1. bölüm / 5
Bir Oda UzağımdaKALANLAR
Bölümler 5Şu an: KALANLAR
- 1 KALANLAR3.190 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 ALIŞMAK3.789 kelime
- 3 İLK OKUL GÜNÜ5.283 kelime
- 4 YASTIK MESELESİ2.292 kelime
- 5 YORUMLAR34 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsan hayatının kaç valize sığdığını on sekiz yaşında öğrenmemeli.
Ben öğreniyordum.
Daha doğrusu deniyordum.
Valiz aynı fikirde değildi.
Üzerine oturmuş, fermuarını kapatmak için bütün ağırlığımı kullanıyordum. Bir elimle kenardan taşan kıyafetleri içeri itiyor, diğer elimle fermuarı çekiyor, aynı anda da bir insanın bir valizle girebileceği en anlamsız savaşı veriyordum.
Fermuar iki santim ilerledi.
Durdu.
Bir kez daha çektim.
Kıpırdamadı.
“Tamam,” dedim nefes nefese. “Sen kazandın.”
Valizden kalktım.
Odam, biri gelip bütün anılarımı raflardan indirip yere saçmış gibi görünüyordu.
Dolabımın iki kapağı da açıktı. Yatağın üzerinde kıyafetler, yerde ayakkabı kutuları, çalışma masamda kitaplar vardı. Annemin birkaç saat önce getirdiği üç büyük koli kapının yanında üst üste duruyordu.
En üsttekinin üzerine siyah kalemle yalnızca ismim yazılmıştı.
CANSU
Beş harf.
Bütün hayatımı içine koymaya çalıştığım şeylerin üzerine yapıştırmak için komik derecede küçük bir etiket.
Bugün cumaydı.
Pazar sabahı İstanbul’a gidecektik.
İki gün.
İki gün sonra bu yatakta uyanmayacaktım. Perdeyi açıp yıllardır baktığım sokağa bakmayacaktım. Sabahları alt kattaki fırının kokusunu duymayacak, Nil’in karşı apartmanın balkonundan bana bağırmasına sinir olmayacak, Demir’in haber vermeden kapıya dayanıp annemden benden önce izin almasını izlemeyecektim.
İki gün sonra İstanbul’da olacaktım.
Tanımadığım bir evde.
Tanımadığım bir odada.
Tanımadığım bir hayatın ortasında.
On beş tatildeydik. Okulların açılmasına yaklaşık bir hafta vardı. İstanbul’a gittikten sonra önce yeni eve, sonra yeni şehre, sonra da hiç istemediğim bu yeni düzene alışmaya çalışacaktım.
Ardından Arden Koleji başlayacaktı.
İnsanın istemediği bir hayatın bu kadar hızlı başlayabilmesi haksızlıktı.
Telefonum yatağın üzerinde titredi.
Ekranı görmeden kimin yazdığını tahmin ettim.
Demir.
Hâlâ bitmedi mi?
Dudaklarım kendiliğinden yukarı kıvrıldı.
Sorun tam olarak buydu.
Demir beni hâlâ güldürebiliyordu.
Bitmedi. Valiz benimle kişisel bir problemi olduğuna karar verdi.
Mesajın yanında “görüldü” yazması birkaç saniye bile sürmedi.
Yasemin Teyze en sonunda seni de kolileyip İstanbul’a gönderecek.
Bence de. Kargo daha hızlı olabilir.
Gelip yardım edeyim mi?
Parmaklarım ekranın üzerinde durdu.
Bir yıl önce cevap vermem yarım saniye sürerdi.
Altı ay önce belki iki.
Şimdi Demir’in basit bir sorusuna bakıp ne yazacağımı düşünüyordum.
Bu normal değildi.
Daha kötüsü, neden normal olmadığını biliyordum.
Bugün gelme. Annemle kalacağım biraz.
Gönderdim.
Tam olarak yalan değildi.
Annemin bana ihtiyacı vardı.
Benim de ona.
Ama Demir’in gelmesini istemememin asıl sebebi ikimiz de değildik.
Demir’di.
Onunla yalnız kalmak istemiyordum.
Çünkü yalnız kaldığımızda bana hâlâ üç yıl önceki gözlerle bakıyordu.
Ben artık ona üç yıl önce baktığım gibi bakamıyordum.
Bunu kendime söyleyebilmem neredeyse bir yılımı almıştı.
Demir’i seviyordum.
Sorun zaten buydu.
Eskiden bana sarıldığında kalbim ne yapacağını şaşırırdı.
Şimdi biliyordu.
Sakinleşiyordu.
