Bir Oda Uzağımda kitap kapağı

3. bölüm / 5

Bir Oda Uzağımda

İLK OKUL GÜNÜ

Vaveyla Yazarı: Cansu ÖZ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: İLK OKUL GÜNÜ

Alarm çaldığında gözlerimi açmadım.
Elimi yastığın altından çıkarıp komodinin üzerinde gezdirdim. Telefonu ikinci denememde bulup sesi susturdum.
Bir süre daha kıpırdamadan yattım.
Gözlerim kapalıydı ama uyumuyordum. Sadece uyandığımı kabul etmeyi erteliyordum.
Çünkü kabul edersem bugün başlayacaktı.
İstanbul’daki ilk okul günüm.
Yeni okul.
Yeni sınıf.
Yeni insanlar.
Son birkaç gündür hayatımın önüne çıkan hemen her şeyin başında aynı kelime vardı.
Yeni.
Ben artık bu kelimeden biraz sıkılmıştım.
Telefon yeniden çaldı.
Kaşlarımı çatarak ekrana baktım.
07.06.
Nil.
Alarmı kapatalı yaklaşık bir dakika olmuştu.
Bu kızın telefonumla gizli bir bağlantısı olduğuna emindim.
Aramayı açtım.
“Ne?”
“Günaydın sana da.”
“Günaydın.”
“Kalktın mı?”
“Hayır. Uykumda seninle konuşuyorum.”
Nil güldü.
“Eteği giy.”
Gözlerimi yeniden kapattım.
“Sabahın yedisinde bunu mu düşündün?”
“Evet.”
“Pantolon giyeceğim.”
“Cansu.”
“Nil.”
“İlk günün.”
“Pantolon giyen insanlar da okula başlayabiliyor.”
Yorganı üzerimden atıp ayağa kalktım.
Dolabı açarken Nil kıyafetlerime karışmaya devam etti. Makyaj yapmamı istedi. Reddettim. Saçlarımı açık bırakmam konusunda ise biraz daha şanslıydı.
Sonra sesi değişti.
“Bir de insanlarla konuş.”
Askıdan siyah pantolonu alırken elim durdu.
“Okula bunun için gidiyorum zaten.”
“Yeni insanlarla.”
Ne demek istediğini biliyordum.
“Nil.”
“Ne?”
“Demir’le ilgili konuşmaya çalışma.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Sadece bütün gün suçlu gibi dolaşma diyorum.”
İşte Nil’in nefret ettiğim huylarından biri.
Bazen haklı oluyordu.
“Sabah yedide bunu konuşamayız.”
“Tamam.”
Birkaç saniye sustu.
Ardından hiçbir şey olmamış gibi,
“Ama eteği giy.”
Telefonu kapattım.
Yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı.
Nil’in iyi olduğu şeylerden biri buydu.
Canımı acıtan yere dokunur ama parmağını orada gereğinden fazla tutmazdı. Ne zaman ciddi olması gerektiğini, ne zaman saçmalayacağını, ne zaman beni kendi hâlime bırakacağını bilirdi.
Yılların getirdiği bir şeydi bu.
Birini çok uzun zamandır tanıyınca her şeyi anlatmak zorunda kalmıyordunuz.
Banyoya geçtim.
Hazırlanmam düşündüğüm kadar uzun sürmedi.
Siyah pantolon.
Beyaz, uzun kollu polo.
Saçlarımı açık bıraktım.
Nil bunu görse kendine pay çıkarırdı.
Makyaj yapmadım. Dudaklarıma nemlendirici sürüp gözlüğümü taktım.
Aynada kendime baktım.
Annem formanın üzerinde biraz oynamıştı. Bel kısmı artık daha düzgün oturuyordu.
Fena değildim.
En azından dışarıdan bakıldığında yeni okuluna başlayacak normal bir öğrenciye benziyordum.
İçimde olup bitenler de dışarıdan görünseydi aynı şeyi söyleyemezdim.
Montumu almak için döndüğümde gözüm sandalyenin üzerindeki yastığa ilişti.
Yan odadan aldığım yastık.
Bir haftadır geri bırakmayı düşünüyordum.
Bugün bırakırdım.
Muhtemelen.
Ya da en kötü sahibi kendine yeni yastık bulurdu.
Çantamı omzuma geçirirken telefon yeniden çaldı.
Demir.
Ekrandaki adına baktım.
Parmağım birkaç saniye cevap tuşunun üzerinde bekledi.
Eskiden bu olmazdı.
Demir aradığında düşünmezdim.
Açardım.
Şimdi düşünüyordum.
Bazen bir şeylerin değiştiğini anlamak için büyük olaylara gerek yoktu.
Bir saniyelik duraksamalar yeterliydi.
Aramayı açtım.
“Günaydın.”
“Günaydın. Uyandırmadım değil mi?”
“Nil senden önce davrandı.”
Sesindeki gülümsemeyi duydum.
“Tahmin etmeliydim.”
Demir’in sesi hâlâ tanıdıktı.
Üç yılın tanıdıklığı.
Bir insanın sesini duyduğunuz anda omuzlarınızın fark etmeden gevşemesi kadar tehlikeli bir şey var mıydı bilmiyordum.
Çünkü rahatlık güzeldi.
Demir benim için uzun zamandır öyleydi.
Güvenli.
Tanıdık.
Ev gibi.
Son günlerde sorun da belki tam olarak buydu.
Bir yere alışmış olmak, orada hâlâ kalmak istediğiniz anlamına geliyor muydu?
Bilmiyordum.
İlk gün için hazır olup olmadığımı sordu. Hazır olduğumu söyledim. Heyecanlı olup olmadığımı sorunca hayır dedim.
İnanmadı.
Haklıydı.
Yürüyerek gideceğimden bahsettiğimde okulun yakın olup olmadığını sordu.
“Yakın.”
Bu cümleyi birazdan nasıl hatırlayacağımı henüz bilmiyordum.
Bir süre kendi okulundan bahsetti.
Ben dinledim.
Ama eskiden olduğu gibi anlattıklarının içine giremedim.
Bir yanım saate bakıyordu.
Bunu fark etmek istemedim.
“Güzel geçecek,” dedi sonunda.
“Umarım.”
“Bir şey olursa ara.”
“Ararım.”
Söylemesi kolaydı.
Vedalaşıp telefonu kapattık.
Ekran karardı.
Telefon birkaç saniye daha elimde kaldı.
Seni seviyorum dememişti.
Ben de dememiştim.
Bunu fark ettiğim için kendime kızdım.
Sonra fark ettiğimi fark ettiğim için daha çok kızdım.
Telefonu çantama koydum.
Bugün zaten yeterince düşünecek şeyim vardı.
Bir tane daha eklemeyecektim.
⸻
Aşağı indiğimde annemle Nesrin teyze çoktan kahvaltı masasındaydı.
Annem beni görür görmez baştan aşağı süzdü.
“Çok güzel olmuşsun.”
Sandalyeyi çekip oturdum.
“Nil aynı fikirde değil.”
“Nesi varmış?”
“Etek giymedim.”
Nesrin teyze güldü.
“Nil’i tanımadan sevdim.”
“Bir haftadan fazla dayanamazsınız.”
