3. bölüm / 4
BAHŞEDİLMİŞ UMUTSUZLUK.3. BÖLÜM: GEÇMİŞTEKİ KRALİÇE
Bölümler 4Şu an: 3. BÖLÜM: GEÇMİŞTEKİ KRALİÇE
Güzel ve kötü şeyler beklenmedik anda gelenlerdi yada beklenildiği halde gelmeyenlerdi, çoğu kişi bunu içten içe bilmesine rağmen sabır en büyük fedakarlıktır derdi, oysaki sabırla birşeyi beklemek bir hücrede kilitli olup, anahtarı uzanıp alabilecekken sadece durup kendisine gelmesini beklemek demekti.
Düşüncelerim bu inanışın etrafında dönüp duran bir girdaptı çok hata yapmıştım, çok hayat kaybetmiştim ama işte buradaydım. Hatalar beni öldürmek yerine ufak çizikler bırakarak dik durmam için uyarı verir, beni diri tutardı, en azından bu güne kadar.
Peki, ben aptallık ederek neyime güvenmiştim? Kim olduğumu sanıyordum ki? Hatalar beklenmedik anda gelen yüksek tümseklerdi, sizi bir kere diri tuttu diye sırtınızı o hatalara dönmek aptallıktan başka birşey değildi. Hatalar bazen dost olurdu bazen onları unuttuğunuz an yere basarken fark etmediğiniz kapan olurdu.
Karşımda görünen tam olarak buydu, bana zarar veren her neyse onu yok etmediğim için kapana kısılmıştım.
Kapı kolunu yavaşça bıraktım, kaçmak istedim ama şuan odağım odanın ortasında altın sarısı saçlarından ışık saçarak duran ufak kızdaydı, mavi gözleri bana nefretle bakıyordu küçük kızın etrafında dönüp duran tilki bir kaç saniye sonra dikkatimi çekmeyi başardı, ormanda ki tilki.
Bodrum katı tamamen boştu ve eskiden sandıkların olduğu yerde şuan üç hayvan daha duruyordu yüzleri gözükmüyordu, bir hayvana ait olmayacak kadar duygulu gözleri vardı, olacakların anlamını bilmek hançerimi saha sıkı kavramama sebep oldu.
Beyaz bir gelincik duruyordu yerde fakat soluk pembe gözleri parlıyordu, yanında gri bir kurt vardı ve başını sola doğru yatırarak sarı gözleri ile haraketlerimi takip ediyordu, son olarak bir kuzgun vardı. Tilkinin sırtında kara gözleri ile beni ürpertiyordu
"Böyle bir savaşa girmeyeceğim..." mırıldandım, küçük kızın kıkırdamasını duymak kaçma isteğimi arttırırken o bana doğru bir adım attı "ne o? Senin için hatalarını görmek iyi birşey değil miydi Vita?" Başımı iki yana salladım ve gitmek için arkamı dönemem ile birlikte ölümden dönmem bir oldu, tekrar...
Reflexlerim sayesinde -muhtemelen sonradan gelenler- başımın üstünden geçen keskin kılıçtan eğilerek kurtulmam bir oldu. Kılıç saçlarımı uçuşturacak kadar hızlı ve ani gelmişti. Tıpkı başıma gelen herşey gibi.
Dengemi kuramadan kalçamın üstüne düşünce başımı kaldırıp ayaklarımın dibinde duran süliete bakınca yutkundum, uzun pelerinin etekleri yerde sürünüyor ancak tek bir toz tanesi tutmuyordu, yüzünü göremiyordum çünkü pelerin başlığı çok uzundu, Harry Potter¹ filminde ki ruh emicilere benziyordu.
Kılıcını tekrar kaldırınca bu sefer hazırlıklı olarak kılıç yüzüme çarpmadan hançerimi kaldırdım ve ikisinin çarpışma sesinin yankılanmasını sağladım, onun kadar güçlü olmadığım için sırtım soğuk zemine değecek kadar geriledim. Hançerimi iki elimle tuttum kollarımın titremesini engellemeye çalışarak, kemiklerimin yanmaya başladığını hissederek inledim, hançeri kendime kalkan olarak kullanıyordum, gücümü bıraktığım an kılıç kafatasımı ikiye ayırırdı, neredeyse burun hizama kadar gelmişti. "Dur!"
Süliet beni fazla umursamış görünmüyordu üstüme gitmek yerine hançerimi bir hışımla odanın diğer tarafına fırlattı, üstelik bunu sadece kılıcının ucuyla zorlanmadan halletmişti az önce bana gücünün tamamını bile uygulamamıştı ama sülük gibi yere yapışmıştım!
