11. bölüm · Bir Alışkanlık Gibi
BÖLÜM 8 (“Demir kapılar insanı kilitlemez; asıl sınav, sabahları yine kalkabilmektir.”)
Melihin anlatımıyla;
Cezaevinin kapısı arkamdan kapandığında çıkan ses, insanın içinden bir şey koparıyordu. Metal… soğuk… geri dönüşü olmayan bir ses. O an Baran’ın her gün bu sesle yaşadığını düşündüm.
Görüş odasında beklerken ellerim titriyordu. Onunla ne konuşacağımı defalarca kafamda kurmuştum ama şimdi hepsi dağılıyordu.
Kapı açıldı.
Baran içeri girdi.
Zayıflamıştı. Gözlerinin altı çökmüştü ama bakışı hâlâ tanıdıktı. Beni görünce durdu. Sonra karşıma oturdu.
Bir süre konuşmadık.
“İyi misin?” diye sordum sonunda.
Ne saçma bir soruydu. İkimiz de biliyorduk.
Baran omuz silkti.
“Yaşıyorum,” dedi.
Bu cümle kalbime oturdu.
“Ben…” dedim, sesim titredi,
“o gece seni durduramadım.”
Baran başını eğdi.
“Beni durdursaydın,” dedi,
“ben çoktan ölmüştüm.”
Sustum.
“Dinle,” dedim sonra, ona baktım,
“ben seni burada bırakmayacağım.”
Gözlerini kaldırdı. İlk kez gerçekten baktı bana.
“Ne gerekiyorsa yapacağım,” dedim.
“Her şeyi.”
“Avukat… dosya… tanık…”
Sözlerim birbirine karışıyordu.
“Seni buradan çıkaracağım, Baran,” dedim.
“Söz veriyorum.”
Baran uzun süre bana baktı.
Sonra başını iki yana salladı
.
“Benden dolayı kendini yakma,” dedi.
“Bu benim yüküm.”
“Elimde değil,” dedim.
“Bu yükü tek başına taşıyamazsın.”
Bir süre sessizlik oldu.
“Mine geliyor mu?” diye sordu kısık bir sesle.
“Evet,” dedim.
“Ve seni bırakmadı.”
Baran gözlerini kapattı.
Bir nefes aldı.
“Bu yeter,” dedi.
“Çıkamasam bile.”
Ayağa kalktım. Zaman dolmuştu.
“Çıkacaksın,” dedim kararlı bir sesle.
“Çünkü biz bir aileyiz.”
Kapıdan çıkarken arkamı dönmedim.
Eğer dönseydim…
sözümü tutmak zorunda kalacağımı bir kez daha hatırlardım.
Baranın anlatımıyla;(Cezaevi)
Melih gittikten sonra kapı yine kapandı.
Ama bu sefer ses daha sert geldi kulağıma. Çünkü artık yalnızdım.
Görüş odasından koğuşa yürürken ayaklarım ağırlaştı. Koridorlar hep aynıydı ama her seferinde biraz daha dar geliyordu. Duvarlar üstüme doğru eğiliyormuş gibi hissediyordum. Burada zaman ilerlemiyor, sadece insanın içini kemiriyordu.
Koğuşun kapısı açıldı.
“Yeni misafir,” dedi gardiyan.
İçeri girdim.
Altı ranza, yedi adam. Herkes bir anlığına bana baktı, sonra başlarını çevirdi. Cezaevinde bakmak bile bir dildi; fazla bakarsan meydan okuma sayılırdı.
Ranzama oturdum. Demir soğuktu. İlk günler hep öyleydi zaten: soğuk.
Yan ranzadaki adam başını uzattı. Kır saçlıydı, yüzü sert ama gözleri yorgundu.
“Adın ne?” dedi.
“Baran.”
“Kemal,” dedi.
“Alışırsın.”
Bu kelimeyi burada çok duydum.
Alışırsın.
Sanki insan her şeye alışabilirmiş gibi.
İlk haftalar konuşmadım. Sayım, yemek, volta… Hepsi birbirine karıştı. Geceleri uyuyamıyordum. Işıklar kapansa bile zihnim kapanmıyordu. Babamın sesi yankılanıyordu kulaklarımda. Silahın ağırlığını hâlâ avucumda hissediyordum.
Bir gece alt ranzadan biri konuştu. Gençti, benden küçüktü.
“Abi,” dedi fısıltıyla,
“ilk defa mı?”
Başımı salladım.
“Geçer,” dedi.
“Geçmese bile… uyuşuyorsun.”
Adı Yusuf’tu. Kavga yüzünden girmişti içeri. Suçundan çok pişmanlığı vardı. Bana Mine’yi sordu kim olduğunu bilmeden.
“Dışarıda biri var mı seni bekleyen?” dedi.
“Var,” dedim.
Bir tane değil… bir hayat.
Kemal bana çay yapmayı öğretti. Burada çay dostluktu. Bardak uzatmak, “seni tanıyorum” demekti. Bir süre sonra diğerleri de konuşmaya başladı. Kimisi hırsızdı, kimisi yanlış zamanda yanlış yerdeydi. Ama herkesin ortak bir noktası vardı: geçmiş.
