9. bölüm · BENİM İÇİN AĞLA Kİ
[8]-HAYALLER VE KALP KIRIKLIKLARI
"Bu ne garip bir yangındı böyle sen söndün ben yanarken..."
-Şebnem Ferah
8.Bölüm:HAYALLER VE KALP KIRIKLIKLARI
(İyi Okumalar...)
Efsun'un küçük yüreğinden öptüm. Kız çocukları var olduğu sürece yaşam devam edebilecekti.
Silah sesleri etrafımızı sarmışken yavaştan azalmaya başladıklarını duyıyordum. Bu örgütteki insanlar da beklemediğim şekilde iyiydi. Hem de her anlamda.
Çocukların aralarında en büyük gibi durana döndüm. Hepsinden büyük gözüküyordu ona doğru ilerledim. Beni son ana kadar gözleriyle takip etti. "Ben Tenebris," dedim elimi ona uzatırken. Bakışları elime kaydı oradan da etraftaki herkese.
Gözlerini aşağıya kaydırdığında derin bir nefes aldım. Hepsinin yarası vardı ve öyle kolay kolay sarılmayacak gibiydi. "En büyük hayalin ne?" diye sordum. Ortamda garip bir hava esiyordu.
Biraz düşündü. "Yıldızları izlemek hemde sabah kadar." gülümser gibi olduğunda için sıcacık oldu. Ne kadar basit bir şeydi normalde.
"Bu hayalini gerçekleştirebilmek için savaşacağım güzellik." Umutla bana baktığım da ona gülümsedim.
Dudaklarımı içeri kıvırdığım sırada omzuma dokunan başka küçük bir el hissettim. Omzumun üzerinden döndüğümde küçücük bir kız çocuğu tam yanımda duruyordu.
"Bende lunaparka gitmek istiyorum şöyle deeev gibi olanlarından." dedi abartarak büyük bir heyecanla. Üzerinde mavi bir kot ve yeşil eski bir tişört vardı. Artık kız çocuklarına ve kadınkara özel kıyafetler dikilmediği için bu kıyafetleri ile normal görünüyordu.
Gülümsediğimde "En çok neye binmek istiyorsun bakalım?" diye sordum. Açıkçası lunaparkta ne olurdu benim de bir fikrim yoktu.
"Atlı karınca dediklerinden!" dedi hevesle zıplayarak.
"Atlı karınca mı? Öyle isim mi olurmuş? Peki ne işe yarıyor bu alet?"
Biraz düşündü. Onunda bir fikri yoktu.
Kendi aralarında muhabbete dalan örgüt üyelerine döndüm. "Lunaparkta atlı karınca diye bir alet varmış ne işe yaradığını biliyor musunuz?"
Hepsi birbirine döndü. Bize daha yakın olan ensesini kaşıyarak "Atların sürekli daire çizerek döndüğü bir alet."
Gözlerim büyüdü. Daire çizen atlarmı eğlenceliydi yani?
Yanımda ki küçük kız benle aynı fikirde değildi. "Öyle mi? Bir gün götürür müsün beni?"
Gülümsedim. Ben de daha önce gitmemiştim ki.
"Götürürüm."
"Oley!" diye bir ses çıktı ağzından heyecanla.
Gülümsediğimde bakışlarım odanın bir köşesinde telefonla konuşan Roven'e döndü. Silah sesleri kesilmişti.
Gözlerimi üzerinde gezdirdiğimde bunu hissetmiş gibi o da bana doğru döndü. Telefonda ki kişiye son bir şey söyledikten sonra telefonu yavaşça cebine koydu. Vakit kaybetmeden aynı yavaşlıkla yanımıza doğru ilerledi. Üzerinde ki kan sıçramış kazağa rağmen küçük masum kızın yanına dikkatle oturdu. Küçük kız da onun gibi yere oturunca ben de rahatça yere oturdum. Diğer çocuklara dönüp onlarıda çağırdı Roven.
Elleriyle önüne gelen saçları geri taradığında "Hayallerinizden bahsetsenize." dedi hepsine ümit olmak ister gibi.
Örgüt üyelerinden biri alayla güldü hemen. "Şuan da bunu mu yapacağız cidden?"
Roven ciddiyetle başını salladı. Kimseyi umursamıyormuş gibiydi. Ne az önce biten savaşı ne de başka bir şeyi umursuyordu. Şuan tek istediği tüm kızların hayallerinden bahsetmeleriydi. İstediğini yapıyordu.