Yerde geriye sürünerek zorlukla ayağa kalktım. Gözlerim siyah pelerinli ve omzularının genişliğinden anladığım kadarıyla adam olan kişiden ayrılmıyordu. "Lütfen... Bakın b-ben insanım. Lunis degil-"
Bacaklarıma değen tüylü şey ile yerimden zıplayarak arkamı dönünce tilkiyi görmeyi bekliyordum ancak beyaz dumanlar gözlerimi yaktı. Sonra güçlü bir el boğazıma dolanarak beni arkamda ki duvara yapıştırdı, o kadar sıkı tutuyordu ki tuttuğu boynumun moraracağına emindim. Gözlerim yandığı için açamıyordum tırnaklarımla boynumu kavrayan iri yapılı eli tırmalayarak kurtulmaya çalıştım, nefes alamıyordum, yalan söylemem onları kızdırmış olabilirdi.
"Erebus." Bu ismi duyunca yutkundum yaşaran gözlerimi araladım ve bir kaç kez kırpıştırdım, beyaz iğrenç kokulu dumandan dolayı beni tutan kişiyi görmüyordum ama konuşan kişi oydu, kalın bir sesi vardı. "Bu faninin lunis olabileceğini söylemiştin ama itiraz ediyor." Sesinde ki küçümseme için hayatta kalabilirsem hesap soracaktım.
Nefes nefese konuşmaya çalıştım ama tek çıkardığım ses hırıltıydı. Beni tutan elin altında kıvranmaktan başka birşey yapamıyordum, gözümü yaşartan duman dağılmaya başladığında siyah pelerinlinin, hayır... Erebus'un bir kaç adım ilerimiz de olduğunu gördüm, beni tutan kişiye döndü gözlerim, çok uzun ve iriydi, sarı kısa saçları vardı, azizler aşkına...
Aeon. Zaman Lordu, ona baktığımda alayla gülümsedi, beni daha sıkı tutunca inledim, başımın döndüğünü hissediyordum. Beni öldürmesine izin vermeden Erebus'un tok sesi bodrumda yankılandı "bırak."
Ölmeyi tercih edeceğimi düşündüm,
Erebus yavaşça elini kaldırıp pelerinin başlığını indirince kızıl irisleri beni karşıladı. Ateş gibi gözleri vardı ama gözleri bana değince üşüdüğümü hissediyordum. Fazlasıyla donuk ifadesiyle bana baktı, Aeon tutuşunu gevşettiği için nefes alabiliyordum tamamen özgür olmasam da.
Gözlerimi Erebus'tan ayırmadım, teni mermeri anımsatacak kadar solgun ve pürüzsüz görünüyordu. Gözleri yüzünün ortasında bir tehdid gibi duruyor, göz kapaklarında ki gölgelere birleşince tehditkar havayı derinleştiriyordu, sert çenesi ve elmacık kemikleri yüzünü gerginleştirmişti. İnce dudakları düz bir çizgi halindeydi, duygularını çok iyi gizliyordu.
Bana doğru süzülerek bir adım attı. Elinde ki keskin kılıcını havaya kaldırdı "insan olduğunu söyledin, değil mi?" Başımı salladım hızlıca, bir hata daha bir hayata bedeldi.
Aeon, ben nedenini anlamadan geri çekildi ve Erebus daha çok yaklaşırken gitmek istiyordum. Gözlerine bakmak istemiyordum ona bakınca kemiklerim yanıyordu "ilk önce açıklamama izin ver-"
Karnımdan başlayarak bedenime yayılmaya başlayan acı yüzünden devamını getiremedim acıyla titrek nefesimi verdim, başımı eğdiğimde karnıma sapladığı kılıcı gördüm. Bedenim kasılmaya başladı. Erebus kılıcı sertçe çekince kanım su misali akmaya başladı ayakta kalmak için arkamda ki duvara daha çok yaslandım
Nasırlı ve soğuk parmakları Çenemi sertçe kavrayarak başımı kaldırdı. Onun net gözleri benim odaktan uzak gözlerimle tam bir tezat oluşturuyordu. Bana hala Nötr bir ifadeyle bakıyordu. "Açıklamaya değil davranışa bakarım, eğer doğruyu söylüyorsan öbür dünyada sana hak ettiğini yeri ayarlayacağıma emin olabilirsin."
Titredim ama kan kaybı degil onun sözlerinden kaynaklanıyordu, kırmızı gözleri bir hayvandan bile daha ruhsuz bakıyordu, hafifçe üstüme eğildi "lakin... Bir şekilde o gördüğüm aptal gücüne tutunup hayatta kalırsan..." geri çekildi ve beni bırakıp kasıtlı olarak yere düşmemi sağladı "o zaman gerçek vahşeti tatmak zorunda kalacaksın."
Başım yere çarpınca Karnımdan akan kanı yavaşlatmak için ellerimi karnıma bastırarak gözlerimi kapattım, hızlı nefesler aldığım içn göğsüm hızla inip kalktı. Hırıltılı nefeslerim odada ki tek sesti, onlara izin veremezdim, güçlerim olduğunu göstemezdim. Ağlamamak için tüm irademi kullanıyordum.
Korktuğum tam olarak buydu işte; kullanılmak.
