12. bölüm · Ayrisa

11. BÖLÜM: Bu Güç Beni Öldürecekse Niye Var?

Nisa Altintas

Avucunun arasındaki kumaş parçalarına uzun zamandır bakıyordu. Sağ elini yumruk yaptığında dişlerini sıkıyordu. Parmakları her sıkıldığında kurumuş kan kumaşa daha çok işliyordu. Sol elini saçlarından geçirirken kumaşı alayla fırlattı. Havada süzülen kumaş askerin ayağının ucuna geldiğinde taht odasında gerginliğin başlayacağını biliyorlardı.

"Saray askerlerini kandırmaya başaran bir kadın." Bakışlarını karşısındaki askere kaldırdı. "Beni aptal yerine koymalarına izin verdiniz."

"Kralım-" Komutan kendini açıklamak için davrandığında Vals, ani bir hareketle ayaklandı. Belindeki kılıcı çekip savurduğunda komutanın konuşmasına izin vermedi. Çığlık sesleri yüzüne sıçrayan kana eşlik ederken komutanın yere yığılışını izledi. Kılıcın kınını sıkıca tutarken içindeki hırsın dinmediğini biliyordu. Kılıcı tahtının yanında dikilen sağ kolu Laerson'a uzattı. Laerson, sessizce kılıcı alırken Vals'in ne yapacağını az çok tahmin ediyordu.

"Beni aptal yerine koyarsanız ne olacağını gördünüz!" Bakışlarını askerlere çevirdi. Hepsinin bakışlarında korkuyu gizlemeye çalıştıklarını görüyordu. "Gidin ve bana o prensesi bulmadan gelmeyin."

Nalların toprağı döven sesi güneşin doğuşuna karışıyordu. Yoğun geçen gecenin ardından nihayet askerlerden kurtulmuşlardı. Ya da öyle sanıyorlardı. Büyük Torvak, ormana karışmış uzun zamandır görünmüyordu. Alice, elinin acısı yüzünden at üzerinde dengede durmaya zorlansa da yetişmek için elinden geleni yapıyordu. Nihayet Torvak'ı ilerde beklerken gördüklerinde hep birlikte oraya vardılar.

"Elin nasıl?" Torvak, bakışlarını Alice'ye dikti.

"Kötü." Genç kadın, kan bulaşan sargılı elinin titrediğini görüyordu. Zonklaması geceden beri artarken dayanılmaz bir hale gelmişti. "Dayanabilirim sanmıştım ama gitgide kötüleşiyor."

"İleride duruyoruz." Torvak, atını döndürüp önden giderken diğerleri ona yetişmiş kuytu kısma kamp kurmuşlardı. Caiden ve Leith odun toplamak için Hawkael de av bulmak için ormana karışmıştı.

"Uzat elini." Torvak, ellerini öne uzattı. Genç kadın, elini adamın avuçlarının arasına bıraktığında yutkundu. Yaşlı adam, sargıyı dikkatle açtığında yaranın sıkıntılı bir halde olduğunu görebiliyordu.

"Antibiyotiğe ihtiyacın var." Parmağını nazikçe, yeşilleşmeye başlayan kısma götürdü.

"Yanında ilaç var mı?"

"İlaç yeterli olmayacak." Yaşlı adam, kızın elini hareket ettirdikçe acı daha çok yayılıyor zonklama artıyordu. "Gücünü kendini iyileştirmek için kullanacaksın."

"Nasıl yapacağım?" Alice, dudaklarını birbirine bastırdı. Acısını içine atmaya çalıştıkça sesine yansıyordu.

"Temel düzeyden başlaman gerekiyor." Torvak, elini uzatıp kızın yaralı elini avucunun arasına nazikçe bıraktı. Diğer elini yaralı elin üzerinde havada tuttu. "Sahip olduğun güç içinde. Odaklan ve dışarı çıkar." Genç kadın çatık kaşları ile sakince konuştu.

"Elini bu şekilde yukarıda tut." Alice'nin sağlam elini alıp az önce yaptığı gibi yukarıda tuttu. "Elinden eline şifa akıttığını hayal et. Yarayı iyileştirdiğini."

