12. bölüm / 13
Bir Bakış YeterDestekler
Bölümler 13Şu an: Destekler
- 1 Gürültücü Komşu1.033 kelime
- 2 İhanetler608 kelime
- 3 Zavallı1.199 kelime
- 4 İyikiler406 kelime
- 5 İlk Çekim326 kelime
- 6 İddia479 kelime
- 7 Pansuman1.318 kelime
- 8 Bir İlk1.720 kelime
- 9 Bir İlk1.734 kelime
- 10 Şans Öpücüğü1.360 kelime
- 11 Bir Bakışla1.066 kelime
- 12 Destekler2.271 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 Derdimin Çiçeği1.516 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sahneye çıkmadan on dakika önce telefonumu yeniden kontrol ettim.
Ekranda yeni bir mesaj yoktu.
Babamın sabah attığı mesaj hâlâ duruyordu.
**Babam:* Bu akşam gösterin vardı, değil mi? Bilet işini hallettim. Bir şey gerekirse haber ver, hesabına para gönderdim.
Hesabıma para göndermişti.
Her zamanki gibi.
Dudaklarımı birbirine bastırıp telefonu makyaj masasına bıraktım. Sonra aynaya döndüm.
Saçlarım kusursuz bir topuzla toplanmıştı. Kirpiklerim belirgindi, gözlerimin çevresindeki makyaj en ufak bir hatayı bile saklayacak kadar özenliydi. Pembe dudaklarımın üzerinde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaydı.
Zaten ben de insanlara bunu göstermekte ustaydım.
Kapı aralandığında antrenörüm başını uzattı.
“Hazır mısın, güzelim?”
Derin bir nefes aldım.
“Hazırım.”
Yanıma gelip omzumu sıktı.
“Harika olacaksın.”
Gülümsedim.
“Her zamanki gibi.”
***
Sahneye çıktığım an bütün düşüncelerim sustu.
Işıklar yüzüme vurdu. Salon karanlıktı; seyircileri tek tek seçemiyordum. Yalnızca ön sıralardaki birkaç silueti ve karşımda uzanan sahneyi görebiliyordum.
Müzik başladı.
Ve ben dans ettim.
Her hareketiyle aylarımı verdiğim koreografiyi, her dönüşü defalarca çalıştığım adımları, canımın acıdığı günlerde bile bırakmadığım provaları dansıma kattım. Parmak uçlarımın üzerinde yükselirken bütün bedenim müziğin bir parçasına dönüştü. Kollarımı açtım, döndüm, sıçradım.
Bir anlığına hiçbir şey düşünmedim.
Ne okul vardı ne yorgunluk ne de eve döndüğümde beni bekleyen sıradan hayat.
Yalnızca ben vardım.
Ben ve sahne.
Sonra koreografinin en sevdiğim bölümüne geldik.
Başımı hafifçe kaldırıp seyircilere baktım.
Onu bulmaya çalıştım.
Ön sıralara.
Yanlara.
Arka sıralara.
Belki geç kalmıştı. Belki kapıda bekliyordu. Belki birazdan salona girecekti ve beni görecekti.
Belki bu kez…
Dönüşümü tamamladım.
Gözlerimi kapatıp son hareketimi yaptım.
Müzik sustu.
Bir saniyelik sessizlikten sonra salon alkışlarla doldu.
Eğildim.
Gülümsedim.
Bir kez daha eğildim.
Alkışlar yükselirken gözlerim dolacak gibi oldu ama gülümsememi bozmadım. Çünkü ben Nazlı'ydım. Sahneye çıkmadan önce korksam bile dans eder, canım yansa bile devam eder, herkes beni izlerken tek bir hata yapmazdım.
Gösterim bitmişti.
Ve ben harikaydım.
Bunu biliyordum.
Tek bilmediğim şey, babamın salonda olup olmadığıydı.
***
Kulis koridorunda herkes birbirine sarılıyor, çiçekler uzatıyor, fotoğraflar çekiyordu.
“İnanılmazdın!”
“Şu dönüşlerin!”
“Resmen büyüledin bizi!”
Teşekkür ettim. Sarıldım. Fotoğraf çektirdim. Bir arkadaşımın uzattığı çiçekleri aldım.