Burada kimse geleceği anlatmazdı.
Günler geçtikçe yüzüm sertleşti. Gülmeyi unuttum. Ama dinlemeyi öğrendim. İnsan burada susarak hayatta kalıyordu.
Geceleri Mine’yi düşündüm. Onun sesini, ağladığını, bana sarılışını… Bazen gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Burada gözyaşı lükstü.
Bir gün avluya çıktığımızda Kemal omzuma dokundu.
“Buradan çıkan çok az insan eskisi gibi olur,” dedi.
“Sen hangisi olacaksın?”
Cevap vermedim.
Ama içimden şunu söyledim:
Eğer çıkarsam… bu kez susmayacağım.
Cezaevi beni öldürmedi.
Ama parçaladı.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Melih gittikten sonra gece daha uzun sürdü.
Koğuşta ışıklar kapandı ama karanlık gelmedi. Çünkü karanlık, zaten içimdeydi.
Ranzaya uzandım. Üst ranzadan birinin nefesi geliyordu, alt ranzadan başka birinin sayıklaması. Cezaevi geceleri sessiz olmaz; sadece sesler daha ağır çıkar. Her ses, insanın içine biraz daha işler.
Gözlerimi kapattım.
Açtım.
Tekrar kapattım.
Uyku gelmedi.
Babamın sesi duvarlardan yankılandı. Mine’nin ağlayan yüzü gözümün önüne geldi. Silah… o an… Parmaklarım istemsizce kasıldı. Kendime kızdım. Burada bile hâlâ kaçamıyordum.
Yan ranzadan Kemal’in sesi geldi.
“İlk geceler uyunmaz,” dedi.
“Zorlama.”
Başımı çevirmedim.
“Sence alışılır mı?” diye sordum.
Kısa bir sessizlik oldu.
“Alışırsın,” dedi yine.
“Ama bu iyi bir şey değil.”
Bir süre sonra gözlerim kapandı. Uyku değildi bu; daha çok bayılmak gibiydi. Ne rüya gördüm ne de dinlendim.
Sabah sayımına gardiyanın sesiyle uyandık.
“Kalk!”
Koğuş bir anda hareketlendi. Ranzalar gıcırdadı, ayak sesleri, öksürükler… Herkes aynı anda uyanmış ama kimse gerçekten uyanmamış gibiydi.
Lavaboya gittim. Aynaya baktım.
Kendimi tanımadım.
Yüzüm daha sertti. Gözlerim daha boş.
Kahvaltıya çıktık. Uzun bir sıra. Metal tepsiler, plastik tabaklar. Herkes sessizdi. Burada sabahlar konuşarak başlamaz. Yan yana oturduk. Yusuf karşıma geçti.
“İlk gün kahvaltısı,” dedi.
“En zorudur.”
Peynirin tadını almadım. Zeytin acıydı. Çay sıcaktı ama içimi ısıtmadı. Yine de içtim. Burada reddetmek dikkat çekerdi.
Kemal ekmeğini ikiye bölüp bana uzattı.
“Al,” dedi.
“İlk günler paylaşılır.”
O an anladım:
Burada dostluk, büyük laflarla değil; ekmekle kuruluyordu.
Kahvaltıdan sonra koğuşa döndük. Saatler geçmek bilmedi. Duvarlar, kapılar, demir… Her şey aynı renkti. Zaman hissini kaybettim. Öğleye doğru gardiyan bağırdı.
“Havalandırma!”
Hep beraber çıktık. İlk kez. Avluya adım attığımda gökyüzünü gördüm. Küçüktü ama maviydi. Bir an durdum. Kimse bir şey demedi. Burada gökyüzüne bakmak ayıp sayılmazdı.
Volta atmaya başladık. Aynı daire. Aynı adımlar. Yusuf yanımdaydı. Kemal biraz önde yürüyordu. Diğerleri sigara içiyor, konuşuyor ya da sadece yere bakıyordu.
“Burada insanı ayakta tutan şey,” dedi Yusuf,
“birlikte yürümek.”
Başımı salladım.
Bir süre sonra adımlarım ritim tuttu. Nefesim düzeldi. İlk kez… içimdeki ağırlık biraz hafifledi. Hâlâ içerideydim. Hâlâ kilit altındaydım. Ama o an yalnız değildim.
Kemal döndü, bana baktı.
“Bugün buradayız,” dedi.
“Yarın da burada olacağız. O yüzden… yürümeye devam et.”
Gökyüzüne bir kez daha baktım.
Mine’yi düşündüm. Irmak’ı, Melih’i,Miray'ı Akın’ı…
Beni çıkaracağız demişti Melih.
İlk kez o gün, buna inanmak istedim.
Cezaevi insanı sabırla sınar.
Ve ben…
sabretmeyi öğreniyordum.
Ve sanırım,
sabretmeyi burada öğreneceğim sadece onları bekleyeceğim.