Bilincim kaymaya başlarken ellerimi yaraya daha sıkı bastırdım, normal bir kılıç aynı darbeyi verseydi bu kadar çabuk ölmeyeceğimi biliyordum, zihnimin içinde bir ses yankılandı.
Kalk. Sessizlik. O küçük kızın sesiydi bu, odada ki kızın sesiydi. Kalk Vita, seni hala yanımda istemiyorum. Beni kaldıracak tek şeyin bu kızın sesi olması ne de acınasıydı,
Zorlukla gözlerimi araladım. Ben kendimi iyileştimeye karar vermeden önce soluk pembe renkli pelerin giyen bir kadın önüme geçti, sırtı bana dönük olduğu için yüzünü görmüyordum ama kısa boyluydu "Lütfen daha fazla birşey yapmayın. Bu kadarı fazla." Kızın sesi fazlasıyla zarif ve masumdu, saf büyü lordu Elsia olmalıydı.
"Karışıma Elsia, şuan senin merhametine ihtiyacımız yok." Aeon, uyarıcı ses tonuyla konuşmasına rağmen Elsia benim önümde durmaya devam etti, gözlerimi tekrar kapattım ve elimle yarayı hafifçe okşarken yavaşça bedenimde ki acının azaldığını hissederek kendime gelmeye başladım yarayı tamamen kapatınca ellerimi yere bastırarak doğruldum. Kendimi belli etmiştim ama ders aldığım şey yalanı onların yanında söylemem gerektiğiydi. Geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimi anlamıştım.
Ayağa kalktığımda Aeon Elsia'yı kolundan tutarak önümden çekmişti ve odada ki kuzgunla kurtta yok olup onun yerine iki kişi daha gelmişti, birisi haki renginde bir pelerin giyiyordu yine yüzü görünmeyecek şekildeydi, diğerinin de bir farkı yoktu sadece pelerini soluk sarı renkliydi.
Gözlerimi Erebus'un gözlerine diktim, zor olsa bile bunu yapmayı başardım elimi kaldırdığım an odanın diğer tarafına düşmüş olan hançerin kabzasını tekrar elimde hissettim. Artık hepsi tetikteydi
"Bakın." Güçlü durmaya çalışıyordum ama titrek nefesim beni ele veriyordu, neticede her gün lordlarla karşılaşıp dayak yemiyordum "yalan söyledim zaten gördünüz ama lunis değilim. Lunisler insan olamaz." Sarı pelerinlinin homurdanışını duydum "onları biz de biliyoruz, istediğimiz şey ne olduğunu direkt olarak söylemen."
Erebus bakışlarını ona çevirdiğinde susmuştu, daha bakışlarını görmeden susmuştu çünkü öyle derin bakıyordu ki üstünüzde hissettiğiniz his sizi gafil avlıyodu.
"Ne olduğumu bilmiyorum. Sadece elimde ki hançere ve buna sahibim işte." İyileştirme gücümü tekrar göstermek için elimi kaldırdım avuç içlerimi Aeon'a doğrulttum. Haki renkli pelerin giyen kişi bir kaç saniyede yanımda belirmişti yüzünü göstermemekte kararlı olarak Aeon'a zarar vereceğimi düşünmüş olmalıydı ama hayır. Az önce elinin üstünü tırnaklarımla çizdiğim için varolan izler bir kaç saniye sonra yok olmuştu Aeon kaşlarını kaldırırken gözlerim Erebus'taydı ama o hala aynı ruhsuzluğunu devam ettiriyordu. Elinde ki kılıcı havaya attı. Kılıç benim kanım ile birlikte yok oldu. "Şov yapma kadın. Bizi görünce sadece korktun ama şaşırmadın, bizi tanıyorsun madem ne olduğunu bilmiyorsun bunu açıklamakla başla."
Yutkundum, onları geçmiş hayatımdan tanıyordum çok uzun zaman önceydi çünkü şimdi ki insanlar -belki bazı avcılar hariç- eski tarihleri çok araştırmadığı için onları bilemezdi, ben bizzat yaşamıştım.
Onları hiç kanlı canlı görmemiştim ama insanlarla olan savaşlarının benim doğduğum yüzyılda olduğu söyleniyordu, herkes onların dünyadan gidiş gününde bunun ilk ve son olacağını söylese bile böyle egolu yaratıklar bile geri dönmüştü.
Hepsinin üstünde gezindi bakışlarım. "İnanması güç ancak ben yediyüz yaşımdayım." Kısa bir an hepsi birbirine baksa bile ben umursamadan devam ettim "lunis değilim ama insan da değilim gibi, güçlerimi açıklayamıyorum kimse bilmiyor. Sizi bana anlatan kişi sandığınız gibi birşey değil o şey doğa."