Telefonumu elime geçirdiğimde ilk yaptığım şey babama bakmak oldu.
Mesaj yoktu.
Aradım.
Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı.
“Efendim?"
Arka planda televizyon sesi vardı. Bir de tanımadığım bir adamın konuşması.
“Baba…”
Sesim, istemediğim kadar ince çıkmıştı.
“Gösteri bitti mi?”
Gözlerimi kapattım.
“Bitti.”
“Güzel geçti mi?”
Dudaklarımı ıslattım.
“Çok güzel geçti. Herkes çok beğendi.”
“Harika, aferin sana. Ben de sana bir şey lazım olursa diye para göndermiştim, gördün mü?”
Bir süre konuşamadım.
“Baba, sen…”
“Şimdi biraz meşgulüm, Nazlı. Sonra konuşsak olur mu?"
“Salonda mıydın?” diye sordum sonunda.
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
“Yok. Bugün işler uzadı. Gelemedim.”
Başımı eğdim.
“Anladım.”
“Darılma hemen. Başka zaman telafi ederiz. Hem sana güzel bir hediye alırız, olur mu?”
Olmazdı.
Ama bunu söylemedim.
“Tamam, baba.”
“Öptüm seni. Kendine dikkat et.”
Telefon kapandı.
Elimdeki ekrana bakmaya devam ettim.
Sonra yavaşça telefonumu indirdim.
Birisi koridorun diğer ucundan adımı seslendi. Başımı kaldırıp gülümsedim.
“Geliyorum!”
Sesim neşeliydi.
Yüzümdeki ifade yerli yerindeydi.
Kimse bir şey anlamadı.
Kimse anlamasın istiyordum zaten.
Kendi kulisime girdim, kapıyı kapattım ve kilitledim.
Sırtımı kapıya yasladım.
Bir süre öylece kaldım.
Sonra yüzümdeki gülümseme kayboldu.
Dudaklarım titredi. Gözlerimden ilk yaş süzüldüğünde hemen sildim. Ardından bir tane daha geldi. Bir tane daha.
Ve artık durduramadım.
Aynanın karşısındaki sandalyeye oturdum. Başımı ellerimin arasına aldım. Omuzlarım sessizce sarsılırken makyajım yanaklarıma doğru akmaya başladı.
Sahnede binlerce kez hayalini kurduğum şeyi yapmıştım.
Kusursuz dans etmiştim.
Aylarca çalışmıştım.
Başarmıştım.
Ama bütün salonun alkışları arasında gözlerim tek bir kişiyi aramıştı.
Babamı.
Benden kötü bir şey istememiştim ki.
Bir hediye istememiştim. Daha fazla para istememiştim. Bana pahalı bir şey almasını da istememiştim.
Yalnızca orada olmasını istemiştim.
Bir kez olsun telefonuna bakmadan beni izlemesini…
Gösteri bittikten sonra yanıma gelip, “Seni izledim, Nazlı. Seninle gurur duyuyorum,” demesini…
Belki saçlarıma dokunmasını.
Belki bana sarılmasını.
Belki de hiçbir şey söylemeden yanımda durmasını.
Burnumu çekip aynadaki hâlime baktım. Gözlerimin altındaki makyaj dağılmış, kirpiklerimin siyahlığı yanaklarıma bulaşmıştı.
Az önce sahnede bir prenses gibi görünüyordum.
Şimdi kendi yüzüme bile bakamıyordum.
“Ben senden ne istiyorum ki?” diye fısıldadım.
Sesim kuliste yankılandı.
Cevap veren olmadı.
Çünkü babam burada değildi.
Yine.
Dizlerimi kendime çekip yüzümü kollarıma gömdüm. Ağlamamaya çalıştıkça boğazımdaki düğüm büyüdü.
Ben güçlü olmak istiyordum.
Her şeyi kendi başıma başarmak, kimsenin beni küçümsemesine izin vermemek, sahneye çıktığımda herkesin gözlerini üzerime çevirmek istiyordum.
Ama o akşam tek istediğim şey, babamın gözlerini üzerime çevirmesiydi.
