1. bölüm · Aynadaki Düşman
Kudu Ailesi
Trabzon’un en görkemli yapısı olan Murat Kudu’nun konağı, sahibinin sıfırdan inşa ettiği dev holding sayesinde ulaştığı zenginliğin, ünün ve ihtişamın adeta somut bir kanıtı gibi yükseliyordu. Murat Kudu, ülkenin en başarılı iş adamlarından biri olarak gösteriliyor, onu merak edenler ancak televizyon haberlerinin ekonomi bültenlerinde görebiliyordu. Konağın tüm Türkiye’yi büyüleyen görkeminin sebebi ise sadece dış mimarisi değil; içindeki asıl güç, yani Murat’ın oğullarıydı.
Murat Kudu’nun üç oğlu vardı. En büyükleri olan Alperen, son derece zeki bir gençti. Tıp fakültesini dereceyle bitirmişti. Kudu ailesi ve yakın çevreleri tarafından, Murat’tan sonra şirketin başına geçecek tek veliaht adayı olarak görülüyordu. Ailenin en küçük kardeş olan Deniz de abisinden farksız değildi. Üniversiteyi yine üstün bir dereceyle tamamlamış, finans bölümünden mezun olmuştu. Holdingin finans işlerini o yönetiyor; akıllı yatırımlar yapıyor, ortaklıkların gelirlerini ve gelecekte getireceği kârları bir dahi gibi hesaplıyordu. Onun dünyası tamamen sayılardan ibaretti.
Konağın geniş ve ihtişamlı yemek odasında her sabah olduğu gibi bir hareketlilik vardı. Murat Bey, masanın donatıldığını görünce keyifle gülümsedi:
"Mis gibi börekler, tereyağları kokuyor. Herkesi kahvaltıya çağırın, otursunlar."
O sırada Alperen salona girdi:
"Günaydın baba."
"Günaydın oğlum. Anlat bakalım, şirkette ne gelişmeler var?"
Alperen, sandalyesine yerleşirken kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı:
"Baba, İstanbul’daki ortaklarımızla ve satış müdürüyle beraber önemli bir toplantı yaptık. Yeni bir ürün çıkarma kararı aldık ve anlaşmayı imzaladık. Artık kârdan yüzde yirmi alacağız. Deniz’in hesaplamalarına göre, bu yeni üründen gelecek kâr, diğer tüm ürünlerin getirdiği kardan yüzde otuz daha fazla olacak."
Tam o esnada Deniz de merdivenlerden aşağı indi:
"Günaydın baba. Abimin dediği doğru. Doğru finans işlemleri ve hamlelerle bu ortaklıktan elimize net yüzde elli nakit kalacak. Çok iyi para alacağız. Ayrıca, Avrupa’nın en büyük ticaret şirketlerinden biriyle ortaklık anlaşması için ön görüşme ayarladım. Haftaya sen, ben ve abim oraya gidiyoruz."
Murat Bey, göğsü kabararak büyük bir gururla oğullarına baktı:
"Aferin oğullarım! İşte benim duymak istediğim şeyler bunlar!"
Konaktaki bu gurur tablosu henüz tamamlanmamışken, merdivenlerden ortanca kardeş Yusuf ağır ağır inmeye başladı. Yusuf, diğer kardeşlerinin aksine sadece iki yıllık bir bilgisayar programcılığı bölümünden mezun olabilmişti. O, kardeşleri gibi sıralarda oturup kitaplardan okuyarak öğrenemiyordu; onun öğrenme yeri sokaktı. Diğerlerinin derslerden, kalın teorilerden öğrenemediklerini kendisinin hayattan öğrendiğini savunuyordu. Ve bu savunmanın ona ne kattığını, hayatın ondan neler götürdüğünü zaman gösterecekti.
Yusuf, masaya yaklaşırken annesine döndü:
"Günaydın anne."
Nergis Hanım şefkatle gülümsedi:
"Günaydın oğlum, çayını doldurayım mı?"
