5. bölüm · Bizden saklanan
5.BÖLÜM: ÖZÜR DİLERİM
EYLÜL ARMAN
Sonunda gelmiştim eve.
Kapıyı üzerime kapattığım anda dışarıdaki dünyanın sesi kesildi.
Anahtar hâlâ elimdeydi; sanki bırakınca her şey yeniden başlayacakmış gibi. Ayakkabılarımı çıkarmadan birkaç saniye öylece durdum. Ev her zamankinden sessizdi ama bu sessizlik huzur vermiyordu.
Işığı açtığımda koridor tanıdık geldi, fakat içimdeki his yabancıydı. Sanki ben bu eve ait değildim ya da ev beni beklemiyordu.
Çantamı yere bıraktım.
Telefonum cebimde titredi ama bakmadım.
Şu an kimseyle konuşacak gücüm yoktu.
Derin bir nefes aldım.
Bugün olanları burada düşünmemeliydim. Ama bazı şeyler insan peşini bırakmıyordu; özellikle de kaçtığını sandığın anlarda.
Evdekilere seslendim. Ses yoktu.
Gelmemişlerdi eve.
Odama çıktım.
Yatağıma oturdum.
Öylece durdum. Boşluğa odaklandım. Gözümün önüne öyle şeyler geliyordu ki. Benden başka kimse bilemezdi.
Derin bir nefes aldım.
Kendimi yatağa bıraktım.
Bu sefer de tavana odaklandım.
O kadar yorulmuştum ki.
Hayattan, yaşadıklarımdan.
En önemlisi Kuzeyden.
Aklıma gelmişti yine.
Gözlerim doldu. Kapattım gözlerimi.
Bir damla yaş aktı gözümden.
Yastığa düştü sessizce.
Sanki içimde biriken her şey
o tek damlada toplanmıştı.
Kuzey’in sesi çınladı kulaklarımda,
gülüşü…
bir zamanlar içimi ısıtan o gülüş.
Şimdi ise
soğuk bir rüzgâr gibi geçiyor içimden.
Neden bazı insanlar
hayatımıza güneş gibi doğup
gece gibi kaybolur?
Tavana bakarken
cevap aradım karanlıkta.
Belki de yorulduğum şey
hayat değildi.
Belki de
eksilen bir parçamdı.
Kalbimin tam ortasında
adı konulmamış bir boşluk.
Ayağı kalktım , odamdaki lavaboya girdim aynada kendime baktım bir süre.
Elimi yüzümü yıkadım.
Çıktım lavabodan.
Rahat birşeyler geçirdim üstüme.
Genelde okuldan geldikten sonra sürekli acıkan, hayvan gibi yemek yiyen ben, bu sefer tek bir lokma yeme gereksiminde bile bulunmamıştım.
Mideme değil de sanki göğsümün ortasına çökmüştü o açlık.
Adını koyamadığım, nedenini bulamadığım bir eksiklik gibi.
Aşağı salona inmek istedim.
Açtım kapıyı ama ilerleyemedim.
O merdivenlerden inmek bile zor geliyordu bana.
Odamın kapısını kapattım.
Sırtımı yasladım kapıya, yavaşça yere kaydım.
Tavanı izledim bir süre.
Tavan da beni izliyor gibiydi; sessiz, ifadesiz.
Telefonum titredi bir ara.
Bakmadım.
Kim yazarsa yazsın, söyleyecek hiçbir şeyim yokmuş gibi geldi.
Perdeleri araladım sonra. Sokak lambasının sarı ışığı odaya sızdı.
Dışarıda hayat devam ediyordu. Arabalar geçiyor, birileri gülüyor, bir yerlerde televizyon sesleri yükseliyordu.
Benim içimdeyse ses yoktu.
Sadece yankı.
Yatağıma uzandım.
Normalde kafamın içi susmaz; bin tane düşünce, plan, saçma senaryo..
Bu sefer tuhaf bir durgunluk vardı.
İnsan bazen üzgün olduğunu bile hissedemeyecek kadar yoruluyor galiba.
Elimi kalbimin üstüne koydum.
Atıyordu.
Ama sanki benim için değil de alışkanlıktan atıyor gibiydi.
Gözlerimi kapattım.
Uyumak istemedim aslında.
Sadece birazlığına hissetmemek istedim.
