9. bölüm · Bizden saklanan
9.BÖLÜM:FOTOĞRAF
EYLÜL ARMAN
O "iyi ki varsın." mesajıyla bakışıyordum. Cidden iyi ki varmıydım?
Odamda o loş gece lambasıyla birlikte oturuyordum. Kucağımda nerden geldiğini bilmediğim ama küçükken annemin "bence bunu çok seveceksin" diye elime verdiği o peluş bebekle..
Evet sevmiştim bu bebeği ama hikayesi neydi bilmiyordum. Soramamıştım zaten, annemin boş bir anı mı vardı ki soracaktım?
Ve evet yine yalnızdım evde. Okuldan gelince hemen Kuzeye yazmıştım zaten. Ama o mesaj beklenmedik bir şekilde gelmişti. Birinden bunu duymak iyi gelmişti. Kim bilir kaç saattir bakışıyordum bu mesajla. Kuzey çevrimiçiydi.
Mesaja bakmayı bırakıp yatağımdan kalktım. Odam karanlıktı, sadece masamın üzerindeki küçük lambanın sarı ışığı yatağın ucuna vuruyordu. Telefon ekranında hâlâ Kuzey’in son mesajı açıktı.
“İyi ki varsın.”
İstemsizce gülümsemiştim.
Telefonu göğsüme bastırıp birkaç saniye tavana baktım. Sonra susadığımı fark edip yataktan indim. Evin içi sessizdi. Annemler işte olduğu için yine yalnızdım.
Kapıyı açıp koridora çıktım.
İki katlı evimiz geceleri hep farklı görünürdü. Gündüz sıcak gelen her şey, gece olunca yabancılaşıyordu. Ahşap merdivenler en küçük adımda bile hafifçe gıcırdıyor, salonun büyük camlarından giren ay ışığı zeminde soluk şekiller oluşturuyordu.
Yavaşça merdivenlerden aşağı indim.
Tam mutfağa geçecektim ki dışarıdan bir ses geldi.
“Sürt…”
Bir anda durdum.
Ses evin girişinden değil… bahçeden gelmişti.
Kaşlarımı çatıp salona baktım. Perdenin arkasından bahçenin karanlığı görünüyordu. Rüzgâr hafifçe ağaç dallarını sallıyordu ama duyduğum şey rüzgâr değildi.
Sanki biri taş zeminde ayağını sürümüştü.
Kalbim hafif hızlandı.
Telefonumu elimde sıkarken birkaç saniye daha dinledim.
Sonra bahçe kapısının demiri hafifçe vurdu.
“Tak.”
Bu sefer gerçekten biri vardı.
Boğazım kurudu. İçimde “yukarı çık” diyen bir his vardı ama merak daha baskındı.
Yavaşça pencereye yaklaştım ve perdeyi araladım.
Bahçe karanlıktı.
Çimleri ay ışığı aydınlatıyordu. Eski salıncağımız rüzgârla hafif hafif hareket ediyordu. Ama kimse görünmüyordu.
Tam perdeyi bırakacaktım ki giriş yolunun üstünde beyaz bir şey dikkatimi çekti.
Yerde duruyordu.
Nefesimi tuttum.
Bir süre bakmaya devam ettim. Belki poşettir diye düşündüm ama değildi. İnce, dikdörtgen bir şeydi.
Telefonum titredi.
Kuzey mesaj atmıştı.
Kuzey Kara:
“Uyudun mu?”
Mesaja cevap vermedim. Gözüm hâlâ bahçedeydi.
Yavaşça giriş kapısına yürüdüm. Elim kapının koluna giderken kalbim daha hızlı atmaya başladı. Kapıyı açar açmaz gece soğuğu yüzüme vurdu.
Bahçeye adım attım.
Toprak hafif nemliydi. Rüzgâr saçlarımı dağıtırken etrafa baktım.
Kimse yoktu.
Sadece uzaklardan gelen köpek sesleri…
Bir adım daha attım.
Sonra yerdeki şeyi gördüm.
Bir fotoğraf.
Eğilip yavaşça elime aldım.
Eskiydi.
Kenarları kıvrılmış, bazı yerleri solmuştu. Sanki yıllardır bir yerde saklanmış gibiydi.
Bahçenin lambasının altına geçip fotoğrafa dikkatlice baktım.
İki bebek vardı.
Yan yana kundakta yatıyorlardı.
Biri kızdı, diğeri erkek.
İkisinin de gözleri kapalıydı. Beyaz örtülerin arasında küçücük görünüyorlardı. Fotoğraf siyaha yakın soluk renklerdeydi ama yüzleri hâlâ seçiliyordu.
Garip bir his göğsüme oturdu.
Kız bebeğin yüzü bana tuhaf şekilde tanıdık geldi.
Kaşlarımı çatıp fotoğrafı çevirdim.
Fotoğrafın arkasında tükenmez kalemle yazılmış iki satır vardı.
“Söz..
Trabzon / Sürmene”
Bir anda içime soğuk bir şey yayıldı.
Trabzon.
Doğduğum şehir. Memleketim.
Annem o şehir hakkında konuşmayı hiç sevmezdi.
Çocukken bir kez “Orada mı doğdum?” diye sormuştum. Yüzü bir anda değişmişti.
“Bazı yerleri unutmak daha iyidir.” demişti sadece.
Fotoğrafa tekrar baktım.
Tam o sırada telefonum yeniden titredi.
Kuzey arıyordu.
Bahçenin ortasında, elimde eski bir fotoğrafla birkaç saniye ekrana baktım.
Sonra çağrıyı açtım.
“Efendim?”
“Sesin neden garip geliyor?” dedi hemen. “İyi misin?”
Gözlerim tekrar fotoğrafa kaydı.
“Bilmiyorum…” diye fısıldadım. “Birisi bahçeye bir şey bırakmış.”
“Ne bırakmış?”
“Elimdeki fotoğrafı sana atıyorum.”
Kuzey cevap veremeden görüntüyü gönderdim.
Bahçenin ortasında öylece duruyordum. Soğuk iyice artmıştı ama içimdeki huzursuzluk yüzünden üşüdüğümü bile hissetmiyordum.
Mesaj gönderildi.
Kuzey birkaç saniye hiçbir şey yazmadı.
Sonra telefon hâlâ kulağımdaki sessizliği bozarak titreşti.
“Eylül…” dedi yavaşça. “Bu fotoğraf çok garip.”
Gözlerim tekrar fotoğrafa kaydı.
Ay ışığı altında detaylar daha net görünüyordu artık.
Kız bebeğin yüzüne dikkatlice baktım.
Küçücük burnu…
Kaş şekli…
Ve bileğindeki koyu renkli doğum lekesi.
Bir anda nefesim kesildi.
Elim istemsizce kendi bileğime gitti.
Aynı yerde.
Aynı şekil.
Kalbim öyle sert atmaya başladı ki sesini duyabiliyordum.
“Hayır…”
Bir adım geri attım.
Fotoğraf elimde titriyordu.
“O benim…”
Sesim çatladı.
Kuzey bir anda sustu.
“Ne dedin?”
“O kız benim.” dedim bu sefer daha net ama korkuyla. “Kuzey… o benim.”
Boğazım düğümlendi. Mideme sert bir ağrı girmiş gibiydi.