"Yok, zahmet etme anne, ben doldururum," diyerek demliğe uzandı.
Masada oturan amcası, Yusuf’u süzerek bıyık altından güldü ve ortaya konuştu:
"Bu kadar görkemli bir ailede, böyle görkemsiz biri de her sülalede illa çıkar. Bir ailenin kara yüzü olacak biri bulunur, yapacak bir şey yok Murat’ım."
Alperen de hemen fırsatı kaçırmayıp araya girdi:
"Yusuf, sen üniversitede iki yıllık neyden mezun olmuştun? Bilgisayar programcılığı mı? Şirkette bir eleman eksik, seni oraya alalım. Bozulan bilgisayarları falan tamir edersin, en azından para yabancıya gitmez."
Alperen’in bu alaycı cümlesine masadaki diğer aile üyeleri de gülüşerek eşlik etti. Yusuf ise yüz ifadesini milim bozmadı. Sakin ve derinden gelen bir ses tonuyla cevap verdi:
"Yok, ben şirkette çalışmak istemiyorum."
Murat Bey sinirlenerek bardağını masaya bıraktı:
"Yusuf! Bütün kardeşlerin okudu, adam oldu, birer meslek sahibi oldu. Sen ise hâlâ bir işe girmiyorsun! Ne demek çalışmak istemiyorum?"
Yusuf, çay bardağını eline alırken aynı soğukkanlılıkla konuştu:
"Ben zaten çalışıyorum."
Alperen alaycı bir gülüşle sordu:
"Nerede çalışıyorsun acaba?"
Yusuf, çayından sakin bir yudum aldı. Ardından şekerliğe uzanıp iki tane şeker koydu ve kaşığıyla yavaşça karıştırmaya başladı. Herkes pürdikkat Yusuf’tan gelecek cevabı bekliyordu. Fakat o koca odada çıt çıkmıyordu; duyulan tek ses, çay kaşığının bardağa çarparken çıkardığı o ritmik metal sesti.
Murat Bey öfkeyle sesini yükseltti:
"Cevap versene dedim!"
Yusuf çayından üç yudum daha aldı, biraz bekledi, ardından bir üç yudum daha içti. Tam konuşmak üzere ağzını açmıştı ki cebindeki telefonu çalmaya başladı. Ekrandaki ismi görünce telefonu kulağına götürdü:
"Alo, efendim?"
Telefondaki ses, Ayşe ablaydı:
"Yusuf’um, sofranı hazırladım. Gel de iki lokma bir şeyler atıştır."
Yusuf gülümsedi: "Gelirim ama bu sefer parayı ödeyeceğim."
Ayşe abla neşeyle çıkıştı: "Kasada elinin cebine gittiğini görürsem döverim seni!"
Yusuf güldü: "Tamam, senin dediğin gibi olsun," diyerek telefonu kapattı. Ardından ayağa kalktı. "Benim çıkmam lazım."
Murat Bey kaşlarını çattı: "Telefondaki kimdi?"
"Ayşe abla, lokantacı olan."
Alperen hemen araya atıldı: "Trabzon’un en büyük lokantacısı sana bedava yemek mi veriyor yani?"
Yusuf çayından son yudumu aldı, masadakilere arkasını döndü ve sadece, "Ben çıkıyorum," dedi.
Murat Bey arkasından seslendi: "Geç kalma!"
Yusuf kapıya doğru yürürken mırıldandı: "Belli olmaz."
Deri ayakkabılarını giyip konaktan dışarı adımını attı. Üzerinde, her zaman özenle ütülenmiş beyaz gömleği, kırmızı kravatı, lacivert ceketi ve bol kumaş pantolonu vardı. Üzerine ise kahverengi deri ayakkabılarına kadar uzanan o meşhur kabanını almıştı. Bu onun klasik kombinlerinden biriydi. Ayakkabılarını ise asla tozlu bırakmaz, her zaman parlatırdı.
Sokakta yürürken mahalleli ona sevgiyle bakıyor, adımları esnafın selamlarıyla kesiliyordu:
"Ooo, hoş geldin Yusuf!"