Masa her zamanki gibi gereğinden kalabalıktı.
Peynirler.
Zeytinler.
Yumurtalar.
Reçeller.
Bal.
Çeşit çeşit ekmek.
Nesrin teyzenin evinde kahvaltı bir öğünden çok organizasyona benziyordu.
Bizim eski evde böyle bir masa görsem kesin misafir beklediğimizi düşünürdüm.
Evde yardımcı olan kadın bardağıma çay doldurdu.
Annem karşımdan beni izliyordu.
“Heyecan var mı?”
“Yok.”
Bakmaya devam etti.
“Biraz.”
Hâlâ bakıyordu.
“Tamam, var.”
Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
“Normal.”
Nesrin teyze telefonuna göz attıktan sonra saate baktı.
“Pamir daha aşağı inmedi.”
Elimdeki çatal bir an durdu.
Pamir.
Demek yan odadaki çocuğun adı buydu.
Bir haftadır evde olmayan, dün gece döndüğünü yalnızca kapının sesinden ve odamın yanından gelen birkaç ayak sesinden anladığım kişi.
Pamir.
İsmi birkaç saniye zihnimde kaldı.
Sonra geçti.
“Geç kalmaz mı?”
“Yetişir.”
Nesrin teyze biraz daha beklersem onunla gidebileceğimi söyledi. Arabası vardı ve zaten aynı okula gidiyorduk.
“Yok, ben yürürüm.”
Annem hemen araya girdi.
“Ben bırakayım.”
“Gerek yok anne. Dün baktım. Yakın zaten.”
Bunu söylerken en ufak bir şüphem yoktu.
Hayatımda verdiğim bazı yanlış kararları en azından verirken sorgulamıştım.
Bunu sorgulamadım bile.
“Hem biraz yürümüş olurum.”
Annem birkaç saniye yüzüme baktı.
İstanbul’a taşındığımızdan beri bazen hiçbir şey söylemeden ne demek istediğimi anlayabiliyordu.
Bir şeyleri kendi başıma yapmaya ihtiyacım vardı.
Üstelemedi.
Nesrin teyze de bir kez daha Pamir’i beklememi önerdi.
Reddettim.
Henüz yüzünü bile görmediğim biriyle ilk karşılaşmamın arabasının içinde olmasını istemiyordum.
Merhaba, ben Cansu. Bir haftadır evinizde kalıyorum. Şimdi de arabana bindim.
Hayır.
Yürümek çok daha mantıklıydı.
O sırada.
Kahvaltımı bitirip ayağa kalktım.
Annem yanağımdan öptü.
“Güzel geçsin.”
“Umarım.”
Kapıya yürürken Nesrin teyze arkamdan seslendi.
“Bir şey olursa ara!”
Başımı çevirmeden elimi kaldırdım.
“Tamam. Bir şey olmaz.”
Hayatın bazı cümleleri meydan okuma olarak algıladığını daha önce öğrenmiş olmam gerekirdi.
⸻
Bahçe kapısından çıkar çıkmaz telefonumu cebimden çıkardım.
Arden Koleji.
Navigasyonu açtım.
Ekranda yazan süreye baktım.
6 dakika.
İçim rahatladı.
Sonra üst taraftaki küçük araba simgesini fark ettim.
Bir süre ona baktım.
Yürüyüş seçeneğine bastım.
26 dakika.
Olduğum yerde durdum.
Telefonu yüzüme biraz daha yaklaştırdım.
Belki yanlış görmüştüm.
Gözlüğüm burnumun üzerindeydi.
Yanlış görmemiştim.
“Şaka yapıyorsun.”
Telefon cevap vermedi.
“Şimdi sus tabii.”
Saate baktım.
Sonra yola.
Sonra tekrar saate.
İlk birkaç dakika normal yürüdüm.
Ardından hızlandım.
Bir süre sonra hızlı yürümekle koşmak arasında, dışarıdan oldukça gurursuz göründüğüne emin olduğum bir tempoya geçtim.
Annemin sabahki sesi kafamda yankılandı.
Ben bırakayım.
Ardından benim sesim.
Yakın zaten.
İnsan kendi kendine bu kadar kısa sürede sinirlenebilir miydi?
Evet.
Arden Koleji’nin büyük demir kapısını ileride gördüğümde neredeyse duygulanacaktım.
Romantik bir kavuşma değildi.
Ciğerlerim yanıyordu.
Kapıdan girerken saatime baktım.
Zilin çalmasına üç dakika vardı.
Geç kalmamıştım.
İlk günümün ilk başarısı buydu.
Şimdilik yeterdi.
Bahçeye girdikten sonra adımlarımı yavaşlattım.
Okul fotoğraflarda gördüğümden daha büyüktü.
Bahçenin her tarafına küçük gruplar dağılmıştı.
Kahkahalar.
Sarılmalar.
Yüksek sesle konuşanlar.
Telefonlarına bakanlar.
Tek başına duran birkaç kişi.
İnsanların büyük kısmı nereye gideceğini biliyordu.
Daha önemlisi kimin yanına gideceğini biliyordu.
Ben bilmiyordum.
Yeni olduğunuz bir yerde insanı rahatsız eden şey kimseyi tanımamak değildi belki.
Herkesin birbirini tanıdığını görmekti.
Bakışlarımı bahçede gezdirirken kapının biraz ilerisindeki beş kişilik bir grup dikkatimi çekti.
Üç erkek.
İki kız.
Onları neden fark ettiğimi ilk anda anlayamadım.
Bahçede daha kalabalık gruplar vardı.
Daha yüksek sesle konuşan insanlar da.
Ama bu beşinin üzerinde farklı bir rahatlık vardı.
Sanki etraflarında kim olduğuyla pek ilgilenmiyorlardı.
Ya da ilgilenmek zorunda değillerdi.
Kızlardan biri uzun ve inceydi.
Saçları açık kumraldı; ışık vurdukça sarıya yaklaşıyordu.
Üzerinde kısa bir etek, uzun çizmeler ve omuzlarına aldığı koyu renk bir erkek ceketi vardı.
Bu havada.
Montumun fermuarını biraz daha yukarı çektim.
Yanındaki kız daha kısaydı.
Minyondu.
Koyu saçları omuzlarına geliyordu. Yüzündeki ifade arkadaşınınkinden daha sakindi ama ikisinin birbirine yakın olduğu uzaktan bile belliydi.
Uzun olan kız karşısındakilere bir şey anlatıyordu.
Çocuklardan biri sürekli araya giriyor, kendi söylediklerine en çok kendisi gülüyordu.
Grubun komiğinin o olduğunu uzaktan bile anlamak zor değildi.
Diğer çocuk daha sakindi.
Koyu saçlıydı. Arada gülümsüyor ama çoğunlukla konuşulanları dinliyordu.
Bir de duvara omzunu yaslayan çocuk vardı.
Bakışlarım onun üzerinde birkaç saniye fazla kaldı.
İlk fark ettiğim şey uzun olduğuydu.
Diğer iki erkek de uzundu ama nedense gözüm önce ona gitmişti.
Belki sessiz olduğu için.
Belki herkes hareket ederken onun olduğu yerde kalması yüzünden.
