonrasını hatırlamıyorum bile. Kendimi burada Kral'ın muhafızlığını yaparken buldum. İşin daha da tuhaf yanı... Kral'ın Si-An olması... Okulda 'Zorbalar Kralı' lakabını veren bendim ama işin bu kadar ciddi olacağını bilemedim."
Hansol ve Jihwan birbirlerine bakıp gülmeye başladılar. Okulda ezeli düşman olan ikili, bulundukları şartlar nedeniyle istemeden de olsa arkadaş olmuşlardı.
Hansol, Jihwan'ın arkadaşlarının şu an Joseon Krallığı'nda olduğunu söylememekte kararlıydı. Çünkü Si-An'ı şu an Jihwan koruyordu ve bunu duyarsa o tarafa gider, onları güçsüz bırakırdı.
MinJung ve Hayeon'u, hatta Tılsımı ele geçirmek için onlara gereken en büyük şey güçtü... Bunu asla kaybedemezlerdi.
***
Ertesi gün MinJung, üç kez tıkladığı halde ses alamadığı kapının ardından tüyleri diken diken olmuş bir şekilde kapıyı itip içeri girdiğinde gözleriyle gördüğü manzara karşısında irkildi.
Hayeon, yatağında savunmasız bir şekilde yatıyordu; yüzü solgun, nefesi sık ve düzensizdi. Gyeol, gelen haberle bir hışımla odaya girdi. DongHa, elleri titreyerek ateşini düşürmeye çalışıyor, her hamlesi endişe doluydu.
"Bir insanın bu kadar ateşi çıkamaz... Resmen yanıyor!" diye mırıldandı DongHa, gözleri dolu dolu.
Gyeol, Hayeon'un alnına elini koydu; anlık bir sıcaklık hissetti ve elini hızla çekti. MinJung, şaşkınlıkla DongHa'ya baktı, nefesi kesilmişti.
Tüm birikmiş öfkesini Gyeol'dan çıkarmak için adım attı. Yakasını sıkıca kavradı ve sesi titreyerek haykırdı:
"Söyle o Prens'ine! Verdiği kararların sonucuna gelsin de baksın! O araştırmayı başlatmadığı sürece biz burada kaldığımız sürece bu kız ölecek!"
Gyeol'un gözleri bir anda keskinleşti. Hızla kılıcını çekti ve MinJung'un boğazına dayadı, soğukkanlı bir öfkeyle:
"Haddini bil! Sen kimsin de Prens hakkında böyle konuşursun? Bu ne cüret!"
Tam o anda, kapının arkasından sessizce izleyen Prens'in sesi duyuldu. Odayı bir anda sessizlik kapladı; herkes ona döndü.
"Yeter, durun!"
İçeri adım attığında etrafı bir anda sakin ama güçlü bir hava sardı. Elini yavaşça Hayeon'un alnına koydu, parmaklarının ucunda hissettiği sıcaklıkla kaslarını çatıp devam etti. Sesi, odadaki tüm korkuyu ve öfkeyi bastıracak kadar oturaklıydı:
"Gyeol, git SeoJin ile konuş. Daha güçlü bir hekim ayarlasın. Ayrıca babama da araştırmalara başlaması gerektiğini ve bunun benim kararım olduğunu söyle."
O an odadaki herkes nefesini tutmuş, gözlerini Prens'ten ayırmıyordu. MinJung'un elleri hâlâ titriyordu, Gyeol'un bakışları hâlâ keskin ve uyarıcıydı, ama odadaki havada artık hiçbir kimsenin tartışmaya gücü yoktu. Prens'in sessiz otoritesi, odadaki kaosu bir anda dondurmuş, bir düzen ve güven hissi yaratmıştı.
MinJung, Gyeol'un soğuk öfkesinden çekilip Prens'e bakarken bir şeyi fark etti: Onun yanında durmak, sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir güven de sunuyordu.