Yanımda ki haki yeşil pelerinli ve benle aynı boyda olan kişinin üstünde durdu gözlerim. Yüzünü hala geniş başlığının içinde saklıyordu "sen Opheria olmalısın. Kabus ve zihin lordu. Bana halüsinasyon gösteren sendin." Sesimde bir suçlama yoktu, Aeon'a baktım "Aeon'sun. Zaman lordu." Pembe gözlü, beni koruyan kadına baktım. "Saf büyü ve lanet lordu Elsia." Yüzünü göstermeyen bir diğer kişi olan sarı pelerinliye baktım. "Ruh lordu Vaha."
Ezbere bildiğim şeyleri söylemek Erebus'a bakana kadar zor değildi. Gözlerinde ki ilgisizliği geçirecek bir değere sahip olmadığımı açıkça belli ediyordu, "Yıkım lordu Erebus." Sadece bunu söylemekle yetinemezdim "Dün olanlarda beni bulan kişiydin. Bunları beni büyüten doğanın sesleri söylemişti"
Herkes sessizce dururken artık beni öldürmek için çok hevesli değillerdi, Vaha başlığını çıkardı ve parlak sarı gözleriyle bana merakla baktı. Kestane rengi saçları çene hizasına kadar uzanarak şekilsiz yüzünü gölgelendiriyordu "yani? Yediyüz yaşına kadar insanlardan enerjini nasıl gizledin?"
"Basit." Dedi Opheria geldiğinden beri ilk defa konuşarak. O da başlığını indirmişti doğal gergin yüz hatlarına hayran olmamak elde değildi, siyah saçlarını sıkıca örmüştü. "Çok zayıf bir enerjisi var ve doğa ona bizi atlattıysa eminim ona bir mühür de vermiştir." İğneleyici ses tonu beni rahatsız ederken kıpırdandım.
"Öyle." Bu konu hakkında çok konuşmak istemiyordum, doğa her yerdeydi ve fısıltılarını duymayalı uzun zaman olmuştu, özlediğimi söyleyemezdim. "Şimdi bu haldeyim işte tamam mı? Yemin ederim kimseye birşey yapmadım bu zamana kadar, mühür bedeli olarak güçlerimi kullanamıyordum Erebus'un ateşi beni yakana kadar da kullanmayı düşünmemiştim, mühür kırıldı ve beni buldunuz, Aeon beni ormana kadar takip etti, mühür yapmamı engelledi." Ona ters bakışlar attığımda küçümseyici bakışlar attı.
"Eğlenceliydi." Dişlerimi sıksam bile hala onlara karşı çıkmamın kötü sonlanacağını bildiğim için sessiz kaldım Erebus arkasını döndü ve bodrumun içinde yürüdü. "Yeterli. Anlaşılan kadın ne halt olacağını bilmeyecek kadar salak." Gerçekten mi? Lordların egolu olduğunu daha iyi kanıtlayamazdı.
"İmparatorlara gideceğiz, bir melez olabilir dikkatli olmalıyız." Ben kaşlarımı çatarken odaya sessizlik hakim oldu, Elsia konuşma cesaretini kendisinde bularak ona doğru yürüdü, Opheria'ya benziyordu saçları fakat yüz hatları çok yumuşaktı, davranış olarak da farklı değildi.
"Erebus, yapma. Evini görmedin mi? Bir hayatı olabilir bunu bozmayalım." Erebus ona bakmadı bile "hayat korumadığımızı söyledim Elsia. Koruduğumuz tek şeyi unutma." Aklına birşey gelmiş gibi omzunun üstünden bana baktı, tam olarak ilk odaklandığı yer gözlerim oldu.
"Taş nerede?" Kaşlarım daha derin çatılırken şaşkınca dudaklarımı araladım. Elimimptik taşını çalacak cesaretin bende olduğunu mu düşünüyordu? Opheria yanımdan geçerken konuştu "onda değil, zihninde taşla alakalı bildiği tek şey çok güçlü olması, ayrıca korkak birinden bunu bekleyemezsin."
Sorular birikmeye başlamıştı, zihnime girmesi beni ürpertirken Opheria ile konuşma hatasında bulunmadım. Erebus sakince önüne döndü. "Herşey olabilir, daha fazla oyalanmayalım."
Neden boş duvara baktığını anlamamıştım şuana dek. Göz açıp kapayıncaya kadar duvarda siyah bir delik açılmıştı, etrafından gri dumanlar çıkıyordu. "Gidiyoruz."
Delikten uzaklaşmak için sol tarafa yöneldiğimde Aeon'nun tilki formu tekrar beni kurnaz bakışları ile karşıladı. Gitmeme izin vermeyeceklerini anladım, seçme şansım yoktu bile.
Gözlerimi devirerek önüme döndüğümde Erebus ben ve Aeon dışında herkesin gittiğini fark ettim, Erebus'un buz gibi bakışları hala üstümdeyken onu öfkelendirmek istemediğim için deliğe doğru yürürken Aeon yanımdan rahat bir tavırla geçerek siyah delikten içeri atladı ve gözden kayboldu, sadece ikimiz kalmıştık.