Eskiden adını telefonumda gördüğümde midemde saçma sapan bir heyecan belirirdi.
Şimdi gülümsüyordum.
Onu gördüğümde hâlâ eve gelmiş gibi hissediyordum.
Güvenli.
Tanıdık.
Sıcak.
Ama ev dediğimiz şey, sevdiğimizden çok alıştığımız yerdi.
Telefon tekrar titredi.
Tamam. Yarın görüşürüz o zaman. Seni seviyorum.
Mesaja baktım.
Uzun uzun.
Ben de.
Yazdım.
Sildim.
Ben de seni seviyorum.
Yazdım.
Yine sildim.
Sanki kelimeleri farklı dizersem hissettiğim şey de değişecekmiş gibi.
Sonunda aynı cümleyi yazdım.
Ben de seni seviyorum.
Gönderdim.
Yalan söylememiştim.
Keşke söyleseydim.
Belki o zaman daha kolay olurdu.
Telefonu ters çevirip yatağın üzerine bıraktım.
Yerdeki kıyafetlerin arasından gri bir sweatshirt aldım.
Önündeki kahve lekesi yıllar içinde solmuştu ama hâlâ oradaydı.
Demir iki yıl önce üzerime kahve dökmüştü.
Önce donup kalmış, sonra yaklaşık kırk kere özür dilemişti. Ben ise lekeden çok yüzünün aldığı hâle gülmüş, olayın peşini üç gün boyunca bırakmamıştım.
Sweatshirtü artık neredeyse hiç giymiyordum.
Yine de elimde tuttuğum birkaç saniye boyunca onu valize koyup koymamayı düşündüm.
Sonra koydum.
Elbette koydum.
Bende bir şeyin ömrü, işe yaramayı bıraktığında bitmiyordu.
Bir zamanlar benim için önemli olmuşsa saklıyordum.
Eski sinema biletlerini.
Kırılmış tokaları.
Okulda birbirimize yazdığımız aptal notları.
Silmem gereken mesajları.
İnsanları.
Özellikle insanları.
Masamın önüne geldim.
Kitapların yanında duran çerçeveye gözüm takıldı.
Dokunmamayı düşündüm.
Dokundum.
Fotoğraf dört yıl önce Akyaka’da çekilmişti.
Annem ortadaydı. Ben ona sarılmıştım. Babam da arkamızdan kafasını uzatmıştı.
Üçümüz de gülüyorduk.
O günü hatırlıyordum.
Arabada aynı şarkıyı defalarca açmıştım. Annem sonunda telefonu elimden almakla tehdit etmiş, babam sırf onu daha da sinirlendirmek için bana eşlik etmeye başlamıştı.
Sözlerin yarısını yanlış söyleyerek.
O zamanlar babamın beni dünyadaki herkesten daha iyi tanıdığına inanıyordum.
Belki gerçekten tanıyordu.
İnsanların yaptığı kötü şeylerin, daha önce yaptığı bütün güzel şeyleri yok eden bir düğmesi olsaydı keşke.
Basardım.
Ateşim çıktığında sabaha kadar başımda oturmasını silerdim.
İlk kez kalbim kırıldığında hiçbir şey sormadan dondurma getirmesini.
Sonra belki daha kolay kızardım.
Çünkü güzel anılar bazen kötü olanlardan daha fazla can yakıyordu.
Fotoğraftaki babamı seviyordum.
Birkaç gün önce annemin telefonunda gördüğüm adamı ise tanımıyordum.
Elini başka bir kadının beline koymuştu.
Ve kadın yabancı bile değildi.
Sedef Teyze’ydi.
Çerçeveyi valizin üzerine koydum.
Üç saniye baktım.
Sonra geri alıp masaya bıraktım.
Şaşırmadım.
Ben bırakmak konusunda hiçbir zaman iyi değildim.
Birkaç gün önce hayatımdaki en büyük sorunun Demir olduğunu sanıyordum.
İnsanın kendi cehaletine dönüp baktığında gülesi geliyor.
Ben gülmedim.
Çünkü salı günü annemle babamın yirminci evlilik yıldönümüydü.
Ve hayatımız tam olarak o gece dağıldı.
Salı akşamı annem peçeteyle kavga ediyordu.
Gerçekten.
Masadaki beyaz peçeteyi önce sağa kaydırdı.
Beğenmedi.
Sola aldı.
Köşesini düzeltti.
Sonra tabağı oynattı.
Tabağı eski yerine koydu.
Ben yaklaşık beş dakikadır mutfak kapısından onu izliyordum.
“Anne.”
