2. bölüm · 𝑻𝒐𝒛𝒍𝒖 𝑻𝒂c 𝑽𝒆 𝑪𝒂𝒎 𝑲ı𝒓ı𝒌𝒍𝒂𝒓ı
𝒢ü𝓂üş 𝒟𝒾ş𝒾𝓃 ℒ𝒶𝓃𝑒𝓉𝒾
Matmazel kapıyı üçüncü kez çaldığında hâlâ aynanın karşısında dikiliyordum. O ağır yeşil elbise üzerimde bir zırh gibi duruyordu. Güzel değildi. Güzel olmak için tasarlanmıştı. Bu saraydaki her şey gibi. İnsanlar bile.
“Küçük prenses… akşam yemeği hazır.”
Sesindeki o yapmacık nezaket midemi bulandırdı. Sanki beni yemeğe değil de usul usul kesilecek bir kurbana çağırıyordu.
Aynadaki yansımama baktım. Kızıl saçlarım omuzlarımdan dalga dalga dökülüyordu. Ela gözlerimin altında birkaç gecedir uyumadığımı belli eden koyu halkalar vardı. Ama bakışlarım hâlâ canlıydı. Hâlâ öfkeli. Hâlâ kırılmamış.
“Haydi Alara,” diye fısıldadım kendime. “Onlara kafesteki köpeğin hâlâ dişleri olduğunu göster.”
Kapıyı açıp uzun koridora çıktığımda sarayın o tanıdık kokusu yüzüme çarptı. Cila, mermer ve çürümüş kibir kokusu. Duvarlarda asılı duran dev tablolar, sanki her adımımı izliyordu. Hepsi ölü krallar, soğuk kraliçeler ve yüzlerinde aynı ifade:
“İtaat et.”
Komik olan ne biliyor musunuz? Bu sarayda herkes özgür görünürdü ama kimsenin ruhu kendine ait değildi.
Yemek salonunun dev kapıları açıldığında içerideki sessizlik üzerime bir zincir gibi çöktü. Masanın başında babam oturuyordu. Kral Alaric Von Hekate.
Her zamanki gibi kusursuz görünüyordu. Kusursuz insanlar genelde en korkunç olanlardır zaten. Çünkü hatalarını gizlemeyi öğrenmişlerdir.
Sağ tarafında üvey annem Aleksandra vardı. Boynundaki zümrüt kolye ışığı yansıtıyordu ama yüzü mezar taşı kadar cansızdı. Kadın yıllardır bu sarayda yaşıyordu ama hâlâ burada misafir gibi duruyordu.
Sandalyemi çekip oturdum. Çıkan ses salondaki herkesi rahatsız etti.
Ne kadar üzücü.
“Geç kaldın Alara,” dedi babam, gözlerini tabağından ayırmadan. “Bir günlüğüne bile disiplinli olamayacak mısın?”
Gülümsedim. O sinir bozucu, sahte gülümsemelerden biriyle.
“Dedem yaşasaydı bana geç kaldığım için değil,” dedim sakin bir sesle, “senin onun adını nasıl kirlettiğinle ilgilenirdi.”
Masadaki hizmetçiler nefeslerini tuttu.
Babam yavaşça başını kaldırdı. İşte o an fırtına başladı.
“Ne dedin sen?”
“Yanlış mı söyledim?” diye devam ettim. “Gümüş Diş bütün krallığın korktuğu bir adamdı. Sen ise insanların arkasından fısıldaştığı bir kralsın.”
Aleksandra’nın eli bardakta titredi.
Babam ayağa kalktı. Sandalyesi mermer zeminde sertçe sürtündü.
“Hadini bil.”
“Ben haddimi biliyorum baba,” dedim. “Sorun şu ki sen kendi sınırlarını unuttun.”
Sessizlik.
O kadar ağır bir sessizlikti ki tavandaki avizenin kristalleri bile çatlayacak sandım.
Babam bana doğru eğildi. Gözlerinde nefret değil, korku vardı. İnsanlar bunu hep karıştırır. Güçlü adamlar bağırdığında herkes onların öfkeli olduğunu sanır. Halbuki çoğu zaman sadece korkuyorlardır.
“Sen benim kızımsın,” dedi dişlerini sıkarak. “Bu krallığın geleceğisin.”
“Hayır,” diye fısıldadım. “Ben senin başarısızlığının kanıtıyım.”
Aleksandra sonunda konuşabildi.
“Lütfen… bu gece kavga etmeyin.”
Babam onu tamamen görmezden geldi.
“Bir ay sonra Aziz Hekate Akademisi’ne gidiyorsun,” dedi. “Orada nasıl davranacağını öğreneceksin.”
Kahkaha attım. Gerçekten. Kontrol edemedim.
Bu insanlar beni yıllardır bir kafese kapatıp sonra neden vahşi olduğumu sorguluyordu.
“Aziz Hekate mi?” dedim. “Şu prens çocuklarının birbirleriyle evlenmek için yetiştirildiği mezarlık mı?”
Babam yumruğunu masaya vurdu.
“Orası ittifakların kurulduğu yer.”
“Yani altın kaplamalı bir pazarlık masası.”
Bir hizmetçinin elindeki tabak yere düştü. Çatlama sesi salonda yankılandı.
Kimse kıpırdamadı.
Babam bana öyle bir bakıyordu ki sanki beni boğmayı düşünüyordu. Dürüst olmak gerekirse birkaç saniye boyunca bunu yapmasını istedim. En azından ilk kez dürüst davranmış olurdu.
“Senin görevin krallığa hizmet etmek,” dedi sonunda.
Başımı yana eğdim.
“Ben bir asker değilim.”
“Sen bir prenses sin.”
“Daha kötü.”
Aleksandra gözlerini kapattı. Kadın resmen her aile yemeğinde ruhunu bedeninden çıkarıyordu. Mantıklı hareket aslında. Ben olsam ben de yapardım.
Babam tekrar oturdu. Ama o sakin görüntünün altında öfkeden kaynadığını görebiliyordum.
“Akademide düzgün davranacaksın. Skandal istemiyorum. Kavga istemiyorum. Sorun istemiyorum.”
“Yani nefes almamamı istiyorsun.”
“Alara.”
“Tamam,” dedim sandalye arkasına yaslanırken. “Söz veriyorum.”
Babam birkaç saniye bana baktı. İnanmadığını biliyordu. Ben de biliyordum.
Çünkü o anda aklımda tek bir düşünce vardı:
Bu saray beni susturmuş olabilir.
Ama o okul?
O okul ya benim sonum olacaktı…
Ya da herkesin.