Korkum katlanarak artarken belli etmemeye çalışarak titreyen elimi deliğe girmek için uzattım ama Erebus sakince bileğimi kavrayıp aşağı indirdi. Teni buz gibiydi, bunun lordlara özgü olduğunu düşünmüyordum Aeon beni boğduğu zaman eli sıcaktı.
"Scutum takmıyorsun." Ne dediğini anlamadığım için boş boş bakınca bileğimi bırakarak nefesini verdi "kalkan. Kalkanın yok. Lordlar dışında başka birisi boyut değiştirirken geçit ona işkence edip diğer tarafa geçmesine izin vermeden öldürür."
Sözlerini bitirmesinin üzerine bir adım geri çekildim gözlerimi kırpıştırarak karanlık deliğe baktım. Sonra başımı arkaya yatırıp ona baktım. "O zaman ben gelmiyor muyum?" Bir umut sorsam da tek yaptığı işaret parmağında ki siyah, kaba yüzüğü çıkarmak ve benim avuç içime koyarak elimi tutmak oldu. Ben kaşlarımı çatarken o umursamadan beni deliğe sürükledi "başladığımız işi bitiriyoruz." Beni tehdit olarak görmediği için çok rahat davranıyordu.
Ben şokla ona bakarken ikimizi aynı anda karanlığa soktu. Duman etrafımızı sararken onun elinden kurtulmak için çırpındım ama bırakmadı. Koluna vurdum, "bekle! Kalkanım yok dedin! Öleceğim yani beni ne diye buraya sokuyorsun? İlk başta öldürseydin ya!"
Ben çırpınıp bağırırken tepki vermedi gözlerimi sıkıca kapatarak acıyı bekledim, ilk önce ayaklarımın yerden kesildiğini fark edince düşeceğimi sanarak onun koluna yapıştım ama öyle olmadı.
Sadece bir kaç saniye içinde çıplak ayaklarım soğuk mermer bir zeminle buluştu. İki gündür üç duygu arasında dönüp duran zihnim (öfke, korku, şaşkınlık) tekrar korkunca gözlerimi açtım.
Uzun ve simetrik bir koridor boyunca uzanan mekânda, iki yanda beyaz mermerden yapılmış heykeller sıralanmıştı Heykeller klasik dönemi çağrıştırıyor gibiydi duruşları ağırbaşlı, yüz ifadeleri sakin ama görkemli duruyordu Aralarından geçen koridor, parlak mermer zemin sayesinde ışığı yansıtıyor; pencerelerden süzülen gün ışığı zeminde uzun, yumuşak gölgeler oluşturuyordu
Tavan oldukça yüksek ve altın varaklı süslemelerle bezeli. Kemerli tavanın ortasında anlam veremediğim işaretler çizilmişti. Aralıklı olarak asılı duran kristal avizeler, ihtişam duygusunu hissetmemişti değil yaşamamı sağlıyordu.
Beyaz, altın ve açık pastel tonlar mekâna soylu, temiz ve kutsal bir atmosfer veriyordu, sanki burası sadece güzellik ve uyum içinde tasarlanmıştı.
Erebus'un elimi tutan eli gevşedi ve yüzüğü tekrar elimden alınca onun koluna yapışmış olduğumu fark ettim, başımı kaldırıp ona bakınca her tepkimi izleyen kırmızıları yüzümü bulunca hızlıca kendimi geri iterek geri çekildim, arkama bakınca diğerlerinin ne orada olduğunu gördüm. "Burası neresi?" Mırıldandım daha çok kendi kendime, sanat galerisi gibi mekandan etkilenmemek elde değildi.
Erebus yürümeye başladığında diğerleri ile birlikte onu takip ettim, çıplak ayaklarım üşüyordu. Aklıma gelen şeylerle kaşlarımı çattım imparatorların önüne şortlu pijama takımımla mı çıkacaktım?
"Lunpis krallığının baş yapıtı olan saray. İmparatolarla görüşeceğin yer." Elsia yanımda belirip sessizce konuşunca ona baktım, diğerlerine göre daha nazikti belki de güçlerinden kaynaklanıyordu emin değildim "evime dönebilecek miyim?"
Elsia cevap vermeden Opheria aramıza girince bir kaç adım sendeledim, Elsia'yı açıkça koruyordu, sanki ona zarar verebilecek güce sahipmişim gibi, "senin bir evin yok. İnsan dünyasında gizlice yaşayarak oraya ev mi diyorsun?" Alayla karışık bir homurtu çıkardı. "Onların yanında doğup büyüdüğüm için aptallığına laf edemiyorum, ne olduğun bile belli değil."