Bir anda etraf daha karanlık görünmeye başladı. Bahçedeki ağaçların gölgeleri hareket ediyor gibi geliyordu.
“Neden biri bunu bana bıraksın ki?” diye fısıldadım. “Kim yaptı bunu?”
Kuzey hemen konuştu.
“İçeri gir.”
Ses tonu değişmişti. Daha ciddi, daha sertti.
“Eylül hemen eve gir.”
Bir anda panik çöktü üzerime.
Başımı hızla kaldırıp bahçeye baktım. Çitlerin arkası karanlıktı. Sanki biri hâlâ beni izliyormuş gibi hissediyordum.
Koşarak kapıya yöneldim.
Ayaklarım taş yolda sert ses çıkarıyordu. Kapıyı açıp içeri girdim, sonra hızla kilitledim.
Ellerim titriyordu.
Nefes alamıyormuş gibi hissediyordum.
Kapıya yaslanıp gözlerimi kapattım.
“Kuzey…” dedim güçlükle. “Korkuyorum.”
Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra onu ilk kez bu kadar endişeli duydum.
“Üst kata çık. Tüm camları kontrol et.”
“Ya biri hâlâ dışarıdaysa?”
“Bakmadan anlayamazsın.”
Başımı salladım ama o göremiyordu.
Merdivenlere yürürken ahşap basamaklar gıcırdıyordu. Her seste irkiliyordum. Sanki evin içinde yalnız değilmişim gibiydi.
Bir elimde telefon, diğer elimde fotoğraf vardı.
Odama çıkınca perdeyi hızla kapattım. Sonra yatağın kenarına oturdum.
Nefesim hâlâ düzensizdi.
Fotoğrafa tekrar baktım.
Bu sefer başka bir detayı fark ettim.
Erkek bebeğin boynunda küçük bir kolye vardı.
Kuzey yıldızı şeklinde.
Kaşlarım çatıldı.
“Kuzey…” dedim yavaşça.
“Efendim?”
“Fotoğraftaki erkek bebeğin boynunda bir kolye var.”
“Nasıl bir kolye?”
“Yıldız şeklinde.”
Bir anda sustu.
“Ne yıldızı?”
Telefonu kulağımdan çekip dikkatlice baktım.
Sonra kalbim yeniden hızlandı.
“Kuzey yıldızı…”
Karşı tarafta derin bir nefes sesi geldi.
Ve o an anladım.
Çünkü Kuzey o kolyeyi yıllardır boynundan hiç çıkarmıyordu.
“Hayır…” diye fısıldadım.
Kuzey konuşmadı.
İçimdeki korku büyümeye başladı.
“Kuzey…” dedim titreyerek. “Bana yalan söyleme.”
“Ben yalan söylemiyorum.”
“Peki neden aynı kolyeden sende var?!”
Sessizlik.
Öyle uzun sustu ki ağlayacak gibi oldum.
Sonra çok alçak sesle konuştu.
“Çünkü o kolye bana doğduğumda verilmiş.”
Boğazım düğümlendi.
Bir anda odanın içi daralmış gibi hissettirdi.
“Buraya gelir misin?” dedim aniden.
Sesim titriyordu.
“Ne?”
“Lütfen gelir misin…” dedim bu sefer neredeyse ağlayarak. “Evde tek başımayım ve çok korkuyorum.”
Kuzey hiç düşünmeden cevap verdi.
“Çıkıyorum.”
Telefonun diğer ucundan anahtar sesi geldi.
“Kapıları kilitle. Ben gelene kadar kimseye açma.”
“Tamam…"
“Eylül.”
“Hm?”
“Fotoğrafı sakın bırakma.”
Telefonu kapattıktan sonra odanın içinde volta atmaya başladım. Her küçük seste irkiliyordum. Elimdeki fotoğrafı masaya bırakmayı denedim ama yapamadım. Sanki bırakırsam daha kötü bir şey olacakmış gibiydi.
Dışarıda rüzgâr iyice artmıştı. Bahçedeki ağaç dalları cama hafif hafif vuruyordu.
Saat ilerledikçe korkum büyüyordu.
Sonunda aşağıdan araba sesi geldi.
Kalbim hızlandı.
Perdeyi hafifçe araladım. Kuzey’in arabası girişte durmuştu. Arabadan hızlıca indi. Siyah montunun kapüşonunu başına çekmişti. Bahçe kapısını açıp neredeyse koşarak eve geldi.
Kapı çaldığı an aşağı indim.
Kilidi açarken ellerim yine titriyordu.
Kapıyı açar açmaz Kuzey içeri girdi.
Yüzü normalden solgundu.
Kapıyı arkasından hemen kapatıp bana baktı.
“İyi misin?”
Cevap veremedim.
Bir anda gidip ona sarıldım.
Kuzey önce şaşırdı ama sonra kollarını omuzlarıma sardı. Kalbinin hızlı attığını hissedebiliyordum.
“Tamam…” dedi sessizce. “Buradayım.”
Gözlerimi kapattım. İlk kez biraz güvende hissettim.
Bir süre öyle kaldık.
Sonra yavaşça geri çekildim. Kuzey’in bakışları hemen elimdeki fotoğrafa kaydı.
“Görebilir miyim?”
Sessizce uzattım.
Salona geçtik. Yağmur başlamıştı artık. Camlara düşen damla sesleri evin içindeki sessizliği daha da garip yapıyordu.
Kuzey koltuğa oturup fotoğrafı dikkatlice incelemeye başladı. Ben de karşısına oturdum ama gözümü ondan ayıramıyordum.
Fotoğrafı elinde çevirirken kaşları çatıldı.
“Bu çok eski.” dedi.
“Fark ettim.”
“Kız sensin.”
Başımı yavaşça salladım.
Bunu yüksek sesle duymak bile ürperticiydi.
Kuzey birkaç saniye sustu. Sonra erkek bebeğin olduğu tarafa baktı.
“Ve bu çocuk…”
Cümlesini bitirmedi.
Ama ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.
Bir sessizlik oldu.
Sadece yağmur sesi vardı.
Sonra dayanamadım.
“Kuzey…”
“Hm?”
“Biz…” dedim yavaşça. “Biz önceden tanışıyor muyduk?”
Bakışları bana kaydı.
İlk kez onun da korktuğunu gördüm.
“Hatırlamıyorum.” dedi dürüstçe. “Ama şu an hiçbir şey normal gelmiyor.”
Boğazım düğümlendi.
“Ya çocukken tanıştıysak?”
“Eylül—”
“Ya ailelerimiz birbirini tanıyorsa?”
Kuzey derin nefes aldı.
“Benim ailem Trabzon hakkında konuşmaz.” dedi. “Özellikle babam.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Benim annem de.”
Bir anda evin içindeki hava daha ağır hissettirdi.
Kuzey tekrar fotoğrafa baktı.
“‘Söz’ yazıyor…” dedi düşünceli şekilde. “Belki de bulmamız gereken o sır bu.”
“Olabilir mi?”
“Bilmiyorum.”
Tam konuşacakken ikimizin telefonu aynı anda titreşti.
Bir anda sustuk.
Ben telefonuma baktım.
Yine, bilinmeyen numara.
Mesaj vardı.
Kalbim hızlanarak mesajı açtım.
Bilinmeyen Numara:
“Gerçekleri öğrenme zamanı geldi.”
Bir anda buz kestim.
