14. bölüm · AZELZA

AZELZA - 20 HAZİRAN

Serdar Yılmaz

Annesi öğle yemeğini hazırlamış, Mehmet’i çağırıyordu:
— "Hadi oğlum, gel artık. Yemek hazır."
Geceden bu yana doğru düzgün uyuyamamış, bütün gece gözlerini tavana dikmiş; yaşadıklarını ve karşı karşıya kaldığı durumu düşünmüştü. "Gitmeliyim, belki de gidersem bu durumdan kurtulabilirim. Hem Rüzgâr'ı da yanıma alırım, onu burada bırakamam," diye düşündü. Uçak biletlerine baktı; en erken yarına bilet bulabiliyordu. "Arabayla gitmeliyim öyleyse. Çünkü burada kaldığım her saniye iş daha da kötüye gidiyor. Belki bir şey olmayacak, belki kabile kendine yeni bir kurban bulur . En iyisi buradan en kısa sürede ayrılmak olacak."
— "Tamam anne, geliyorum."
Annesi ve anneannesiyle öğle yemeği masasına oturmuştu ama henüz ağzına bir lokma koymamıştı. Anneannesi, Mehmet’teki değişimin farkındaydı. Ormana gidip geldikten sonra bu çocuğa bir haller olmuştu.
— "Hadi oğlum, bir şeyler yesene. Bak en sevdiğin yemekleri yaptım, başka bir şey istiyorsan getireyim mi sana?"
— "Teşekkür ederim anneanne, pek iştahım yok."
O esnada köy meydanında sesler yükselmeye ve kalabalık bir grup toplanmaya başlamıştı.Mehmet hızlıca köy meydanına doğru hareketlendi. Kalabalığa iyice yaklaştığında insanların bir çember oluşturup ortadaki bir şeye bakarak hararetle tartıştıklarını gördü.
Kalabalığın arasından sıyrılınca, daire şeklinde toprağa çizilmiş alanın içinde bir keçi gördü. Keçinin boynunda bağlı duran bir ip vardı; ayakları ise dört ayrı kazığa, adeta çarmıha gerilmiş gibi çakılmıştı. Hayvanın derisi tamamen yüzülmüştü. Keçinin yüzülmüş derisinin altında kalan kaslar hâlâ hafif hafif seğiriyordu. Dişleri tamamen açıkta kalmış, sanki son nefesinde bağırmaya çalışmış gibi donup kalmıştı. Boynundaki ip öyle sıkı bağlanmıştı ki, deri halkanın altında morarmıştı. Keçinin göz kapakları ve yüzündeki deri yoktu; sanki o haliyle Mehmet’e bakıyor gibiydi. Ancak asıl korkuncu; keçinin etrafında dün incir ağacının kökünde gördüğü sembollerin aynısı ve birkaç yeni sembol daha çiziliydi.
Mehmet'in ağzı kurumaya, gözleri kararmaya başladı. Yanındaki köylülerden birinin omzuna tutunarak ayakta kalabildi. "Burada ne oldu?" diye sordu, kekelemesine engel olamayarak. Mehmet’in kalabalığın arasından geldiğini gören köylüler hep bir ağızdan sustu. Bütün gözler şimdi Mehmet’in üzerindeydi. Herkesin kendisine pürdikkat baktığını gören Mehmet’in tedirginliği daha da arttı.
Köylüler kendi aralarında mırıldanmaya başladı: "Yıllardır bu köyde böyle şeyler olmuyordu," diyerek Mehmet’e bakıyorlardı. Mehmet’in "Burada ne oldu?" sorusu meydanın o ağır havasında asılı kaldı. Kimse cevap vermedi. Kalabalık, sanki görünmez bir komutla ikiye ayrıldı ve Muhtar Asım Bey, elinde gümüş saplı bastonuyla çemberin merkezine doğru ilerledi. Adımları yavaş ama otoriterdi.
Muhtar, yerdeki derisi yüzülmüş keçiye, o korkunç manzaraya bakarken yüzünde en ufak bir şaşırma belirtisi yoktu; sadece derin ve kadim bir keder vardı. Bastonunu, toprağa çizilmiş o kanlı sembollerin tam ortasına sertçe vurdu. Tok bir ses meydanda yankılandı.
— "Denge bozuldu," dedi Muhtar. Sesi buz gibiydi.
Bu söz bir işaret fişeği gibiydi. Köylülerin o ana kadar tuttuğu öfke bir anda dışarı taştı. Gençten bir adam Mehmet’in üzerine yürür gibi yaparak bağırdı:
— "Uğursuz! Sen gelene kadar bu köyde huzur vardı!"
Bir diğeri, yüzünde nefretle ekledi:
— "Sen bu köye ayak bastın, başımıza bunlar geldi! Lanetini de al, git buradan!"
Mehmet neye uğradığını şaşırmıştı. Sanki gördüğü vahşetin suçlusu kendisiymiş gibi bakıyordu herkes. "Ben ne yaptım? Ben sadece köpeğimi kurtardım!" diyecek oldu ama sesi kalabalığın uğultusunda boğuldu. "Git buradan! Seni istemiyoruz!" sesleri yükselmeye başladı.
O sırada kalabalığı yararak Mehmet’in yanına ulaşan anneannesi, titreyen ama kararlı sesiyle öne atıldı. Mehmet’in koluna yapıştı ve köylülere doğru haykırdı:
— "Siz ne demek istiyorsunuz? Benim torunumdan ne istiyorsunuz? Utanmıyor musunuz yaşınızdan başınızdan! Yılların komşusuyuz biz, nedir bu haliniz?"
Ancak köylülerin bakışları yumuşamadı. Aksine, anneannesinin bu korumacı tavrı onları daha da uzaklaştırdı. Anneannesi ve annesi, Mehmet’i kolundan tutarak hızla kalabalığın içinden çekip eve doğru sürüklemeye başladılar. Mehmet; uğultular ve hakaretler arasında şaşkınlık içinde sürüklenirken arkasına baktı. Köylülerin hâlâ oldukları yerde durup, birer gölge gibi kendilerini izlediklerini gördü.
Onlar uzaklaşıp köşeyi döndüklerinde ve Mehmet'in artık duyamayacağı bir mesafeye ulaştıklarında, meydanda ölümcül bir sessizlik oldu. Muhtar Asım Bey, yerdeki ölü hayvana ve Mehmet'in gittiği yöne doğru bakarak kendi kendine mırıldandı:
— "Kabile kendi kurbanını seçmiş bile..."