Az konuşuyordu ama her konuştuğunda beni aşağılıyordu, lordların yapısı egolu diye onlara katlanmak zorunda değildim. "Afedersin ama sana bir zararım dokunmadı ne bu tavırlar?" Kabus gibi siyah gözleri beni bulunca bir daha konuşmamak için dudağımı ısırdım. Siyah gözlerine beyaz simler serpiştirilmiş gibiydi, sadece dikkatli bakınca belli olan parıltılı beyazlar göz bebeğinde dolanıyordu. "Şimdilik Vita, şimdilik." Dediğinde tekrar sessizce önüme döndüm. Düşüncelerimi geriye ittim, sarı saçlı kız tekrar önümde belirdi, elinde tuttuğu kardelen çiçeklerinin oluşan buketi kokluyor ve bana bakmadan yürüyordu.
Halüsinasyon. Ona bakmamaya çalıştım, Opheria bana en büyük korkusu gösteriyordu ama korkumun ne olduğumu bilmiyordu, bu yüzden şimdi gözlerini üstümde hissediyordum o korkumu öğrenmek ve ne tepki vereceğimi görmek istiyordu.
"Vita, şimdi bu düşündüklerin gerçekten çok akıllıca şeyler biliyorsun öyle değil mi?" Onu görmezden gelerek yürüdüm, o sahteydi umursamamam gerekirdi. "Sahte olan sensin Vita abla, her yönünle..."
Elim boğazıma gitti ve ensemde ki terleri sildim, Vaha ve Erebus önden yürüyordu yavaşladıklarında onları taklit ettim. Vaha tamamen durmuştu ama Erebus ilerlemeye devam etmişti, önüne geldiğimiz devasa kapıyı ancak o zaman fark etmeyi başardım.
Soğuk zeminden tavana kadar uzanıyordu ve aynı şeritte ilerleyen bir sürü motifle süslenmişti. Güven veren görüntüsünün aksine içeride neler yaşanacağını bilmek şuan bu işe son verme dürtülerimi uyandırıyordu.
Kapı yavaşça açılmaya başladığında açılmaya başlayan aralıktan yere doğru beyaz bir sıvı süzüldü büyü öz suyu kapıdan bir kaç metre uzakta duruyordum ama saniyeler içinde sıvı ayaklarıma değdiğinde içeriden bir patlama sesi geldi. Lordlar yanımdan geçerek hiç etkilenmeden içeri girdiklerinde ben olduğum yerde durmaya devam ettim.
"Vita... sadece bu kadar. Bir soysuz."
Kadına mı yoksa erkeğe mi ait olduğunu anlayamadığım ses konuştuğu anda kaçmak için arkamı döndüm ama bir duman bulutu beni geriye doğru itmeye başladı kurtulmaya çalıştıkça duman bulutu büyüyordu. Tüm çabalarına rağmen kurtulamadım, hatta çağırdığın hançer bile bana sırtını dönerek çağrıya cevap vermedi
Odanın ortasına kadar sürüklendim sonra dumanlar birden yok olunca beni tutan birşey olmadığı için yüz üstü yere düştüm, bugün kaçıncı olacaktı?
Kulağıma gelen fısıltılar beni irkiltmeye başlayınca bedenim benim iznim olmadan haraket etti ve başımı kaldırdım. İki taht vardı. Dev gibi iki taht ikisi de beyaz, birisi kırmızı işlemeliydi diğeri ise siyah işlemeliydi. Siyah işlemeli olana ilk önce takıldı bakışlarım, üstünde yarısı siyah yarısı kırmızı olan ve tam olarak opak olmayan bir şey vardı, belirli bir şekli yoktu ama şuan bir yıldızı andırıyor kolları havada uçuşuyordu, yüzü veya bedeni yoktu, Primus Imperator Orginis. Namı değer imparator.
Diğer tahtta da yine aynı şey vardı ama bu tamamen siyahtı. Primodria Imperatix Omnium Rerum ve sevgi dolu imparatoriçemiz.
İçime neden birden bire nefret duygusu hapsolmuştu?
"Anlatma Erebus, izledik, Duyduk ve gördük." O ana kadar Erebus'un konuştuğunu fark etmemiştim, diğer herkes pelerinin başlığını takmıştı ve iki kişi solda iki kişi sağda duvar dibinde duruyordu, Erebus benim arkamdaydı
İmparatoriçe bana doğru süzüldü imparator da ondan geri kalmadı, bedenim benden izinsiz ayağa kalktı ve içimde ki nefret ile gözlerim kısıldı.
Bedenimi kontrol edemiyordum.
"Nesin sen? Dünyada ve burada ki boyutta kayıtlı değilsin. Melez değilsin nesin sen?" İmparatoriçenin sorduğu soruya kimse inanmamış gibiydi sonuç olarak herşeyin yaratıcısı olan birisi nasıl benim gibi birisini tanımazdı. Bunu sormak istesem de dudaklarım bile benim kontrolümde haraket etmiyordu, "senin benden daha iyi bilmen gerekmiyor mu imparatoriçe?"