“Kuzey…”
O da kendi telefonuna bakıyordu. Yüzündeki ifade değişmişti.
“Sana da mı geldi?”
Yavaşça başını kaldırdı.
Sonra telefonunu bana gösterdi.
Aynı mesaj.
Ama altında bir cümle daha vardı.
Bilinmeyen Numara:
“Söz tutulmadı.”
...
Telefon elimde donup kalmıştım.
“Söz tutulmadı.”
Mesajın altındaki kelimelere tekrar tekrar baktım. Sanki ne kadar uzun bakarsam anlamı değişecekmiş gibi hissediyordum.
Ama değişmiyordu.
Kuzey de sessizdi.
Salondaki tek ses yağmurdu. Camlara sert sert vuruyordu. Evin içindeki sarı ışık bile artık huzurlu gelmiyordu.
Yavaşça koltuğa oturdum.
“Neler oluyor bizim başımıza…” diye fısıldadım.
Kuzey telefonunu masaya bıraktı. Yüzü gergindi. Saçlarını geriye doğru itip derin nefes aldı.
“Bence biri bizi özellikle buldu.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Niye?”
“Çünkü bu tesadüf olamaz.” dedi net şekilde. “Aynı şehir. Aynı fotoğraf. Aynı gece gelen mesajlar…”
Boğazım düğümlendi.
“Elimdeki fotoğraf…” dedim yavaşça. “Sence gerçekten… besik kertmesi gibi bir şey mi?”
Kuzey birkaç saniye sustu.
Sonra gözleri fotoğrafın arkasındaki yazıya kaydı.
“‘Söz’ kelimesi…” dedi düşünceli şekilde. “Karadeniz’de bazı aileler çocuklar daha doğmadan söz keser.”
Kalbim sıkıştı.
Bir anda çocukken duyduğum bazı cümleler aklıma geldi.
“Bir söz verildi…”
“Bazı insanlar kaderden kaçamaz…”
“Bizim yüzümüzden olmayacak…”
Başım ağrımaya başladı.
“Hayır…” dedim hemen. “Bu saçma.”
Ama sesim bile ikna olmamıştı.
Kuzey bana baktı.
“Eylül.”
“Hm?”
“Ya ailelerimiz gerçekten bunu yaptıysa?”
Bir anda mideme taş oturdu sanki.
Ayağa kalktım.
“Hayır. Hayır, babam böyle bir şey yapmaz. İzin vermezler böyle birşeye!”
“Ama sana hiçbir şey anlatmamışlar.”
Cevap veremedim.
Çünkü haklıydı.
Annem Trabzon’dan hep kaçmış gibiydi. Her soru sorduğumda konuyu değiştirirdi. Evde eski fotoğraf bile yoktu.
Bir sessizlik oldu.
Sonra Kuzey yavaşça cebinden kolyesini çıkardı.
Kuzey yıldızı.
Fotoğraftakiyle aynıydı.
Masaya bıraktığında metalin çıkardığı küçük ses bile içimi ürpertti.
“Babam bunu bana çocukken verdi.” dedi. “Hiç çıkarmamamı söylerdi.”
Fotoğrafa baktım.
Erkek bebeğin boynunda aynı kolye vardı.
Ellerim buz gibiydi artık.
“Kuzey…”
“Efendim?”
“Ya gerçekten o çocuk sensen?”
O da bana baktı.
Ve ilk kez gözlerinde korkudan başka bir şey gördüm.
Kabullenme.
Sanki o da içten içe aynı şeyi düşünüyordu.
Bir anda telefonum yeniden titredi.
İkimiz de irkildik.
Aynı bilinmeyen numara.
Bu sefer mesaj sadece bana gelmişti.
Bilinmeyen Numara:
“Sevda Hanım’a sor.”
Annemin adı.
Kanım çekildi sanki.
Kuzey hemen ayağa kalktı.
“Annen ne zaman geliyor?”
“Sabah.”
“Biz beklemeyeceğiz.”
“Ne?”
“Sabah olur olmaz konuşacaksın.”
Derin nefes almaya çalıştım ama olmuyordu.
Sanki ev daralıyordu.
Kuzey bana yaklaşıp omuzlarımdan tuttu.
“Eylül sakin ol.”
“Sakin olamıyorum!”
Sesim çatladı.
“Birisi evime geliyor, çocukluk fotoğrafımı bırakıyor, annemin adını biliyor—”
Bir anda gözlerim doldu.
“Ben bunların hiçbirini bilmiyorum…”
Kuzey’in yüzü yumuşadı.
“Öğreneceğiz.”
Başımı eğdim.
“Ya kötü bir şey çıkarsa?”
Sessiz kaldı.
Bu sessizlik cevaptan daha kötüydü.
Saat ilerledikçe yorgunluk çökmeye başladı ama ikimiz de uyumaya cesaret edemiyorduk.
Sonunda gece üçe doğru salondaki ışıkları kapatıp oturma odasında kaldık. Kuzey kanepede oturuyordu, ben de karşı koltukta battaniyeye sarılmıştım.
Yağmur durmuştu.
Ev artık tamamen sessizdi.
Bir ara gözlerim kapanmaya başladı. Son gördüğüm şey Kuzey’in masadaki fotoğrafa dalıp gitmiş haliydi.
...
Sabah uyandığımda ilk başta nerede olduğumu anlamamıştım. Odamda değildim etrafa baktığımda salonda uyuduğumu fark ettim.
Bir anda doğruldum.
Kuzey hâlâ uyanıktı.
Kanepenin kenarında oturuyordu. Dirseklerini dizlerine yaslamış, telefon ekranına boş boş bakıyordu. Göz altları hafif morarmıştı.
“Uyumadın mı sen?” dedim kısık sesle.
Başını kaldırıp bana baktı.
“Uyuyamadım.”
Sesi yorgundu.
Koltukta oturur bir pozisyona geldim. Ellerimi saçlarıma geçirip biraz durdum.
Artık sır yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Belki de biz küçüklükten beri tanışıyorduk. Ya da belki de başka bir şey vardı..
Bu düşüncelerden artık bıkmıştım.
Yüzümü Kuzeye çevirdim.
Hala telefona bakıyordu.
"Neye bakıyorsun bu kadar?" dedim.
"Mesaja."
Anlamıştım başımı yavaşça salladım.
"Annen ne zaman gelir?" Dedi birden.
"Bilmiyorum bir arayayım."
Sehpanın üzerinde duran telefonumu aldım. Ekranı açtığımda bir mesaj vardı. Annemden.
Annem:
"Babanla iki günlüğüne şehir dışına çıkacağız. Başının çaresine bakarsın."
Güldüm. Deli gibi hemde. Öyle bir gülüyordum ki.
Fark etmiş olmalı ki Kuzey yanıma oturdu.
"İyimisin? Noldu?"
Hala gülüyordum. Telefonu ona çevirip mesajı gösterdim.
"Bak, ne kadar önemsiyorlar beni. Değerim bu kadar işte."
Gülmem bir anda soldu onun yerine buruk bir gülümsemeyle sanki gerçeklerin farkındaymışım gibi güldüm.
Kuzey telefonu elinden yavaşça bıraktı. Mesaja birkaç saniye baktıktan sonra gözlerini bana çevirdi.
Yüzündeki ifade değişmişti. Acımak değildi bu. Daha çok… ne diyeceğini bilememek gibi.
