13. bölüm · Bir Gün Seni Unutursam
Bölüm 11 – Anıları Biriktirmek
Ertesi sabah Mert telefonunun alarmıyla uyandı.
Gözlerini açar açmaz komodinin üzerindeki küçük not defterine baktı. Artık her sabah ilk yaptığı şey buydu. Defterin ilk sayfasında kendi el yazısıyla yazılmış tek bir cümle vardı. Bugün de yaşamayı unutma. Bu cümleyi birkaç gün önce kendisi yazmıştı. Şimdi ise her sabah yeniden okuyordu.Yatağından kalktı. Pencereyi açtı. Soğuk hava odanın içine doldu. Uzaktan martı sesleri geliyordu. Bir an gözlerini kapattı. İçinden sessizce dua etti. Bugün güzel bir gün olsun.
Saat on birde Defne’nin mesajı geldi. “Hazır mısın? Mert gülümsedi. Her zaman. Evden çıktığında Defne apartmanın önünde bekliyordu. Sırtında küçük bir çanta vardı. Bugün nereye gidiyoruz? diye sordu Mert. Sürpriz. Yine mi? Bu sefer güzel bir sürpriz. Otobüse bindiler. Yaklaşık kırk dakika sonra şehrin dışında, denize bakan eski bir tepeye ulaştılar. Burası çok sakin bir yerdi. Küçük bir seyir terası, birkaç bank ve yaşlı çınar ağaçları, Rüzgâr hafif hafif esiyordu. Defne çantasını açtı. İçinden renkli bir kutu çıkardı.Kutunun üzerinde büyük harflerle şunlar yazıyordu: Anı Kutusu. Mert şaşkınlıkla baktı. Bu da ne? Defne kutuyu açtı. İçinde boş zarflar, renkli kartlar, küçük cam şişeler ve minik not kâğıtları vardı. Geleceğimiz. Mert gülümsedi. Nasıl yani? Bugünden itibaren her buluşmamızdan bir şey saklayacağız. Bir fotoğraf, Bir not, Bir sinema bileti, Kurumuş bir çiçek. Denizden topladığımız taş ne olursa. Mert kutuya uzun uzun baktı. Niye? Defne gözlerinin içine baktı. Çünkü bazı anılar sadece hafızada durmaz. Bazen bir kutunun içinde de yaşayabilir. Mert’in boğazı düğümlendi. Defne bunu onun hastalığı için yaptığını söylememişti. Ama ikisi de biliyordu.
İlk olarak sahilden küçük, beyaz bir taş seçtiler. Defne taşı Mert’in avucuna bıraktı. Bunu neden seçtin? Çünkü sıradan görünüyor. Yakından bakınca ise üzerinde küçük parıltılar var. Senin gibi. Mert utandı. Ben taş mıyım yani? Defne kahkahasını tutamadı. Hayır. Sadece ilk bakışta sessiz görünüyorsun. Ama seni tanıdıkça içinde bambaşka bir dünya olduğunu anlıyor insan. Mert taşı cebine koydu. Belki yıllar sonra gerçekten bu günü unutacaktı. Ama o taş kalacaktı.
Öğleden sonra birlikte eski fotoğraf makinesiyle yeni fotoğraflar çektiler. Defne objektifi Mert’e çevirdi. Gül. Poz vermeyi beceremiyorum. Becermek zorunda değilsin. Mutlu ol yeter. Tam o sırada Mert kahkaha attı. Deklanşör sesi duyuldu. İşte bu, dedi Defne. En sevdiğim fotoğraf. Neden? Çünkü bu fotoğrafta rol yapmıyorsun. Gerçekten mutlusun. Mert fotoğraf makinesini eline aldı. Bu kez Defne’yi çekti. Rüzgâr saçlarını savuruyordu. Gözlerini güneşe karşı kısmıştı. Ve gülümsüyordu. Mert deklanşöre bastı. İçinden tek bir cümle geçti. Ne olur bu yüzü hiç unutmayayım.
Akşam güneş batarken seyir terasının en ucundaki banka oturdular. Gökyüzü turuncudan mora dönüyordu. Defne başını Mert’in omzuna yasladı. Biliyor musun? Neyi? Eskiden geleceği planlamayı çok severdim. Şimdi? Şimdi bugünü yaşamayı daha çok seviyorum. Mert sessizce gülümsedi. Ben de. Çünkü artık ikisi de biliyordu. En değerli zaman, henüz unutulmamış olan zamandı. Eve döndüğünde Mert yine masasının başına geçti. Beşinci mektubu yazmaya başladı.
Sevgili Defne,
Bugün bana bir kutu hediye ettin. İçine anılar koyacağız dedin. Belki sen bunu sadece romantik bir fikir sandın. Ama benim için bundan çok daha fazlası.
Bugün denizden küçük beyaz bir taş aldık. Eğer bir gün o taşı elime alır da neden sakladığımı hatırlayamazsam, lütfen bana bu günü anlat. Rüzgârı anlat. Gün batımını anlat.
Omzuma yaslandığın o sessiz dakikayı anlat. Çünkü bazı günler yeniden yaşamaya değecek kadar güzeldir.