Üzerinde koyu renk bir sweatshirt vardı.
Saçları açık kahverengiydi.
Dağınık değildi ama birkaç tutam alnına düşmüştü.
Sonra yüzüne baktım.
Belirgin kaşlar.
Düz bir burun.
Net bir çene hattı.
Yüzü sert değildi.
Ama sıcak da görünmüyordu.
Keskin.
Doğru kelime buydu.
İnsan bir kere gördüğünde tekrar gördüğünde tanırdı.
Böyle yüzlerden.
Gözlerinin rengini bulunduğum yerden seçemiyordum.
Ama bakışlarını seçebiliyordum.
Karşısındaki açık saçlı kız konuşurken ara sıra ona dönüyor, sanki bütün grubun içinde yalnızca ondan cevap bekliyormuş gibi yüzüne bakıyordu.
Çocuksa oldukça az tepki veriyordu.
Bazen kısa bir şey söylüyor.
Bazen sadece bakıyordu.
Çoğu zaman da susuyordu.
Aralarında ne olduğunu bilmiyordum.
Ama bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamak için tanımama gerek yoktu.
Kız ona yaklaşmaya çalışıyor, çocuk aralarında görünmez bir mesafe varmış gibi geri duruyordu.
Bakışlarımı diğerlerine çevirdim.
Az önce sürekli konuşan çocuk yine bir şey söyledi.
Minyon kız güldü.
Koyu saçlı çocuk da başını eğdi.
Duvara yaslanan çocuksa yalnızca ağzının kenarını belli belirsiz oynattı.
Sonra fark etmeden yeniden ona baktım.
Ben neden bu kadar bakıyordum?
İnsanları incelerdim.
Hep yapardım.
Bir alışkanlıktı.
Hepsi bu.
Zil çaldı.
Bahçedeki kalabalık binaya yönelmeye başladı.
Beş kişilik grupsa yerinden kıpırdamadı.
Onların zil sistemiyle kişisel bir anlaşmazlığı olduğu belliydi.
Ben girişe doğru yürüdüm.
Tam yanlarından geçeceğim sırada duvara yaslanan çocuk başını çevirdi.
Bakışları doğrudan bana geldi.
İstemeden yavaşladım.
Şimdi daha yakındım.
Gözleri koyu kahverengiydi.
Birkaç saniye birbirimize baktık.
Normalde gözlerimi kaçırırdım.
Kaçırmadım.
Az önce onu gereğinden uzun süre inceleyen bendim.
Şimdi o bana baktı diye suçlu gibi davranmayacaktım.
Karşısındaki açık saçlı kız konuşmayı kesti.
Onun baktığı yöne döndü.
Beni gördü.
Bakışları önce yüzümde durdu.
Sonra üzerimde gezindi.
Tekrar yüzüme çıktı.
Benden hoşlanmadığını anlamam iki saniye sürdü.
Daha ismimi bilmiyordu.
Oldukça hızlıydı.
Bakışımı yeniden çocuğa çevirdiğimde hâlâ bakıyordu.
Kaşlarından biri belli belirsiz kalktı.
Sanki biraz önce onu izlediğimi biliyormuş gibi.
İçimde küçük bir rahatsızlık oluştu.
Sonra saate baktım ve içeri girdim.
Okula yetişmeme rağmen sınıfa geç kalmayı başarmak istemiyordum.
⸻
Sınıfı bulmak okulun kendisini bulmaktan daha zor çıktı.
İki kere yanlış koridora girdim.
Bir kere yanlış kata çıktım.
Aynı merdiveni üçüncü kez görünce biraz önce de oradan geçtiğimi kabul etmek zorunda kaldım.
Sonunda sınıf numarasını gördüğümde öğretmen çoktan içeri girmişti.
Kapıyı tıklattım.
İzin gelince girdim.
Neredeyse bütün sınıf aynı anda bana döndü.
Otuz kişinin bakışı insanın kendi ellerinden bile rahatsız olmasına yetiyordu.
Tam kendimi tanıtacaktım ki arkamdaki kapı yeniden açıldı.
Bahçede gördüğüm beş kişi içeri girdi.
Kapıyı çalmadan.
Öğretmenin yüzündeki ifade bunun ilk olmadığını anlatmaya yetti.
“Bir gün zamanında geldiğinizi görürsem kutlama yapacağım.”
Bahçede sürekli konuşan çocuk hiç düşünmeden cevap verdi.
“Hocam bizi değiştirmeye çalışmayın. Olduğumuz gibi sevin.”
Sınıftan kahkaha yükseldi.
Öğretmenin dudaklarının bile kıpırdadığını gördüm.
“Berk, bir gün seni sınıftan attığımda da olduğun gibi seveceğim.”
Demek Berk.
Berk elini kalbine götürdü.
“Sevgi varsa gerisi önemli değil hocam.”
Minyon kız başını iki yana sallarken gülüyordu.
Öğretmen sonunda onları yerlerine gönderdi.
Açık saçlı kız doğruca bahçede dikkatimi çeken çocuğun yanındaki boş sıraya yürüdü.
Çantasını bırakmak üzereyken çocuk başını kaldırdı.
“Melis.”
Kız durdu.
“Ne?”
“Başka yere otur.”
Berk’in yüzündeki gülümseme biraz azaldı.
Koyu saçlı çocuk da gözlerini ikisine çevirdi.
Melis’in yüzündeyse öfkeden önce incinmişlik belirdi.
“Sabah konuşacaktık.”
“Şimdi değil.”
“Sürekli şimdi değil.”
Çocuk cevap vermedi.
Berk bir şey söyleyecek gibi oldu ama koyu saçlı çocuk dirseğiyle ona hafifçe dokundu.
Berk sustu.
Melis sonunda çantasını alıp diğer sıraya geçti.
Geçerken eli çocuğun koluna değdi.
Çocuk kolunu hafifçe geri çekti.
Küçücük bir hareketti.
Ama gördüm.
Öğretmen yeniden bana döndü.
Kendimi tanıttım.
Müdürün benden bahsettiğini söyledi. Hoş geldin dedikten sonra boş bir yere oturmamı istedi.
Sınıfa baktım.
Bir tane boş sandalye vardı.
Bir tane.
Az önce Melis’in oturmak istediği yer.
Tabii.
Hayat son birkaç gündür bana karşı gereğinden fazla yaratıcıydı.
Arka tarafa doğru yürüdüm.
Çantamı sıraya bırakacağım sırada Melis’in sesi geldi.
“Oraya oturma.”
Başımı ona çevirdim.
“Neden?”
“Başka yere geç.”
Sınıfa baktım.
Başka boş yer yoktu.
Melis de bunu biliyordu.
Sandalyeyi çektim.
“Ben burayı yeterince beğendim.”
Oturduğum anda Berk’ten boğuk bir gülüş geldi.
Melis dönüp ona baktı.
Berk yüzünü anında ciddileştirdi.
“Ben bir şey yapmadım.”
Sınıfta birkaç kişi daha güldü.
Öğretmen Melis’in adını söyleyince mecburen önüne döndü.
Ben çantamı açtım.
Yanımdaki çocuksa bütün bunlar boyunca tek kelime etmemişti.
Kalemimi çıkarırken göz ucuyla ona baktım.