“Öyle düşünme,” dedi sessizce.
“Nasıl düşüneyim peki?” dedim hemen. Sesim istemsiz sert çıkmıştı. “İki günlüğüne gidiyorlar ve bana haber verme şekilleri bu. Sanki evde kedi bırakmışlar gibi.”
Kuzey cevap vermedi. Sadece bana bakıyordu.
Sinirle telefonu sehpanın üstüne bıraktım. İçimde biriken şey tam olarak öfke miydi bilmiyordum. Kırgınlık daha ağır basıyordu galiba.
“Ben küçüklüğümden beri alışığım zaten,” dedim daha sakin bir sesle. “Yokmuşum gibi davranmalarına.”
Bir süre sessizlik oldu.
Salonun içindeki tek ses saatin tik taklarıydı.
Kuzey başını eğip ellerini birbirine kenetledi. Sonra beklemediğim bir anda konuştu.
“Ben olsam giderdim.”
Kaşlarımı çattım. “Ne?”
“Yerinde olsam.” dedi gözlerini kaldırmadan. “Bir gün gerçekten giderdim. Bakalım o zaman fark edecekler mi.”
Sesi o kadar ciddi çıkmıştı ki içim ürperdi.
O an ilk defa Kuzey’in sadece yorgun olmadığını fark ettim. İçinde başka şeyler de vardı. Sakladığı şeyler.
Derin bir nefes aldım. “Sen neden böylesin bugün?” diye sordum sessizce.
Başını koltuğun arkasına yasladı. Tavana baktı uzun uzun.
Sonra dudaklarını aralayıp neredeyse fısıltıyla konuştu:
“Çünkü seni kaybetmekten korkuyorum.”
Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu.
Kuzey bunu söyledikten sonra sanki pişman olmuş gibi gözlerini kaçırdı. Ama ben hâlâ onun son cümlesinde takılı kalmıştım.
“Ne demek o?” dedim yavaşça.
Bu kez cevap vermedi.
Ve o sessizlik… Bütün cevaplardan daha ağırdı.
Kuzey birkaç saniye sustu. Sanki söylediği şeyi geri almak ister gibi dudaklarını birbirine bastırdı. Parmakları hâlâ birbirine kenetlenmişti. O kadar sıkıyordu ki eklemleri beyazlamıştı.
Gözlerini sonunda bana çevirdi.
“Çünkü…” dedi kısık bir sesle. “Sana bağlanmaktan korkuyorum.”
Nefesim boğazımda düğümlendi.
“…Ne?”
Bu kelime ağzımdan istemsiz çıkmıştı.
Kuzey hafifçe başını eğdi. “Ve bırakamamamaktan.” diye devam etti. “Bir gün gitmek istesen bile seni bırakabilecek biri olmamaktan korkuyorum.”
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sanki salondaki sessizlikte duyuluyordu.
Bir süre sadece ona baktım. Ne diyeceğimi bilmiyordum.
Kuzey’in gözleri ilk defa bu kadar savunmasız görünüyordu. Hep güçlü duran, her şeye bir cevabı olan o çocuk gitmişti sanki. Yerine yorulmuş, korkmuş biri oturuyordu.
“Ben…” dedim ama devamını getiremedim.
Kuzey kısa bir nefes verdi. “Boş ver.” dedi hemen. “Söylememeliydim.”
Ayağa kalkacak gibi oldu ama refleksle kolunu tuttum.
Durdu.
Elim kolundaydı hâlâ. İkimiz de birkaç saniye o şekilde kaldık.
Teninin sıcaklığını hissedebiliyordum. Ve bu, nedense beni daha da panikletiyordu.
“Kuzey…” dedim fısıltıyla. “Ben seni anlamıyorum artık.”
Gözlerini bana çevirdi. “Ben de kendimi anlamıyorum zaten.”
Sesi kırılmış gibiydi.
Elimi yavaşça geri çektim. Ama o an içimde garip bir şey oldu. Sanki onu bırakınca gerçekten uzaklaşacakmış gibi hissettim.
Başımı çevirdim. “Niye korkuyorsun ki?” diye sordum sonunda. “Ben sana ne yaptım?”
Kuzey buruk bir şekilde gülümsedi.
“Hiçbir şey yapmadın.” dedi. “Sorun da o zaten.”
Kaşlarımı çattım.
“Sana biri ilk defa gerçekten iyi davranınca…” diye devam etti yavaşça, “onu kaybetme ihtimali bile insanın canını acıtıyor.”
O an ne diyeceğimi bilemedim.
Çünkü onun söyledikleri… İçimde bir yerlere dokunuyordu.
Kuzey gözlerini kaçırdı. “Bak yine saçmalıyorum.”
“Hayır.” dedim hemen.
Sesim düşündüğümden daha yumuşak çıkmıştı.
Kuzey bana baktı. Bu kez şaşıran oydu.
Salonun içindeki sessizlik değişmişti artık. Gergin değildi. Ama ağırdı.
Ve ben ilk defa… Kuzey’e bakarken neden kalbimin böyle attığını sorgulamaya başlamıştım.
Kuzey birkaç saniye boyunca gözlerini benden ayırmadı.
Ben de ayıramıyordum.
Sanki konuşursak bir şey bozulacaktı. Ya da tam tersine… geri dönüşü olmayan bir şey başlayacaktı.
Boğazımı temizledim. “Şey…” dedim gözlerimi kaçırarak. “Kahve falan yapayım mı?”
Kuzey hafifçe güldü. O yorgun haline rağmen ilk defa gerçekten gülmüş gibiydi.
“Şu an ciddi ciddi konuyu kahveye mi bağladın?”
“Ne yapayım?” dedim hemen. “Bana öyle şeyler söylüyorsun ki…”
Cümlem yarım kaldı.
Kuzey’in bakışları değişmişti. Daha dikkatli bakıyordu artık. Sanki yüzümde bir şey arıyormuş gibi.
“Rahatsız mı oldun?” diye sordu sessizce.
Sorunun gelişiyle afalladım.
Rahatsız mı? Hayır. Sorun tam olarak buydu zaten.
“Bilmiyorum…” dedim dürüstçe. “Sadece şaşırdım.”
Kuzey başını yavaşça salladı. “Şaşırman normal.”
Sonra arkasına yaslandı. Ama gözleri hâlâ bendeydi.
“Ben normalde kimseye böyle şeyler söylemem.”
“Neden bana söyledin o zaman?”
Bu kez düşünmeden sormuştum.
Kuzey sustu.
Bakışları yüzümden dudaklarıma, sonra tekrar gözlerime kaydı. Kalbim tekrar hızlandı.
“Çünkü sen farklısın, Eylül.”
Adımı söyleyiş şekli bile içimi garip yapıyordu.
Salon bir anda fazla sıcak gelmeye başladı. Bakışlarımı kaçırıp saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.
“Beni bu kadar kısa sürede nasıl tanıyabiliyorsun ki?” dedim kısık sesle.
Kuzey hafifçe kaşlarını çattı. “Sence kısa mı?”
Sorusu havada asılı kaldı.
Ne demek istediğini anlamaya çalışırken yüzündeki ifade değişti. Sanki yanlış bir şey söylemiş gibi bir an duraksadı.
“Yani…” dedi hemen, bakışlarını kaçırarak. “Bazı insanları tanımak uzun sürmez demek istedim.”
