3. bölüm · Benimle Yüzleşemezsin

1. Bölüm

s s

Şehrin dar ve karanlık sokaklarında kendi derdinde olan insanlar, her damlası daha çok ıslanmama sebep olan yağmurun şiddetli sesiyle hareketleniyordu. Saçlarımı savuran rüzgar, sırılsıklam olmama rağmen içimdeki acıyı söndüremiyordu. Sağ elimde topuklu ayakkabılarım, sol elimde çantamı tutuyordum. Makyajım akmış, saçlarım dağılmış umrumda değildi, tek isteğim hastaneye yetişmekti.
Hastane kapısından içeri girdiğimde, içeride oturanlar bana delirmişim gibi bakıyordu. Danışmanlığın masasına iki elimi hızlıca koyunca, siyah sandalyede oturan uzun siyah saçlı, çekik kahverengi gözlü kız direkt gözleriyle beni süzmeye başladı. Olabileceği kadar kısık sesle “İyi misin?” dedi. Sesim soğuktan titrek ve oldukça telaşlıydı, “Belgin, Belgin Soyer.” Kız, direkt bilgisayara yönelip bir şeyler yazmaya ve tıklamaya başladı. “3. katta ameliyatta, orada bekleme yeri olacaktır.” Cümlesini bitirmeden asansöre doğru koşmaya başladım. Asansörün düğmesine üst üste basmazsam gelmeyecek gibi hissediyordum, kapısı yavaşça açıldı.
Ameliyathane bekleme salonunda iki saatimi doldurmuştum. Yeri izlemekten başka çarem yoktu. Sanki buradayken anneme destek oluyormuşum gibi hissediyorum. Oysa benim burada olup olmamam hiçbir şey ifade etmiyordu. Üstümdeki kırmızı elbise ve abartılı, akmış makyajımla herkesin dikkatini çekiyordum. Hastanenin o has, baygın ve dezenfektan kokusu üstüme çoktan sinmişti sanki dışarıya çıksam da o koku hiç gitmeyecekti.
Ameliyathanenin kapısı yavaşça açılsa da doktorlar ve hemşireler çok hızlı hareket ediyordu. Sedyede yatan annemin dudakları kurumuş, gözleri sanki bir daha hiç açılmayacak gibi kapalı, kahverengi kısa saçları kana bulanmış, oldukça.. oldukça ölü gibiydi.
Farketmeden sesim yeterince yükselmiş, gözlerimden sayısızca yaşlar akıyordu. “Annem.. annemin durumu nasıl? Lütfen söyleyin!” Orada hiç yokmuşum gibi hızlı adımlarla gidiyorlardı. Peşlerinden koşarak annemin elini tutmaya çalışıyordum, hiç dokunamadan üstünde yoğunbakım yazan büyük kapılı yere doğru giderken, sadece arkalarından bakakaldım. Bir doktor yanımdan hızlıca geçerken “Şu an durumu çok ağır, burada stabilize etmeye çalışıyoruz.” dedi ve arkasından kapı yavaşça kapandı. Ayakta duracak gücüm yoktu. Kalbim burada değil, yoğunbakımın ardında atıyor gibiydi.