Kapının dışından ayak sesleri geçti.
Hemen başımı kaldırdım.
“İyiyim!” diye seslendim, kimse bir şey sormamış olmasına rağmen.
Sesim çatlamıştı.
Elimin tersiyle yanaklarımı sildim. Derin bir nefes almaya çalıştım ama göğsümdeki sıkışma geçmedi.
Telefonum yeniden titredi.
Bir an umutla ekrana baktım.
Babam değildi.
Sadece gösteriden bir fotoğrafın gönderildiği grup mesajıydı.
Telefonu masaya bıraktım.
Sonra aynaya döndüm.
Kendime bakıp zorla gülümsedim.
Bir kez daha.
Bir kez daha.
Ta ki dudaklarımın kenarları yukarı kıvrılana kadar.
Çünkü birazdan o kapıyı açacak, dışarı çıkacak ve herkesin karşısına yine aynı Nazlı olarak çıkacaktım.
Kusursuz dans eden.
Kimseye ihtiyacı olmayan.
Her şeyin üstesinden gelen Nazlı.
Yalnızca bu kez, kapıyı açmadan önce kendime bir söz verdim.
Bir gün sahneye çıktığımda, beni izlemeye gelen birinin olup olmadığını kontrol etmek zorunda kalmayacaktım.
Bir gün, birinin gelmesini beklemeden de mutlu olacaktım.
Makyaj temizleme mendilini yüzümde gezdirdim.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Gözlerimin kenarındaki siyah kalıntılar bir türlü çıkmıyordu. Ya da belki ben, aynadaki hâlime bakmamak için yüzümü gereğinden fazla siliyordum.
Derin bir nefes aldım.
Ağlamıştım. Evet. Hem de öyle böyle değil.
Ama artık bitmişti.
En azından bitmiş olması gerekiyordu.
Saçlarımı düzelttim, yüzümü temizledim ve çantamdan nemlendiricimi çıkardım. Gözlerimin kızarıklığı hâlâ belli oluyordu ama yapacak bir şey yoktu. Biraz su içtim, sonra aynaya yaklaşıp kendime baktım.
“Toparlan, Nazlı,” diye mırıldandım. “Hadi.”
Telefonum masanın üzerinde titredi.
Normalde bu sesi duyar duymaz elime atılırdım. Bu kez birkaç saniye bekledim.
Sonra telefonu aldım.
**Uras:** Gösterin nasıldı, balerin?
Ekrana baktım.
Bir zamanlar bu çocuğun mesajlarına cevap vermek için nasıl fırsat kolladığımı hatırlayınca istemsizce gülümsedim. Sonra gülümsemem yüzümden silindi.
Gösterim nasıldı?
Harikaydı, Uras.
Hayatımın en önemli gecelerinden biriydi.
Ve babam gelmedi.
Bunu ona nasıl yazacaktım?
Neden yazacaktım ki zaten?
Başparmağım klavyenin üzerinde gezindi. Bir şeyler yazmak istedim. Her zamanki gibi onunla dalga geçmek, bana balerin demesine laf yetiştirmek, belki de gösteride yaptığım bir hatayı anlatıp abartılı tepkisini okumak…
Ama içimden hiçbir şey gelmedi.
Mesajı bir kez daha okudum.
**Gösterin nasıldı, balerin?**
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Sonra sohbetten çıktım.
Mesajın altında beliren *görüldü* yazısını fark ettiğimde içim tuhaf bir şekilde burkuldu.
Telefonu ters çevirip çantama koydum.
Cevap vermeyecektim.
Çünkü şu an birine nasıl olduğumu anlatacak gücüm yoktu. Hele ki her zamanki Nazlı olmamı beklediğini düşündüğüm birine…
Kapının arkasından arkadaşımın sesi geldi.
“Nazlı, hazır mısın canım? Çıkıyor muyuz?”
Çantamı omzuma astım.
“Geliyorum!”
Son kez aynaya baktım. Gözlerimin kızarıklığını saklayamıyordum ama en azından ağlamıyordum artık.
Kapıyı açtım.
Ve dışarı çıktım.
Telefonum çantamın içinde sessizce duruyordu.
Uras'ın mesajıysa cevapsız kalmıştı.