Ama sesindeki tereddütü fark etmiştim.
“Hayır.” dedim yavaşça. “Az önce başka bir şey demek istedin.”
Kuzey sessiz kaldı.
Kalbim yine hızlanmaya başladı. İçimde açıklayamadığım bir his vardı. Onu ilk gördüğüm andan beri tanıyormuşum gibi hissettiren o garip his…
Bir adım ona yaklaştım.
“Kuzey…” dedim dikkatlice. “Biz gerçekten ilk defa mı karşılaştık?”
Bu soru onu hazırlıksız yakalamıştı.
Gözleri bir anda bana döndü. Yüzündeki o kısa şaşkınlığı net bir şekilde gördüm.
Sonra hemen toparlandı.
“Neden böyle düşündün?”
“Çünkü bazen…” dedim duraksayarak, “sanki seni zaten tanıyormuşum gibi hissediyorum.”
"Belki de tanışıyoruz? O çocuk belki de benim."
Kuzey’in nefesi yavaşladı.
Bir anda salonun içindeki hava değişmişti. Az önceki utangaçlık gitmişti. Yerine ağır bir merak çökmüştü.
“Sen gerçekten kimsin?” diye sordum bu kez fısıltıyla.
Kuzey kaşlarını hafifçe çattı.
Sanki söylediğim şey kafasının içinde bir yere dokunmuştu ama kendisi de nedenini bilmiyordu.
“Sen gerçekten kimsin?” sorum hâlâ havada asılıydı.
Bakışlarını benden kaçırdı. Birkaç saniye sustu.
“Bilmiyorum…” dedi sonunda.
Sesindeki kararsızlık gerçekti.
“Yani… sana yalan söylemiyorum. Sadece…” Durdu, doğru kelimeyi arıyormuş gibi düşündü. “Seni gördüğüm ilk andan beri tuhaf hissediyorum.”
Kalbim daha hızlı atmaya başladı.
“Tuhaf nasıl?”
Kuzey omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Tanıdık gibi.” Gülümsedi ama o gülümsemede huzur yoktu. “Saçma geliyor biliyorum.”
“Hayır,” diye fısıldadım hemen. “Bana da öyle geliyor.”
Bir an boyunca sadece birbirimize baktık.
Sanki ikimiz de aynı bilinmeyen düşüncenin etrafında dolaşıyorduk ama yüksek sesle söylemeye korkuyorduk.
Kuzey yavaşça kanepeye yaslandı.
“Belki bir yerde karşılaşmışızdır,” dedi. “Çocukken falan.”
“Hatırlardım.”
“Emin misin?” diye sordu bu kez.
Sorusu içime oturdu.
Çünkü emin değildim.
Bazı şeyler… eksik gibiydi.
Bunu ilk kez şimdi fark ediyordum.
Çocukluğuma ait bulanık boşluklar vardı. Hatırlamam gereken ama ulaşamadığım anılar…
Kuzey de bunu fark etmiş gibi yüzü ciddileşti.
“Bak,” dedi sessizce, “belki tamamen saçma bir şey düşünüyorum ama…”
“Neyi?”
Bir an tereddüt etti.
“Sanki seni daha önce kaybetmişim gibi hissediyorum.”
Nefesim durdu.
Kuzey söylediği şeyden kendi de rahatsız olmuş gibi hemen gözlerini kaçırdı.
“Boş ver,” dedi hızlıca. “Gerçekten saçma geldi kulağa.”
Ama değildi.
Çünkü aynı his tam o anda benim de içimde büyüyordu.
Kuzey’in yüzündeki ifade bir anda değişti.
Sanki o da aynı görüntüyü görmüş gibiydi.
Ama tam konuşacakken telefonumun alarmı çaldı.
İkimiz de irkilip aynı anda saate baktık.
07.08
Bir saniyelik sessizlik oldu.
Sonra ben gözlerimi büyüttüm.
“Okul var.”
Kuzey başını geriye attı.
“Şaka yapıyorsun.”
“Keşke.”
Bir anda bütün geceyi konuşarak geçirdiğimiz gerçeği üzerimize çöktü.
Salonun perdelerinden sabah ışığı süzülüyordu artık. Hava griydi. Yorgunluk yeni yeni hissedilmeye başlamıştı.
Kuzey koltuğa geri düşüp yüzünü ellerinin arasına aldı.
“Ben direkt geldim zaten,” dedi boğuk bir sesle. “Üzerimde hâlâ dün geceki kıyafetler var.”
O an fark ettim.
Siyah oversize kapüşonlusunun kolları hafif kırışmıştı. Gri eşofmanının paçaları biraz ıslanmış gibiydi. Saçları dağılmıştı; belli ki gelirken düzeltmeyi bile düşünmemişti.
Nedense bu hali onu daha gerçek gösteriyordu.
“İstersen sana bir şey veririm,” dedim.
Kuzey başını kaldırdı.
“Ne vereceksin?”
“Babamın sweatshirtlerinden biri olabilir.”
Bir anda güldü.
“Ben o kadar mı kötü görünüyorum?”
“Biraz.”
“Vay be.”
İstemsizce gülümsedim.
Kuzey de bana baktı ama bu kez bakışlarında gecedeki o ağır gerginlik yoktu. Daha yumuşaktı.
“Tamam,” dedi ayağa kalkarken. “O zaman bana insan gibi görünebileceğim bir şey bul.”
Odama gidip dolabı karıştırmaya başladım. Birkaç saniye sonra büyük, koyu gri bir sweatshirt çıkardım.
Salona döndüğümde Kuzey camın önünde durmuş dışarı bakıyordu.
Sabah ışığı yüzüne vuruyordu.
Bir anlığına… onu daha önce tam olarak aynı şekilde gördüğümü hissettim.
İçim garip şekilde sıkıştı.
“Kuzey.”
Arkasını döndü.
Sweatshirtü uzattım.
“Al.”
Kıyafete baktı, sonra bana.
“Bu bana büyük gelir diye düşünmüştün herhalde.”
“Gelmez mi?”
“Bence tam olur.”
“Egosuz bir cevap veremiyor musun sen?”
Kuzey hafifçe sırıttı.
Sonra kapüşonlusunu çıkarıp sweatshirtü üstüne geçirdi.
Bir saniyeliğine nefesim takıldı.
Çünkü ona beklediğimden daha iyi olmuştu.
Kuzey bunu fark etmiş gibi kaşını kaldırdı.
“Ne?”
“H-hiç.”
“Yalan.”
Gözlerimi hemen kaçırdım.
“Okula geç kalacağız.”
“Konuyu değiştirme.”
“Elimde değil.”
Kuzey hafifçe güldü.
Sonra mutfağa yürüyüp tezgâhtaki saç tokasını eline aldı.
“Bu senin mi?”
“Elbette benim.”
“Niye burada?”
“Çünkü bu evde yaşıyorum?”
“Mantıklı.”
Gülmemek için dudağımı ısırdım.
Kuzey tokayı masaya bırakıp tekrar bana baktı.
Sonra yüzündeki ifade hafifçe değişti.
“Bu arada…” dedi sessizce. “Dün gece söylediklerini unutmadım.”
İçimdeki gülümseme yavaşça silindi.
Salon yeniden kısa bir sessizliğe gömüldü.
Çünkü ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.
O tanıdıklık hissini.
Açıklayamadığımız şeyi.
