3. bölüm / 4
BULUŞ-MA3- Beyaz Kuğu
Bölümler 4Şu an: 3- Beyaz Kuğu
- 1 1-Gerçekler ve Yalanlar1.694 kelime
- 2 2- Kör Gözler1.241 kelime
- 3 3- Beyaz Kuğu2.235 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4-Renkler2.248 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“AYITTI OL PERİ BİR GÜN DÜŞÜNE GİRÜREN BİR ŞEB
SEVİNCİMDEN NİCE YILLAR GEÇTİ GÖRMEDİM UYKU… “
ZATİ
Ve acı… Her geçen saniye yeni bir acıya eşdeğer. Siz şu an bunları okurken birinin acısı başladı.
Hayat, acıyla karışık mutluluk derler. Tıpkı karanlık gecelerden sonra gelen aydınlık sabahlar gibi mutluluk, acıdan sonra gelir. Bir çıkmaza girersiniz en önce, acı ruhunuzu esir alır ve dibe zincirlenirsiniz. Bağırırsınız, o bağırtı tüm kulakları sağır edecektir ama kimse duymaz. Bataklıkta olursunuz ama çırpınmaya haliniz yoktur. Ve her bir saniye o dibe mahkûm gibi hissedersiniz.
İnsan yaşamı boyunca sürekli mutluluğu kovalar. Mutluluğunun bir sınavdan geçince, bir eşyaya sahip olunca, bir dileği gerçekleşince, bir buluşmaya varınca, bir aşka kavuşunca veya bir acıya mahkûm olduktan sonra kendisini bulacağını düşünür ama yanılır… Mutlu olmayı her daim geleceğe bağlar ve gelecekte yine mutluluğun ebedi sahibi olamaz çünkü asıl sevinci nerede arayacağını bilmiyordur.
Yunan mitolojisinde mutluluğa dair bir hikâyeye göre; Tanrılar, insanlar mutluluğu arasın ve böylece kıymetli olsun diye saklamaya karar verirler. Biri ‘’Göklerin en uzağına saklayalım.’’ , diğeri ‘’Denizin en dibine…’’ , öbürü, ‘’Ormanın en kuytusuna saklayalım,’’ der. Sonunda biri de der ki, ‘’İçlerine saklayalım. Oraya bakmak akıllarına gelmez.’’
İnsan, her ne kadar önce ben dese de gözü her zaman dışardaki geçici mutluluğu arar. Sürekli yeniden açılan o boşluğu kapatmak için geçici mutluluklara sığınır ama bilmez ki mutluluk da dâhil olmak üzere aranan ve bulunamayan her şey yine insanın ruhundadır. Ve kalıcı olan şeyleri bulduğu vakit kendi özünü de keşfetmiş olur.
İşte o zaman ne kadar dipte olursa olsun yine de o çıkmazdan çıkar. Gerekirse acısını, karanlığını iğneyle kazar ama o mutluluk kırıntısına ulaşmayı bilir.
İnsan, ruhuna ulaştığı vakit onu hiçbir siyah yok edemez.
Şimdi dönün içinize, en derininize, ruhunuza. Kendi özünüzü bulun. Gerçeğe ve özünüze sıkı sıkı tutunun. Daimi mutluluğunuz orada sizi bekliyor olacak.
İşin zor kısmı en içtekine ulaşmak gibi görülse de aslında en zoru içtekini, yine insanın kendi içinde bulunan nefse karşı koruyabilmektir. İnsan her ne kadar kendini irade sahibi olarak görse de nefsi buna bir köşede güler. Çünkü nefis yalanların anasıdır. Yine insanın içindedir fakat aynı zamanda onun en büyük düşmanı da yine nefistir…
..
Beynimde oluşan uğultular müthiş bir gürültüyle zihnimi esir almış durumdaydı. Sanki buzlu bir camın ardındaydım. Bir şeyler oluyordu, ben de oradayım hatta sahnenin tam ortasındayım, biliyorum ama camın buzu tüm olanları görmemin önüne geçiyordu. Bütün bir bedenimin hepsi sanki gökten yere defalarca atılmışçasına sızlıyordu.
Gözlerimi zorlayarak açtım. Bembeyaz, sanki bulutlardan yapılmış bir yataktaydım. Burası hücreden farksızdı. Yatağın yanında bir çeşme, tam karşısında ise hapishanelerdekini aratmayan bir kapı vardı.
Dengemi sağlamaya çalışarak yataktan doğrulduğum sırada kapıdan kilit açma sesi geldi. Yüzümü sesin olduğu tarafa çevirdiğimde karşımda Aygiz ve beyazlar içinde bir adam içeri girdi.