Uras'ın Ağzından
Telefonu koltuğun üzerine bırakıp mutfağa geçtim.Duş almış, üzerime siyah bir tişört geçirmiştim. Normalde bu saatlerde ya antrenmandan kalan hareketleri tekrar eder ya da menajerimin bitmek bilmeyen mesajlarına söylenirdim.
Ama aklım başka yerdeydi.
Nazlı'da.
Telefonumu elime alıp mesajımıza tekrar girdim.
**Ben:** Gösterin nasıldı, balerin?
Görüldü.
Cevap yok.
Kaşlarımı çattım.
Telefonu bırakıp buzdolabından su aldım. Birkaç yudum içtikten sonra tekrar kontrol ettim.
Hâlâ yok.
“Ne oldu şimdi?” diye kendi kendime söylendim.
Nazlı'nın cevap vermemesi dünyanın sonu değildi. Her dakika konuşmuyorduk zaten. Üstelik bazen sırf beni sinirlendirmek için mesajlarıma geç döndüğünü de biliyordum.
Ama bu sefer farklıydı.
En azından bana öyle geliyordu.
Çünkü normalde mesajımı görür görmez ya bir laf sokar ya da kendisiyle dalga geçmeme izin vermeyecek kadar zekice bir cevap verirdi.
Bu kez hiçbir şey yazmamıştı.
Sohbet kutusuna girdim.
**Ben:** Balerin hanım, soruma cevap vermek bu kadar mı zor?
Yazdım.
Sildim.
Fazla ukala duruyordu.
Zaten her zamanki gibi davranmak istemiyordum. Nedense ona bir şey olmuş olabileceği düşüncesi içime oturmuştu.
Başka bir mesaj yazdım.
**Ben:** Her şey yolunda mı?
Başparmağım gönder tuşunun üzerinde durdu.
Sonra mesajı da sildim.
Bir süre ekrana baktım. Ardından telefonu masaya bıraktım.
“Saçmalıyorsun, Uras.”
Kendi kendime konuşmaya başlamıştım. Harika. Bir de bu çıkmıştı başıma.
Nazlı gösteriye çıkmıştı. Muhtemelen yorulmuştu. Belki ailesiyleydi, belki arkadaşlarıyla kutlama yapıyordu. Benim her şeye anlam yüklemem gerekmiyordu.
Yine de aklıma maçtan önceki hâli geldi.
Bana bakarken gülümseyişi…
Boyu yanağıma yetişmeyince yanlışlıkla boynuma kondurduğu o öpücükten sonra yüzünün aldığı renk…
Ve gözlerini kaçırırken bana kazanmamı söyleyişi.
İstemeden gülümsedim.
Sonra telefonuma tekrar baktım.
Hâlâ cevap yoktu.
Gülümsemem kayboldu.
Normalde birinin bana cevap vermemesini umursamazdım. İsteyen konuşurdu, istemeyen konuşmazdı. Kimsenin peşinden koşacak değildim.
Ama konu Nazlı olunca bütün o kurallarımın pek bir anlamı kalmıyordu.
Telefonu elime alıp bu kez düşünmeden yazdım.
**Ben:** Nazlı?
Gönderdim.
Ekranda mesajın iletildiğini gördüm.
Bekledim.
Bir dakika.
İki dakika.
Beş dakika.
Cevap gelmedi.
Derin bir nefes verip koltuğa yaslandım. Başımı geriye attım ve tavana baktım.
Belki de gerçekten yorgundu.
Belki de canı konuşmak istemiyordu.
Bunu anlayabilirdim.
Ama içimdeki o tuhaf huzursuzluk bir türlü geçmiyordu.
Telefonu sehpanın üzerine bıraktım.
Tam o sırada aklıma bir şey geldi.
Gösteride onu izleyenler olmuştu. Alkışlamışlardı. Belki kuliste çiçekler almış, herkesle fotoğraf çekilmişti. Belki annesiyle birlikte eve dönmüştü.
Peki ya babası?
Babasından bahsettiğini hatırlıyordum ama ayrıntılarını bilmiyordum. Aralarının kötü olduğunu hiç söylememişti. Zaten Nazlı, canını sıkan şeyleri anlatmak yerine onlarla dalga geçmeyi tercih eden biriydi.