Bahçede uzaktan gördüğüm yüz yakından biraz farklıydı.
Kaşlarının arasında belli belirsiz bir çizgi vardı.
Burnunun yanında küçük bir iz.
Gözleri de düşündüğümden daha koyuydu.
Fark ettiğim ayrıntıların sayısı arttıkça kendime kızmaya başladım.
Tam önüme dönecektim ki gözleri benimkilere geldi.
Yakalanmıştım.
Bir şey söylemedi.
Sadece baktı.
Ben de hiçbir şey olmamış gibi defterimi açtım.
Birkaç saniye sonra yanımdan hafif bir gülüş duydum.
Başımı çevirdim.
“Güldün mü?”
Yüzünde gülümseme yoktu.
“Olabilir.”
Hepsi buydu.
Bakışlarını yeniden tahtaya çevirdi.
Sinir bozucu.
Ders başladığında kalemi elime aldım.
Tam o sırada hafif bir koku burnuma geldi.
Elim durdu.
Temiz.
Hafif keskin.
Ve tanıdık.
Nereden bildiğimi çıkaramadım.
Evden mi?
Nesrin teyzenin kullandığı bir şeyden mi?
Bir kez daha yanımdaki çocuğa bakmak üzereydim ki o benden önce başını çevirdi.
Daha bakmadan yakalanmıştım.
Sesi alçaktı.
“Geç kaldın.”
Kaşlarımı çattım.
“Neye?”
Bakışları yüzümde kısa bir an kaldı.
“Bakmaya.”
Bahçeyi hatırladım.
Beni görmüştü.
“Sen de bakıyordun.”
“Ben inkâr etmedim.”
Sonra yeniden tahtaya döndü.
Konuşma onun için bitmişti.
Ben önümdeki boş sayfaya baktım.
Adını bile doğru düzgün bilmiyordum.
Ama hakkında gereğinden fazla şey fark etmiştim.
Bundan hoşlanmadım.
⸻
İlk teneffüs başladığında Melis sınıftan çıktı.
Minyon kız hemen arkasından gitti.
Berk ve koyu saçlı çocuk da kapıya yöneldiler.
Berk çıkmadan önce yanımdaki çocuğa döndü.
“Barış heyetine katılmıyor musun?”
“Hayır.”
“Bak sonra Mert’le bizi arabulucu yapıyorsunuz. Ücretsiz çalışmıyoruz.”
Koyu saçlı çocuk Berk’e baktı.
“Beni karıştırma.”
Demek onun adı Mert’ti.
Berk omzuna kolunu attı.
“Mert de reddetti. İlişkiniz ekonomiyi etkiliyor.”
Yanımdaki çocuk yalnızca başını kaldırıp baktı.
Berk anında kapıya döndü.
“Mesaj alındı.”
Gülerek çıktılar.
Minyon kız kapıdan geçerken arkasını döndü.
“Pamir, gelmiyor musun?”
Elimdeki kalem durdu.
Pamir.
Başımı yavaşça yanımdaki çocuğa çevirdim.
Sabah kahvaltıda duyduğum isim.
Nesrin teyzenin oğlunun adı.
Aynı okula gidiyordu.
Şimdi yanımda oturan çocuğun adı da Pamir’di.
İstanbul’da birden fazla Pamir olabilirdi.
Elbette.
Ama aynı okul?
Aynı yaş?
Bir de tanıdık gelen o koku.
Tesadüfler bir noktadan sonra tesadüf olmaktan çıkıyordu.
Pamir gözlerini bana çevirdi.
Baktığımı fark etmişti.
“Bir şey mi var?”
“Adın Pamir mi?”
“Evet.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
Yüzünde çok küçük bir değişiklik oldu.
Sanki devamını beklemişti.
Ben önüme döndüm.
Bir süre sonra sesi tekrar geldi.
“Bu kadar mı?”
Tekrar ona baktım.
“İsmini öğrendim. Daha ne yapmam gerekiyor?”
Cevap vermedi.
Bakışlarındaki şeyi yine anlayamadım.
Nesrin teyzenin adını sormak bir an aklımdan geçti.
Annenin adı Nesrin mi?
Hayır.
Daha ilk gün tanıştığım bir çocuğa annesinin adını sormak normal insan davranışı değildi.
Eve dönünce zaten öğrenirdim.
Bir gün merak etmekten ölmezdim.
Muhtemelen.
⸻
Üçüncü dersin sonlarına doğru uykusuzluk kendini hatırlattı.
Gece düşündüğümden geç uyumuştum.
Yeni bir eve insanın kendisinden önce uykusunun alışması gerekiyordu galiba.
Teneffüs başladığında sınıfın çoğu dışarı çıktı.
Gözlüğümü çıkarıp masaya bıraktım.
Sadece birkaç dakika gözlerimi dinlendirecektim.
Başımı kollarımın üzerine koydum.
Bir süre koridordaki sesleri duydum.
Sonra sesler uzaklaştı.
Gözlerimi açtığımda dünya bulanıktı.
Bu normaldi.
Normal olmayan şey gözlüğümün masada olmamasıydı.
Doğruldum.
Karşımda açık renk saçlı bir siluet vardı.
Melis.
Yanındaki daha kısa siluetin de sabahki minyon kız olduğunu tahmin ettim.
Elindeki şeyi net göremiyordum.
Görmeme gerek de yoktu.
“Gözlüğümü ver.”
“Uyandın demek.”
Sesindeki alayı görmek için gözlüğe ihtiyacım yoktu.
Sabah söylediklerini hatırlatmaya başladığında uykum tamamen dağıldı.
Onun için mesele hâlâ oturduğum sıraydı.
Daha doğrusu yanında oturduğum kişi.
“Elindekini ver.”
Numaram yüksekti.
Gözlüğüm benim için aksesuar değildi.
Onsuz birkaç metre ötesi yalnızca şekillerden ve renklerden ibaretti.
Melis birkaç saniye bekledi.
Sonra gözlüğü bana doğru uzattı.
Parmaklarım çerçeveye değmek üzereydi ki eli geri çekildi.
“Melis.”
Bu kez sesim sertleşti.
Gözlüğü bıraktı.
Yere düştü.
İçim sıkıştı.
Eğilmeye davranırken ayağının hareket ettiğini gördüm.
Ya da bulanık bir gölgenin hareket ettiğini.
Ardından çıtırtı geldi.
Küçük bir ses.
Ama o an bütün sınıftan daha yüksek geldi.
Bir an kıpırdamadım.
Melis ayağını çektiğinde yere çömeldim.
Gözlüğü ellerimle buldum.
Çerçeve yamulmuştu.
Camların ikisi de parçalanmıştı.
Bir köşesi parmağıma battı.
“Sen ciddi misin?”
“Yanlışlıkla oldu.”
Başımı kaldırdım.
Onu net göremiyordum.
Ama sesindeki sakinliği duyabiliyordum.
“Gözlüğümü eline alman da mı yanlışlıktı?”
“Düştü.”
“Sen de tesadüfen üstüne bastın.”
Yanındaki kız Melis’in koluna hafifçe dokundu.
“Melis, hadi.”
Sesindeki şey pişmanlık değildi.