Alaycı ses tonumla devasa odanın kapısı kapandı, odada sadece beyaz renklerin hakim olmasının sakinliği simgelediğini düşünmüştüm fakat bu başkaydı. Beyaz bile odada ki kasveti söküp alamıyordu, ben umursamazca imparatoriçeye bakıyordum. Birden şekil değiştirdi ve yüzü olmayan bir kadına dönüştü. Sadece siyah renkli bir kadındı
"Bu ne cüret, ölümlü? Beni tanıdığını biliyorum benle nasıl böyle konuşursun?" Ah, demek onu öfkelendirmek bu kadar kolaydı. Biraz eğlenceli olur sanmıştım.
Dur bir dakika,
Bunlar benim düşüncelerim değildi, neler oluyordu?
Umursamazca omuz silktim. "Konuşabiliyorum ve konuşuyorum." İmparator da şekil değiştirdi ve yüzsüz bir adama dönüştü ancak teni kırmızı renkli diğer tarafları siyah olmuştu. "Büyük sözler büyük cezalar gerektirir küçük hanım, önceliğimiz olan konuya geçelim. Senin ne olduğuna karar verelim."
Sesleri içime işleyip beni yavaşça öldüren bir zehir gibiydi, onlara kimse karşı gelemezdi ama ben neden böyle yapıyordum?
İkisi de önümden çekildi ve bir ayna karşımda belirdi. Dev bir ayna, arkamda kalan her yeri görüyordum beni izleyen kırmızı irisleri de görüyordum, kendimle yansımadan göz göze gelince şaşırdım. sönük olması gereken gözlerim parlıyordu, üstümde kabarık bir gelinliği andıran bir elbise vardı tek farkı fantastik filmlerde ki peri kızlarının giydiklerinden olanlardı. Beyaz saçlarım düz bir şekilde omuzlarımdan dökülüyordu. Başımı eğip kendime bakınca bir pijama görmek gerçek dışı gibi gelmişti. Yansıma çok gerçekçiydi.
"Gördüğümüz şey senin kendi benliğin Vita. Sen kendini görüyorsun ama diğer herkes yaydığın enerjiyi görüyor. Bizim için ayna şuan sadece beyaz." İmparator konuştuğunda bile gözlerimi kendimden alamıyordum. "Enerjin çok zayıf hissedilmesine rağmen çok güçlü. İnsan veya lunis olmadığını kanıtlıyor."
Rahatladım ama bedenim hala kaskatı kesilmiş, içinde ki nefreti diri tutuyordu. Ayna gözümün önünden kayboldu imparatorlar etrafımda dönüp dururken ne olduğunu anlamaya çalıştım. Sonra durdular ve Erebus'a yöneldiler.
"Senin ateşine değip de ölmeyen ilk kişi, Opheria'nın gösterdiği kabusları görüp delirmeyen ilk kişi, ne olduğunu ilk bakışta anlayamadığımız..." bakışları bana dönünce kaşlarımı çattım. "İlk ve son kişi."
Sıkılmış bir şekilde nefesimi verdim, bu odada ki Erebus dışında herkesin bana bakmasına sebep oldu. "Yani? Sonuca gel artık."
İmparatoriçe'nin tıslamasını duydum. Bunu yapmayı hemen kesmem gerekiyordu çünkü ölümle burun burunaydım. Sadece öfkeyle dolu kadınsı sesi kulaklarıma doldu "ve egolu."
İmparator havalandı, tekrar tahtına geçti ve şekil değiştirerek şekilsiz formuna geri döndü. "Regina." Bune demekti? Bana ne yapacaktı? İmparator sert sesiyle hayatımda yaşayacağım en büyük şokun sebebi olan cümleyi söyledi;
"Onun ne olduğu artık bariz bir şekilde ortada... DOMİNUS ViTAE!"
yaşam lordu.
Beynimden vurulmuşa dönerek sendeledim. İçimde ki nefret beni bir anda terk etti ve bedenimin kontrolü elime geçti, tüm lordlar kendi aralarında şaşkınca fısıldaşırken, şok olmuş bir şekilde imparatorlara bakarken olayları kavramaya çalıştım. Hiçbir lord sonradan seçilmezdi. Onlar yaratılırdı. Doğana ve ölene dek lord olurlardı.
"Saçmalık" Erebus'un tok sesi dakikalar sonra geldi. Ona doğru döndüm, gözleri bende değil arkamda kalan imparatordaydı. "Onun gibi zayıf birisi benimle denk bir konuma bir gecede mi yükseliyor, mantık nerede?" Beni bu şekilde ezmesi beklenmedikti, üstelik Sesinde duygu bile yokken nasıl böyle etkilenmiştim bu sözlerden?
"Erebus. Kainat bizim, mantıklı olana biz karar veririz." İmparatoriçe konuşunca dayanamayarak bağırdım ve onun tahtına doğru yürüdüm.
"Benim fikrimi soran oldu mu? Aptal bir taşı koruyacağımı mı sanıyorsunuz? Bunun için hayatımdan asla vazgeçmem!" Bu hayat için çok çabalamıştım. Daha bir yıl olmuştu, yedi asırlık ömrümün sadece bir yılı düzene girmişti yada öyle sanıyordum.