Belki sabah olurken o boşluğun bir adı olur.
Belki de olmaz.
Ama şunu fark ettim;
Boşluk bile bir şeydir.
Hiçlik değildir.
Ve belki de insan, en çok o boşlukla tanıştığında büyür.
Telefonum yine titredi.
Bakmasam titreyecekti yine. O rahatsız edici titreme.
Baktım.
Arama.
Üç kez. Annem.
Annemden mesaj.
Hemde ard ardına atılmış.
Annem:
"Kızım bugün geç geleceğız babanla. Dolapta yemek var ısıtır yersin."
Saat:16.07
Annem:
"Kızım telefonu niye açmıyorsun?"
"Babanla işlerimiz uzadı kızım. Ne zaman geleceğimiz belli olmaz. Yarın da gelebiliriz. Yanlız kalmak istemiyorsan ya Defnelere git ya da Defne bize gelsin. Öpüyorum canım."
Saat:16.28
Yine annemlerin bitmek bilmeyen işleri. Hep böyle olurdu.
Dizilerde hani çocuklarıyla ilgilenmeyen aileler olur ya.
Benimkilerde öyleydi.
Annem ve babam aynı şirkette çalışıyorlar.
Aynı binada, aynı katta, hatta bazen aynı toplantı odasında. Ama nedense hiçbir zaman aynı evde değilmiş gibiydiler.
Sabahları erkenden çıkarlar. Ben uyanmadan kapı kapanmış olur. Masanın üstünde aceleyle bırakılmış bir not:
“Kahvaltın dolapta. Geç kalma.”
Altında annemin hızlı, eğik yazısı.
Akşamları ise televizyonun karşısında uyuyakalırdım çoğu zaman. Kapının açıldığını duyduğumda saat çoktan geçmiş olurdu.
Ayakkabı sesleri, fısıltıyla konuşmalar, banyoda akan su… Hepsi birbirine karışırdı. Beni uyandırmamak için sessiz olmaya çalışırlardı ama zaten uyanık olurdum.
Bazen odama uğrar, saçımı okşarlardı.
“Uyumuş mu bizimki?”
derdi babam.
“Yorulmuştur,”
derdi annem.
Yorulan ben değildim aslında.
Dizilerdeki gibi bir akşam yemeği hayal ederdim. Üç tabak, ortada salata, babamın gününü anlatması, annemin gülmesi…
Ama bizim evde yemekler ya mikrodalgadan çıkar ya da dışarıdan söylenirdi. Masada en uzun kalan şey sessizlik olurdu.
Bir keresinde okulda şiir okuma görevim vardı. Haftalarca prova yapmıştım. Sahneye çıktığımda kalabalığın içinde onları aradım. Her kapı açıldığında “Şimdi geldiler,” diye düşündüm.
Gelmediler.
Sonra annem mesaj attı:
“Toplantı uzadı canım. Videoya çekmişlerdir, izleriz.”
Videolar alkış sesini gösterir ama bekleyişi göstermez.
Bazen düşünüyorum, aynı şirkette çalışmak insanları birbirine yaklaştırmaz mı?
Onları yaklaştırmamıştı.
Belki de iş, aralarında tek ortak şeydi. Ben değil.
Yine de kızamıyorum tam olarak. Çünkü eve geldiklerinde yüzlerindeki yorgunluk gerçek.
Gözlerindeki dalgınlık da. Sanki hayat onlardan bir şeyler eksiltmiş, geriye sadece görevlerini bırakmış gibi.
Ama ben görev olmak istemiyorum.
Sadece çocuk olmak istiyorum.
Geri mesaj attım.
Eylül Arman:
"Anladım. Tek kalacağım bugün. Kimseye gidemem yorgunum uyuyacağım."
Mesaj gönderildi.
Yarın bakar heralde diye düşündüm.
Öyle olurdu genellikle çünkü.
Bizim günlerimiz öyle geçerdi her zaman.
Yine de içime bir huzursuzluk çöktü.
Sanki odanın duvarları biraz daha yaklaşmıştı bana.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım. Cevap gelmemişti. Gelmeyeceğini bildiğim halde beklemekten vazgeçemiyordum.
