11. bölüm · Ayrisa

10. BÖLÜM: Son Huzurlu Uyku

Nisa Altintas

Dağa çizdiği yıldız gözlerinin önünden gitmiyordu. Parıltılarla oluşan şekli ve parmağını hareket ettirdikçe titreyen vücudunu unutamıyordu. O anı yaşıyor gibiydi sürekli. Kollarını göğsünde kavuştururken bedeni ürpermişti.

Bakışlarını çadırda gezdirirken sessizlikten sıkılmıştı. Herkes pür dikkat Torvak’ın konuşmasını bekliyordu. Gördüğü vizyonu anlattığından beri yarım saat geçmişti.
“Anlaşılan o ki... Yıldız Dağlarına gitmemiz gerekiyor.” Torvak, önündeki haritaya bakarken sonunda sessizliğini bozmuştu. Alice, rahat bir nefes alırken Caiden kaşlarını çatarak devam etti.

“Oraya gitmek imkânsız değil mi?”
Hawkael, duyduğu ile Caiden’ı dürttü. İki gencin bakışları buluştuğunda sus demek için kaşlarını kaldırdı. Alice, ikisini fark ettiğinde düşünceleri daha da karmaşıklaştı.

“Neden imkânsız?” Konu kaynamasın diye çabucak sordu. Bakışlarını Torvak’ın gözlerine dikti.

“Söylenene göre Yıldız Dağlarına giden yol bitmezmiş. Gidenlerin kaybolduğu geri dönemediğini duyduk.”
Genç kadının, gözleri korkuyla irileşti. İçinden eğer vizyonlar görmeseydim şu an kaçıp giderdim diye geçirdi. Gittikçe zorlaşan bir göreve bürünüyordu bu durum.

“Orada bulunan havanın zehirli olduğunu da söylerler.” Caiden, ekleme yaptığında kadının korktuğunu fark etmemişti.
“Yani bu görevin sonunda ben büyük ihtimalle ölüyorum.”

“Hayır kesin kesin öyle bir şey söyleyemeyiz.” Leith, gergince konuştu. Ablasının oraya gidecek olması canını çok sıkmıştı. “Hem belki sandığımız gibi değildir.” Gergince yutkundu Leith. Zihninde ablasının ölebilme olasılığını düşünmemek için çaba harcıyordu.
“Alice, yaşanmadan hiçbir şeyi bilemeyiz.” Torvak, bakışlarını kadının gözlerine dikti. “Bu yolculukta yalnız olmayacaksın.”

“Ne zaman yola çıkıyoruz?” Kadın, daha fazla bir şey dinlemek istemiyordu.

“Yarın sabah.” Torvak, bakışlarını iki oğlana çevirdi. Bunun anlamı sizde geliyorsunuz demekti.
Hawkael ve Caiden, başıyla onaylarken Leith atıldı. “Bende geliyorum biliyorsunuz değil mi?”

“Leith bu-”
“Geri döndüğünde merak ölmüş bir karın olsun istemiyorsan itiraz etmezsin.” Sesindeki netlik kocasına ve diğerlerine geçmişti. “Ablama yeni kavuştum ben. Onu yalnız bırakamam.”

Alice, kardeşinin kolunu nazikçe tutup gülümsedi. İçten içe mutluydu Leith yanında olsun istiyordu. Onun desteği ve verdiği güvene çok ihtiyacı vardı. Caiden sessiz kalırken Leith bunun evet demek olduğunu anlamıştı.

“Hadi son huzurlu uykunuzu çekin.” Torvak, genzini temizledi. “Bir daha güvende olmayacağız.”
Görevin ciddiyeti daha çok vurgulanırken çadırı ilk terk eden Alice, olmuştu. Son huzurlu uykusu bu gece olacaksa daha fazla bu duruma maruz kalmak istemiyordu.

“Alice.” Leith, ablasına sıkıca sarılınca ortada kalmışlardı. “Sana bir şey olmaması için elimden geleni yaparım.”
“Şşş böyle şeyler düşünme.” Genç kadın da kardeşine sıkıca sarıldı. “Ben, bu görevi başaracağım.”

İki geç geri çekildiğinde ikisinin de gözleri dolmuştu.