Hafif tozlu zeminde yatakların ortasında daire şeklinde oturduk. Bu küçücük bedenler en büyük hikayeleri anlatmaya hazır gibiydi. Koyu yeşil duvarlar dış dünyayı unuttururken ortamda bahçe hissi oluşturup dahada samimi bir his veriyordu.
Kimi dizlerini karnına çekmişti, kimi ayaklarını uzatmıştı. Hepimiz aynı yaştaydık sanki o an.
Biraz sonra esmer tahminen 7 yaşlarında ki bir kız "Ben şelaleleri görmek isterdim!" dedi hevesle. "Hani böyle tepeden su akıyor ya!"
Roven dudaklarının kenarını iki yana kıvırdı. Eş zamanlı olarak gözlerinin kenarında ince çizgiler belirirken gülüşü gözlerine kadar ulaşmıştı. Alay yoktu içten bir gülümsemesi vardı çocuklara karşı. "Size verdiğimiz o resimlere bakıyorsunuz demek ki."
"Tabii bakıyoruz! Beste dün bize İtalya'ya gitmek istediğini söyledi!"
Hepsi gülerek örgüt üyelerinin yanında oturan sevimli kıza döndü.
"Ne olmuş yani?"
"Bir şey yok abicim ben dedim ya hepinizi götüreceğim istediğiniz yere."
Hepsi hevesle güldüğünde bakışlarım tek tek hepsinin üstümde oyalandı. Hepsi onları yok etmek isteyen sistemi umursamadan özgürce hayallerinden bahsediyordu.
Bunun baş kahramanlarından birine döndüm, Roven'e.
Öyle bir gülümsüyordu ki ne bir kin ne bir oyun ne de bir alaycılık vardı yüzünde. Dudaklarının yanına yerleşmiş çukurlar gülüşünü daha da samimi yapıyordu.
Bazı insanlar cidden güzel gülüyordu.
"Ben parka gitmek istiyorum. Ama böyle kocaman olanlarından bizim burada ki daha küçük. Onun büyümesi çok zaman alır."
"Ben geçen sefer yediğimiz pamuk şeker yemek istiyorum!"
Gülerek kaşlarımı çattım.
"O da ne?"
Hepsi duraksadı.
Yanlış bir şey mi söyledim?
Utanarak bakışlarımı kaçırdım. Bu pek benlik bir davranış değildi genelde bunu çok yapmazdım. Bilmiyordum ve öğrenmek zorundada değildim ama merak etmiştim işte.
Küçük çocuklardan biri bana döndü. "Hiç yemedin mi? Burada bazenleri bize getiriyorlar. "
Dudaklarımın kenarını ısırdım. Kendimi çok eksik hissediyordum. Hiçbir şey öğrenmemiş gibi, dış dünyadan tamamen soyutlanmış gibi. "Yani..." dedim kelimeleri bir araya getiremeyerek. "Açıkçası neye benzediğini bile bilmiyorum."
Hepsinin bakışlarını üzerimde hissediyordum. Garip bir utanç vardı üzerimde. Bir daha konuşmak ve kendimi rezil etmek istemiyordum. Susmaya karar verdim.
"Peki senin en büyük hayalin ne?" bir kaç saniye çocuklara baktığımda hepsinin de bana dönük olduğunu görmemle garip bir şokla Roven'e döndüm. "Bana mı sordun?"
Başını usulca aşağı yukarı salladı. Ne diyeceğimi bilemeyerek birkaç dakika düşündüm. Bunu hiç düşünmemiştim.
"Hiç düşünmedim açıkçası."
"İllaki vardır hadi ama!" dedi esmer küçük kız çocuğu.
Dudaklarımı büzdüğümde aklıma gelenle gülümsedim. "Sahilde oturmak. Özgürce saçlarımın rüzgarda estiği bir gece sadece."
Hepsinin ağzından meraklı bir kaç ifade çıktı. Kendimi çok garip hissediyordum.
"Bir gün sistem son bulacak." beklemediğim şekilde örgüt üyelerinden biri konuşunca onu onaylar gibi başımı salladım.
Bakışlarım Roven'e kaydı o an beni dikkatle izlediğini görünce bozguna uğrar gibi yüzündeki ifadeyi sertleştirdi ve "Bir seri katile göre fazla masum bir istek." dedi alayla.
"Öyle," dedim onu terslemek yerine.
Tam bir şey diyeceği sırada ortamda telefon zil sesi yankılandı. Bakışlarım etrafta gezindiğin de o telefonun Roven'e ait olduğunu gördüm. Telefonu göstererek "Geliyorum hemen."dedi ve hızlı adımlarla odadan ayrıldı.