Daha çok olayın uzamasından rahatsız olmuş gibiydi.
Melis birkaç saniye daha önümde durdu.
“Bundan sonra söylediğim şeyi ciddiye alırsın.”
İçimdeki öfke bir anda soğudu.
İşte bu yanlışlık değildi.
Melis döndü.
Diğer kız da hiçbir şey söylemeden onun arkasından çıktı.
Elimde artık hiçbir işe yaramayan gözlüğümle kaldım.
Sinirliydim.
Ama sinir, bir şeyi değiştirebildiğiniz zaman işe yarıyordu.
Şu anda birkaç metre ötesini göremiyordum bile.
Başımı kaldırdım.
Sınıfın arka tarafında uzun, koyu bir siluet seçiliyordu.
Pamir.
Hâlâ oradaydı.
Olanların tamamını görmüştü.
“Gördün.”
“Gördüm.”
Sesi sakindi.
Fazla sakin.
“Ve hiçbir şey söylemedin.”
Birkaç saniye sustu.
“Benim meselem değildi.”
Cevabı beklediğimden daha çok sinirime dokundu.
“Sevgilin gözlüğümü kırdı.”
Bunu söylerken sevgili olduklarından kesin olarak emin değildim.
Ama Pamir düzeltmedi.
Demek yanlış tahmin etmemiştim.
“Onu da gördüm.”
İnanamayarak ona baktım.
Daha doğrusu onun olduğunu bildiğim bulanık şekle.
“Harika.”
“Benden ne yapmamı bekliyorsun?”
“Hiçbir şey.”
Sesim sertleşti.
“Zaten onu gayet iyi yapıyorsun.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Melis’le aranızdaki şeye beni karıştırma.”
Kaşlarımı çattım.
“Aramızdaki şey mi? Ben bu kızı bugün tanıdım.”
Cevap vermedi.
Bu daha da sinir bozucuydu.
“Merak etme. Artık seninle de bir sorunum var.”
“Çabuk karar veriyorsun.”
“İnsan bazen çok yardımcı oluyor.”
Konuşma orada kaldı.
Pamir bana cevap vermek yerine dikkatini başka yere verdi.
Sanki birkaç saniye önce tartışmamışız gibi.
Beni asıl sinirlendiren de buydu.
Söylediklerim ona değmiyor gibiydi.
Kapı açıldı.
“Hadi gel artık.”
Gelen ses erkek sesiydi.
Başımı o tarafa çevirdim.
Kapıda bahçede gördüğüm koyu saçlı çocuk duruyordu.
Mert.
Pamir’e bakıyordu.
“Berk beş dakikadır beni gönderiyor. Biraz daha gelmezsen kendi gelecek.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra ikisi sınıftan çıktı.
Pamir yanımdan geçerken bana bakıp bakmadığını anlayamadım.
Umurumda olmadığını düşünmek istedim.
Bir süre sonra koridordan ayak sesleri geçti.
Tam o sırada sağ tarafımdan bir ses geldi.
“İyi misin?”
Başımı çevirdim.
Kızıl saçlı bir siluet bana doğru yaklaşıyordu.
Yüzü ancak birkaç adım kala seçilmeye başladı.
“Sen kaç kişisin?”
Bir an durdu.
Sonra güldü.
“Bir.”
“Güzel. Ben üç görüyordum.”
Yanıma geldi.
“Ben Sude.”
“Cansu.”
“Onu biliyorum.”
“Doğru. Toplum önünde duyurdum.”
Elimdeki gözlüğü görünce yüzündeki gülümseme biraz azaldı.
“Melis mi?”
“Evet.”
Sude şaşırmadı.
Bu dikkatimi çekti.
Bir şey sormaya fırsat bulamadan kapının önünden biri geçti.
Mert.
Sude’nin bakışları ona kaydı.
Mert de onu gördü.
İkisi de konuşmadı.
Sadece baktılar.
Birkaç saniye.
Belki daha az.
Ama aynı okulda okuyan iki insanın birbirine bakışı değildi.
Mert’in adımları hafifçe yavaşladı.
Sonra devam etti.
Sude’nin gözleri de çok kısa süre arkasında kaldı.
Bana döndüğünde yüzündeki ifade yeniden normaldi.
Sormadım.
Henüz.
Elimdeki kırık gözlüğe uzandı.
“Hadi.”
“Nereye?”
“Revire.”
“Revir gözlük tamir ediyor mu?”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Etmiyorsa bugün başlatırız.”
Bu kızı birkaç dakikadır tanıyordum.
Seveceğimi anlamam birkaç dakikamı bile almamıştı.
⸻
Revirdeki görevlinin gözlüğe bakıp yüzünü buruşturması durumun pek iyi olmadığını anlamama yetti.
Olay idareye bildirildi.
Sınıfta gören öğrenciler olduğu için Melis’in müdür yardımcısıyla görüşeceği söylendi.
Benim içinse o sırada daha acil bir problem vardı.
Karşımdaki insanların yüzlerini doğru düzgün seçemiyordum.
Annem arandı.
Telefonu açar açmaz geleceğini söyledi.
Gelmesine gerek olmadığını anlatmaya çalıştım.
Başaramadım.
Ben sabrımı kaybetmek üzereyken Sude telefonu elimden aldı.
“Merhaba teyzecim, ben Sude.”
Başımı ona çevirdim.
Daha annemi görmeden teyzecim aşamasına ulaşmıştı.
Ne konuştuğunun yarısını anlamadım.
Ama birkaç dakika sonra telefonu geri verdiğinde annem belirgin şekilde daha sakindi.
Yakındaki optikçiye gitmemize razı olmuştu.
İdare de annemin onayıyla günün geri kalanında izinli sayılacağımı söyledi.
Telefonu kapattım.
Sude’ye baktım.
“Sen annemi nasıl ikna ettin?”
Omuz silkti.
“İnsan ilişkileri.”
“On sekiz yıldır annemle ilişkim var. Bende niye yok?”
“Yanlış teknik.”
Buna cevap vermedim.
Çünkü büyük ihtimalle yine haklıydı.
Okuldan çıktığımızda Sude koluma girdi.
Düşmeyeyim diye yaptığını söyledi.
Kör olmadığımı söylememin üzerinden yaklaşık beş saniye geçmişti ki kaldırımın kenarındaki dubaya çarpmama ramak kaldı.
Sude hiçbir şey söylemedi.
Demesine gerek de yoktu.
“Yüzünle konuşma.”
Gülmeye başladı.
Optikçi fazla uzakta değildi ama gözlüksüz hâlimle yol olduğundan daha uzun geldi.
İçeri girdiğimizde görevli gözlüğümü aldı ve uzun uzun inceledi.
Önce çerçeveyi çevirdi.
Sonra kırılan bağlantı noktasına baktı.
Camların durumunu zaten anlatmaya gerek yoktu.
Sonunda gözlüğü tezgâha bıraktı.
“Bunu kullanmanızı önermem.”
İçimde küçük bir umut vardı.
Hemen öldü.
“Hiç mi kurtulmaz?”
Çerçevenin artık güvenli olmadığını, camların da tamamen değişmesi gerektiğini anlattı.
Yeni gözlük yaptırmam gerekecekti.