Adam ciddi anlamda beyazlar içindeydi. Gözündeki gözlüğün çerçevesine kadar üzerindeki her şeyi teninin kumrallığına karşı çıkmak istercesine beyazdı.
Üçümüzde bir süre bakıştıktan sonra Aygiz göğsünde kavuşturduğu ellerini bozarak bana doğru elini uzattı. Yüzünde yine o şeytani gülümsemesi vardı.
“Bayadır uyuyorsun. Bence artık dinlemiş olmalısın.”
Diğer eliyle saçının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı.
“Farkındayım, biraz seni hırpaladım ama buna mecburdum. Dediklerimi kabul etmeyeceğin gözlerinden okunuyordu ve sen bizim için gerekliydin. Bana güvenmediğini biliyorum ama konuşmamız lazım. Bu sefer gerçeklerle… Herkes seni bekliyor, biraz hızlı olup bizimle gelirsen iyi edersin.”
Aygiz bunları derken yanındaki Beyaz Kuğu hala bana bakıyordu. Donakalmış gibiydi.
Bir şey demeye gerek duymadan kendimi toparlamaya çalışarak ayağa kalktım. Tabii ki Aygiz’in elini tutacak değildim, bu yüzden elini indirerek kapıya doğru yürümeye başladım.
Nereye gideceğimizi bilmediğimden onların benim yanıma yetişmesi için adımlarımı yavaşlattım.
U şeklinde bir binaydı. Her tarafta yüksek ihtimalle benimki gibi olan odalar vardı. Kapılarda dâhil her yer bembeyazdı. Buradaki anlamı ne için bilmiyorum ama bunu yapan kişi sanki içindeki masumiyet kırıntısını korumak istiyordu.
Binanın en ucundaki asansöre bindiğimizde Beyaz Kuğu suskunluğunu sürdürüyordu. Keskin ama bir o kadar da her an ağlayacak gibi bakan bakışları vardı. Daha fazla merakımı gizleyemeyerek ona döndüm.
“Bu suskunluğunuzun bir sebebi var mı, yoksa normaliniz mi bu?”
Başını odaklandığı asansör kapısından çevirip tıpkı odada da olduğu gibi kahveleri elalarıma daldı. Çatık kaşlarımla cevap vermesini bekliyordum ama onun hiç buna niyeti yok gibiydi.
“Galiba iletişim kurmada sorunlarınız var-“ dememle Aygiz’in lafımı bölmesi bir oldu.
“Fazla soru sorma. Vakti geldiğinde istediğin cevaplar zaten sana gelecek.”
Tam cevap vermeye yeltendiğim sırada asansörün kapısı açıldığından tüm sözlerimi bir gün söylemek üzere içime attım.
En üst kat geldiğimiz yerin aksine u şeklinde değildi. Üstü kapalı bir teras gibiydi.
Yine her yerde olduğu gibi burasıda beyaz ve tonlarıyla dizayn edilmişti.
Fazla göz yorucuydu. Birileri küçük Leyal’e buranın cennet olduğunu söyleseydi buna inanmamanın imkânı yoktu. Çocukken beyaz gördüğüm her şeyi cennetten bir parça sanırdım. Bulutlar benim için bir pamuk şeker değil, cennetin saçılmış parçalarıydı. Nerden bilebilirdim ki beyaz şeytanların da olduğunu.
Adımlarımız, filmlerde yeraltı dünyasının toplaştığı o büyük masalar gibi olan bir masanın önünde durdu. Bu masa o karanlık masalara her ne kadar benzese de aslında bir o kadar da o masaların zıddıydı. Yerin altında değil tam aksine çok daha yukardaydık, siyahların içinde kaybolmuş değil beyazlarda gizlenmiştik.
Beyaz Kuğu masanın en başındaki koltuğa oturdu. Aygiz onun yanına oturmak yerine bir sonraki koltuğa geçti. Biri başta olmak üzere toplamda beş koltuk vardı. Kalan dördü ikişerli şekilde karşı karşıyaydı.
Nereye geçeceğimi bilmez şekilde ayakta duruyordum.
Aygiz, “Tunay’ın yanındaki koltuk senin.” diyerek gözlerini Tunay’la arasında olan boş koltuğa çevirdi.
Oturmak için koltuğu biraz geri çekip gerime geçtim. Adı Tunay olsa da ona hala Beyaz Kuğu diyecektim.