Aradan saatler geçmişti, hava almak için dışarı çıktığımda yüzüme vuran serin ve soğuk rüzgarla kendime geldim. Güneş, kendini apartmanların arasından hafifçe belli ediyordu. Yavaşça yürürken hafif ıslak çantamı açıp, sigara paketine uzandım. Herkesin yüzünde yorgunluk ve çaresizlik vardı, herkesin birbirinden ayrı dertleri, sorunları belkide alacakları acı haber vardı. Hastanenin önünde halsiz ve bitkin şekilde dururken, arkadan biri seslendi. “Beni duymuyor musun?” irkildim, sesi kalın ve yorgun çıkıyordu. Hızlıca arkamı döndüğümde kafamı hafifçe yukarı kaldırmak zorundaydım. Kumral ama güneşte sarı olan saçları, gözleri fark edilir bir şekilde mavi, mor göz altları, günlerce hastanedeymiş gibi salaş giyinmiş, görünüşünden belli olan yorgunluğuyla bana dikkatlice bakıyordu. “Buyrun?” dedim, gözlerinin içine bakarak. “Çakmağınız var mı? Aslında bu 3. soruşum.” hafifçe sırıttı. “Pardon, var tabii.” dememle çantama uzanıp, çakmağı vermem bir oldu. “Teşekkürler, sormadan edemeyeceğim durum çok mu acildi?” gözlerini kısarak, cevap vermemi bekledi. Yüzüm ister istemez anlamamış bir hâle büründü. “Anlamadım?” “Üstünü, başını diyorum.”. İç çekmeden edemedim, “Sadece güzel bir gün olacak sanmıştım.” titreyen parmaklarımın arasındaki sigarayı, yanımda duran küllükte söndürerek tekrar adama döndüm ve devam ettim “Siz çok yorgun görünüyorsunuz, iyi misiniz?”. Adam bakışlarını gökyüzüne doğru çevirdi, “İyiyim. İsmin neydi?”. Bu kadar soğukkanlılıkla cevap vermesine şaşırdım. “Efser, siz?” “Ediz, memnun oldum.” “Bende.” Ediz, gözlerimin içine doğru bakmaya başladığı ilk andan beri, içim açılmıştı. Mavi gözleri, sanki denizdeymişim gibi huzur verdi ama bir o kadar da yalnız. Samimi bakışından kaçmaya çalışmadım, istesem de kaçamazmışım gibiydi zaten. Ediz, sigarasından son bir duman alıp arkasına bakmadan gitti. Terk edilmişim gibi kalmıştım ortada, ‘Bir insan yeni tanıştığı birini böyle ortada bırakıp gider mi ya? Allah, sevgiline olabilirse eşine sabır versin Ediz.’ kendi kendime mırıldanırken çoktan yoğunbakımın önüne gelmiştim. Gerçekle yüz yüze gelince biraz önce unutmuşum gibi başka bir şey düşündüğüm için kendime kızdım.
Saatler geçiyordu ama benim içimdeki acı his geçmek bilmiyordu. Sandalyede kollarımı birbirine bağlamış bir şekilde oturuyordum. Koridordan geçen onca insanın ayak sesleri, hastanenin hiç bitmeyen havalandırma sistemi, sedye sesleri arasından cılız bir kız sesi duyuluyordu. “Merhaba.” kafamı çevirdiğimde danışmanlıktaki kız elinde bir tepsi yemekle bana karşı duruyordu, oturduğum yerden doğrulup yalandan da olsa sırıtmaya çalıştım. “Merhaba.” Samimi bir şekilde gülümsedi ve yanıma doğru yaklaştı. “Yemek getirdim.”. En son öğlen bir şeyler atıştırmıştım ama annem içeride canıyla savaş halindeyken burada yemek yemek ona yaptığım bir haksızlık gibi gelirdi. “İştahım yok, teşekkür ederim.” Kız, dediklerimi daha önceden tahmin etmiş gibi hemen heyecanla konuşmaya başladı. “O zaman benimle gel, kafanı dağıtacak arkadaş grubuma gidelim.” Daha cevap bile veremeden kolumdan tutup çekiştirmeye başladı, en sonunda pes ettim.
Bir hastane odasının kapısını açtı, arkasından yavaş yavaş yürümeye başladım. Sevinçle ve yüksek sesle konuşmaya başladı. “Merhaba Müzzeyyen Hanım! Sana yeni bir arkadaş getirdim.” Gördüğümden beri utangaç ve sessiz görünen kız bir anda bambaşka birine dönüşmüştü. Aniden bana dönerek fısıldadı, “İsmini sormayı unuttum.” Sessizce karşılık verdim, “Efser, sen?” “İdil.” önüne dönerek tekrar yüksek sesle konuşmaya devam etti. “Efser, Müzeyyen Hanım, Müzeyyen Hanım, Efser. Ve ben İdil hemşireniz.”