Bir an duraksadım.
Ya canı gerçekten sıkkınsa?
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Onu aramak geldi içimden.
Sonra vazgeçtim.
Beni görmek istemiyorsa üstüne gitmenin anlamı yoktu. Üstelik her şeyi bir şakaya çevirmeyi alışkanlık hâline getirmişken, şimdi karşısına çıkıp ne diyecektim?
*İyi misin, balerin?*
Güldüm.
Kendi kendime, acı acı.
Telefonu yeniden elime aldım ve son bir mesaj yazdım.
**Ben:** Cevap vermek zorunda değilsin. Sadece iyi olduğunu bilmek istedim.
Gönderdikten sonra telefonu ekranı aşağı bakacak şekilde masaya bıraktım.
Bu kez kontrol etmeyecektim.
En azından beş dakika boyunca.
Çünkü Nazlı'yla ilgili beni asıl sinirlendiren şey, ona ulaşamamak değildi.
**Asıl mesele, ona bir şey olmuş olabileceğini düşünmenin bile beni bu kadar huzursuz etmesiydi.**
Ve ben, bu düşünceden hiç hoşlanmıyordum.
Telefonumu cebime koyup dairemin kapısını kapattım.
Tam merdivenlere yönelecektim ki koridorun diğer ucunda birini gördüm.
Nazlı.
Elinde çantasıyla kendi dairesinin kapısına doğru yürüyordu. Saçları her zamanki gibi değildi; birkaç tutam yüzüne düşmüştü. Üzerindeki gösteri kıyafetlerini değiştirmişti ama yüzünde, ne kadar uğraşırsa uğraşsın saklayamadığı bir yorgunluk vardı.
Dudaklarım kendiliğinden kıvrıldı.
Başını kaldırdı.
Normalde olsa gözlerini devirir, bana yine saçma sapan bir laf atardı.
Bu kez yalnızca hafifçe gülümsedi.
“Selam, Uras.”
Elimde olmadan kaşlarımı çattım.
Yanına doğru yürüdüm.
“Naber?”
“İyi.”
Tek kelime.
Üstelik gözlerimin içine bile doğru düzgün bakmamıştı.
Başımı hafifçe yana eğdim.
“Vay be. Bu kadar mı? Ben sana mesaj atıyorum, sen görüldü atıyorsun. Şimdi de tek kelimelik cevaplar. Bir yerde yanlışlıkla seninle dalga geçmeyi bıraktım da haberim mi yok?”
Eskiden olsa gülerdi.
Belki omzuma vururdu.
Belki de bana dünyadaki en sinir bozucu insan olduğumu söylerdi.
Ama bu kez yalnızca çantasının askısını düzeltti.
“Yorgunum biraz.”
Sesindeki kırgınlığı fark etmemek için insanın gerçekten hiçbir şey duymuyor olması gerekirdi.
Gülümsemem yavaşça kayboldu.
“Gösteri yüzünden mi?”
Başını salladı.
“Biraz.”
Bir süre yüzüne baktım. Gözlerini benden kaçırıyordu. Burnunun ucu hafifçe kızarmıştı. Makyajını silmiş olmasına rağmen gözlerinin çevresi de kızarmış görünüyordu.
Bir şey olmuştu.
Bundan emindim.
Ama ne olduğunu bilmiyordum.
“İyi misin?”
İşte o an bir şey değişti.
Dudakları aralandı ama cevap vermedi. Gözlerimin içine bakmaya çalıştı. Sonra bakışları yeniden yere kaydı.
Gözleri doldu.
Öyle yavaşça değil. Sanki bütün akşam tuttuğu ne varsa, tek bir soruyla yeniden yüzeye çıkmış gibi.
Kahretsin.
Ne yapacağımı bilemedim.
Nazlı'yı ağlarken görmemiştim. Daha doğrusu, onun ağlayabileceğini biliyordum elbette ama bu hâlini hiç düşünmemiştim.
O hep kendinden emin dururdu.