Genç kadın, başıyla onayladığında Torvak müdahale etti. "Gözlerini kapat."

Alice, gözlerini kapattı. Bir yerlerde gücünün olduğunu biliyordu ama nerede diye düşünüyordu. Yapabilirmiş gibi daha çok sıktı gözlerini.

Torvak onun gergin olduğunu görebiliyordu.

"Korkma Alice. Kendinden korkma." Sert tonu kadının rahatlamasına engel oluyordu. Alice sesli bir nefes verdi.

Tamam Alice dedi içinden. Ellerinin arasında bir güç düşün. Tekrar nefes verdi. İyice odaklandığında teninde sıcaklık hissetmeye başladı.

Kaşları iyice çatılırken ışığın biraz daha büyüyüp aşağı ip gibi aktığını düşündü. Nefesini tuttu. Omuzları gerginlikten acıyordu. Ellerinin içinde kor alev tutuyor gibiydi.

Torvak, gördüğü manzara ile gülümserken bu kızın gerçek bir yerli olduğuna emindi. Tıpkı babasına benziyordu onun gibi güçlü ve cesur.

Büyü parıltıları yaraya ilmek gibi girip çıkarken genç kadın sonunda tuttuğu nefesi bıraktı. Gözlerini araladığında nefesi sıklaşmıştı. Boğuluyor zannedip kendini paniklemişti.

"Bu... Çok... Hah." Elini göğsüne bastırıp bakışlarını yere çevirdi. "Bu güç beni öldürecekse niye var?"

"Sakin ol Alice." Kızın omzunu tuttu. "Çok iyiydin."

Genç kadın, bakışlarını kaldırdı. Torvak uzanıp yaralı eli aldı ve açmasını sağladı. Kesiğin izi belliydi. İç kısımlarında morluklar ve kızarıklık vardı.

"Parmaklarını aç, kapat."

Alice, duruşunu dikleştirirken söyleneni yaptı. Canı yanmıyordu. Avucunun arasında gördüğü tek şey yaptığı hatanın iziydi.

"Artık büyüne odaklanacaksın. Bugün dinlen çok yoruldun." Torvak uzanıp kızın kanamaya başlayan burnunu sildi.

Genç kadın, burnunun kanadığını şimdi fark ederken sol işaret parmağını nazikçe burnuna dokundurdu. Kanlanan parmağını gördüğünde Torvak'ın mendil uzattığını gördü.

"Caiden ve Leith geliyor. Ben biraz ormana karışacağım."

"Tamam." Genç kadın, burnunu nazikçe silerken gözleri uzaktan gelen ikiliyi buldu.

Leith, ablasının yanına hızlı adımlarla vardığında kanlı mendil canını sıkmıştı.

"Ne oldu?"

"Bazı zorlamaların sonucu." Elini uzatıp gösterdi. "Merak etme bir şey yok."

Leith, ablasının iyileşen eline bakarken nazikçe parmağını elinin içinde gezdirdi.

"Tam iyileşmiş değil gibi. Acıyor mu?"

"Güçlerimi hafife alma." Alayla gülünce Leith de güldü. Ablasının durumu hafifletmeye çalıştığını çok iyi biliyordu.

"Pekâlâ yüce ay taşı koruyucusu." Leith, hürmetlerini sunmak için eğildi. "Beni bağışlayın lütfen." Çok üzgünmüş gibi bir tonla konuştu.

"Affedildin yerli Leith." Genç kadın, elini öne uzatıp zührevi bir tonda konuşunca Leith dayanamayıp kahkaha atmıştı. Alice, onun bu halini tatlı bulurken tebessüm etti. Mendille burnunu sildiğinde daha fazla kan olmadığını gördü.

Caiden, sonunda yanlarına vardığında elindeki odunları yere bıraktı. Leith, bakışlarını kocasına çevirdiğinde ikilinin gözleri buluştu. Genç adam, odunları dizmeden önce karısının başının üzerine uzun bir öpücük kondurdu. Leith, kıkırdarken duygulu bakışlarını kocasından ayırmıyordu.