“Bana söz verir misin?” Leith, serçe parmağını ablasına uzattı.
“Veririm.” Genç kadın karşılık verdiğinde parmakları buluştu. “Hadi. Sabah görüşürüz.”

“Tamam.” Leith, Caiden’ın koluna girip çadırına girdiğinde Alice, çadırının önünde dikilmeye başladı.
“Nasıl uyuyacağım bilmiyorum?” Bakışları Hawkael ile buluştu. Yanında bekliyor olması bir nebze içindeki korkuyu azaltıyordu.

“Burada bekleyebilirim... Uyumanı kolaylaştıracaksa.”

Genç kadın, tebessüm etmek istedi ama durdu. Bu içinde bir yerlerde güven hissini yeniden doğurmuştu.
“Hayır saçmalama.” Alice, adama yaklaşırken başını onaylamazca salladı. “Seninde uyumaya ihtiyacın var.” Uzanıp adamı göğsünden nazikçe ittirdi. “Hadi çadırına git.. Lütfen!”

“Tamam.” Genç adam, geri çekilirken baş selamı verip çadırına yöneldi. Genç kadında çadırına girdiğinde yerdeki büyük yün yığınına uzandı. Yünlerin garip kokusu canını sıkarken bu kokudan kurtulacağı için mutluydu. Onun dışında boğazındaki yumru hiç geçmiyordu.
Uzun bir süre yattığı yerde dönüp durdu. Düşüncelerini engelleyip uyumaya çalıştı ama nafile. Çadırda olmak canını daha çok sıkınca battaniyesini sırtına alıp dışarı çıktı. Gördüğü kişiyle irkilirken şaşırmıştı.

“Uyumamışsın.” Adamın yanına yaklaşırken korkutmak istemiyordu.
“Uyku tutmadı.” Genç adam umursamaz görünüyordu. Uykusu olmadığı için gece nöbet için arkadaşı ile yer değiştirmişti. “Birilerinin nöbete bakması gerekiyor.”

“Bir kişilik yerin var mı?”

Genç adam, oturduğu yerde kayınca Alice, yanına oturdu. İkili sessizce beklerken ateş ocağında ateş yoktu. Birçok kez geceleri ateşin söndürüldüğünü görmüştü.
“Düşmanlar saldırmasın diye mi ateşi söndürüyorsunuz?”

“Göç ettikleri dönemde çok yapıyorlarmış bunu ama hala devam ettiriyorlar. Pek gerekli olduğunu sanmıyorum.” Elindeki ince sopayla kül kalıntılarını dürtüyordu.
Alice, sessiz kalırken battaniyesine biraz daha sarıldı. Hava gerçekten çok soğuktu. Yanında oturan adam titremiyordu bile. Sanki hava hiç soğuk değilmiş gibi.

“Üşümüyor musun?”

“Pek değil.” Genç adam, yeşil gözlerini kadına çevirdi. Üşüdüğü her halinden belliydi. Burnu bile kızarmıştı. Ayın yansıyan ışığın ortalığı biraz aydınlattığı için görebiliyordu. “Çadırına dönsen iyi olur.”
Çadırlarda kullanılan hayvan derileri soğuk havada içeriyi sıcak tutuyordu. Bu yüzden ateş yakmalarına gerek kalmıyordu.

“Orada boğuluyormuş gibi hissediyorum.” Ağzından verdiği nefes buhar olarak dışarı çıktı. “Burada üşümeyi tercih ederim.”
Genç adam, hafif gülüp sessiz kaldı. Nasıl rahat ediyorsa diye geçirdi içinden. İki genç sessizce otururken konuşacak bir şeyleri yoktu. Güneşin ilk ışıklarını bekliyorlardı. Saatler birbirini kovalarken Hawkael, bir ara korkuyla irkildi. Omzuna düşen kafaya anlam veremezken hafif öne eğildi. Alice, oturduğu yerde uyuyakalmıştı.

Kolunu nazikçe kızın beline dolayıp iyice kendine yasladı. Çadırına götürsem mi diye düşündü. Sonra uykusunu bölersem diye çekindi. Bu uykuya ihtiyacı var diye geçirdi, sabah olana kadar beklerdi bir sorun yoktu.

