4. bölüm · Benimle Yüzleşemezsin
2. bölüm
Ediz ile aramızdaki sessizliği telefonuma gelen mesaj bozmuş, ikimiz de bu mesaja sinirlenmiş gibiydik. Telefonu elime aldığımda mesaj atan kişinin İdil olduğunu gördüm. “Efser, nasılsın? Doktorla konuşman gerek.”. Plastik sandalyeden kalkmamla koşmaya başlamam bir oldu. Ediz, ‘ne oldu?’, ‘Efser!’ diye arkamdan bağırdığını duyabiliyordum fakat dönüp cevap vermeye niyetim yoktu. Hastaneye koşarken istemsizce gözlerim doluyordu. Ya öldüyse? diye aklımdan geçirmeden edemiyordum.
Hastane koridorunun o keskin kokusu genzimi yakarken adımlarımın sesi yankılanıyordu. İdil’in mesajı telefonumda parlıyordu. Yoğun bakımın önüne geldiğimde nefes nefese kalmıştım. İdil, cam bölmenin önünde, ellerini birbirine bağlamış bir halde duruyordu. Beni görünce sadece başını salladı, o bakışta binlerce kelime saklıydı ama hiçbiri dudaklarından dökülmedi. “Doktor nerede?" diyebildim sadece, sesim sanki bana ait değilmiş gibi yabancı ve kısıktı. O sırada ağır, otomatik kapı yavaşça açıldı ve beyaz önlüklü bir doktor dışarı çıktı. Maskesini çenesinin altına indirmişti, yüzündeki yorgunluk çizgileri az önce içeride verilen mücadelenin sessiz bir kanıtı gibiydi. Yanıma yaklaştığında nefes alışverişlerim daha çok hızlanıyordu. Doktor, derin bir nefes alıp direkt gözlerimin içine baktı. "Efser Hanım." sesi o kadar alçaktı ki etraftaki makinelerin sesleri arasında duyulmayacak gibiydi. "Sizinle özel bir odada konuşabilir miyiz?"
Dünya o an durdu. Kalbimin atışlarını kulaklarımda duyabiliyordum. Odaya doğru yürürken İdil’in iç çekişi koridorda yankılandı. Kapı kapandığında, içerideki o ağır sessizlik dışarıdaki her şeyden daha gürültülüydü. Doktor masasına yaslandı, ellerini birleştirdi ve o kaçınılmaz cümleye hazırlanır gibi yutkundu. "Biliyorsunuz, durum başından beri çok kritikti.." diye söze başladı. Ağzından çıkacak her kelime de zaman daha çok yavaşlıyordu. “Maalesef..” doktor cümlesini bitirmeden, doktorun sesi kulaklarımda buğulanmıştı, “tüm çabalarımıza rağmen hastayı kaybettik.”. Gözlerim kararmış ve vücudumda güç adında hiçbir şey yoktu. Doktorun sesi daha çok buğulanmış en sonunda hiç gelmemeye başladı, odadaki bütün oksijen bir anda çekilmişti. Gözlerim sabit bir noktadan hareket etmiyor etse de göremiyordum, vücudum benim aksime titriyor ve ellerimi nereye koyacağımı, neyi tutacağımı kestiremiyordum. “Hayır..” dudaklarımdan istemsizce çıkıyordu, “yanlışlık olmalı..”.
Şokun yerini yavaş yavaş gerçekliğe bıraktığında, ilk hıçkırık sanki göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi derinden geldi. Annem, içeride ölürken benim kahkahalarla gülmem aklıma geldiğinde kendimden biraz daha nefret etmeye başladım.
İstemsizce telefonumu açıp, babamı aradım. Çaldı, çaldı, çaldı.. açmadı. Yine aradım, açmadı.. Ve yine açmadı. Ellerim kontrol edilmez bir şekilde titrerken çareyi mesaj atmakta buldum. “Annemi kaybettim. Başka kadınların üstünden kalkmayı başarırsan gelirsin, ölüsüne saygın olsun.” mesaj iletilmemişti bile.
Görevli çarşafı sadece yüzünü gösterecek kadar açtığında, hayatımın en yavaş saniyelerini yaşadım. Annemin yüzünde artık o bildiğim ifade yoktu, yerini solmuş teni almıştı. Bileğine bağlanan o küçük, beyaz plastik karttaki isim ve soyisim, annemin koca bir ömrünün sığdırıldığı son etiketti. Elimi uzatıp o solgun alna dokunmak istedim ama parmak uçlarım buz kesti.
Su sesi, annemin son temizliğiydi ama benim için bu, bir insanın acılarının bitmesiydi. Birazdan o tahta tabutun içine yerleştirildiğinde, annem artık sadece bir anı, bir fotoğraf karesi ve içimde boşluk olacaktı. Tabutun kapağı kapandığında çıkan o tok ses, hikayenin bittiğinin resmi ilanı gibiydi. Herkes birer birer bana sarılırken, anneme içimden sesleniyordum ‘senin gibi olmayacağım.’ bunu çok kez tekrarladım, belki de herkes dağılana kadar.. İdil ise yanımdan bir saniye olsun ayrılmadı. Gözlerim etrafı kovalarken, uzaktan bir silüet gördüm. Uzun boylu bir adam, uzaktan cenazeyi izliyordu, ona doğru yavaşça ilerlerken yüzü belirmeye başladı. “Ediz?” elini saçına götürüp soğuk bir ifadeyle cümleye başladı, “Başın sağolsun, yanında olamadım. İnan benimde kendime ait sorunlarım vardı.”. Ediz kötüyken yanında kaldığım günü bir karşılık olarak yapmamıştım ama bugün yanımda olsun diye çok beklemiştim. Gözlerim yavaş yavaş dağılan insanları takip ediyordu. “Anladım, umarım sorunların çözülür.” Ediz, cebinden bir sigara ve çakmak çıkarıp bana uzattı. “Bu sefer benden olsun.”. Yalandan gülümsedim, elinden sigara ve çakmağı alıp sigara yaktım. Edizin sesi çatallı ve fısıltı gibi çıkıyordu, “Seni bir daha yalnız bırakmayacağım.”. Yüzümde inanmamış gibi bir ifadeyle gülümsedim, “Tanışmamız bir sigarayla başladı, bir sigarayla da bitecek.” Ediz, yavaşça önüme geçti, “Ama o an bu an değil, değil mi?”, kendime bile inanmayarak kafamı onaylar gibi salladım. Konuşsam ağlayacaktım bu yüzden kısa bir süreliğine susmak zorunda kaldım.