Müzeyyen Hanım, kısa beyaz saçları, yeşile çalan gözleri, ilk bakışta bile kendine ait olan bir havası vardı. Çok geçmeden Müzeyyen hanım, beni süzdü ve içimi belkide olacakları görmüş gibi hemen yüzü düştü. “ Evladım, gel otur yanıma. İdil, getir koy kızım yemeği şuraya, evet, ilk önce bir şeyler ye, ondan sonra seninle bir sohbet edelim.”. Samimi davranışları, konuşması bana annemi hatırlattı. Gözlerim istemsizce dolarken yavaş yavaş yemek yemeye başladım.
Müzeyyen hanım cümleye büyük bir iç çekerek başladı, “Gençliğimde aynı senin gibi saçlarım vardı. Bana bir an gençliğimi hatırlattın evladım.” gözleri yavaşça dolmaya başlamıştı. “Kaderimiz benzemesin. Bak kalp yüzünden tıkıldım kaldım buraya, yarına çıkacak mıyım o bile belli değil.”. Aniden lafını kestim, “Öyle demeyin lütfen, ayrıca hala gençsiniz.” diyerek hafif bir şekilde gülümsedim. Bana gözleriyle bir şeyler anlatmak istiyormuş gibi dikkatlice, hüzünlü baktı. “Gençlik hevesleri, duyguları, en önemlisi sevdaları. Aşk demiyorum evladım, sevda. Biri için gözünü sakın karartma!” Bir an kendimi asla gitmek istemediğim, dertsiz, sorunsuz ve mutlu bir şekilde hissettim. Saatler önceki halimle alakam yoktu, en önemlisi anneme karşı suçlu da hissetmiyordum.
İdil’le hastanenin önüne çıktığımızda, gözlerim direkt Ediz’i buldu. Aynı kıyafetler, daha çok artmış bir yorgunluk vardı yüzünde, bir adamla konuşuyordu. Daha çok adam konuşuyor, Ediz dinliyor gibi görünüyordu. İdil, hemen önüme geçti ve Ediz’i görmemi engelledi. Yüzünden asla eksik olmayan gülüşüyle “İstersen eve git, dinlen.”. İdil’in bu sorusuna olumsuz cevap veremezdim, kafamı onaylarca salladım. “Telefon numaramı vereyim. Annen hakkında bilgi gelince haber veririm.” dedi ve numarasını verip hastaneye girdi. Gözlerimi tekrar Ediz’e doğru çevirdiğimde sanki dakikalardır bana bakıyormuş gibi dudağının kenarını kaldırdı. Hafif sırıtarak, çantamdan sigara paketini çıkardım ve uzaktan ona doğru bir sigara uzatıyormuş gibi yaptım. Yavaş yavaş bana doğru geldi ve elimden sigarayı alıp dudağına götürdü. “Çakmağın var mı?” diyerek hafif bir şekilde gülmeye başladı. Çantamdan çakmağı çıkartırken “Hem içiyorsun hem de çakmağın yok, bence sen bırak bu işi.” “Belki de vardır.”. Çakmağı ona doğru uzatırken bir anda geri çektim, eli havada kaldı. “Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” sadece Ediz’in duyabileceği bir şekilde yaklaşıp fısıldamıştım. Ediz’in istemsizce gözleri büyüdü. “Hastanenin ortasındayız nasıl dalga geçebilirim?” “Bilmem, sıkılmışsındır.” dememle hafif bir kahkaha atması bir oldu, “Sıkkın olamayacak kadar çok acı çekiyorum.” Cümlesini bitirirken dudağındaki yalandan gülümseme soldu, dediğinin gerçek olduğu gözlerinden belli oluyordu. Geri çekildim, sigarayı dudağıma koyup ateşe verdim. Aynısını Ediz de yaptı. “Bu gece de hastanede misin?” diyerek, sigarasından bir duman aldı. Gözlerini çevremizdeki başka insanlara çevirdi ama benimle konuştuğu da açıkça belliydi. “Eve gideceğim.”. Kısa bir sessizliğin ardından devam ettim, “Hasta olan kişi baya sevdiğin biri olmalı.”