Perdeyi araladım. Sokak lambasının turuncu ışığı kaldırıma düşüyordu. Akşam olmak üzereydi. Uzaktan bir araba geçti. Birinin gülüşü duyuldu. Hayat, ben odama kapanmışken de devam ediyordu.
Bir an durdum.
Gerçekten yorgun muydum?
Yoksa sadece kaçıyor muydum?
Göğsümün ortasında bir ağırlık vardı. Ev dar geliyordu. Aynadaki yansımama baktım; saçlarım dağılmış, yüzüm solgundu. Bu halimle kimseye görünmek istemezdim normalde. Ama belki de tam olarak bu yüzden çıkmalıydım.
Üzerime sadece bir pantolon ve tişört geçirdim.
Bir hırka aldım.
Yatağın üstünden telefonumu alıp cebime koyarken masamdan da anahtarımı aldım.
Aşağı indim. Ayakkabılarımı giydim.
Kapının koluna uzanırken kalbim hızlı atıyordu. Sanki büyük bir karar veriyormuşum gibi.
“Aslında biraz hava almak iyi gelir,” diye mırıldandım kendime.
Evden çıkınca soğuk hava yüzüme çarptı. İçime çektim. Derin, uzun bir nefes.
O an fark ettim;
nefes almak içerideyken bu kadar kolay değildi.
Nereye gideceğimi bilmiyordum.
Belki köşedeki parka. Belki sahile. Belki sadece yürümeye.
Telefonum titreşti.
Ekrana bakıp bakmamak arasında kaldım.
Ama bu kez adımlarımı durdurmadım.
Çünkü ilk defa birine yetişmek için değil, kendime yetişmek için yürüyordum.
Adımlarım beni farkında olmadan sahile çıkardı. Deniz karanlıktı ama dalgaların sesi içimdeki gürültüyü bastırıyordu. Banklardan birine oturdum. Ellerimi ceplerime soktum, omuzlarımı kendime doğru çektim. Üşümüyordum aslında; içimdeki sıkışma hâlâ geçmemişti sadece.
Bir süre öylece oturdum. Zamanın akıp gitmesine izin verdim. Telefonu tekrar elime almadım. Kimseye bakmak istemiyordum. Kimsenin bana bakmasını da.
Ayak seslerini önce umursamadım. Bu saatte sahilden geçen çok olurdu.
Ama sesler yaklaştıkça tanıdık bir ritim hissettim. Saçma bir histi, mantığı yoktu. Yine de başımı kaldırdım.
Kuzey.
Bir an gözlerim beni yanılttı sandım.
Aynı boy, aynı yürüyüş. Eller cebinde, başı hafif öne eğik. Sanki dünyayla arasına görünmez bir mesafe koymuş gibiydi her zamanki gibi.
O da beni fark ettiğinde durdu.
İkimiz de konuşmadık.
Sanki yanlış bir cümle söylersek bu karşılaşma gerçekliğini yitirecekmiş gibi.
Bir süre sonra sessizliği ben bozdum.
Sesim düşündüğümden daha kısıktı.
"Otursana."
Yanıma oturdu sessizce. Konuşmaya başladım.
“Bugün söylediklerim için… özür dilerim,”
Başını kaldırdı, bana baktı.
"Gerek yok. Doğru olanı söyledin zaten."
Onun yüzündeki o yorgunluğu anlamıştım o an.
Belkide hiçbirşey benim sandığım gibi değildi. Onun evde yaşadıklarını, iç dünyasını bilemezdim.
"Hayır. Doğru olanı söylemedim. Anlamadan bilmeden ön yargılı davranmamalıydım sana. Özür dilerim."
Sakince dinledi beni. O an ikimizde gözlerimizin içinden başka bir yere bakmıyorduk ya da bakamıyorduk.
Bir süre sessizlik oldu. O sessizlikte söylenmeyen her şey, söylenenlerden daha ağırdı sanki. Nefes alışını duyuyordum; sakin ama derin.
Yüzündeki ifade yumuşadı, ama gözlerindeki yorgunluk hâlâ oradaydı.
“Önemli değil,”
dedi sonunda, sesi neredeyse bir fısıltı gibiydi.
“Bazen insanlar bilmeden incitir. Ben de alışığım.”
Bu cümle içime oturdu. Alışmak… Kimse böyle şeylere alışmamalıydı. Başımı hafifçe eğdim, kelimeler boğazımda düğümlendi. Ona daha fazla yük olmak istemiyordum ama susmak da doğru gelmiyordu.