"Sağ ol Hasan Usta."
"Simit alır mısın?"
"Parasını vereceksem alırım."
Hasan Usta elini salladı: "Sen geçen gün torunumun bilgisayarını tamir etmiştin, o borcu ödemek öyle kolay olmaz Yusuf’um. Al hadi."
Yusuf simidi alırken ustanın yüzüne dikkatle baktı: "Peki, ver madem. Ama amca, senin şekerin çıkmış, ilacını almayı unutmuşsun."
Hasan Usta şok olmuş bir şekilde duraksadı: "Nasıl anladın?"
Yusuf, kabanının cebinden elini çıkarmadan anlattı: "Dudağın kurumuş, tezgahtaki suyun ise hâlâ tamamen dolu. Oysa burayı açalı yirmi dakika oldu. Sen normalde dükkanı açar açmaz ilaçlarını içerdin, şu an ise bariz bir halsizlik var üzerinde. Hadi, simit yiyip hemen ilacını at."
Hasan Usta arkasından hayranlıkla baktı: "Gerçekten de unutmuşum... Bunu da anladın ya Yusuf, helal olsun sana."
Yusuf hafifçe kafasını salladı: "Eyvallah."
Birkaç adım sonra başka bir dükkanın önünden geçiyordu:
"Kolay gelsin Mustafa Abi!"
"Sağ ol Yusuf, gelsene bir."
"Hayırdır abi, yeni mi geldi?" diyerek Mustafa abinin tezgahındaki kunduralara baktı.
"Evet, bir baksana, sen anlarsın bu işlerden."
Yusuf eğilip deriyi parmak uçlarıyla yokladı, dikişlerini inceledi: "Güzel, kazıklanmamışsın. Saf İtalyan derisi ve İtalyan işçiliği. Bu ayakkabılar buraya geleli daha on dakika bile olmamış, kokusu üzerinde. Ama bak abi, bunu normal kullandığın bezlerle parlatamazsın. Kutunun gizli bir yerinde parlatman için özel bir cila vermiş olmaları lazım, o özel yapımdır."
Mustafa Abi gözlerini açtı: "Evet! Gerçekten de kutunun altından küçük bir tüp çıktı. Sağ ol Yusuf, her şeyi de anlıyor maşallah."
Yusuf, "Kolay gelsin," diyerek yürümeye devam etti.
Her gören esnaf onunla selamlaşıyor, Yusuf herkesle arasını çok iyi tutuyordu. Ve sonunda o meşhur sokağa giriş yaptı. Yemeklerin o nefis kokusu, daha sokağın başındayken burnuna gelmişti bile. Dükkanın tabelasında büyük harflerle yazıyordu: "Ayşe’nin Lokantası"
İçeriye girdiğinde mis gibi ev yemekleri kokusu, tabak çatal sesleri ve müşterilerin neşeli gülüşmeleri karşıladı onu. Garsonlardan biri kapıda Yusuf’u görünce içeri doğru seslendi:
"Yusuf abi geldi!"
Ayşe abla mutfaktan hemen çıktı, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle yanına koştu:
"Hoş geldin Yusuf’um, geç arkadaki masan hazır."
Yusuf her zamanki masasına geçti. Saniyeler içinde kahvesi ve ardından dükkanın en özel yemekleri masayı donattı. Çevredeki masalarda oturan bazı müşteriler ise bu duruma şaşkınlıkla bakıyordu. Bu gencin kim olduğunu, neden ona bu kadar özen gösterildiğini ve hesabı ödemeden nasıl kalkıp gittiğini merak ediyorlardı. Müşterilerden biri merakına yenik düşüp yanından geçen garsonu durdurdu:
"Afedersiniz, o genç nasıl bir kuruş bile ödemeden en güzel yemekleri yiyip çıkıyor? Kim bu?"
Garson, Yusuf’un masasına gururla bakıp hafifçe gülümsedi:
"Uzun hikaye be beyim..."