İmparatoriçe önüme geçerek yanağıma sert bir tokat atınca plastik hissi veren derisi yüzüme çaptı, adımlarım anında dururken başım sol tarafa doğru düştü, o bağırdı "sen çok olmaya başladın Vita ama biz ne yaparız biliyor musun, başlamadan bitiririz."
Sırtım soğuk zeminle çarpışmadan önce son sözleri bu olmuştu. Büyü kullanmıştı, yanağımın sızısı ve sırtımda ki acı kasılmama sebep oldu. "Erebus." Nefret ettiğim o ismi herkesin benim yanımda söylemesi kaderin cilvesi olmalıydı.
"Tut onu. Söyledikleri için hazırlanmış görünüyordu, bu cezaya da hazır olmalı."
İmparatoriçe konuşmaya devam ettikçe kalp atışlarım hızlanıyordu, acımasızlıkları dünyaya kadar inmiş bu yaratıkların eline düşmek istemiyorum fakat çoğu şey gibi bu da elimde değildi, "hayır! Onları söyleyen ben değildim, yemin ederim ben değildim!"
Çığlıklarım odada yankılanken Erebus saniyeler içinde üstümde belirmişti ve mermerin içinden yıkım gücüyle kalın zincirler çıkarmıştı, zincirler onun emri ile haraket ederek kollarıma dolandı ve beni yere sabitledi, imparatoriçe isterse hiç dokunmadan beni yere yapıştırırdı ama bunu Erebus'un yapmasını istemişti.
"Ne yapıyorsunuz? Yapmayın!" Çırpınarak çalıştım ama haraket dahi edemedim. Ağlayamadım, anlaşılamadım.
"Sadece ufak bir ders. İşleri zorlaştırırsan canın acır." Bir gölge üstüme düştü. İmparatordu bu, elinde ki küçük iğne parlıyordu, üstüme eğildi ve Çenemi tuttu. Düşündüğüm şey miydi?
Dudaklarımı dikecekti. Ağzıma mühür vuracaktı
"Durun! Özür dilerim lütfen yapmayın! Lütfen!" Bağırmaya devam ettim. İğneyi dudaklarıma yaklaştırdı. Yüzü yoktu ama ben onun alaycı bakışlarını hissetmiştim.
Bir yere kadar benim çığlıklarımı zevkle dinlediler ve sonra dudaklarım benim iznim dışında kapandı ve birbirine bastırıldı. Ağzım düz bir çizgi halini aldı, Korkuyla gözlerimi kapattım. İmparatorun gülüşüyle sıcak iğneyi alt dudağımın altında hissettim. Sıradan bir iğne değil mühür ateşiyle harlanmış.
İğne derime girdiğinde boğuk bir çığlık attım ve acıya katlanamayarak ağlamaya başladım. Zincirleri zorladım ama değişen tek şey yükselen kahkahalardı, iğne üst dudağımın üstünden çıktı, imparator sert hamleleri ile bunu yapmaya devam etti, her seferinde daha çok acı çekiyordum, iğnenin girip çıktığı yerler yanıyordu. Dudakta ki sinir hücreleri daha fazlaydı, acısı daha fazlaydı.
İğne dudaklarımın sonuna gelince nefes nefeseydim, artık bağıracak halim bile yoktu, bedenim titriyordu iğne tenimden çıktı ama acısı kaldı. İğne çıktığı an dudağımda mühür bağları hissettim. Kollarımı tutan zincirler artık yoktu, haraket edecek gücümün olmaması gibi.
"İşte bu kadar..." imparator Çenemi bıraktı ve uzaklaştı, gözlerimi açmadım bana küçümseyici bakışlar atan kişileri görmek istemedim.
"Yeni lordumuzun yeni evinde ilk günü kutlu olsun, bizi eğlendirdiği için ona teşekkür ederiz." İmparator beni aşağılayarak güldü. Dudaklarımda ki sızı tüm uzuvlarıma yayılmaya başladı.
O gün bir kadının dudakları mühürlendi.
O gün bir kadının umutları mühürlendi.
Bahşedilen umutsuzluk
Oldu.
******************
Hellooo nasılız bölümden sonra bakalım? Diğer bölümlere göre daha uzundu
Vita hakkında ne düşünüyorsunuz?
İmparatorlar yaptıklarında haklı mıydı?
Lordlar Vita'yı nasıl karşılayacak?
Sorularınızı ve cevaplarımı bekliyorum sonra ki bölümde görüşmek üzere, alta lordları koyuyorum.
Erebus. Yıkım Lordu (gözlerini kırmızı düşünün)
Opheria, kabus ve zihin lordu
Zaman lordu Aeon.
Ruh lordu Vaha,
SAF BÜYÜ VE LANET LORDU ELSİA
Bölüm etkileşimi