“Alışmak zorunda kalmana üzüldüm."
diyebildim sadece.
Durdu bir süre. Güldü. Ama acı bir şekilde.
"Üzülme."
“Herkes kendi yükünü taşımayı öğreniyor bir şekilde.”
Sanki bu cümleyi defalarca kendi kendine söylemişti. Bir savunma gibi, bir kalkan gibi. Ama insan en çok da alıştığını sandığı yerden kırılmaz mıydı?
“Tek başına taşımak zorunda değilsin,”
dedim yavaşça.
Sesim titremesin diye kelimeleri dikkatle seçtim.
“Bazen biri sadece yanında yürüsün diye vardır. Yükü almak için değil… Paylaşmak için.”
Bir anlığına yüzündeki o sert ifade çözüldü. Derin bir nefes aldı. Gözleri dolmadı ama dolacak gibiydi; hani insanın gözyaşı dökülmez de bakışları ağırlaşır ya, öyle.
“İnsan alışınca,”
dedi kısık bir sesle,
“birinin yanında yürümesine de alışamıyor.”
Bu kez ben gülümsedim. Yumuşakça.
“O zaman yavaş yavaş,”
dedim.
“Alışmaya değil… Güvenmeye başlarsın.”
Aramızdaki mesafe hâlâ aynıydı ama bir şey değişmişti. Sanki görünmeyen bir duvar çatlamıştı.
Sessizlik geri döndü, fakat bu kez rahatsız edici değildi. İkimiz de konuşmadan aynı şeyi düşünüyorduk belki:
Bazı insanlar hayatına bir anda girmez. Yavaşça, fark ettirmeden yaklaşır. Ve bir gün, en ağır cümlenin bile yanında hafif kaldığını anlarsın.
Bir süre daha öylece kaldık. Ne saat önemliydi ne de bulunduğumuz yer. Zaman, aramızda kurulan o kırılgan dengeye saygı duyar gibi yavaşlamıştı.
Sonra başını hafifçe yana eğdi.
“İnsan bazen, birinin gerçekten dinlediğini görünce ne diyeceğini unutuyor.”
“Konuşmak zorunda değilsin,”
dedim.
“Bazen dinlenildiğini bilmek yeter.”
Bunu duyunca derin bir nefes verdi. Omuzları az da olsa gevşedi. O ana kadar fark etmemiştim ama sanki hep tetikte durmuştu; şimdi ilk defa dinlenmeye izin veriyordu kendine.
“Kimseye anlatmadığım şeyler var,”
dedi sonra.
“Anlatmak istemediğimden değil… Nereden başlayacağımı bilmediğimden.”
Başımı salladım.
“Başlamak zorunda değilsin. Her şey bir anda dökülmek zorunda değil.”
Bir süre sessizlik oldu. Söylenmeyen cümleler havada asılı kaldı ama artık ikimizde bunun ağırlığını taşımak zorunda değildik.
O gözlerini kaçırdı.
“Teşekkür ederim,”
dedi kısık bir sesle.
“Beni zorlamadığın için.”
Gülümsedim. Küçük, yorgun ama gerçek bir gülümsemeydi.
“Ne zaman istersen,”
dedim.
“Ya da hiç istemezsen. Bu da olur.”
Başını salladı. Sanki içinden bir şeyleri yerleştiriyordu. Henüz anlatmamıştı ama ilk kez anlatabileceğini hissetmişti belki.
Hava serinlemişti. Sokak lambasının ışığı yüzüne vuruyordu; biraz daha sakin görünüyordu. İlk geldiğindeki o gergin hali yoktu.
Ayağı kalktık.
“Ben gideyim."
"Tamam."
Yürürken adımlarını bir an durdurdu. Bana baktı.
“Başlamak zorunda değilim, değil mi?”
diye sordu tekrar, sanki son bir kez emin olmak ister gibi.
“Değilsin,”
dedim.
“Ama yalnız da değilsin.”
Bu kez gerçekten gülümsedi.
Arkasını dönüp yürümeye başladı. Adımları yavaştı ama kararlıydı. Ben olduğum yerde kaldım. Onu çağırmadım. O da dönüp bakmadı.