Elimde tuttuğum çerçeveye baktım.
Yıllardır yüzümde olan bir şeyin birkaç saniye içinde işe yaramaz hâle gelmesi beklediğimden daha tuhaf hissettirdi.
Bir eşya değildi sadece.
Alışkanlıktı.
Sabah kalkıp düşünmeden yüzüme taktığım şeydi.
Aynada kendimi görme şeklimdi.
Şimdi küçük bir kutunun içine girecekti.
Annem son göz muayenemdeki numaralarımı ve reçetemin fotoğrafını gönderdi.
Yeni gözlüğü aceleyle seçmek istemedim.
Şimdilik numarama uygun günlük lenslerden aldık.
Bütün süreçte en zor kısmın gözlüğümün kırılması olduğunu düşünmüştüm.
Yanılmıştım.
Lens denen küçücük şey gözüme girmemek için benimle kişisel bir savaş başlattı.
Sude karşıda oturmuş beni izliyordu.
Bir süre dayanabildi.
Sonra omuzları titremeye başladı.
“Gülüyorsun.”
“Hayır.”
“Omzun titriyor.”
“Duygulandım.”
“Neye?”
“Mücadelene.”
Ona baktığımı düşündüm.
Görmediğim için emin değildim.
“Şu an seni hiç sevmiyorum.”
“Bir saat bile olmadı, hızlı gidiyoruz.”
Sonunda ikinci lens de yerini buldu.
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım.
Dünya yavaş yavaş geri geldi.
Raflar.
Tabelalar.
Kapı.
Ve karşımda sırıtmasını saklamaya çalışan Sude.
İnsan görmek gibi hayatı boyunca yaptığı bir şeyi ancak birkaç saat kaybedince bile ne kadar önemli olduğunu anlıyordu.
Sude yüzüme birkaç saniye baktı.
“Bir şey diyeceğim.”
“Deme.”
“Gözlerin güzelmiş.”
Kaşlarımı çattım.
“Gözlükle kötü müydü?”
“Onu demedim. Şimdi daha çok belli oluyor.”
Yan taraftaki aynaya döndüm.
Kendimi gözlüksüz görmek tuhaftı.
Çocukluğumdan beri yüzümün bir yerinde mutlaka bir çerçeve vardı.
Onsuz aynadaki kişi hâlâ bendim.
Ama alıştığım hâlim değildi.
Aynı odada birinin eşyaların yerini değiştirmesi gibi.
Her şey size ait.
Ama ilk bakışta bir şeyler yabancı geliyor.
“Farklı,” dedim.
Sude de aynadan bana baktı.
“Sadece farklı.”
Bu cevabı sevdim.
Gözlükle çirkin, lensle güzel olduğum bir hikâyeye ihtiyacım yoktu.
Gözlüğümü seviyordum.
Ama artık kullanılamıyordu.
Bir süre hayatıma lensle devam edecektim.
Kırık çerçeveyi kutusuyla çantama koydum.
Optikçiden çıktığımızda telefonumu açıp saate baktım.
Son ders çoktan başlamıştı.
Okula dönsek bile giriş, izin belgesi ve koridor derken dersin yarısından fazlası bitecekti.
Üstelik idare günün kalanında izinli olduğumu söylemişti.
Sude de saatine baktı.
Birbirimize döndük.
“Dönüyor muyuz?” diye sordum.
Birkaç saniye düşündü.
“Ben çok kötü bir örnek olmak istemem ama…”
“Devam et.”
“Canım hiç istemiyor.”
Ben de istemiyordum.
İlk günümde okuldan kaçan öğrenci olmak gibi bir planım yoktu.
Ama ilk günümde birinin gözlüğümü parçalayacağını da planlamamıştım.
Planlar konusunda günün genel başarısı ortadaydı.
“Tamam,” dedim.
Dünya yine dönmeye devam etti.
⸻
Okulun bitmesine çok kalmamıştı.
Sude’yle yakınlarda biraz dolaştık.
Aslında hiçbir şeye ihtiyacımız yoktu.
Sadece zaman geçiriyorduk.
Onunla konuşmak kolaydı.
Sessizlik olduğunda paniğe kapılıp doldurmuyordu. Bir şey anlattığımda da hemen soru yağmuruna tutmuyordu.
Bazen tanıdığınız bir insanla rahatlamak uzun sürerdi.
Bazılarıyla sürmüyordu.
Sude ikinci gruptaydı.
Telefonu birkaç kez titreşti.
Birinde ekrana baktığında yüzündeki ifade kısacık değişti.
Sonra telefonu yeniden cebine koydu.
Kimin yazdığını sormadım.
Bazı şeyler yüzünüzden belli olsa bile herkes tarafından sorulması gerekmiyordu.
Okulun çıkış saatine birkaç dakika kala Sude telefonunu çıkardı.
Hızla bir şeyler yazdı.
“Ege’ye yazıyorum.”
“Ege kim?”
“Çocukluk arkadaşım.”
Gönder tuşuna bastı.
“Yan sınıfta.”
“Bugün niye görmedim?”
“Çünkü daha ilk gününde bütün okul nüfusuyla tanışman gerekmiyor.”
Mantıklıydı.
Telefonu kısa süre sonra titreşti.
Sude ekrana bakıp güldü.
“Çıkınca geliyor.”
“Nereye?”
“Pizza yemeye.”
“Biz pizza yemeye ne zaman karar verdik?”
“Aç olduğumu fark ettiğimde.”
Bu kızın planlarında bana danışmanın zorunlu bir aşama olmadığını anlamaya başlamıştım.
⸻
Yakındaki pizzacıya geçtiğimizde okuldan çıkış zili çalalı birkaç dakika olmuştu.

Cam kenarındaki bir masaya oturduk.
Sude menüyü açar açmaz süper boy bir pizza söyledi. Ardından bir büyük boy pizza daha ekledi.
“O kadar aç mısın?” dedim.
Başını iki yana salladı.
“İki kişiyiz.”
“Üç,” dedi.
Kaşlarımı çattım.
“Üç mü?”
“Ege.”
Bana ciddi bir ifadeyle baktı.
“O kadar mı yiyor?” diye sordum.
“Göreceksin,” dedi.

Siparişi verdik.
Ben annemle kısa bir konuşma yaptım. İyi olduğumu, lenslerle rahat gördüğümü söyledim. Yeni gözlük işini daha sonra birlikte halledecektik.
Melis kısmını eve bıraktım.
Telefonda anlatılacak kadar kısa değildi.
Aramayı kapattığım sırada pizzacının kapısı açıldı.
Sude başını kaldırdı.
“Geldi.”
Ben de döndüm.
İçeri giren çocuk uzundu.
Kumral saçları hafif dağınıktı. Montunun önü açıktı ve yüzünde, daha kimseyle konuşmadan önce bile gülüyormuş gibi duran bir ifade vardı.
Yakışıklıydı.
Bunu ilk bakışta fark ettim.
İkinci bakışta ise yakışıklılığından daha belirgin başka bir özelliği olduğu anlaşılıyordu.
Çocuk daha masaya ulaşmadan konuşmaya başladı.
“Ben okuldan çıktığım gibi buraya geldim. Bir teşekkür bekliyorum.”