Dut yutmuş bülbülden farksızdı. İnsan hiç olmazsa bir merhaba derdi ama bu adamda o da yoktu. Belli ki garip bir kişiliği vardı, gerçi tüm bunlardan sonra ona normal demek doğru olmazdı. Aygiz’e dönüp sessizliği bozan ben oldum.
“Telefonum nerede?”
“Telefon yasak.”
“Nedenmiş o? Müdür mü kızıyor? Gelin hem insan kaçakçılığı yapın hem de telefonumu alın. Oldu. Var mı başka isteğiniz?” derken sinirden ağzımdan çıkan cümlelerin farkında değildim.
Derin bir nefes aldığımda bedenim sinirden kontrolsüzce titriyordu. Hele bir çıkayım buradan bak nasıl da sürüm sürüm mahkemelerde süründürüyorum sizi.
“Kendi ağzınla diyorsun kızım. Kaçırılan kişinin telefonu olur mu?”
Cevap vermek için ağzımı açtığım sırada Aygiz hızlıca ayağa kalktı. Bakışlarımı karşı yöne çevirdiğimde iki kişi sert adımlarla bize doğru geliyordu. Biri kadın diğeri Tunay’ın tam aksine sarışın bir erkekti. Kadının saçları tıpkı Aygiz gibi kısaydı, gözleriyle saçlarının siyahı bir bütünlük oluşturuyordu.
Ben hariç hepsinin üzerinde buraya ait olduklarını gösteren beyaz takımları vardı.
Kadın, Aygiz’in karşısındaki koltuğu çekip oturdu. Derin bir nefes alıp verdikten sonra ellerinin masanın üzerinde kavuşturup kocaman bir gülümsemeyle bana baktı.
“Selam, seni görmek güzel. Senin asistanı biraz yorduk kusurumuza bakmazsın umarım. Adım Zara.” diyerek elini bana doğru uzattı.
Uzattığı eli tutup, “Leyal.” dedim.
Zara yanına oturan sarışına başını çevirdi.
“Bu gerekli gereksiz de Atay. Dışardan dolu durduğuna bakma ciddi anlamda çok boş biri. Aslında burada bulunmasının da bir anlamı yok ama ne yapalım başa gelen çekilir.”
Atay duyduklarını kaldıramamış olacak ki gözlerini adeta ‘demek ben öyleyim’ der gibi kocaman pörtleterek Zara’ya bakmaya başladı.
“Ben en azından gerekliyim kızım, sen gerekli bile değilsin.”
Biraz düşünür gibi yaptıktan sonra tekrar Zara’ya döndü.
“Harbiden sen neden buradasın ki? Sen gereksiz bir gereksizsin. Odana dönüp bebeklerinle oynasana daha çok zevk alırsın.”
Zara bir anda oturduğu yerden kalkarak ellerini sertçe masaya vurdu. Gözü dönmüş gibiydi. Tüm bu hengâmenin arasında Tunay duruşunu bozmadan sanki ciddi bir meseleymiş gibi onları izliyordu.
“Demek öyle Atay. Artık zor görürsün almak için kıvrandığın o arabalarının yüzünü.”
Ben şok içinde konuşmalarını- pardon kavgalarını dinlerken Aygiz sürekli bu durumda kalıyormuş gibi önündeki kâğıtlarla ilgileniyordu. Zara yüzündeki sinirli ifadeyi değiştirip yerine yalancı bir üzüntü koydu. Dudaklarını büzerek bir süre Atay’a baktı.
“Kaybettiğini sandığın Şimşek McQueen vardı ya-“
“Sakın Zara! Bunu yapmış olamazsın!”
“Artık çok geç Ataycığım. Yapacak bir şey yok. Hem olanla ölmüşe çare yok, ne yapalım”
“Bal gibi de var çaresi Zaracığım.” dedi ona atıf yaparak. “Gider bana on katını alırsın o arabanın konu da kapanır.”
“Ölürüm de almam! Hem paran pulun var git biraz şükret. Arabanı da kendin alırsın.”
Olay sanki kan davasına dönmüştü. Tüm bunlar sırf bir araba yüzünden yaşanıyordu.
“Almazsan tüm Barbie koleksiyonun çöpün dibindeki salyaları boylar Zara!”
“Kendine oyuncak araba alamayacak kadar fakir misin Atay? Tüm magazine manşet yaparım seni.” diyerek elini tehdit edercesine sallamaya başladı.
"Oyuncaklarınla oynarken çektiğim ifşalarını boy boy yayınlamamamı istiyorsan otur yerine küçük çocuk!”