. Mavi gözlerini bana doğru çevirdi. “Çok mu berbat görünüyorum?” sorusunu gülümseyerek bitirdi. “Hayır, hayır o anlamda söylemedim. Sadece çok yorgun görünüyorsun ama gerçekten kötü anlamda değil.”. Dudağının kenarını kaldırdı, duvara doğru yaslanarak kafasını duvara yasladı. “Yorgunluk değil, içerideki adamın her nefes alışında benim nefesim daralıyor.” elindeki sigaraya baktı henüz sönmemişti, “senin burada olmanın sebebi ne?”. İstemesizce kaşlarımı çattım, onun için zor olduğu her halinden anlaşılıyordu. “Annem, trafik kazası geçirdi ve şuan yoğunbakımda, onun nefes alması için her şeyimi verebilirim.” “O zaman eve git ve dua et.” sigarasını yere atıp ezerken bana bakmadı bile ama gitmemi de gerçekten istemediği her halinden belliydi. “O kadar nefret ediyorsan neden bu haldesin?” kafasını aniden bana çevirdi, gözlerinin içinde hiçbir duygu yokmuş gibi bakmaya başladı. “Bende burada ölmesi için dua ediyorum. Kendi gözlerimle görmek için buradayım.”. Elimdeki sigaranın külünü yere döktüm, “Belki de ama istersen..” devamını içimden söyledim, sanki duyabiliyormuş gibi. “İstersem?” “İstersen yanında kalabilirim.” kendimde bir an cesaret bulup söyledim, söylediğim anda gözleri parladı, sanki hiç umudu olmayan bir çocuk umut bağlamış gibi. Bir an duraksayarak kaşlarını çattı, “İster misin?”, elimde olmadan gülümsedim, cevabı anlamış olacak ki yüzünde tebessüm belirdi.
Sessiz kaldık, aslında o sessizlik çok gürültülüydü. Ediz sanki başka şeyler düşünüyor benimle konuşsa bile aklında binlerce tilki dolaşıyor gibiydi. Bir insan neden ölmesi için can attığı birinin başında saatlerce bekler ki? Hem de kendini mahvedecek kadar.. ambulans sesleri, insan fısıltıları, oldukça yüksek ağlamalar, sürekli açılıp kapanan otomatik kapılar, rüzgarın uğultusuyla gece çökmeye başlamıştı bile..
Ediz, dakikalardır hareket etmeden duruyorken soğuk bir sesle “Teşekkür ederim.” “Teşekküre gerek yok, içimden geldiği için kalıyorum.”. Ediz, gözlerini kaçırdı, “Aç mısın?” hafifçe güldüm ve ikimizin de hissettiği üzüntüyü, neşelendirmek için rol yapmaya başladım. “Evet! Hastane yemekleri çok kötü.. yemek yemeye gidiyoruz!”. Ediz bu anlık enerjime şaşırmış olacak ki içtenlikle gülümsedi. Bu içten gülümseme, aramızdaki o buzdan duvarın üzerine sızan ilk güneş ışığı gibiydi. Gözlerinin kenarları hafifçe kırıştı ve o an, içindeki yorgunluk ve üzüntünün bir anlığına yok olduğunu hissettim. Az önceki mesafeli tavrından eser kalmamıştı sanki etrafa karşı soğuk hali bir anlığına düşmüş, gerçek kişiliği ortaya çıkmıştı."Gerçekten kötüler," dedi sesi biraz daha yumuşayarak. Hafifçe başını salladı ve uzun bir aradan sonra ilk kez bakışlarını bana çevirdi. "Beni bu tatsız çorbalardan kurtarmaya niyetliysen, itiraz etmeyeceğim." Kolundan hafifçe çekerek yürümeye başlarken enerjimi korumaya çalıştım, çünkü ikimizinde acıya tekrar teslim olmasını istemiyordum. Çantamı omzuma asarken, "Sadece kurtarmakla kalmayacağım, sana gerçek yemeklerin neye benzediğini hatırlatacağım." dedim, Ediz’e göz kırparak.