Sude başını bile kaldırmadı.
“Yedi dakika sürdü.”
“Benim için uzun.”
Sandalyeyi çekip bana baktı.
“Yeni kız?”
Kaşımı kaldırdım.
Sude araya girdi.
“Cansu, Ege. Ege, Cansu.”
Ege elini uzattı.
“Memnun oldum. Hakkında hiçbir şey bilmiyorum ama Sude seni iki saatte yemeğe çağırdıysa ya çok iyisin ya da karar verme yetisini kaybetti.”
Elini sıktım.
“İkinci seçenek daha güçlü.”
Bir saniye yüzüme baktı.
“Siz ne zamandır arkadaşsınız?”
“Sekiz yaşından beri,” dedi Sude.
Ege başını salladı.
“Benim o zaman söz hakkım yoktu.”
İstemeden güldüm.
Nil aklıma geldi.
İnsan ancak çok eski bir arkadaşına bu kadar rahat laf sokabiliyor ve iki saniye sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebiliyordu.
Pizza geldiğinde Sude’nin neden süper boy söylediğini anladım.
Ege gerçekten tek kişi sayılmıyordu.
Bir süre yemekle ilgilendik.
Sonra Sude gün içinde gördüğüm insanları anlatmaya başladı.
Berk’in adı geçince gülümsedim.
“Bahçede bile susmuyordu.”
“Berk susarsa okul tahliye edilir,” dedi Sude.
Ege pizzasından bir parça aldı.
“Ben bir kere sustuğunu gördüm.”
Sude ona baktı.
“Uyuyordu.”
Ege omuz silkti.
“Yine de sustu.”
Berk’ten sonra Mert’in adı geçti.
Sude’nin elindeki bardak masaya biraz daha yavaş indi.
Çok küçük bir hareketti.
Ama koridordaki birkaç saniyelik bakış geldi aklıma.
“Ben Mert’le çıkıyordum,” dedi.
Başımı ona çevirdim.
“Bugün gördüğüm Mert?”
“Evet.”
Koridordaki an yeniden zihnimde canlandı.
Demek sebebi buydu.
“Ne zaman ayrıldınız?”
“Bir yıl oldu.”
Bir yıl.
İkisine bakınca daha kısa gelmişti.
Sude konuyu büyütmedi.
Ben de zorlamadım.
Sadece Mert’le beraberken onun grubuyla sürekli vakit geçirdiğini, bu yüzden Pamir ve Berk’i de eskiden beri tanıdığını anlattı.
Ege ağzındaki lokmayı bitirdi.
“Berk hâlâ bazen buna yenge diyor.”
Sude ona baktı.
“Çünkü Berk’in hayatta kalma içgüdüsü yok.”
“Ben bilgi veriyorum.”
Ben güldüm.
“Pamir?”
Sude başını iki yana salladı.
“O yapmaz. Berk’in kendi salaklığı.”
Pamir’in sınıftaki hâli geldi aklıma.
Berk’in tek bakışla sustuğu an.
Bu konuda Sude’ye inanmak zor değildi.
Sonra istemeden Melis’i sordum.
Sude’nin yüzündeki ifade biraz değişti.
“Melis’le Pamir sevgili.”
Tahmin etmiştim.
Yine de bunu doğrudan duymak sabah gördüğüm birkaç şeyi yerine oturttu.
Melis’in onun yanına oturma çabası.
Koluna dokunması.
Bana daha ilk saniyeden attığı bakış.
“Araları kötü ama,” diye devam etti Sude. “Bir süredir.”
“Melis düzeltmeye çalışıyor.”
“Pamir?”
Sude kısa bir an düşündü.
“Pek yanaşmıyor.”
Sabah sınıfta gördüğüm o küçük geri çekilme geldi aklıma.
“Niye ayrılmıyorlar?”
Soruyu söyledikten sonra biraz fazla meraklı olduğuma karar verdim.
Sude omuz silkti.
“Onu onlar bilir.”
Haklıydı.
Bazı ilişkiler dışarıdan bakınca çok basit görünüyordu.
Bitir.
Git.
Kal.
Affet.
Affetme.
İçinde olduğunuzda hiçbir şey iki kelime kadar kolay değildi.
Demir’i düşündüm.
Çatalımla tabağın kenarına dokundum.
“Bana ne zaten.”
Ege başını kaldırdı.
“İnsan ‘bana ne’ diyorsa genellikle biraz merak ediyordur.”
Ona baktım.
“Biz ne zamandır tanışıyoruz?”
Telefonuna baktı.
“Yaklaşık on sekiz dakika.”
“On sekiz dakika önce daha huzurluydum.”
Hiç alınmadı.
“İlk gün herkes böyle söylüyor.”
Sude güldü.
Konu da orada kapandı.
İyi oldu.
Pamir hakkında neden daha fazla şey öğrenmek istediğimi kendime açıklamak istemiyordum.
Bir insanı çözemediğimde merak ederdim.
Hepsi buydu.
Bir süre sonra konu bambaşka yerlere dağıldı.
Ege’nin geçen hafta beden eğitimi öğretmeninden kaçarken yanlış kapıdan girip öğretmenler odasında yakalandığını öğrendim.
Ege bu anlatıma itiraz etti.
“Kaçmıyordum.”
Sude pizzasından bir parça aldı.
“Hocayı görünce koştun.”
“Yön değiştirdim.”
“Koşarak.”
“Dinamik bir yön değişikliğiydi.”
Bana döndü.
“Bu kadın olayları tek taraflı anlatıyor.”
“Senin tarafını da duydum.”
“Ve?”
“Onunki daha inandırıcı.”
Sude gülmeye başladı.
Ege başını iki yana salladı.
“İhaneti erken yaşadık.”
Ben de güldüm.
Sonrasında konuşmalar kendiliğinden azaldı.
Pizza yedik.
Sude arada telefonuna baktı.
Ege okulda olan bir şey anlattı.
Ben Muğla’daki birkaç saçma anımı söyledim.
Garip olan, kendimi dışarıda hissetmememdi.
İstanbul’a geldiğimden beri Nil dışında biriyle ilk kez bu kadar rahat gülüyordum.
Bunu fark ettiğimde gülümsemem bir an küçüldü.
Yeni bir yere alışmak belki de büyük bir anda olmuyordu.
Bir sabah uyanıp artık buraya ait olduğunuzu anlamıyordunuz.
Daha küçük şeylerdi.
Bir sokak tanıdık geliyordu.
Bir mekân.
Bir ses.
Birinin yanında ne söyleyeceğinizi düşünmeden gülebiliyordunuz.
Yabancılık siz fark etmeden biraz geriye çekiliyordu.
Sude telefonumu istedi.
Numarasını kaydetti.
Adının yanına pizza emojisi koymuştu.
“Neden pizza?”
“İlk günümüz.”
“Duygusal.”
“Sus.”
Ege de telefonumu istedi.

Numarasını kaydedip geri verdi.
Ekrana baktım.
Ege – Acil Durum
“Ne acili?”
“Fark etmez.”
“Arayayım mı yani?”
“Yok, açmam.”
Sude iç çekti.
Güldüm.
Ege’nin komik olmasının en iyi tarafı belki buydu.