Saatlerce elindeki sopayla külü dürttü. Kadının daha rahat uyuması için pek kıpırdamadı. Bir ara bir ses duyar gibi oldu. Kulaklarını kabarttığında kaşları çatıldı. Bu yakınlarda çok değil ama küçük bir ekip geldiğine emindi. Kalkmak için davrandığında Alice’yi hatırladı.
“Alice.” Kadını kolundan tutup nazikçe sarstı. Genç kadın korkuya uyandığında Hawkael ile göz göze geldi. “Sakin ol. Buradayım.”

Başıyla onaylarken sol gözünü uyanmak için ovaladı. Genç adam, tüfeği ile ayaklanıp bir süre gözden kayboldu. Alice, ne olduğunu anlayamazken battaniyesi ile ayaklandı. Hawkael, ormanın içine karıştıktan kısa süre sonra ekibin kabilelerine yaklaştığını görmüştü.
Tekrar kabileye döndüğünde Torvak’ı uyandırdı. “Saraydan ekip dolanıyor. Buraya yakınlar.”

Orta yaşlı adamın uykusu hemen dağılırken ayaklandı. Kısa bir an duraksayıp sessizliği dinledi. “Yola çıkıyoruz.”

Hawkael başıyla onaylarken çadırdan çıkıp Alice’nin yanına geçti. “Hazırlan yola çıkıyoruz.”
“Ne oluyor?” Kadını, nefesini tuttu.

“Saraydan bir ekip dolanıyor. Eşyalarını al.. Hadi!”
“Tamam.” Genç kadın, çadırına girdiğinde Hawkael, Caiden’ı uyandırmaya gitmişti.

Alice, eşyalarını daha doğrusu büyü kitaplarını toplayıp çantaya doldurdu. Yanına yedek kıyafette sıkıştırdıktan sonra gözleri sandığa gitti. İçinde kaçarken giydiği elbise vardı. Eğer elbiseyi burada bulurlarsa kabileyi yakıp yıkarlardı. Buna izin veremezdi. Elbiseyi çabucak alıp dışarı çıktığında diğerlerinin dışarda olduğunu görmüştü.

Alice, tüm gözlerin elbisede olduğunu görünce hızla konuştu. “Bununla ilgili planım var.”

Caiden, eliyle atları işaret etti. Herkes atlara yönelirken yanan meşaleleri görmeye başlamışlardı. Alice bununla iyice tedirgin olurken ata binmek için hamle yaptı. Bedeni birden havalanırken ara oturtulmuştu. Bakışları hızla kendi atına giden Hawkael’i bulduğunda minnettardı.

Hawkael ve Torvak önden giderken Caiden kadınların arkasından gidiyordu. Her şey o kadar ani olmuştu ki Alice, alışık olmadığı için bocalıyordu. Sıkıca atın iplerini tutarken kalbi korkuyla çarpıyordu. Meşaleleri o da görmüştü. Biraz geride kalırsa Vals’in kollarında olurdu.
Yaklaşan nal seslerine Torvak dikkat kesilirken hızla tepeye doğru yöneldi. Ne olursa olsun bu gece yakalanma niyetinde değildi. Diğerleri onları takip ederken mağara gibi bir yerde durmuşlardı.

“Buraya çok yakınlar.” Caiden atından inerken Alice de inmişti.
“Bunu parçalamanız lazım.” Elbiseyi erkeklere doğru uzattığında Torvak devam etti.

“Aklında ne var?”

“Askerlerin önüne elbisemden kanlı parça koyarsak öldüğümü düşünürler.” Genç kadın, söylediğinden emin görünmezken bakışlardan dolayı çekinmişti.
“Mantıklı.” Caiden, uzanıp elbiseyi aldı. Kolayca yırttığında bir kaç parçaya daha yırttı.

“Kan?” Leith, Torvak’a bakarken Hawkael devam etti.
“Şu an hayvan avlamak zor. Askerler çok ses yapıyor.”