Karanlığın ortasında, önümüzde küçük bir arabada köfteciyi görünce ikimizde birbirimize bakıp gülümsedik, oldukça lezzetli kokular, tezgahtan yükselen dumanlar gecenin sessiz ve loşluğuyla birbirini tamamlıyordu. Ediz, plastik sandalyelerden birini çekerken kısa ama samimi olan bir sesle güldü, bu ses günlerdir duyduğum en huzur verici sesti. Dumanların arasından gülümseyerek gelen amca ortamdaki sessizliği bozdu. “Hoşgeldiniz gençler! Ne istersiniz?”. Ediz hafifçe boğazını temizledi, “Bize şöyle iki tane bol soğanlı yarım ekmek yapabilir misin?”. Araya girerek neşeli halimi korumaya çalıştım, “Ama benimkinde domates olmasın lütfen. Bir de yanına iki tane buz gibi açık ayran alabilir miyiz? Köpüğü bol olsun.". “Domatessiz olanı hemen işaretledim. Genç adam, seninkine acı sos atayım mı? Bizim sos meşhurdur, içini ısıtır.". Ediz, hafifçe gülümsedi, bu sefer sesi o hastanedeki soğukluğundan çok uzaktı, "At bakalım usta. Bu gece içimizin ısınmasına ihtiyacımız var." “Tamamdır, beş dakikaya getiriyorum.” Amca, tezgahına geri döndüğünde ikimizin yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. Sanki her şey tamammış gibi..
Plastik masanın üstüne, üstünde buhar olan ekmekleri önümüze koyduğu an, Ediz’in gözünde meydan okuyan bakışı yakaladım. “Bakıyorum da çok iştahlı duruyorsun," dedim, ekmeğimin ucundan küçük bir ısırık alırken. "Ama iddiaya varım, ben senden önce bitiririm.". Ediz, kaşlarını kaldırıp hafifçe güldü, bu kez gülüşü biraz abartılı, daha alaycı bir tondaydı. "Sen mi? Efser, hastane yemeklerinden sonra bu köfteyi çiğnemeden yutarım ben. Boşuna yorulma ve ayrıca bu köfteyi üç hamlede bitiririm ve sen daha o ilk ayran yudumunu yutmadan ben zaferimi kutlamaya başlarım.". “Üç hamle mi?" diyerek güldüm ve dirseklerimi o hafiften yağlanmış plastik masaya dayadım. "Ediz, sen o köfteyi bitirene kadar ben keyif sigarası yakıyor olurum.”. Kaşlarını çattı, “Başla” dediği anda büyük bir lokma ısırdı ama tam o sırada ağzındaki acı sosun etkisiyle yüzü bir anda kıpkırmızı oldu. Köftecinin "içini ısıtır" dediği o meşhur acı sosu hesaba katmamıştı. Genzinden gelen bir öksürükle duraksadı. “Usta.. resmen iç organlarım yer değiştirdi!". Amca, kahkaha atarak karşılık verdi, “Yeterince için ısındı mı genç.”. Kahkahalarla gülerken ayran bardağına uzandım "Ne oldu Ediz Bey? Üç hamlede bitiriyordunuz? Bak, zaferime çok az kaldı, şu an resmen kaybediyorsun." Onun bu hallerine bakıp kahkahalarla gülerken ben de ayranımdan büyük bir yudum aldım, Ediz, bir yandan öksürüp bir yandan gülerken, "Dur, dur. Resmen ayran bıyığın oldu.” diyerek uzanıp dudağımın üstündeki ayranı baş parmağıyla nazikçe sildi. O an zaman kısa bir süreliğine dondu. Parmağının sıcaklığı dudağımın üstünde kalırken, az önceki çocuksu yarış yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Gözlerinin içine baktığımda, o eski boşluk yoktu. "Tamam," dedi sesi birden ciddileşerek ama hala gülümseyen gözlerle. "Sen kazandın.”. Dirseklerimi masaya dayayıp, köfteci dükkanının sarı, titrek ışıkları altında parlayan gözlerine baktım. “Bence ikimiz kazandık Ediz." dedim, sesimdeki neşeyi bu kez daha sakin bir samimiyete bırakarak.

Her şeyden vazgeçmişken size iyi gelen birini bulmak illa doğru olduğu anlamına gelmez. Ya yaşayarak öğrenirsiniz ya da yaşayarak her şeyden vazgeçersiniz. Bu da sizi en başa döndürür.
Tanımadığınız kendinizi görmek için geçtiğiniz bu yoldan umarım kendinizi kaybetmeden çıkarsınız.