Bir şey canını sıktığında laf sokardı. Sinirlendiğinde diklenirdi. Üzüldüğünde bile kimseye belli etmemek için elinden geleni yapardı.
Şimdiyse karşımda duruyor, gözlerini dolduran yaşları tutmaya çalışıyordu.
“Hey…” dedim, sesimi farkında olmadan alçaltarak. “Ne oldu?”
Nazlı başını iki yana salladı.
“Bir şey yok.”
İçimden bir küfür savurdum.
Bir şey yokmuş.
Gözleri dolmuş, sesi titremişti ve hâlâ bana bir şey olmadığını söylüyordu.
“Tamam,” dedim usulca. “Anlatmak zorunda değilsin.”
Bir an yüzüme baktı.
Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı.
Bir adım attı ve bana sarıldı.
Öyle tereddütlü, yarım yamalak bir sarılma da değildi. Kollarını boynuma doladı, yüzünü göğsüme gömdü.
Donup kaldım.
Gerçekten.
Hayatımda ilk kez bir cümle kurmak için bu kadar uzun süre düşündüğümü hatırlamıyorum.
Nazlı bana sarılmıştı.
Bana.
Az önce mesajlarıma cevap vermeyen, koridorda karşılaşınca tek kelimeyle geçiştiren, her zamanki gibi davranmayan kız şimdi kollarımın arasındaydı.
Ve ben, onu daha fazla üzmekten korkar gibi ellerimi havada tutuyordum.
Sonra yavaşça bir elimi sırtına koydum.
Diğer kolumu da belinin etrafına sardım.
Nazlı'nın başı göğsümdeydi. Hiçbir şey söylemiyordu.
Ben de sormadım.
Saçlarının üzerinden koridorun tavanına baktım. Kalbim, sanki az önce ringe çıkmışım gibi hızlı atıyordu ama bununla ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Onu üzen herkesi bir tur dövmek istiyordum ve bunun nedeni hakkında en ufak fikrim yoktu.
“Tamam” diye fısıldadım. “Buradayım.”
Bunu söyledikten sonra sustum.
Çünkü bazen insanın söyleyecek çok şeyi oluyor ama hiçbirinin yeterli olmayacağını biliyor.
Nazlı biraz daha sıkı sarıldı.
Elimi sırtında yavaşça gezdirdim.
“İstersen hiçbir şey anlatma,” dedim. “Gerçekten. Tamam mı?”
Başını çok hafifçe salladı.
Bir süre öylece kaldık.
Ne zaman ayrılacağını bilmiyordum. Açıkçası ayrılmasını da istemiyordum.
Sonunda biraz geri çekildi. Yüzünü göremeden önce ellerinin tersiyle gözlerini sildi.
“Özür dilerim,” diye mırıldandı.
Kaşlarım çatıldı.
“Neden?”
“Bilmiyorum.”
İstemeden kısa bir nefes verdim.
“Balerin, bana sarıldığın için özür dileyecek değilsin herhâlde.”
Dudaklarının kenarı titreyerek kıvrıldı.
İşte o küçücük gülümseme…
Bütün akşam beklediğim şey buydu belki de.
Başımı hafifçe eğip yüzüne baktım.
“Bir de,” dedim, sesime biraz alışıldık alaycılığımı katarak, “böyle sarılmaya devam edersen kendimi önemli biri sanmaya başlayacağım.”
Nazlı burnunu çekti.
“Her şeyi mahvetmek zorunda mısın?”
İşte benim güzelim.
Gülümsemem büyüdü.
“Ah, sesin geri geldi. Rahatladım.”
Gözlerini devirdi ama bu kez bakışları eskisi kadar boş değildi.
Yine de gözlerinin kızarıklığı geçmemişti.
Elimi cebime soktum, sonra yeniden çıkardım. Ona ne söyleyeceğimi düşünüyordum.
Sonunda sadece şunu sordum:
“Eve girmek istiyor musun, yoksa biraz burada mı kalalım?”
Nazlı cevap vermeden önce yüzüme baktı.
Sanki gerçekten kalabileceğine emin olmak istiyordu.
Ben de bu kez şaka yapmadım.
“Nasıl istersen,” dedim. “Acele yok.”
Bölüm etkileşimi