Genç kadın, bir an duraksadı. Ellerini açıp avuçlarına baktı. Yapabilirim diye telkin etti kendini. Hawkael’e yaklaşıp belindeki minik bıçağı aldı. Genç adam ne olduğuna anlam veremezken bakışlarını kadına çevirdi. Küçük bıçağı avucunun içinde sıkıyordu.
“Alice?” Leith, sinirle ablasının elini tuttuğunda kadının yüzü acıyla buruştu. Elini yavaşça açtığında kestiği derinin hareket ettiğini hissedebiliyordu.

“Kanı bulduk.” Canı acısada belli etmeden konuşmaya çalıştı. Leith, kadının elinden bıçağı alırken Alice, parçalanan kumaşları ellemeye başladı.

Gerçek bir savaşçı diye düşündü Torvak. Dudaklarında belli olmayan gurur gülüşü vardı. O bu görevi en iyi şekilde başaracaktı. Emindi.
“Yeterli.” Caiden, kadının durması için yanına çömeldi. “Bunları yola atıp geliyorum.”

“Tamam.” Genç kadın ayaklanırken Caiden, kanlı kumaşları alıp gözden kayboldu.
Alice, elinin titremesine engel olamazken kaşları acıyla çatılmıştı. Leith, elbisesinin içinden hızla astar yırtıp ablasının yanına geçti.

“Sakın bir daha bunu yapma.”

“Zamanımız yoktu.”
Leith, ablasının eline bezi sarmak için davrandığında tereddüt etti. Normalde kendini kötü hissetmezdi ama ablası olunca yapamam gibi düşünmüştü.

Hawkael bu tereddütü fark edince Leith’in elinden bezi alıp geriye doğru ittirdi. Leith itiraz etmezken geri çekildi. Genç adam, kızın elini sararken kaşları çatıktı. Alice, adamın gözlerine bakarken inatla karşılık alamıyordu.
“Bıçağımı bir daha kullanma.” Sert bir düğüm atıp bakışlarını kaldırdı.

“Kullanmam.” Genç kadın, bu tavra sinirle olurken Hawkael, Torvak’ın yanına geçti

Caiden, ormanda hızla koşarken askerler kendi gürültülerinden başka bir şey duymuyorlardı. Var gücüyle koşarken kestirmeye sapıp önlerine geçmişti. Kanlı birkaç parçasını yola atıp ağacın arkasına saklandı.
Kısa süre içinde askerler yola geldiğinde en önde meşale tutan asker elini kaldırdı. “Durun.”

Atlar ani durma ile hafif şaha kalkarken arkadan biri inip öne geldi.
“Nedir onlar?” Kıdemli askerin tok ve egoist sesi Caiden’ın komiğine gitmişti. Diğer asker kıyafet parçalarını alıp incelerken süslü işlemeleri görmüştü.

“Bu prenses Alice’nin elbisesi efendim.” Parçaları efendisine uzattı. Kıdemli askeri parçaları incelerken konuştu.
“Kan taze.” Parmaklarına bulaşan kana baktı. “Parçalarda temiz duruyor.” Alayla gülümsedi. “Muhtemelen prenses yaşıyor. Dikkatimizi dağıtmak isteyen birileri var.” Kumaşları alıp çantasına attı. “Prenses bizimle alay ediyor.”

Yanındaki adama bakıp devam etti. “Kral Vals’e prensesin yaşadığını haber verin.”

Asker, geriye doğru yol almaya başladığında kıdemli olan elini kaldırıp yürüyün işareti verdi. Atlılar birden uzaklaşırken Caiden, her şeyi dinlemişti. “Kahretsin.” Diye fısıldarken bu kadar zeki olacaklarını düşünmemişti. Yumruk yaptığı elini ağaca vurup tepeye doğru yürümeye başladı.
Atlılar öğrendikleri ile daha çok ses yaparken Caiden, içinden bir an sizi zeki sandım diye geçirdi. Bu kadar sese orman halkı rahatsız olursa mızraklanırlardı. Nal sesleri tepeye doğru yönelirken içini yetişemezsem korkusu sardı. Umarım saklanmışlardır diye geçirdi koşmaya başladığında. Tepeye ulaşırlarsa sonu facia olurdu...
Merhaba herkeseee 🧙🏻♂️
Bölüm Nasıldı??