Mert mektubu bitirdi. Zarfı kapattı. Sonra çekmeceyi açtı. Artık beş mektup vardı. Beş farklı gün, Beş farklı umut Ve her mektubun ortak bir duası: Ne olur Sevmeyi unutmayayım. O geceden sonra Mert’in odasında yeni bir alışkanlık başladı. Yatağının başucuna küçük, siyah kapaklı bir defter koydu. Defterin ilk sayfasına büyük harflerle şunu yazdı: Her sabah oku. Altına da maddeler ekledi. Bugün günlerden… Annemin adı… En sevdiğim kahve şekersiz. Defne hayatımdaki en değerli insan. Yazdıktan sonra uzun süre sayfaya baktı. Henüz bunları unutmamıştı. Ama unutacağı ihtimaline karşı şimdiden hazırlık yapıyordu.Bu düşünce, yirmi dört yaşındaki bir insan için ağırdı. Yine de vazgeçmedi. Birkaç gün sonra Defne ile şehir merkezindeki küçük bir kafede buluştular. İçerisi sıcaktı. Camlar buğulanmıştı. Dışarıda ince ince kar atıştırıyordu. Defne heyecanla çantasından bir albüm çıkardı. Fotoğraflar basılmış. Mert albümü açtı. İlk sayfada yağmurlu otobüs durağındaki gün vardı. Sonra kitapçı, Sahil, Korudaki yürüyüş, seyir tepesi. her fotoğrafın altına Defne küçük notlar yazmıştı. İlk kahkahamız. İlk uzun yürüyüşümüz. İlk gün batımımız. Mert parmaklarını fotoğrafların üzerinde gezdirdi.
Çok güzel olmuş. Defne gülümsedi. Bir gün çocuklarımıza gösteririz. Mert’in eli bir anda durdu. Çocuklar… Bu kelime, içinde sessiz bir sızı bıraktı. Geleceği hayal etmek istiyordu. Ama artık cesaret edemiyordu. Defne onun sustuğunu fark etti. Ne oldu? Hiç. Sadece… İnşallah. Defne bu cevaba şaşırdı. Eskiden Mert, gelecekten bahsederken hep umutla konuşurdu. Şimdi ise her cümlesinde görünmez bir korku vardı. Kafeden çıktıktan sonra birlikte meydana doğru yürüdüler. Kar taneleri omuzlarına düşüyordu. Defne avucunu açıp gökyüzüne baktı. Çocukken kar yağınca çok mutlu olurdum. Şimdi olmuyor musun? Oluyorum. Ama eskisi kadar değil. Neden? Çünkü büyüdük. Mert gülümsedi. Belki de çocukluğumuzu hatırladığımız sürece büyümemişizdir. Defne başını salladı. Belki. Tam o sırada Mert’in telefonu çaldı. Arayan annesiydi. Mert, eve gelirken ekmek alır mısın? Tabii anne. Telefon kapandı. Mert telefonu cebine koydu. Sonra bir anda durdu. Yüzündeki ifade değişti. Defne endişeyle yaklaştı. Mert? Mert etrafına bakıyordu, Şaşkın, Boş, sanki bulunduğu yeri ilk kez görüyormuş gibi. Neyin var? Mert cevap vermedi. Defne koluna dokundu. Mert… Bu kez Mert yavaşça ona baktı.Gözlerinde tanıdık olmayan bir boşluk vardı. Kusura bakmayın, dedi sessizce. Sizi tanıyor muyum? Defne’nin nefesi kesildi. Sanki bütün şehir bir anda sessizliğe gömülmüştü.
Mert’in sesi titriyordu. Ben şu an, adınızı hatırlayamıyorum. Defne’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. Mert, Ben Defne. Mert gözlerini kapattı. Alnını tuttu.Sanki başının içinde büyük bir ağrı vardı. Defne, diye fısıldadı. Birkaç saniye geçti. Sonra derin bir nefes aldı. Ve gözleri yeniden eski sıcaklığına kavuştu. Defne… Bu kez sesinde tanıdık bir sevgi vardı. Özür dilerim. Ne oldu bana? Defne cevap veremedi. Sadece ona sıkıca sarıldı. Mert de kollarını onun etrafına doladı. İkisi de ağlıyordu. Kar yağmaya devam ediyordu. Meydandaki insanlar onların yanından geçip gidiyordu. Kimse birkaç saniye içinde yaşanan o büyük kırılmayı bilmiyordu. O akşam Mert hayatındaki en zor mektubu yazdı.
Sevgili Defne,
Bugün sana baktım ve birkaç saniyeliğine adını hatırlayamadım. Hayatımın en korkunç anı buydu.
Gözlerinde gördüğüm acıyı hiç unutmak istemiyorum. Çünkü o acı bana seni ne kadar çok sevdiğimi hatırlattı. Eğer bir gün seni tamamen unutursam,
lütfen bugün bana nasıl sarıldığını anlat. Çünkü ben hatırlayamazsam bile belki kalbim o sarılışı yeniden tanır.
Mert mektubu bitirdi. Kalemi masaya bıraktı. Başını ellerinin arasına aldı. Kapının önünde sessizce duran annesi, oğlunun hıçkırıklarını duyuyordu. Ama içeri girmedi. Çünkü bazı acılar, insanın sevdiğiyle bile tek başına yüzleşmesi gereken acılardı.
