Bölümler 4Şu an: İki ayın var
- 1 İki ayın var752 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Nefret de bir duygu540 kelime
- 3 Emanet528 kelime
- 4 10 dakika544 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm 1:
Deniz, yirmi bir yaşındaydı. Sabahları geç kalkar, kahvesini balkonda içer, sonra arkadaş grubu Whatsapp'ta yazmaya başlardı: “Kızlar bugün nereye?” Hayatı basitti. Babası Zafer Bey’in şirketleri, holdingleri, parası umurunda değildi. Onun derdi yeni açılan tatlıcı, Ceyda’nın sevgili dramı, Melis’in dert yanmasıydı. Kendi halinde, gülmeyi seven, biraz dağınık, biraz şımarık bir kızdı.
Ama o akşam her şey değişti.
Zafer Bey, Deniz’i çalışma odasına çağırdı. Oda ağırdı. Ceviz masa, puro kokusu, duvarda eski dostlarla çekilmiş fotoğraflar. Deniz daha içeri girer girmez anladı, babası keyifsizdi. Gözleri sertti, sesi daha da sertti.
“Otur.” dedi.
Deniz oturdu. Bacak bacak üstüne attı, tırnaklarındaki yeni ojeye baktı. Umrunda değildi. Babası ne zaman böyle konuşsa ya bir galaya katıl diyecek ya da “o çocukla görüşme” diyecekti.
“Deniz, lafı uzatmayacağım.” dedi Zafer Bey. “Seni verdim.”
Deniz güldü önce. Şaka sandı. “Nereye verdin baba? İhale mi var?”
“Evleniyorsun.”
O an kahkaha boğazında düğümlendi. Kalbi bir an durdu, sonra deliler gibi çarpmaya başladı. “Ne diyorsun sen? Dalga mı geçiyorsun? Ben daha okulu bitirmedim!”
“Bu işin okul ile ilgisi yok. Söz var. Yıllar önce verildi. Şimdi zamanı geldi.”
Deniz ayağa fırladı. “Söz mü? Ben eşya mıyım? Hangi devirde yaşıyoruz baba?”
Zafer Bey’in yüzü kireç gibi oldu ama sesi yükselmedi. Yükselmesine gerek yoktu. O ses yeterince kesiyordu zaten. “Karşı tarafın oğlu seni istiyor. Düğün iki aya.”
“Karşı taraf kim?” Deniz’in sesi titredi.
“Baran. Çakıroğlu Baran.”
Deniz o ismi duymuştu. Kim duymamıştı ki? Gazetelerin üçüncü sayfası, televizyondaki karanlık haberler, yeraltı dünyası… Çakıroğulları. Zenginlerdi, evet. Ama nasıl zengin olduklarını herkes bilirdi. Silah, kulüp, inşaat, ihale. Babası da onlardan biri miydi? Mide bulandırıcı.
“Ben o adamla evlenmem.” dedi Deniz. Gözleri doldu. “Beni satamazsın.”
Zafer Bey ilk defa kızının gözüne bakamadı. “Kızım, bazen aile için...”
“Sus!” diye bağırdı Deniz. Çantası masanın üstündeydi. Aldı, kapıya koştu. Merdivenlerden inerken topuklu sesi bütün evde yankılandı. Annesi salondan seslendi ama Deniz duymadı bile.
O gece Melis’lerde kaldı. Ağladı, küfretti, plan yaptı. Kaçacaktı. Pasaportu vardı. Arkadaşlar aralarında para toplardı. Yurt dışına gider, bir kafede çalışırdı. Ne gerekiyorsa.
Sabah kapı çaldı. Melis açtı. Kapıda takım elbiseli iki adam. “Deniz Hanım’ı almaya geldik. Baran Bey görmek istiyor.”
Deniz titreyerek kapıya çıktı. “Gelmem.” dedi.
Adamlardan biri kibardı. “Zor kullanmak istemiyoruz, Deniz Hanım. Lütfen.”
Melis kolundan tuttu. “Gitme kızım, bunlar mafya.”