Alice, ikisinin yan yanayken dünyadan soyutlandıklarını fark etmişti. Kalabalığın içinde dahi olsalar yalnız gibi davranıyorlardı. Gerçek aşk bu diye düşündü. Asla sahip olamayacağı tek duygu. Vals'ten sonra pek inancı kalmamıştı. Aşka zamanın yok ki Alice diye kızdı kendine. Omuzlarında böyle bir yük varken...

Bakışları onlara yaklaşan avcıyı buldu. Omzunda küçük bir ceylan vardı. Sanki ağır bir şey taşıyormuş gibi görünmüyordu.

"Av geldi ama ortada ateş yok." Caiden, dizdiği odunların yakınına oturdu. Çakısıyla birlikte çakmak taşı çıkardı. İkisini bir süre birbirine sürterken Hawkael yanlarına gelmişti.

"Ateş hazırdır diye düşünmüştüm." Omzundaki ceylanı tek hamlede yere indirdi.

Caiden, bakışlarını kardeşim dediği adama çevirdi. "Senin bir karın yok kardeşim."

"Saatlerce Leith'i mi izledin yine?"

"Evet." Derken ateşi yakmayı başarmıştı. Birkaç kez üflerken harlanmasına yardımcı oldu.

Genç avcı, başını onaylamazca sallarken bakışları önce Alice'ye kaydı. Sonra parmaklarının arasında duran kanlı mendile. Kaşları hafif çatılırken kadınla bakışları birleşti.

"Biz yokken bir şey mi oldu?" Bakışları ile mendili işaret etti.

"Önemli bir şey olmadı." Derken ayaklandı. Elindeki mendili ateşe attıktan sonra konuştu. "Biraz hava almak istiyorum."

"Tamam. Dere kenarına gideceğim." Hawkael, tekrar eğilip avı aldı. "Bu ikisi ceylanı yüzene kadar ben hallederim." Alaylı bir sırıtış gönderirken Leith, kaşlarını çattı.

"Duygusuz sen ne anlarsın?"

Herkes kadının bu çıkışına gülerken Hawkael ve Alice, dere kenarına yürümeye başladı. Genç kadın, elbisesinin eteğini tutup yürürken genç adam gayet rahat yürüyordu. Omzundaki avla birlikte.

"Yanlış bir yerde büyümüş olman senin suçun değil." Genç adam, konuştuğunda kadın anlam veremedi. "Yürümeyi bilmiyor olman senin suçun." Hawkael'in dikkatini kızın sürekli sendelemesi çekmişti. Düz yolda takılacak bir şeyler bulmuş sürekli sendelemişti.

"Özür dilerim, ormanda hiç yürümediğim için." Genç kadın, göz devirirken dere kenarına ulaşmışlardı.

"Özür dileme." Omzundaki avı yere indirdi. "Alışmaya çalış."

"Sen daha önce nerede büyüdün? Hislerim mağara diyor çünkü." Adamın biraz uzağına oturdu. Sesindeki sinir adamın komiğine giderken konuştu.

"Hislerin doğru söylüyor. Annemin beni mağarada doğurduğunu biliyorum." Genç avcı, çakısını çıkarıp deriyi yüzmeye başladı.

"Gerçekten mi?" Alice, bir anda siniri kaybetmişti. Hem meraklı hem de şaşkın görünüyordu.

"Evet?" Hawkael'in kaşları çatıldı. "Neden bu kadar şaşırdın?"

"İlk defa duydum." Bakışlarını başka yöne çevirdi Alice. "Hem çok tehlikeli."

"İnsan doğası bu." Hawkael, kadının bu kadar yabancı olduğunu unutuyordu. "Kadınında doğası bu. Doğanın gerektiğini yapman gerekir."

Alice, tekrar bakışlarını adama çevirdi. İşini dikkatle yapıyordu. Hızlı hızlı hareketlerle deriyi soyuyordu. "Babam, annemle bir mağaraya sığınmak zorunda kalmış. Ben doğana kadar yanında kalmış." Genç avcı, farkında olmadan deriyi daha sert yüzmeye başladı. "Zor olduğunu söyledi ama yapması gerekeni yaptı."