“Çocuk ha? Soruyorum sana çocuk dediğin biriyle neden evlendin o zaman?”
Ne? Evliler miydi? İç sesim şok içinde bağırırken bunu dışıma yansıtmadım. Zara birkaç kere derin nefesler aldıktan sonra kaldığı yerden devam etmeye başladı.
“Seni şikâyet edeyim de gör! Sürüm sürüm süründürür, donuna kadar alırım! O zaman koşarak geleceğin bir karın da olmaz, hapishane köşelerinde çürür gidersin!”
“Lan donumu ne yapacaksın! Çıplak gezmek hiç benim gibi bir beyefendiye yakışır mı? Hem ben sensiz nefes bile alamam. Unut arabayı gitsin senden kıymetli mi?”
Zara’nın onu zaafından vurmaya çalışması bu yalancı kavganın öne geçmeyi başarmıştı. Zaaf bir insanın her şeyiydi. İnsan zaaflarıyla hayat bulur, onlarla ölürdü. Asla yapmam dediğini zaafları uğruna yapardı. Tıpkı bir yalan gibiydi... Kolay olurdu zaaflar fakat geç vazgeçilirdi.
Atay dur demeseydi bu konuşmalar uzar giderdi ve kafam şimdiden kazana dönmüştü.
“Yaa tabii ben daha kıymetliyim. Ha şöyle yola gel.” diyerek büyük bir keyifle yerine oturdu.
Atay bıkkın gözleriyle Zara’ya bakıyordu. Şimdi sıra Tunay’daydı. Oturduğu koltukta hafif yayılmış halini bozup dik bir pozisyon aldı, dirseklerini masanın üzerine yerleştirip ellerini birbirine kavuşturarak masaya doğru vücudunu eğdi.
Herkes önündeki kâğıtlara odaklanmışken ben ne yapacağımı bilmez şekilde Beyaz Kuğuya bakıyordum. Sessizliğini bozarak merak ettiğim sesini bana duyurmaya başladı.
“Şimdilik her şey beklediğimiz gibi ilerliyor.”
Sesinde anlamlandıramadığım bir ton vardı. Duruşu ne kadar sert olursa olsun sesi, tıpkı gözleri gibi hem kararlı ama bir o kadar da her an ağlayacak gibi çıkıyordu.
“Önünüzde olan raporlamalarla geldiğimiz noktayı gördüğünüzü düşünüyorum.”
Odaklanmış olduğu karşı duvardan gözlerini çevirerek bana baktı.
“Leyal bildiğiniz üzere bir psikiyatrist ve bu işteki kritik zincirimiz. Günün belirli saatlerinde sana verilecek odada deneklerle her zaman yaptığın o seanslardan birini yapacaksın. Normal yaşantından tek farkın kişisel eşyaların yanında olmayacak. Bunların seni etkileyeceğini düşünmüyorum, ne derler bilirsin farklılıklara ayak uydurmak gerekir.”
Kaşlarımı çatarak ona bakıyordum. Hayatımdaki tek değişiklik bu olmazdı ve yanılıyordu, her farklılığa ayak uydurulamazdı. Sorun eşyalarım değildi, asıl sorun normal giden hayatımdan alıkonulmam ve de ne işler döndüğünü bilmediğim bu yerde bulunmamdı.
Yüzüme alaycı bir gülümseme yerleştirerek ona baktım.
“Eşyalarım mı? Çok komiksiniz.” diyerek dudaklarımın arasından küçük bir kıkırtı sesi çıkardım.
“Her ne iş yapıyorsunuz bilmiyorum ama beni planlarınıza ortak edemezsiniz. Yardımı ihtiyacı olana elbette yardımcı olurum. Sadece mesleğimden kaynaklı değil, insanlığımdan dolayı da bunu yaparım ve sen adın Tunay ya da her neyse, senin fazlasıyla yardımıma ihtiyacın var. Bence ilk seansımı seninle yapmalıyım.”
Derin bir nefes alıp verdikten sonra büyük bir hışımla ayağa kalktım. Zara ve Atay büyük bir keyifle beni izlerken Aygiz camdan görünen mavi gökyüzüne dalmıştı. Sanki gücümün nereye kadar olduğunu görmek istiyormuşçasına gözlerime bakıyordu Tunay.
“Beni kendinize benzetemezsiniz! Yasal olmayan ve insanların canını hiçe sayan hiçbir işte bulunmam. Dediğim iki şey de siz de olmadığına göre benim burada bir işim yok. Ne tehdit ne de başka bir şeyle beni buna ortak edebileceğini mi sanıyorsun? Fazlasıyla yanılıyorsun Tunay!”