Gözden kaybolduğunda bende artık gitmeye karar verdim.
Yürürken düşündüm.
Daha birkaç gün öncesine kadar beni zorbalayan Kuzey Kara, şimdi ise benimle sakin sessiz bir şekilde konuşmuştu.
İçimden iyi ki bu sır ortaya çıkmış dedim.
Gerçekten.
İyi ki çıkmış.
Eve varmıştım.
Anahtarla içeriye girdim. Evin içi karanlıktı. Bir umut annemler gelmiştir diye düşünmüştüm ama gelmemişlerdi.
Kapıyı kapattım. Yaslandım. Derin bir nefes aldım.
İstemsizce güldüm.
Sabah ne kadar kötü geçse de günüm, akşamı çok iyi bitmişti.
Bunları hemen Defneye anlatmak istedim ama yapamazdım çünkü bu akşam yaşadıklarımı söylesem 'niye? Neden?' gibi sorularla beni darlayacaktı.
Bu sırrı kimseye bahsetmeyeceğimiz için şuan gidip bunları anlatsam anlamsız olurdu.
Ayakkabılarımı çıkardım ve salona doğru gittim.
Koltuğa oturdum.
Arkama yaslandım. Ama bu sefer düşüncelerim yoktu kafamda. Üzgün değildim. Vicdan azabı hiç çekmiyordum.
Konuşmuştuk ve halletmiştik.
Aramızda bir kırgınlık yoktu.
Ama anladığım şey onun çok berbat bir hayatı olmasıydı.
Anlatmadı.
Bende zorlamadım. Bende olsam birine güvenmeden anlatmazdım.
Zaman verdim ona.
Anlatması için.
İçini dökmesi için.
Bu zamana kadar zorba, kaba, küçümseyici biri olarak bildiğim çocuğun aslında berbat, herşeyin üstesinden gelmeye çalışan, hayata tutunmaya çalışan biri olduğunu bugün anlamıştım.
O an içimde bir şey kırılmadı aslında; yer değiştirdi.
Öfkenin oturduğu yere anlayış geldi.
Kızgınlığın arkasında yorgunluk olduğunu ilk kez bu kadar net gördüm.
Sessizdi.
Sessizlik bazen bağırmaktan daha ağır oluyor.
Ama o sessizlikte bana ait olmayan bir yükü taşımam gerektiğini de hissettim.
Onu kurtarmaya çalışmadım.
Kimse kimseyi kurtaramaz zaten.
Sadece yanında durdum.
Bazen birinin yanında durması, her şeyi düzeltmese bile insanı hayatta tutar.
İçimde hâlâ sorular vardı.
Ama cevap istemedim.
Çünkü bazı cevaplar zamanından önce alınırsa, yaradan çok iz bırakır.
Anladım ki herkes güçlü görünmek zorunda kalıyor bir noktada.
Ve bazıları bunu zorbalıkla, bazıları susarak yapıyor.
O ise hayata tutunmaya çalışarak yapıyordu, elinden geldiğince.
Belki bir gün anlatır.
Belki hiç anlatmaz.
Ama artık biliyorum:
İnsanları tek bir hâliyle tanımak büyük bir yanılgı.
O gün eve dönerken daha yavaş yürüdüm.
Çünkü acele etmek istemedim hiçbir şeye.
Ne düşünmeye, ne yargılamaya, ne de unutmaya.
Bazı gerçekler çözülmez.
Sadece kabullenilir.
Ayağı kalktım.
Işığı kapatıp, yukarı odama çıktım.
O kadar yorulmuştum ki artık uyumam lazımdı.
Pijamalarımı giyip yatağıma girdim.
Bugün istemeden bir insani kırdım. Ama düzeltmiştim.
Belki içindeki kırgınlık hâlâ gitmemiştir ama en azından ben hatamı düzeltmiştim.
Derin bir nefes aldım.
Yarın yeni bir gün olacaktı.
Belki yarın her şey biraz daha hafif hissedilecekti.
Belki de o kırgınlık yavaş yavaş unutulacaktı.
Yorganı biraz daha üzerime çektim.
Sessizliğin içinde düşüncelerim yavaş yavaş dağıldı.
Ve sonunda,
yorgunluk ağır basmaya başladı.
Ve artık dayanamayarak yavaşça gözlerimi kapattım.
...