Nereye gittiğini sorgulamadım. Bakışlarım etrafta ki onlarca çocuğa kaydı. Hepsinin hayali başkaydı. Bazılarının ki ise öyle masumdu ve bizim dünyamıza öyle tersti ki bu kalbimi acıtıyordu.
"Ben eyfeli görmek isterdim."
"Eyfel nerede biliyor musun Narin?"
Narin dedikleri çocuk başını iki yana salladı.
"Amerika da mıydı?" çocuklardan birinin masum tahminine güldüm.
"Hayır hayır!" dedi o an biri hevesle. "Fransadaydı! Öyle değil miydi? Öyle miydi?"
Örgüt üyelerinden biri onaylar anlamda başını salladı. "Afferin!"
"Bir şey diycem Umut abi!" çocuklardan biri bana doğru oturan örgüt üyesine konuşunca hepsi adını öğrendiğim için rahatsızca bana bakındı.
Umut dedikleri çocuk ise bunu umursamıyormuş gibi "Ne diyceksin bakıyım Lale'm?" dedi. Belli ki onu çok seviyordu.
"Hani ben demiştim ya sana dün gözlerim yeşile döndü diye," Umut 'hatırlıyorum' der gibi başını salladı "Bugün de kahverengi oldu!"
Diğerleri bana kaçak bakışlar atmaya başlayınca burada istenmediğimi anlayabiliyordum. Boynumu çıtlatarak ayağa kalktım.
Kimseye bir şey demeden kapıya doğru ilerlediğimde sesleri gittikçe kısılıyordu. En son Umut'un "Buna ela rengi deniliyor Lale." dediğini duymuştum. Bir kaç bir şey daha dediler fakat çoktan odadan çıkmıştım.
Malikanenin içinde dolanmaya başladığımda şuan farklı bir örgütün ininde olduğumu yeni yeni fark ediyordum. Belki gizli bilgiler öğrenebilirdim. Zaten Efsun'u da almamaya karar vermiştim. Elim boş çıkmak olmazdı.
Gözlerim koridorda ki saate kaydı. Gece yarısını geçmişti.
Tek tek kapıları denediğim sırada bir ses duydum. Bu ses Roven'e aitti. Biraz daha yaklaşıp hafif aralık kapının yanına konumlandım.
"Biliyorum. Evet şuan bizimle. Merak etme hiçbir şeyden haberi yok. Efsun'u aslında ona hiç vermeyecektim zaten."
Kaşlarım çatıldığında biraz daha kulak verdim konuşmaya.
"Sakin ol. Şuan oyalıyorum. Tenebris burada elimde bunu unutma. O da piyonlardan birisi."
Kalbim sıkıştı. Üzerime bir bıçak inmişti sanki. Kaburgalarım birbirine geçiyor nefes almamı zorlaştırıyor gibiydi.
Yıllardır karanlık,zifiri bir kutunun içindeydim. Azıcık bir ışık görünce. Birinin ilk defa benim için geldiğini düşünmüştüm. Nasıl böyle düşünebilmiştim? Ama hayır bu ışık yepyeni ve daha kötü bir karanlığın habercisiydi çünkü bu sefer karanlığa hayal kırıklığı da eklenmişti.
Laboratuvar da öyle konuşunca kız çocuklarına öyle masum bakınca onu diğerlerinden ayırmıştım. Aptalca olsa da bunu yapmıştım ve bunu en ağır şekilde ödüyor gibiydim.
Koridor bomboştu, ışıklar her an sönmeye hazır gibiydi. Elerimin titrediğini hissediyordum. Havada ki oksijeni soluyamaz hale gelmiştim. Bir şeyler daha söyledi fakat kulaklarımın uğultusundan duyamadım. Duvarlar üzerime geliyor gibiydi. Kalbimi söküp atmak acımı dindirirdi ama bunu yapamıyordum. Şu ana kadar ona bu denli umut beslediğimi bilmiyordum.
Onun elindeymişim ve sadece bir piyon muymuşum? Bunca zaman yaşamak için onca mücadele verirken -hem fiziksel hemde duygusal- birinin hakkımda en kötüyü düşünmesini hesaba katamamıştım.
Şu bir gece de onun gerçeğini unutmuştum. O ilk defa bir görevde başarısız olmamı sağlayan adamdı. Çocuklara böyle baktı diye ne çabuk unutmuştum gerçeği?
Annem küçükken "En kötü halde bile iyi insanlar var olur." derdi.
Roven'i onlardan biri sanmıştım.
Güven en zalim duygulardandı. Bazen seni düştüğün en dipten çıkaracak kadar güçlü bazende en dibe sürükleyecek kadar acımasız.
...
Yıldıza Basmayı Unutmayınn!!