Deniz gitti. Korkudan değil. Meraktandı. Bu Baran denilen herif kimdi de onu babasından isteyebiliyordu?
Mekan, Boğaz’a bakan bir restorandı. Öğlen saati, içeride kimse yoktu. Sadece en köşe masada biri oturuyordu. Sırtı dönüktü. Deniz yaklaştıkça adam ayağa kalktı.
Ve Deniz’in nefesi kesildi.
Çünkü Baran… gülünç derecede yakışıklıydı. Uzun boy, geniş omuz, kirli sakal. Takım elbise üzerine cuk oturmuş. Ama gözleri. Gözleri siyahtı, derindi ve doğrudan Deniz’in içine bakıyordu. Sanki onu yıllardır tanıyordu.
“Deniz.” dedi. Sesi kalındı, sakindi. Elini uzatmadı. Sadece baktı. “Sonunda.”
Deniz kendini toparladı. Buz kesti. “Bak, uzatmayalım. Ben seninle evlenmeyeceğim. Babam ne söz verdiyse beni bağlamaz. Ben seni sevmiyorum, tanımıyorum, tanımak da istemiyorum.”
Baran’ın yüzünde tek bir kas oynamadı. Garsona işaret etti. “Deniz Hanım için latte. Şekersiz içer, değil mi?”
Deniz afalladı. Nereden biliyordu?
Baran sandalyeyi çekti. “Otur. Kavga etmeyelim. Daha çok vaktimiz olacak.”
“Oturmayacağım. Ve kavga etmiyoruz. Ben gerçeği söylüyorum. İstemiyorum seni.”
Baran bu kez hafif gülümsedi. Gülünce gamzesi çıkıyordu. Deniz sinir oldu. Mafya dediğin böyle gülmemeliydi.
“Biliyorum.” dedi Baran. “Şu an istemiyorsun. Haklısın da. Korkuyorsun. Alıştığın hayat elinden alınıyor gibi. Ama ben seni babandan istemedim, Deniz.”
Deniz kaşını kaldırdı. “Ne demek?”
“Seni ben istedim. Beş yıl önce bir galada gördüm. Sarı elbisen vardı, arkadaşlarınla gülüyordun. O günden beri babana baskı yapan bendim. Söz falan hikaye. Seni almak için uydurdum.”
Deniz’in kanı çekildi. “Sen… sen beş yıldır beni mi planlıyorsun? Sapık mısın?”
Baran’ın gözleri kısıldı. “Sapık değilim. Takıntılıyım. Ve istediğimi alırım.”
Deniz masadaki su bardağını alıp Baran’ın suratına fırlattı. Baran kılını kıpırdatmadan yana çekildi. Bardak duvarda parçalandı.
“Dokunursan bağırırım.” dedi Deniz. Sesi titriyordu.
Baran cebinden mendil çıkarıp yerdeki suları gösterdi. “Bağır. Ama gerçek şu: İki ay sonra benim soyadımı alacaksın. Ben sana dokunmayacağım, Deniz. Sen bana gelene kadar. Ama geleceksin.”
Deniz o anladı. Bu adam tehlikeliydi. Yakışıklıydı, evet. Sesi, bakışı, duruşu… insanın dizini titretecek cinstendi. Ama aynı zamanda buzdan bir duvar örmüştü etrafına. Ve Deniz o duvarı yıkmak istemiyordu. Ondan nefret etmek daha kolaydı.
Çantasını aldı. “Senden nefret ediyorum.” dedi ve arkasına bakmadan çıktı.
Baran arkasından bakakaldı. Masaya yeni gelen lattenin dumanı tütüyordu. Garson korkuyla yaklaştı. “Efendim, şey…”
Baran latteden bir yudum aldı. Hâlâ sıcaktı. Gülümsedi.
“İlk adımı attı.” dedi kendi kendine. “Nefret de bir duygu.”
Deniz taksiye bindiği anda ağlamaya başladı. Çünkü nefret etmiyordu. En çok da bundan korkuyordu. O adamın gözlerine bakınca midesinde bir şey kıpırdamıştı. Ve bu, öfkeden daha tehlikeliydi.
---
Bölüm etkileşimi