Kuzey gözlerini birkaç saniye üzerimde tuttu, sonra derin bir nefes verdi.
“Boş ver,” dedi sonunda. “Sabah sabah beynimi yakmak istemiyorum.”
“İyi fikir.”
“Çünkü biraz daha düşünürsem gerçekten kafayı yiyeceğim.”
İstemsizce güldüm.
Kuzey de hafifçe gülümsedi.
Sonra mutfağa gidip tezgahtaki su şişesini aldı.
“Bu arada evde kahve var mı?”
“Var ama yapmaya üşeniyorum.”
“Ben yaparım.”
“Sen kahve yapabiliyor musun?”
Kuzey dramatik şekilde kaşlarını kaldırdı.
“Beni ne sanıyorsun?”
“Dün gece üç kere yanlışlıkla ışık düğmesi yerine vestiyeri tutan birini?”
“Bir kere oldu o.”
“Üç.”
Kuzey başını iki yana sallayıp mutfağa geçti.
Onu izlerken istemsizce gülümsedim.
Evde olması tuhaf şekilde normal hissettiriyordu.
Sanki ilk kez olmuyormuş gibi.
Bu düşünce yine içimi garip yaptı.
Hemen başka tarafa baktım.
Birkaç dakika sonra mutfaktan Kuzey’in sesi geldi.
“Şeker nerede?”
“Sağ dolap.”
“Burada makarna var.”
“Onun üstü.”
“Tamam buldum… sanırım.”
“Sanırım ne demek?”
Tam mutfağa giderken bir anda kısa bir çığlık duydum.
Koşarak içeri girdim.
Kuzey eline baktı.
“Kahve sıcakmış.”
Dayanamayıp güldüm.
“Gerçekten inanılmazsın.”
“Savunmam şu: Uykusuzum.”
Tezgahtan peçete alıp eline uzattım.
Kuzey peçeteyi alırken parmaklarımız kısa süreliğine birbirine değdi.
İkimiz de bir an sustuk.
Sonra Kuzey gözlerini kaçırıp boğazını temizledi.
“Kahve yine de iyi oldu ama.”
Kupayı elime aldıktan sonra tattım.
Bir saniye bekledim.
“Kuzey.”
“Hm?”
“Şeker yerine tuz koymuşsun.”
Sessizlik oldu.
Sonra Kuzey yavaşça bana döndü.
“…Ben evden çıkıyorum.”
Kahkahamı tutamadım.
“Dur— tamam tamam, yeniden yaparız.”
“Hayır.” Ceketini alırken dramatik şekilde başını salladı. “Bu mutfak kariyerimin sonuydu.”
“Zaten başlamamıştı.”
“Ağır konuştun.”
Gülmeye devam ederken anahtarları masadan aldım.
“Kahve işini bırak da okula yetişelim.”
Kuzey derin bir iç çekti.
“İnsan bir sabahında rezil olmaz mı?”
“Olurmuş demek ki.”
Apartmandan çıktığımızda hava hâlâ serindi. Sabahın erken saatleri olduğu için sokak tam kalabalıklaşmamıştı.
Arabaya doğru yürürken Kuzey ellerini sweatshirtünün cebine soktu.
“Bu arada,” dedi, “arabayı sen mi kullanıyorsun?”
“Evet?”
Bir anda durdu.
“Hayatta binmem.”
Şok olmuş gibi ona baktım.
“Neden?”
“Enerjin hızlı dönüşlerde kaldırıma çıkacak biri gibi.”
“Bir kere oldu o.”
Kuzey gözlerini kıstı.
“Demek gerçekten oldu.”
“Abartıyorsun.”
Arabanın kilidini açıp sürücü koltuğuna geçtim.
Kuzey hâlâ dışarıda durmuş bana şüpheyle bakıyordu.
“İstersen yürüyebilirsin.”
“Tamam, tamam.”
Ön koltuğa oturup kemerini taktı ama yüzündeki ifade hâlâ güvensizdi.
Motoru çalıştırırken ona yan gözle baktım.
“Bu kadar korkmana gerek yok.”
“Ben yaşamayı seven biriyim.”
“Dramatik olmayı bırak.”
Kuzey camdan dışarı bakıp hafifçe sırıttı.
Sabah ışığı arabanın içine vuruyordu. Sokaklardan geçerken radyoda düşük sesli bir şarkı çalmaya başladı.
Birkaç dakika boyunca konuşmadık.
Ama sessizlik rahatsız edici değildi.
Tam tersine… sakin hissettiriyordu.
Kırmızı ışıkta durduğumda Kuzey bana döndü.
“Bu arada.”
“Hm?”
“Dün gece gerçekten teşekkür ederim.”
Kısa süre ona baktım.
“Neden teşekkür ediyorsun?”
“Bilmiyorum.” Omzunu silkti. “Yanımda biri varmış gibi hissettirdi.”
Kalbim istemsizce sıkıştı.
Şaka yapacakmış gibi görünmüyordu bu kez.
Gerçekten ciddi konuşuyordu.
Tam cevap verecekken arkamızdaki araba korna çaldı.
Başımı çevirince yeşil ışığın yandığını fark ettim.
“Harika,” dedi Kuzey. “Dalgın sürücü.”
“Sus.”
Tekrar yola çıktığımızda Kuzey koltuğuna yaslandı.
Sonra bir anda bana bakıp kaşını kaldırdı.
“Bu arada okulda bizim böyle birlikte geldiğimizi görenler kesin olay çıkaracak.”
“Niye?”
“Çünkü insanlar boş durmayı bilmiyor.”
Haklıydı.
Daha okulun otoparkına girerken birkaç kişi dönüp arabaya bakmaya başlamıştı bile.
Kuzey bunu fark edip camdan dışarı baktı.
“Bak başladılar.”
“Umursama.”
“Ben umursamıyorum zaten.” Bana döndü. “Ama sen birazdan sorguya çekileceksin.”
Tam o sırada okulun girişindeki birkaç kızın bize bakıp kendi aralarında konuştuğunu gördüm.
Kuzey bunu da fark etti.
Sonra sinsice sırıttı.
“İstersen şimdi inip dramatik bir şekilde ‘geceyi birlikte geçirdik’ diyebilirim.”
Frene sert bastım.
“Kuzey!”
Kahkaha atmaya başladı.
“Tamam tamam— yüzündeki ifadeyi görmeliydin.”
Sabahın serin havası yüzüme çarpıyordu.
Kuzey arabayı okulun otoparkına park ettiği anda etraftaki birkaç kişinin dönüp baktığını hissettim. Normalde umursamazdım ama Kuzey yanımdayken insanların bakışları daha dikkat çekici oluyordu.
Kuzey emniyet kemerini çözüp esnedi.
“Hazır ol,” dedi.
“Neye?”
“İnsanların boş boş konuşmasına.”
Gözlerimi devirdim.
“Abartıyorsun.”
Kapıları aynı anda açıp arabadan indik.
Otopark kalabalıklaşmaya başlamıştı. Birkaç kişi bize dönüp baktıktan sonra kendi aralarında konuşmaya başladı bile.
Kuzey ellerini sweatshirtünün cebine sokup yanımda yürümeye başladı.
“Bak,” dedi alçak sesle, “şimdiden başladılar.”
Tam cevap verecekken sağ taraftan birkaç erkek sesi duyuldu.