Sigaranın sonlarına geldiğimizde uzaktan mezarlığa bakıyordum. Sadece Ediz’in duyabileceği bir sesle, “Sana ne oldu?” sigarasından bir duman alarak cevap verdi, “Hastanede beklediğim adam, iyileşti.” koca bir iç çekerek devam etti, “yani ikimizinde bugun cenazesi çıktı.”. “İyileşmek.." dedim, sesim çatallı ve soğuk geliyordu kulağıma. "Bazen ölmekten daha çok can yakıyor, değil mi?" Ediz, sigarasından son bir nefes çekip izmariti botunun ucuyla ezdi. Bakışları hala uzaklardaki o belirsiz noktadaydı. "Ölürsen biter" dedi düz bir sesle. "Ama iyileşirsen, geride bıraktığın acıyla nasıl yaşayacağını öğrenmen gerekir. Biz bugün o acının altında kaldık." Ediz, cümlesini bitirir bitirmez İdil’in sesi uzaklardan duyuldu, “Efser!” İdil, beni görünce koşarak yanıma geldi, Ediz’e bir süre garip bir şekilde baktı ve bana dönerek konuşmaya devam etti. “Seni arıyordum.” gözleriyle Ediz’i süzmeye devam etti. Bakışlarımı İdil’in meraklı gözlerinden kaçırıp yerdeki ezilmiş izmarite diktim. "Buradaydım." İdil’in bakışları hala Ediz’in üzerindeydi, sanki onu tanımaya çalışır, tanımak istiyor gibi bakıyordu. Ediz ise istifini hiç bozmadı, o belirsiz noktaya bakmaya devam ederken cebinden yeni bir paket çıkardı ama açmadı. Sadece paketi parmaklarının arasında çevirmeye başladı. "Biraz daha bakmak istiyorsan fotoğrafımı vereyim." dedi Ediz, sesi hala o korkutucu haldeydi. İdil kaşlarını çattı, "Seni gözüm tutmadı ve cenazeye gelmeden burada Efser’in savunmasız anında yanında olman sence de garip değil mi?" diye sordu, sesi şimdi daha endişeli geliyordu. Araya girmek zorunda hissettim. "Saçmalama İdil." dedim, elimi hafifçe omzuna koyarak. “Ediz’i tanısan sende seversin."
Ediz hafifçe gülümsedi, ama bu gülümseme dudaklarında kırgınlığın ifadesi gibiydi. "Hadi git artık" dedi bana, cebime küçük bir kağıt bırakarak. İdil kolumdan çekiştirirken, Ediz’in arkamızda bıraktığı o sessiz karanlıkta tek başına kalışını izledim.
Eve vardığımda anahtarı ve çantamı bir kenara fırlattım. İdil beni eve bırakıp kendi evine gitmişti, yanımda olmak için ne kadar ısrar etse de ben istemedim. Salona geçtiğimde gri geniş koltuğuma oturup bir sigara yaktım, dumanı yavaşça içime çekerken odadaki sessizliğin aslında ne kadar gürültülü olduğunu fark ettim. Gözlerim karanlıkta seçemediğim nesneler arasında dolaşırken, parmaklarım istemsizce ceketimin cebine gitti. Ediz'in bıraktığı o küçük kağıt parçası, orada buruşmuş bir şekilde duruyordu. Çıkarıp baktım, üstünde numara yazılı olan bir kağıttı. İdil'in gitmeden önceki o kaygılı bakışlarını düşündüm. Beni korumaya çalışıyordu, biliyordum. Ediz bugün neden o kadar yabancı duruyordu? Belki de haklıydı, bazı yaralar kapandığında bile geride bıraktıkları boşluk, yaranın kendisinden daha çok sızlıyordu. Sigaramın ucu parlayıp sönerken karanlığı kısa bir anlığına aydınlattı. Kendi evimde, en sevdiğim koltuğumda bile kendimi bir yabancı gibi hissediyordum. Kalkıp ışığı açmak yerine, cebimdeki kağıdı parmak uçlarımla ezmeye devam ettim. Ediz'in o son bakışı, hala aklımdan çıkmıyordu. Cebimden telefonumu çıkartıp sigarayı ağzıma koydum. Kağıttaki numarayı telefonuma kaydettim, aramak için can atsam da mesaj yazmaya başladım. “Nasılsın?”
-
Senin nasıl olduğunu merak bile etmeyen, kendi dertlerini öncelik yapan birini iyileştiremezsin. İyileştirmeye çalışsan bile sana ne olacak?
Böyle birini sevmek cesaret ister, bu cesaret de kendini sevmemeye başladığın ilk andır.
-