Sürekli bir şey yapmaya çalışmıyordu.
Bazı insanların komik olmak için çabaladığı çok belli olurdu.
Onunki sanki istemeden oluyordu.
Ya da ben öyle sanmıştım.
Henüz on sekiz dakikadır tanıyordum.
⸻
Sude ve Ege’yle ayrıldıktan sonra taksiye bindim.
Araba hareket eder etmez telefonum titreşti.
Nil.
ÖLMEDİN Dİ Mİ?
Gülümsedim.
Henüz değil.
Cevabı saniyesinde geldi.
NASILDI
Bir süre düşündüm.
Bugün olanları hangi cümleyle özetleyebilirdim?
Gözlüğüm öldü.
Üç nokta belirdi.
Kayboldu.
Tekrar belirdi.
NE DEMEK ÖLDÜ
KİM ÖLDÜRDÜ
Bir kız.
KİM
ADRES VER
İSTANBUL’A GELİYORUM
Gülmemek için dudağımı ısırdım.
Akşam anlatacağım.
CANSU
Akşam.
Birkaç saniye sonra yeni bir mesaj geldi.
İYİ MİSİN
Gülümsemem biraz küçüldü.
Nil buydu işte.
Önce İstanbul’a gelip birini dövmekle tehdit ederdi.
Sonra asıl soruyu sorardı.
İyiyim. Gerçekten. Artık lens kullanıyorum.
SEN LENS Mİ TAKTIN
Evet.
FOTO AT
Hayır.
CANSU
Nil.
SEN BENİ ARTIK HİÇ SEVMİYORSUN
Telefonu sessize aldım.
Birazdan yine yazacağını biliyordum.
Başımı cama yasladım.
Şehir akıp gidiyordu.
Sabah gördüğüm bazı sokakları artık tanıyabiliyordum.
Bir köşe.
Bir pastane.
Bir trafik ışığı.
Sonra aklıma okul geldi.
Sude.
Ege.
Mert’in Sude’ye bakışı.
Melis.
Ve istemediğim hâlde Pamir.
Pamir.
Nesrin teyzenin oğlunun adı da Pamir’di.
Aynı okul.
Aynı yaş.
Bir de sınıfta aldığım o tanıdık koku.
Tesadüf ihtimali giderek küçülüyordu.
Aynı kişi çıkarsa ne olacaktı ki?
Hiçbir şey.
Sadece ilk okul günümde sinir olduğum çocukla aynı evde kalıyor olacaktım.
Üstelik odası benimkinin hemen yanındaydı.
Bir de sevgilisi beni ilk günden gözlüksüz bırakmıştı.
Yüzümü buruşturdum.
İstanbul bana alışmam için pek süre tanımıyordu.
⸻
Taksi evin önünde durduğunda hava kararmaya başlamıştı.
Ücreti ödeyip indim.
Bahçe kapısından geçerken anneme anlatmam gerekenleri sıralıyordum.
Melis.
Gözlük.
İdare.
Lens.
Sude.
Ege.
İlk okul günüm için fazlasıyla uzun bir hikâyeydi.
Kapının önüne gelip zile bastım.
İçeriden ayak sesleri geldi.
Annemin açmasını bekliyordum.
Belki Nesrin teyzenin.
Kapı açıldı.
Bir an hiçbir şey söylemedim.
Karşımda okulda yanına oturduğum çocuk duruyordu.
Pamir.
Bu kez onu tanımakta tereddüt etmedim.
Aynı yüz.
Aynı koyu kahverengi gözler.
Aynı sakin ifade.
Ve artık nereden tanıdığımı bildiğim o koku.
Demek gerçekten oydu.
Pamir de beni görünce birkaç saniye durdu.
Bakışları yüzümde kaldı.
Sonra gözlüğümün olması gereken yere indi.
Lensleri fark ettiğini anladım.
Ama sormadı.
“Sen?”
Kelime ağzımdan kendiliğinden çıktı.
Yüzünde belirgin bir şaşkınlık yoktu.
“Demek sensin.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek o?”
Kapıyı biraz daha açtı.
“Annemin misafiri.”
İçeriden Nesrin teyzenin sesi geldi.
“Pamir, kim geldi?”
Pamir gözlerini benden ayırmadan cevap verdi.
“Cansu.”
Şüphe kalmamıştı.
İçeri girdim.
Ayakkabılarımı çıkarırken hâlâ olanları kafamda yerine oturtuyordum.
“Sen Nesrin teyzenin oğlusun.”
“Evet.”
“Arden’dasın.”
“Bunu bugün gördün.”
“Adın da Pamir.”
Bakışları birkaç saniye yüzümde kaldı.
“Onu da bugün öğrendin.”
Kaşlarımı çattım.
“Toparlıyorum.”
Başını hafifçe eğdi.
Ne güldü ne de cevap verdi.
Yanımdan geçip içeri doğru yürüdü.
Arkasından baktım.
“Okulda anlamadın mı?”
Durdu.
“Neyi?”
“Benim burada kaldığımı.”
“Hayır.”
“Adımı duydun.”
Bu kez başını çevirip baktı.
“Cansu adında tek kişi olduğunu düşünmedim.”
“Elbette.”
Sesindeki kayıtsızlık sinirime dokundu.
Merdivenlere doğru yürüdüm.
Arkamdan sesi geldi.
“Sen de anlamadın.”
Durup döndüm.
“Neyi?”
“Benim kim olduğumu.”
“Annenin adını sorsaydım mı?”
Bir an yüzüme baktı.
“Belki.”
“İlk gün tanıştığım insanlara annelerinin adını sormuyorum.”
“İyi alışkanlık.”
Bu çocuk benimle dalga mı geçiyordu?
Yüzünden anlamak imkânsızdı.
Bu da onu daha sinir bozucu yapıyordu.
Merdivenlere yeniden yöneldim.
Gözlüğümü sormadı.
Melis’i sormadı.
Okulda olanları sormadı.
Beklememem gerekiyordu zaten.
Saatler önce bunun onun meselesi olmadığını açıkça söylemişti.
İki basamak çıktıktan sonra durdum.
Yan oda.
Pamir’in odası.
Yavaşça arkamı döndüm.
O çoktan salona doğru yürüyordu.
Beni fark etmedi bile.
Ya da etti.
Pamir’de ikisini ayırt etmek zordu.
Harika.
İlk okul günümde bir arkadaş edinmiştim.
Sude’nin çocukluktan beri hayatında olan ve birkaç dakika içinde gereğinden komik olduğunu öğrendiğim Ege’yle tanışmıştım.
Gözlüğümü tamamen kaybetmiştim.
Bir kızın hedefi hâline gelmiştim.
O kızın sevgilisiyle aynı sırada oturuyordum.
Ve o sevgili şu anda benimle aynı evde yaşıyordu.
Üstelik odası benimkinin hemen yanındaydı.
Ve onun yastığı bir haftadır benim odamdaydı.
Gözlerimi kapattım.
İstanbul’daki hayatımın sakin geçeceğine dair içimde küçücük bir umut kalmıştı.
Sanırım o da bugün kırılan gözlüğümle birlikte çöpe gitmişti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

64okunma 15beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18