“Vay vay…”
Adımlarım hafif yavaşladı.
Okulun girişindeki duvara yaslanmış üç çocuk bize bakıyordu. Tanıdık yüzlerdi ama yakın çevrem değillerdi.
İçlerinden biri sırıtarak konuştu.
“Sabah sabah çift kombini mi yaptınız?”
Diğeri kahkaha attı.
“Yok oğlum, belli değil mi? Gece mesaisi olmuş.”
Midem bir anda sıkıştı.
Başımı eğip yürümeye devam etmek istedim ama çocukların bakışları midemi bulandırıyordu.
“Eylül’den beklemezdim ama,” dedi biri iğrenç bir ses tonuyla. “Sessiz görünenler daha fenaymış.”
Yanımda yürüyen Kuzey aniden durdu.
Gerçekten aniden.
Bir saniye önce sakin yürüyen çocuk gitmişti.
Omuzları gerildi.
Çenesi sıkıldı.
“Kuzey boş ver,” dedim hemen.
Ama beni duymamış gibiydi.
Yavaşça çocuklara döndü.
Bakışları buz gibiydi.
Az önce konuşan çocuk hâlâ sırıtmaya çalışıyordu ama Kuzey’in yüzünü görünce ifadesi hafif değişti.
“Kanka şaka yapıyoruz,” dedi gevşek bir tavırla.
Kuzey birkaç adım onlara doğru yürüdü.
“Bir daha konuş.”
Çocuk kaşlarını çattı.
“Ne?”
“Az önce söylediğini tekrar et.”
Ses tonu o kadar sakindi ki daha korkutucu geliyordu.
Ben hemen koluna dokundum.
“Kuzey…”
Ama çocuk bu kez geri adım atmak yerine arkadaşlarının yanında hava yapmaya çalıştı.
“Niye zoruna gitti?” dedi sırıtarak. “Doğru değil mi yani?”
Bir sonraki saniye her şey çok hızlı oldu.
Kuzey çocuğun yakasından sertçe tutup onu duvara yasladı.
Etraftan birkaç kişi irkilerek dönüp baktı.
Çocuğun arkadaşları bir anda geri çekildi.
“Lan—” çocuk şaşkınlıkla Kuzey’in bileğini tutmaya çalıştı.
Kuzey yüzünü ona iyice yaklaştırdı.
“Onun hakkında ağzını açmadan önce iki kere düşüneceksin.”
Sesindeki öfke beni bile şaşırttı.
“Kuzey bırak!” dedim hemen.
Ama gerçekten sinirlenmişti.
Çocuğun yakasını daha da sıktı.
“İğrenç konuşuyorsun bir de komik sanıyorsun kendini?”
“Tamam oğlum bırak—”
Tam o sırada kalabalığın arasından başka bir ses geldi.
Arda. Ve yanında Defne.
Arda hiç düşünmeden Kuzey’in kolunu tuttu.
“Birader bırak şunu!”
Kuzey hâlâ çocuğa bakıyordu.
“Çekil Arda.”
“Hayır çekilmiyorum.” Arda kaşlarını çattı. “Hoca görürse direkt disiplinlik olacaksın.”
Defne hemen yanıma geldi.
“Birtanem İyi misin?” diye sordu hızlıca.
Başımı hafifçe salladım ama gözlerim hâlâ Kuzey’deydi.
Çünkü onu daha önce hiç böyle görmemiştim.
Arda Kuzey’i geri çekmeye çalıştı.
“Oğlum sakin ol!”
“Duydun mu ne dediğini?”
“Duydum tamam ama dövecek misin şimdi çocuğu okulun ortasında?”
Kuzey’in nefesi sertleşmişti.
Bir an gerçekten yumruk atacak sandım.
Sonra gözleri bana kaydı.
Yüzümdeki gerginliği görünce ifadesi hafif değişti.
Sanki o an kendine geldi.
Çocuğun yakasını sertçe bırakıp geri çekildi.
Çocuk öksürerek üstünü düzeltti.
Ama Kuzey hâlâ ona bakıyordu.
“Bir daha onun hakkında konuştuğunu duymayayım.”
Ortam birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra çocuk hiçbir şey diyemeden arkadaşlarıyla uzaklaştı.
Arda saçlarını geriye attı.
“Harikasın ya,” dedi nefes vererek. “Güne kavga ederek başladık.”
Kuzey hâlâ sinirli görünüyordu.
Defne kaşlarını kaldırıp ona baktı.
“Senin bu kadar sinirlendiğini en son ne zaman gördüm hatırlamıyorum.”
Kuzey cevap vermedi.
Sadece kısa bir an bana baktı.
Ve o bakışta hâlâ geçmeyen bir öfke vardı.
Koridordan gelen öğrenci sesleri etrafımızda yankılanıyordu ama bulunduğumuz yerde garip bir sessizlik vardı.
Arda hâlâ Kuzey’e inanamazmış gibi bakıyordu.
“Olum sen gerçekten kafayı yemişsin.”
Kuzey çenesini sıktı.
“Abartmayın.”
“Abartmayın mı?” dedi Defne kaşlarını kaldırarak. “Az önce çocuğu duvara yapıştırdın.”
“Az bile yaptım.”
Ses tonu hâlâ sertti.
İlk kez onu bu kadar kontrolünü kaybetmeye yakın görüyordum.
Arda başını iki yana salladı.
“Tamam çocuk boş yaptı da sen de direkt saldırdın.”
Kuzey bir anda Arda’ya döndü.
“Sen olsan sakin mi kalırdın?”
Arda birkaç saniye sustu.
Çünkü cevabı biliyordu.
Sonunda derin bir nefes verdi.
“Yok kalmazdım ama en azından okulun ortasında yapmazdım.”
Defne gözlerini devirdi.
“Siz erkekler gerçekten mağara adamısınız.”
Bu cümle ortamın gerginliğini biraz dağıttı.
Ama Kuzey hâlâ sakinleşmiş görünmüyordu.
Eli yumruk olmuştu.
Ben yavaşça yanına yaklaştım.
“Kuzey.”
Bakışları hemen bana döndü.
“Boş ver,” dedim sessizce. “Değmez.”
Yüzündeki sert ifade birkaç saniyeliğine yumuşadı.
Sanki öfkesini bastırmaya çalışıyordu.
“Öyle konuşmaları sinir bozucu,” dedi alçak sesle.
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsun.” Kaşları çatıldı. “Sanki istediğini söyleyebilirmiş gibi davranıyorlar.”
Kalbim istemsizce hızlandı.
Çünkü hâlâ benim için sinirleniyordu.
Defne bizi birkaç saniye izledi.
Sonra sinsice gülümsedi.
“Tamam,” dedi kollarını bağlayarak. “Ben şimdi hiçbir şey demiyorum.”
Kuzey ona boş boş baktı.
“Ne?”
“Hiç.”
Arda hemen güldü.
“Yok yok ben diyorum.” Omzunu Kuzey’e vurdu. “Bizim sert çocuk baya baya korumacı olmuş.”
“Kes sesini.”
“Aa doğru,” dedi Defne ciddiymiş gibi yaparak. “Bir de üstünde Eylül’ün sweatshirtü var.”
Kuzey bir saniye durdu.
Sonra aşağı bakıp üzerindeki gri sweatshirtü fark etti.
Arda’nın yüzündeki sırıtış büyüdü.