Genç kadın, adamın sinirlenmesine anlam veremezken ne yapması gerektiğini bilmiyordu.

"Seni kızdırmak istemedim." Dediğinde Hawkael durdu. Yeşil gözlerini kıza çevirdi. Tedirgin olduğunu usul usul kaçtığını görebiliyordu.

"Merak etme seni kesmem." Genç avcı, tekrar işine döndüğünde Alice, ayaklandı.

"Rahatlamama hiç yardımcı olmadın." Kollarını göğsünde kavuşturdu. "Ben gidiyorum."

"Tek başına gidemezsin." Genç adam, durup bakışlarını kadına çevirdi. Alice, konuşmak için davrandığında bir an durdu. Bedeni geriye giderken gözlerini kapatıp açtı. Derin nefes alırken sakince yere çömeldi.

"Alice?" Hawkael, hızla kadının yanına geçtiğinde kadın elini kaldırdı.

"Bir şey yok." Konuştuğunda ağzına dolan kan tadı burnunun yine kanadığına işaret ediyordu.

"Dur diğerlerine haber vereyim." Genç adam, gitmek için davrandığında Alice hızla adamı kolunda tutup durdurdu.

"Sakın. Leith çok endişelenir." Elinin tersiyle burnunu sildi. "Lütfen. Aramızda kalsın."

"İyi de sorun ne?" Hawkael, mendil çıkarıp nazikçe kızın burnunu sildi.

"Torvak ile büyü denemesi yaptık. Ağır geldi sanırım." Kadının bakışlarındaki yorgunluk Hawkael'in kaşlarının çatılmasına neden oldu.

"Kampa geri döndüğümüzde dinlenmezen Leith'e her şeyi söylerim." Genç adamın sesindeki sinir endişesini gizliyordu.

Alice, duruma hafif güldü. "Tehdit ediliyorum bunu unutmam avcı bey."

Hawkael, sessiz kalırken kanın durduğunu fark etti. Ciddi bir kanama olmasa da Alice'yi sarstığı belliydi.

"Büyü ne içindi?"

"Elim için." Genç kadın, elini uzattığında Hawkael, yaranın yarım iyileştiğini gördü. "Tamam." derken adamı kendinden biraz uzaklaştırdı. "Gerçekten iyiyim." Zorla nefes verdi. "Biraz daha ceylan kokarsan kusacağım."

Genç adam, beklemediği tepki ile gülmeye başladı. Alice de buna gülerken Hawkael, geri çekildi. "Alışacaksın hatta sende böyle kokmaya başlayacaksın."

"Kokuyorum zaten." Tebessüm etti. "Banyomu bu kadar özleyeceğimi hiç tahmin etmemiştim."

"Elini yüzünü yıkayalım Leith görmesin."

"Ben hallederim." Genç kadın, kendini sarhoş gibi hissediyordu. Vücudunda hala büyünün karıncalı hissi vardı.

Alice, ayaklanıp kıyıya geçtiğinde Hawkael, dikkatle onu izliyordu. Usulca yaklaştı. Suya düşerse tutmak için.

Genç kadın, soğuk suyla yüzünü yıkadığında kendine geldiğini hissetti. Ellerini yere bastırıp suya yansıyan görüntüsüne baktı. Başı önüne düştü çaresizce. Şimdiden yorulduğunu görebiliyordu. Bir anda kendini daha ağır hissetti. Derin nefes alıp ayaklandı. Başı az önceki gibi dönmüyordu ama garantisini de veremezdi.

"İyi misin?" Hawkael, ayaklandı. "Yürüyebilecek misin?"

"Yürürüm ama desteğe ihtiyacım olabilir."

"Tamam." Genç adam, avı aldıktan sonra kadına yaklaştı. "Hazır mısın ceylan kokulu küçük bir gezintiye?" Hafif alay ettiğinde kadın yorgunca tebessüm etti.

"Mecbur."

İkili gülümserken Hawkael kızı belinden tutup kendine yasladı...

Merhaba herkeseee 🧙🏻♂️
Bölüm Nasıldı??
Yeni Bölümde Görüşmek Üzere...