“Hı?”
“Peçeteyle kişisel bir problemin mi var?”
Annem dönüp bana baktı.
“Ne?”
“Beş dakikadır yerini değiştiriyorsun. Bence avukat tutacak.”
Kaşlarını çattı.
“Peçeteye avukat mı tutturuyorsun?”
“Olaya duygusal olarak bağlandım.”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Düzgün durmuyordu.”
“Bence gayet mutluydu.”
Kısacık güldü.
Sonra yüzündeki gülümseme kayboldu.
Son birkaç haftadır bunu sık sık yapıyordu.
Bir an iyiydi.
Sonraki an değildi.
Masaya doğru yürüdüm.
“Aranız kötü mü?”
Peçeteyi tutan eli durdu.
“Kimle?”
“Komşunun kedisiyle.”
“Cansu.”
“Babamla.”
Bakışlarını masaya çevirdi.
“Biraz.”
“Biraz ne kadar?”
Sandalyelerden birini çekip oturdu.
“Son zamanlarda iyi değiliz.”
“Çok mu kavga ediyorsunuz?”
“Hayır.”
Bunu hızlı söyledi.
Sonra parmakları yüzüğüne gitti.
“Keşke etsek.”
Karşısına oturdum.
“İnsan neden kavga etmek ister?”
Yüzüğünü parmağında çevirdi.
“Çünkü bazen kavga etmek bile birbirinize söyleyecek bir şeyiniz olduğu anlamına geliyor.”
Sustum.
Babam son zamanlarda eve geç geliyordu.
Bunu fark etmiştim.
Annem eskiden arardı.
Artık aramıyordu.
Aynı odada oturup birbirlerine tek kelime etmedikleri akşamlar vardı.
Hepsini görmüştüm.
Ama görmekle anlamak aynı şey değildi.
Masanın kenarında duran düğün albümünü önüme çektim.
“Onu da bu yüzden mi çıkardın?”
Annem fotoğraflara baktı.
“Yirmi yıl.”
“Uzun.”
“Çok uzun.”
“Düzeltmek istiyor musun?”
“Evet.”
“Babam?”
Bu kez sustu.
“Bilmiyorum.”
Albümü açtım.
Birkaç sayfa sonra babamın düğün fotoğrafını görünce istemeden güldüm.
“Bu saç ne?”
Annem fotoğrafa eğildi.
“Baban bunun o dönem moda olduğunu iddia ediyor.”
“Baba yalancıymış.”
Cümle ağzımdan öylesine çıktı.
O an ikimiz de önemsemedik.
Şimdi komik gelmiyor.
Annem bir süre sonra bana baktı.
“Seninle Demir nasıl?”
Elim sayfanın üzerinde kaldı.
“Neden?”
“Eskisi kadar anlatmıyorsun.”
“Üç yıldır beraberiz anne. Her gün olay çıkmıyor.”
“Doğru.”
Sayfayı çevirdim.
Annem sustu.
Konunun kapandığını düşündüm.
“Cansu.”
“Hı?”
“Bana söylemek zorunda değilsin.”
Başımı kaldırdım.
“Ama kendine söylemekten kaçma.”
Göğsümün ortasında rahatsız edici bir sıkışma oldu.
“Bir şey yok.”
Yüzüme baktı.
Yalan söylediğimi anlamış mıydı bilmiyorum.
Üstelemedi.
“Tamam.”
O gece öğrendiğim şeylerden biri buydu.
Bazen insanlar gerçeği biliyordu ama siz söylemeye hazır olmadığınız için susuyordu.
Babam saat yedide geleceğini söylemişti.
Yediyi beş geçe annem telefona baktı.
Yedi buçukta bir daha.
Sekizde yemekleri ısıttı.
Sekizi yirmi geçe ikinci kez mutfağa yönelince kolundan tuttum.
“Anne, yeter. Soğursa soğusun.”
“Gelir birazdan.”
“Arasana.”
“Toplantıdadır.”
“Bugün yıldönümünüz.”
Bakışları yüzüme geldi.
“Biliyorum.”
Telefonu birkaç dakika sonra çaldı.
Annem neredeyse ilk çalışta açtı.
“Hakan?”
Yüzünü izledim.
Kaşları hafifçe çatıldı.
“Tamam.”
Sessizlik.
“Ne kadar?”
Biraz daha sessizlik.
“Peki.”
Kapattı.
“Toplantısı uzamış.”
Saat dokuzu geçtiğinde önümdeki yemeğe hâlâ dokunmamıştım.
Babamı aradım.
Açmadı.