“OĞLUM CİDDİYMİŞ LAN.”
“Kapa çeneni Arda.”
“Yok artık.” Arda kahkahasını tutamıyordu. “Sen gerçekten kızın evinde mi kaldın?”
“Uzun hikâye.”
Defne hemen bana döndü.
“Ben dinlerim.”
“Sen de sus.”
Bu kez ben istemsizce güldüm.
Kuzey bana dönüp inanamazmış gibi baktı.
“Sen neden onların tarafındasın?”
“Çünkü komik.”
“Hiç komik değil.”
“Aşırı komik.”
Arda hâlâ gülüyordu.
“Olum var ya okul bunu iki teneffüste öğrenir.”
Kuzey başını geriye attı.
“Harika.”
Tam o sırada ilk ders zili tekrar çaldı.
Defne gözlerini büyüttü.
“Sıçtık.”
Arda da aynı anda irkildi.
“Matematik vardı lan!”
Bir anda hepimiz aynı anda koridora yöneldik.
Koşarak merdivenlere yönelirken Defne önden bağırdı:
“Eğer hoca yoklama aldıysa ben bayılma numarası yapacağım!”
Arda arkasından seslendi:
“Her hafta aynı şeyi yapıyorsun!”
Ben gülerken Kuzey yanımda yürüyordu.
Bir an bana baktı.
Siniri tamamen geçmiş değildi ama yüzü artık daha sakindi.
Sonra sessizce konuştu.
“Bu arada.”
“Hm?”
“Gerçekten iyi misin?”
Soruyu öyle ciddi sormuştu ki birkaç saniye cevap veremedim.
Sonra hafifçe başımı salladım.
“İyiyim.”
Kuzey bakışlarını üzerimde birkaç saniye daha tuttu.
Sanki gerçekten emin olmak istiyordu.
Sınıfa son saniyede girdiğimizde öğretmen çoktan yoklamaya başlamıştı.
“Hah,” dedi gözlüğünün üzerinden bakarak. “Kayıp ekip sonunda geldi.”
Arda nefes nefese sırıtıp yerine geçti.
“Hocam eğitim aşkı işte.”
“Bir daha o aşk yüzünden geç kalırsan müdüre gönderirim seni.”
Sınıfta hafif gülüşmeler oldu.
Ben hızlıca yerime geçerken Kuzey arkamdaki sıraya oturdu. Defne ise yan tarafa geçti.
Ders başladıktan birkaç dakika sonra sınıf yavaş yavaş sessizleşti.
Tahtadan gelen kalem sesi, sayfa çeviren insanlar, arada biriyle göz göze gelen öğretmenin attığı sert bakışlar…
Ama benim aklım hâlâ sabahtaydı.
Kuzey’in o çocuğun yakasına yapışması.
Dün gece konuştuğumuz şeyler.
Ve içimde geçmeyen o garip his.
Defterime boş boş bakarken arkamdan alçak bir ses geldi.
“Eylül.”
Başımı hafifçe çevirdim.
Kuzey öne doğru eğilmişti.
“Ne?”
“Bir şey soracağım.”
“Sor.”
Etrafına kısa bir bakış attıktan sonra daha da sessiz konuştu.
“Dün gece konuştuklarımız…”
Kalemim elimde durdu.
“Ne olmuş?”
“Kafamdan çıkmıyor.”
Ben de aynı şeyi düşündüğüm için cevap veremedim.
Kuzey birkaç saniye sustu.
Sonra çok hafif kaşlarını çattı.
“Sence de ortada garip bir şey yok mu?”
Kalbim hızlandı.
“Var.”
“Ve ikimiz de ne olduğunu bilmiyoruz.”
Başımı yavaşça salladım.
Çünkü gerçekten bilmiyorduk.
Sadece birbirimizi gördüğümüzde oluşan o tanıdıklık hissi vardı.
Açıklayamadığımız bir şey.
Kuzey gözlerini kısa süreliğine kapatıp sıraya yaslandı.
“Bundan nefret ediyorum.”
“Neden?”
“Kontrol edemediğim şeylerden hoşlanmıyorum.”
İstemsizce hafifçe gülümsedim.
“Bu çok Kuzey cevabıydı.”
“Dalga geçme.”
Tam o sırada Defne arkasını dönüp bize baktı.
Şüpheli şekilde gözlerini kıstı.
“Siz neden fısıldaşıyorsunuz?”
Kuzey anında düzleşti.
“Ders konuşuyoruz.”
Defne birkaç saniye ona boş boş baktı.
“Hayatımda duyduğum en kötü yalan olabilir.”
Arda da yan sıradan eğildi.
“Kesin bizle ilgili konuşuyorlar.”
“Evet,” dedi Kuzey dümdüz. “Arda’nın matematikte nasıl sıfır aldığıyla ilgili teoriler üretiyoruz.”
“Terbiyesiz.”
Defne hâlâ bize bakıyordu.
Sonra bir anda ciddileşti.
“Bir şey mi oldu?”
Soru havada kaldı.
Ben ve Kuzey aynı anda birbirimize baktık.
O an ikimiz de aynı şeyi düşündük.
Anlatmalı mıydık?
Dün geceyi.
Hissettiklerimizi.
Kafamızı karıştıran şeyi.
Ama sınıfın ortasında olmazdı.
Kuzey hafifçe bana döndü.
“Tenefüste konuşalım mı?”
Başımı belli belirsiz salladım.
Defne bunu fark etmişti.
“Bakın şimdi daha da şüphelendim.”
Arda da dramatik şekilde masaya kapandı.
“Benden sır saklıyorlar.”
Kuzey gözlerini devirdi.
“Biraz sakin olun.”
“Hayır,” dedi Defne hemen. “Şu an kesin önemli bir şey var.”
Öğretmenin sert sesi bir anda sınıfta yankılandı.
“Arkada konuşanlar!”
Hepimiz aynı anda sustuk.
Defne dudaklarını birbirine bastırıp arkasını döndü ama hâlâ meraklı olduğu belliydi.
Dersin geri kalanı aşırı yavaş geçti.
Zil çaldığı anda Defne anında bize döndü.
“Tamam anlatın.”
Kuzey çantasını alırken bana kısa bir bakış attı.
Sonra Defne’ye döndü.
“Şimdi değil.”
“Niye?”
“Çünkü…” Bir an durdu. “Bir yere gidip konuşmamız lazım.”
Arda’nın gözleri büyüdü.
“Oğlum bu cümle hiç normal değil.”
Ben de ayağa kalkıp çantamı omzuma geçirdim.
“Okul çıkışı buluşalım.”
Defne’nin yüzündeki merak bu kez hafif kırgınlığa dönüştü.
“Bana neden şu an söylemiyorsunuz?”
“Defne—” dedim hemen.
“Yok tamam.” Başını salladı ama sesi eskisi kadar rahat değildi. “Beklerim.”
Kuzey bunu fark etmiş gibi kaşlarını hafifçe çattı.
Ama tam o anda ikinci dersin öğretmeni sınıfa girdiği için konuşma yarım kaldı.
Defne arkasını dönerken bu kez hiç gülmüyordu.
Ben ise içimde kötü bir his oluştuğunu fark ettim.
Sanki okul çıkışında sadece bizim sakladığımız şeyler değil…
Başka problemler de ortaya çıkacaktı.
...