Bunları derken sol elimin parmağını tehditkâr bire şekilde ona doğru sallıyordum.
“Yapacağınız şeyi bilmiyorum mu sanıyorsunuz? İşiniz bittiğinde beni paketleyip izimin bulunmayacağı bir yere atacaksınız.”
Tunay tam konuşur gibi olmuştu ki elimi ağzına doğru götürerek onu susturdum.
“Senin konuşmaya hakkın yok! Kendisine saygısı olmayan bir varlıksın-“ dediğim anda elbisemin açık bıraktığı bacağıma bir şeyin saplandığını hissetmemle durdum.
Başımı bacağıma çevirdiğimde Aygiz’in enjekte ettiği şırıngayı gördüm.
Bir anda tüm vücudum gevşemeye başlayınca bana enjekte ettiği şeyin ağır bir sakinleştirici olduğunu anladım. Dengemi korumaya çalışarak koltuğa oturduğum sırada Aygiz demin hiçbir şey yapmamış gibi Tunay’a çevirmişti bakışlarını.
Bedenime ve zihnime yayılan ılık sakinlik beni sersemleştirmeye başlamıştı. Herkes bir şeyler diyordu ama onları duyamayacak kadar kendimden geçmiştim birkaç dakika içinde.
Beynim yine bulanıklaşmıştı, gözlerim her ne kadar dirense de her an kapanmaya hazırdı.
Konuşmak istiyordum ama bu her geçen saniye daha da imkânsız hale geliyordu.
Açık tutmaya zorladığım gözlerimle Zara’ya baktım. Dışardan yalvarır gibi durduğuma emindim ama yapacak başka bir şeyim yoktu.
Artık dayanamayarak başımı masanın üzerine koyup kollarımla etrafıma bir barikat oluşturdum.
Kulaklarımın en son duyduğu ses Beyaz Kuğu’ya aitti.
“Henüz bizi dinlemeyecek kadar kendi bildiğini okuyan bir tip. İşimizi zorlaştırmaması için ona farklı çözümler bulmamız lazım.”
“Seni ben tedavi edeceğim Beyaz Kuğu.”
Dudaklarımı zorlayarak söylediğim veya benim söylediğimi sandığım bu sözleri duydu mu bilmezken kendimi cennetten bir parça olan bulutların içinde uyurken buldum.
…………….
Koca bir şenlik alanının ortasındaydık, yanımda Tunay vardı. Üzerimde dizimin altına gelen, beyaz, askılı bir elbise vardı. Saçlarım ev topuzu gibi dursa da bence yeterinde özenli bir şekilde toplanmıştı. Gözlerimde olmazsa olmazım eyelinerim, dudaklarımda olan üzerimdeki beyazı kapatmak istercesine sürülmüş siyah ruj vardı.
Tunay yine bembeyaz bir takım giymişti.
Birlikte koca bir bahçenin ortasına doğru yürüyorduk. Herkes büyük bir hayranlıkla bize bakıyordu. Yüzümde büyük bir gülümsemeyle Tunay’a döndüğümde o çoktan bana bakıyordu. Sağ elini omzuma koyup beni tam karşısına getirdi.
“Her şey bitti Leyal.”
Anlam veremediğim gözlerle ona bakmaya başladım.
“Hayır, Beyaz Kuğu! Bitemez! Daha çok hikâyemiz var bizim!” diyerek haykırmaya başladığımda gök tıpkı bir cehennem gibi yanmaya başlamıştı.
Dizlerimin üzerine çöküp Tunay’ın gitmemesi için elini tuttuğumda artık her şey için çok geç olduğunu fark etmiştim.
Artık alevden oluşan gökyüzü üzerimize doğru iniyordu. Kaçış yoktu, olmazdı. Dolu gözlerimi Tunay’a çevirdiğimde bu sefer gülen oydu.
“Yukarı bak.”
Dediğini yaparak alevlere baktığımda üç insan silueti gördüm.
“Biz küle dönsek de onlar seni yeniden sana verecek.”
Alevlerin sıcaklığı daha şimdiden beni yok etmek istercesine yakıyordu.
Ve ben kendi nefesimde boğuluyordum.
Çare hiçbir zaman yoktu, gerçekler ne kadar kaçarsak kaçalım en ağır şekilde bizimle karşı karşıya geliyordu.
Alevler tüm bedenimi sarıp beni içlerine aldıklarında benden geriye sadece küllerim kalmıştı.
Ve ben küllerimden doğacaktım.
Bölüm etkileşimi