Mesaj attım.
Annem bekliyor. Ne zaman geleceksin?
Cevap gelmedi.
Birkaç dakika sonra annemin telefonu titredi.
Ekrana baktığında yüzündeki şey değişti.
Çok küçük bir değişimdi.
Ama ben o yüzü on sekiz yıldır tanıyordum.
“Kim?”
Cevap vermedi.
Telefonu kendine yaklaştırdı.
“Anne?”
Bu kez cihazı bana uzattı.
Gönderen Ahmet Abi’ydi.
Babamın şoförü.
Onu çocukluğumdan beri tanıyordum. Çok konuşmazdı. Her doğum günümde nereden bulduğunu bilmediğim aynı çikolatadan getirirdi.
Mesajı okudum.
Yasemin Hanım, rahatsız ettiğim için özür dilerim. Hakan Bey toplantıda değil. Siz ararsanız toplantının uzadığını söylememi istedi. Size yalan söylemek istemiyorum.
Bir daha okudum.
Sanki ikinci okuyuşumda cümle değişecekmiş gibi.
Annem telefonu aldı.
Nerede?
Cevap birkaç dakika sonra geldi.
Şehir merkezinde bir restorana bıraktım.
Annem yazdı.
Yalnız mı?
Ekranda üç nokta çıktı.
Kayboldu.
Tekrar çıktı.
Nefesimi tuttuğumu o an fark ettim.
Hayır.
Annemin yüzünde hiçbir şey olmadı.
Bu daha kötüydü.
Kiminle?
Bu kez cevap daha geç geldi.
Bunu benim söylemem doğru olmaz. İsterseniz konumu gönderebilirim.
Annem tek kelime yazdı.
Gönder.
“Belki iş yemeğidir.”
Hayatımda söylediğim en aptalca cümlelerden biri olabilir.
Annem bana baktı.
İkimiz de inanmadık.
Çantasını aldı.
“Ben de geliyorum.”
“Hayır.”
“Anne.”
“Cansu, burada kal.”
“Tek başına gitme.”
“İyiyim.”
Değildi.
Ama çantasını omzuna takışından bunu ona söylemenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini anladım.
Kapıdan çıkmadan önce bana baktı.
“Telefonumu açacağım.”
Sonra gitti.
Yemek masasının başında yalnız kaldım.
İki tabak.
İki bardak.
İki boş sandalye.
Hiç yakılmamış iki mum.
Ortada açık duran bir düğün albümü.
Yirmi yıl.
Bir insan yirmi yıl boyunca birini tanıdığını düşünüp bir gecede yanılmış olabilir miydi?
Babamı aradım.
Açmadı.
Bir daha.
Yine açmadı.
Yaklaşık kırk dakika sonra kapının açıldığını duydum.
Koştum.
Annem içeri girdi.
Ağlamıyordu.
Keşke ağlasaydı.
Çünkü ağlayan annemi daha önce görmüştüm.
Karşımda duran kadını ilk kez görüyordum.
“Anne?”
Çantasını girişteki sehpaya bıraktı.
“Ne oldu?”
Cevap vermedi.
“Ne gördün?”
Gözlerini birkaç saniye kapattı.
“Baban bana yalan söylemiş.”
“Bunu zaten biliyoruz.”
“Daha fazlası var.”
Kalbim hızlandı.
“Ne?”
“Önce onunla konuşacağım.”
“Anne.”
“Cansu.”
“Ne gördün?”
Bu kez doğrudan bana baktı.
Gözleri kıpkırmızıydı.
“Şu an sana anlatırsam kendi öfkemle anlatacağım.”
“Umurumda değil.”
“Benim umrumda.”
Yanımdan geçti.
Peşinden gitmedim.
O gece uyumadım.
Saat 01.18’de alt kattan babamın sesini duydum.
“Yasemin, beni dinle.”
Yataktan doğruldum.
“Ne dinleyeceğim?”
Annem.
Kapıya çıktım.
“Gördüğün şeyin—”
“Cümleyi çok dikkatli bitir.”
Sessizlik.
Merdivenlere yürüdüm.
“Bir hata yaptım.”
Babam.
Annem güldü.
İçinde neşe olmayan bir insanın nasıl güldüğünü ilk kez o gece öğrendim.
“Bir hata.”
Aşağı indim.
Babam beni görünce yüzündeki ifade değişti.
“Cansu, yukarı çık.”
“Ne yaptın?”
“Bu annenle benim aramda.”
“Ne yaptın?”
“Cansu.”
“Ne yaptın, baba?”
Sesim titredi.
Yüzünü elleriyle ovuşturdu.
“Bir hata yaptım.”
“Onu duydum.”
Annem gözlerini kapattı.
“Detaylarını bilmek zorunda değilsin.”
“Ne detayı?”
Kimse konuşmadı.
Bazen sessizlik gerçekten cevabın kendisiydi.
“Siz neden boşanacakmışsınız gibi konuşuyorsunuz?”
Babam hemen bana baktı.
Annem kıpırdamadı.
Mideme ağır bir şey oturdu.
“Boşanacak mısınız?”
“Cansu,” dedi babam. “Annen şu anda çok öfkeli.”
Annem başını çevirdi.
“Ben buradayım, Hakan.”
“Yirmi yıllık evlilikten bahsediyoruz.”
“Ben de.”
“Bir gecede karar veremezsin.”
Annem birkaç saniye ona baktı.
“Ben bu kararı bir gecede vermedim.”
Babam sustu.
“Uzun zamandır aramızda bir şeylerin bittiğini hissediyordum. Sadece ne kadarının bittiğini bilmiyordum.”
“Yasemin—”
“Bu gece yalnızca bilmediğim kısmını öğrendim.”
Sonra bana döndü.
“Ben boşanmak istiyorum.”
Hayatınız değişirken daha dramatik bir şey bekliyorsunuz.
Bir cam kırılır.
Bir kapı çarpar.
En azından duvardaki saat durur.
Bizim saat durmadı.
Dışarıdan bir araba geçti.
Salon aynı salondu.
Sadece benim dünyam birkaç saniye önceki yerinde değildi.
Odama çıktım.
Telefonu elime aldığımda kimi arayacağımı düşünmedim.
Demir ikinci çalışta açtı.
“Cansu?”
Uyuyordu.
Sesimi duyduğu anda uykusu kayboldu.
“Annemle babam boşanıyor.”
Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz ağlamaya başladım.
“Sanırım babam annemi aldattı.”
Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu.
“Geliyorum.”
“Hayır.”
“Cansu—”
“Gelme. Lütfen.”
Sustu.
“Tamam.”
Telefonu kapatmadı.
Ben de kapatmadım.
Bir süre hiçbir şey söylemedik.
Sonra Demir ilkokulda beden dersinde koşarken kendi ayağına takılıp sınıfın yarısının önünde nasıl düştüğünü anlatmaya başladı.
Burnumu çektim.
“Bunu neden anlatıyorsun?”
“Çünkü ağlıyorsun.”
“Çok mantıklı.”
“Gülünce daha çirkin ağlıyorsun.”
“Gerizekâlı.”
“İşe yaradı.”
İstemeden güldüm.
Biraz.
Demir bana her şey düzelecek demedi.
Babamın mutlaka bir açıklaması vardır demedi.
Annen sakinleşir demedi.
Sadece kaldı.
Bazen bir insanın size verebileceği en güzel şey çözüm değildi.
Gitmemesiydi.
Telefonu kapatırken sesi yumuşadı.
“Seni seviyorum.”
Gözlerimi kapattım.
“Ben de.”
Ertesi sabah annem mutfaktaydı.
Önündeki kahve çoktan soğumuştu.
Kendisi de öyle görünüyordu.
Karşısına oturdum.
“Babam nerede?”
“Ofise gitti.”
“Nasıl ofise gidebiliyor?”
“Bilmiyorum.”
“Sen nasıl bu kadar sakinsin?”
Kısa ve tatsız bir kahkaha attı.
“Değilim.”
Masaya baktım.
“Şimdi anlatacak mısın?”
Bir süre konuşmadı.
Sonra telefonunu açıp önüme koydu.
“Restoranın karşısında bekledim.”
“Neden?”
“Yanılmış olmayı umdum.”
Ekranda babam vardı.
Birkaç saniye yalnızca ona baktım.
Sonra elini gördüm.
Bir kadının belindeydi.
Yüzüne baktım.
Bir daha.
“Sedef Teyze?”
Annem başını salladı.
Boğazım kurudu.
Sedef gerçek teyzem değildi.
Bir zamanlar annemin en yakın arkadaşlarından biriydi. Çocukken evimize sık sık gelirdi. Doğum günümü bilirdi. Saçımı örerken canımı acıttığında benden dakikalarca özür dilemişti.
Sonra bir gün hayatımızdan çıkmıştı.
Ben hiç sormamıştım.
Çocukken insanların hayatınızdan çıkmasına yetişkinlerin karar verdiğini sanıyordunuz.
“Neden görüşmeyi bıraktınız?”
Annemin yüzü biraz daha kapandı.
“Şimdi bunu konuşmayalım.”
“Neden?”
“Çünkü Sedef’le aramızda yaşanan şey uzun zaman önceydi.”
İçimde yeni bir soru açıldı.
“Babamla o zaman da bir şey mi vardı?”
“Bilmiyorum.”
Çok hızlı söyledi.
Sonra nefes aldı.
“Gerçekten bilmiyorum. O dönem arkadaşlığımız başka bir sebepten bitti. Dün olanlarla yıllar önce olanları birbirine karıştırmak istemiyorum.”
“Ne sebebi?”
“Cansu.”
Ses tonu yeterliydi.
Üstelemedim.
“Babam ne dedi?”
“Özür diledi.”
“Sonra?”
“Devamını dinlemedim.”
“Yani yirmi yıllık evliliği—”
Cümleyi bitiremedim.
Annemin yüzünü gördüm.
Ona da kızgındım.
Babamın yaptığı bir şey yüzünden bütün hayatımı değiştirmek üzereymişiz gibi hissediyordum.
Ama annemin yirmi yılı da birkaç saat içinde değişmişti.
Üstelik onun seçimi olmadan.
“Nesrin’i aradım,” dedi.
Başımı kaldırdım.
“Nesrin Teyze’yi?”
“Evet.”
Nesrin Teyze annemin üniversiteden arkadaşıydı. İstanbul’da yaşıyordu. Onu çocukken birkaç kez görmüştüm.
“Neden?”
“Bir süre burada kalamayacağımı söyledim.”
“Neden Nesrin Teyze’ye?”
Bir an sustu.
“Çünkü İstanbul’a gideceğim.”
Yüzüne baktım.
“Ne?”
“İstanbul’a gideceğim.”
“Nasıl yani?”
“Bir süreliğine.”
“Bir süre ne kadar?”
“Bilmiyorum.”
Sandalyede doğruldum.
“Dün gece babamın seni aldattığını öğreniyoruz, bugün sen İstanbul’a taşınıyorsun.”
“Taşınıyorum demedim.”
“Dört valiz çıkarınca teknik olarak ona benziyor.”
“Cansu.”
“Ne zaman?”
“Pazar.”
Ona baktım.
“Bu pazar?”
“Evet.”
“Dört gün sonra?”
“Evet.”
“Şaka yapıyorsun.”
“Yapmıyorum.”
Ayağa kalktım.
“Benim okulum var.”
“Biliyorum.”
“Arkadaşlarım var.”
“Biliyorum.”
“Demir var.”
Bir an durdu.
“Onu da biliyorum.”
“Peki bunların hiçbirinin önemi yok mu?”
“Öyle bir şey söylemedim.”
“Bayağı onu söylüyorsun.”
“Ben senin adına karar vermiyorum.”
Güldüm.
Kısa ve sinirli.
“İstanbul’a gidiyorum deyip arkasından benim de gelmemi isteyeceksin, değil mi?”
Sustu.
Cevabı almıştım.
“Harika.”
“Senin de benimle gelmeni istiyorum.”
“Tabii.”
“Beni bir dinle.”
“Ben on sekiz yaşındayım.”
“Farkındayım.”
“Benim hayatımı dört günde başka şehre taşıyamazsın.”
“Taşımıyorum.”
“Bana öyle geliyor.”
Annem ellerini masanın üzerine koydu.
“Ben pazar günü gideceğim.”
“Bu kadar kesin.”
“Evet.”
“Peki ben?”
“Karar senin.”
Kaşlarımı çattım.
“Çok seçenek bırakıyorsun.”
“Biliyorum.”
Bu cevap beni susturdu.
Annem gözlerini birkaç saniye kapattı.
“Keşke sana daha iyi seçenekler sunabilseydim.”
“Babanla kalabilirsin diyeceksin şimdi.”
“İstersen evet.”
Babamla.
Bir gece önce yüzüne bakmakta zorlandığım adamla aynı evde yaşamak.
Her sabah onu görmek.
Annemin boş odasının önünden geçmek.
Mideme bir şey oturdu.
“Başka bir çözüm de bulabiliriz,” dedi.
“Okul ne olacak?”
“Benimle gelirsen ona bakacağız.”
“Dört günde mi?”
“On beş tatildeyiz. Biraz zamanımız var.”
“Hiçbir şey araştırmadınız mı?”
“Nesrin biraz bilgi verdi.”
“Neymiş?”
“Oğlu Arden Koleji’nde okuyor. Dönem ortasında nakil alabildiklerini söyledi. Kontenjan var mı, şartları ne, bilmiyorum. Sen karar vermeden senin adına hiçbir şey yapmayacağım.”
“Ya yer yoksa?”
“Başka okullara bakarız.”
“Ya hiçbir yere giremezsem?”
“Başka bir çözüm buluruz.”
“Her şeye bir çözüm varmış gibi konuşuyorsun.”
“Yok.”
Sustum.
“Her şeye çözüm yok,” dedi. “Şu an seçeneklerimizin hepsi kötü. Sadece hangisinin daha az kötü olduğuna karar vermeye çalışıyoruz.”
Başımı eğdim.
“Benim hayatım burada.”
Annem bana baktı.
“Benim de.”
İki kelime.
Öfkemin yarısını alıp nereye koyacağımı bilmediğim bir yere bıraktı.
“Gitmek istemiyorum.”
“Biliyorum.”
“Sen de istemiyorsun.”
“Hayır.”
Bu cevabı beklemiyordum.
Gözleri kahvesine indi.
“Ben İstanbul’a yeni bir hayat kurmaya heveslendiğim için gitmiyorum, Cansu.”
Sesi ilk kez çatladı.
“Bu evin her köşesinde bir anım var. Şu an hiçbirine bakamıyorum.”
Bir şey söylemedim.
“Yirmi yıldır yaşadığım evin içinde nefes alamıyorum.”
“Pazar çok erken.”
“Benim için değil.”
“Benim için.”
Başını salladı.
“Biliyorum.”
Bu kez o kelime sinirime dokunmadı.
“Senden bugün karar vermeni istemiyorum,” dedi. “Ama ben pazar gideceğim.”
“İki gün düşünsem ne değişecek?”
“Belki sen ne istediğini anlayacaksın.”
“Ya anlayamazsam?”
Yorgun bir gülümseme geçti yüzünden.
“Ben de ne yaptığımı tam olarak anlamıyorum.”
İlk kez annem bana yetişkinmiş gibi değil, benim kadar kaybolmuş biriymiş gibi görünüyordu.
O gün karar vermedim.
Çarşamba boyunca İstanbul’u düşündüm.
Bilmediğim sokakları.
Nesrin Teyze’nin evini.
Yeni bir okulu.
Yeni insanları.
Sonra burada kalmayı düşündüm.
Annemin boş odasını.
Babamı.
Her sabah karşıma çıkan yüzünü.
Babam beni aradı.
Açmadım.
Akşam tekrar aradı.
Yine açmadım.
Perşembe günü üçüncü kez aradığında uzun süre ekrana baktım.
Sonunda cevap verdim.
“Cansu.”
Sesini duymak düşündüğümden daha fazla canımı acıttı.
“Şu an konuşmak istemiyorum.”
Sessizlik.
“Tamam.”
Bunu söylemesi bağırmasından daha kötüydü.
Kapattım.
Nil’le konuştum.
Haberi verdiğimde ilk birkaç dakika benden çok o ağladı.
Sonra ben ağladım.
Sonra ikimiz de sustuk.
Üç saate yakın telefonda kaldık.
Konuşmanın sonunda İstanbul’un dünyanın sonu olmadığını söyledi.
Ona göre bunu kanıtlayan en önemli şey İstanbul’da da internet bulunmasıydı.
Demir’le de konuştum.
Biraz zamana ihtiyacım olduğunu söyledim.
Bunu ailem yüzünden söylediğimi sandı.
Düzeltmedim.
Çünkü ailem parçalanmışken Demir’e dönüp:
Bu arada sanırım sana artık âşık değilim.
diyemedim.
Belki korkaktım.
Belki bencildim.
Muhtemelen ikisi birden.
Perşembe gecesi uyuyamadım.
İstanbul’dan korkuyordum.
Ama burada kalma düşüncesi daha kötü hissettiriyordu.
Bu sabah annemin odasına gittim.
Valizi yatağın üzerinde açıktı.
Kapıya yaslandım.
“Seninle geleceğim.”
Elindeki tişört havada kaldı.
Birkaç saniye bana baktı.
“Emin misin?”
“Hayır.”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Ben de değilim.”
“Çok güven verici.”
“Yalan söylememi ister misin?”
“Hayır.”
“Ben de öyle düşündüm.”
İçeri girdim.
“Okul işine bakalım o zaman.”
İlk kez o zaman Nesrin Teyze’yi birlikte aradık.
Arden Koleji’nde on ikinci sınıflar için boş kontenjan olduğunu öğrendik. Nesrin Teyze okul yönetimiyle konuştu. Annem gerekli belgelerin listesini aldı. Eski okulumla iletişime geçildi.
Telefonlar.
E-postalar.
Belgeler.
İmzalar.
Daha fazla belge.
Ama okuldan olumlu dönüş aldık.
Naklin önünde ciddi bir engel görünmüyordu. Kalan işlemlerin bir kısmını İstanbul’da tamamlayacaktık.
Okullar açıldığında Arden Koleji’nde olacaktım.
İstanbul’a ise pazar günü gidecektik.
Yani iki gün sonra.
Ve şimdi odamın ortasında durmuş, hayatımı valizlere sığdırmaya çalışıyordum.
Kapının açılmasıyla düşüncelerim dağıldı.
Annem başını içeri uzattı.
“Girebilir miyim?”
“Bu soru için biraz geç değil mi?”
İçeri girdi.
Yerdeki kıyafetlere baktı.
“Nasıl gidiyor?”
Yarım kapanmış valizi gösterdim.
“Aramız iyi değil.”
“Kim kazanıyor?”
“Şimdilik valiz.”
Yatağın altından çıkardığım ikinci valizi görünce güldü.
“Demek taktik değiştirdin.”
“Ben kaybetmem. Strateji değiştiririm.”
“Tabii.”
Odaya baktı.
Gülümsemesi yavaşça kayboldu.
“Garip.”
“Berbat.”
Bakışları masadaki aile fotoğrafına gitti.
Yanına yürüyüp çerçeveyi eline aldı.
Uzun bakmadı.
Belki bakamadı.
“Bunu götürmek zorunda değilsin,” dedi.
“Biliyorum.”
“Atmak zorunda da değilsin.”
Fotoğrafı yerine koydu.
“Sence atmalı mıyım?”
Bana baktı.
“Ben senin yerine babanla ilgili ne hissedeceğine karar veremem.”
Keşke verebilseydi.
Şu birkaç gündür birilerinin benim yerime ne hissedeceğime karar vermesine ciddi anlamda ihtiyacım vardı.
Kızgın.
Üzgün.
Özlemiş.
Tiksinmiş.
Hangisiyse onu seçsinler, ben de ona göre davranayım.
“Sen ne hissediyorsun?” dedim.
Annem bu kez fotoğrafa bakmadı.
“Bugün vereceğim cevapla yarın vereceğim aynı olmayabilir.”
Sustum.
Demek yetişkin olmak da hiçbir şey bilmemekti.
Sadece daha sakin söylüyordunuz.
“Yemek yarım saate hazır.”
“Tamam.”
Kapıya yürüdü.
Sonra durdu.
“Cansu.”
“Hı?”
“Bana kızgın olduğunu biliyorum.”
“Çok.”
Başını salladı.
“Yine de benimle gelmeyi seçtiğin için teşekkür ederim.”
Kaşlarımı çattım.
“Ben senin kızınım.”
“Bu, gelmek zorunda olduğun anlamına gelmiyor.”
“Ben de burada kalmak istemedim.”
“Biliyorum.”
Normalde bu cevabına sinir olurdum.
Bu kez olmadım.
Kapı kapandı.
Yine yalnızdım.
Yarı boş dolap.
Koliler.
Aile fotoğrafı.
Telefon.
Ve valizin içinde Demir’in kahve döktüğü gri sweatshirt.
Telefon titredi.
Demir
Yarın seni kaçta görebilirim?
Yarın.
Burada geçireceğim son tam gün.
Bir süre ekrana baktım.
Ne zaman istersen.
Gönderdim.
Telefonu yatağa bıraktım.
Sonra valize eğildim.
Sweatshirt en üstteydi.
Çıkardım.
Yatağın üzerine koydum.
İşte.
Bu kadar kolaydı.
Bir şeyi hayatınızdan çıkarmak bazen yalnızca iki elinizi kullanmanızı gerektiriyordu.
Kahve lekesine baktım.
Demir’in o günkü yüzü geldi aklıma.
Gülüşü.
Beni eve bırakırken elimi tutuşu.
Gece attığı mesaj.
Seni seviyorum.
Sweatshirtü tekrar elime aldım.
Birkaç saniye durdum.
Sonra yeniden valizin içine koydum.
Elbette koydum.
Ben eşya atmıyordum.
Anı atmıyordum.
İnsan hiç atmıyordum.
Fermuarı tuttum.
Çektim.
Bu kez hiçbir yere takılmadı.
Valiz kapandı.
Ben kapanmadım.
İstanbul’a iki gün vardı.
Demir’e bir.
Bölüm etkileşimi
