2. bölüm · Aynadaki Düşman

Ayşe'nin Lokantası

Yusuf taha Kudu

6 AY ÖNCE...

Trabzon’un yeni parlayan lezzet durağı olan "Ayşe’nin Yeri" adlı lokantada her şey dışarıdan sorunsuz ve mükemmel gidiyordu. Fakat içeride büyük bir kriz vardı; kasadan sürekli yüklü miktarda para eksiliyordu. Ayşe abla, eşi Ahmet Bey’de son birkaç haftadır tuhaf değişiklikler sezmeye başlamıştı. Adam eve çok geç geliyor, kıyafetlerinde garip çamur lekeleri oluyor ve en önemlisi, üzerine ağır bir kadın parfümü kokusu siniyordu.

Ayşe bu durumu eşiyle paylaştığında, Ahmet her seferinde "Parayı yanlış saymışsındır, işim uzadı" diyerek konuyu geçiştiriyordu. Durum iyice sıklaşınca Ayşe abla büyük bir şüpheye düştü ve konuyu en yakın arkadaşı Emine’ye açtı:

"Bu sıralar gerçekten çok garip davranıyor Emine, içim hiç rahat değil."

"Polise git sene kızım?"

"Polis delil ister, kanıt ister. Elimde ne var ki?"

"O zaman bir özel dedektif tut."

"Onlar da dünya para istiyor, hem yine somut delil peşinde koşacaklar."

Emine bir an durup düşündü: "Aslında mahallede bir çocuk konuşuluyor bu aralar. Katilleri bile sadece eline ve yüzüne bakarak tanıdığını söylüyorlar. Acaba ona mı gitsek?"

Ayşe abla güldü: "Filmde miyiz biz Allah aşkına Emine?"

"Ben de öyle dedim ama onu tanıyan, ona işi düşen herkes olayı doğruluyor. En azından bir deneriz, denemekten zarar gelmez. Hem para da almıyormuş, denemeye değer."

Ayşe abla çaresizce iç çekti: "İyi, tamam, deneyelim. Nasıl ulaşacağız bu çocuğa?"

"İnternet sitesi var, orada numarası ve ofisinin adresi yazıyor. İstersen bugün bir uğrayalım."

Ayşe abla, verilen adrese gidip Yusuf’un ofisinden içeri adım attığında, hayatında hiç görmediği bir manzarayla karşılaştı. Odada yan yana duran üç devasa monitör, Yusuf’un kendi elleriyle geliştirdiği yapay zekâ simülasyon sistemleri, duvarlar dolusu insan psikolojisi, suç psikolojisi, kriminoloji kitapları, mikro ifadeler üzerine binlerce makale ve yüz analiz simülasyonları vardı. Burası bir dâhinin laboratuvarı gibiydi.

Yusuf, sandalyesinden kalkmadan sakince konuştu:

"Hoş geldiniz Ayşe Hanım."

Ayşe abla şaşkınlıkla kalakaldı: "İsmimi nereden biliyorsunuz?"

Yusuf, masasındaki kalemle oynayarak cevap verdi: "Dükkanınızın önünden birkaç kez geçmiştim. Oraya has o yoğun yemek kokuları üzerinize tamamen sinmiş. Buraya geldiğinize göre oranın bir garsonu olamazsınız, kıyafetleriniz ve duruşunuz dükkanın sahibi olduğunuzu gösteriyor. Nasıl yardımcı olabilirim?"

Ayşe abla derin bir nefes aldı: "Eşim Ahmet’ten şüpheleniyorum."

"Neden şüpheleniyorsunuz ve tam olarak neyden?"

"Kaç haftadır kasadan paralar eksiliyor. Ve eşim Ahmet’in bazı alışkanlıkları tamamen değişti."

Yusuf’un gözleri kısıldı: "İnsanlar alışkanlıklarını durup dururken değiştirmezler, arkasında mutlaka önemli bir sebep olur. Ne gibi değişiklikler mesela?"

"Eve çok geç geliyor."

"Başka?"

"Takım elbisesinde çamur ve toprak izleri oluyor. Bir de sürekli sağ omuzu ağrıyor."

"Başka bir detay var mı?"

"Kokusu... Üzerinde sürekli ağır bir kadın parfümü kokusu var."

Yusuf aniden ayağa kalktı, kabanını omuzlarına aldı: "Tamam, gidiyoruz."

Ayşe abla şaşkınlıkla arkasından yürüdü: "Nereye?"

"Ahmet Bey’le küçük bir konuşma yapmaya."

Ofisten çıktıklarında dışarıda sicim gibi bir yağmur yağıyordu, sokaklar bomboştu ve hava kararmaya başlamıştı. Lokantaya geri döndüklerinde, Yusuf doğrudan Ahmet Bey’in odasının kapısını açıp içeri girdi:

"Merhaba Ahmet Bey."

İçeride oturan Ahmet Bey şaşkınlıkla başını kaldırdı: "Merhaba, siz kimsiniz?"

"Yusuf Kudu."

Ahmet Bey’in gözlerinde ani bir şimşek çaktı: "O meşhur Yusuf siz misiniz?"

"Evet, benim."

"Sizin hakkınızda çok söylenti duydum. Ne için geldiniz?"

Yusuf, masanın önünde durup adamın gözlerinin içine baktı: "O söylentilerin ne kadar gerçek olduğunu size kanıtlamaya."

Ahmet Bey alaycı bir gülüşle arkasına yaslandı: "Pekala, buyurun."

Yusuf, ellerini cebine soktu: "Ahmet Bey, dün gece saat 23.00’te neredeydiniz?"

Ahmet Bey’in yüz ifadesi saliseler içinde değişti. Yusuf, simülasyonlarda binlerce saat boyunca yaptığı antrenmanlar sayesinde bu mikro ifadeyi anında yakalamıştı; bu, köşeye sıkışmış ve açık vermiş bir adamın yüz ifadesiydi.

"Evdeydim," dedi Ahmet Bey.

"Emin misiniz?"

Ahmet Bey, boğazındaki düğümü çözmek ister gibi kuvvetli bir şekilde yutkundu: "Eminim."

Yusuf hafifçe gülümsedi: "Fakat eşiniz Ayşe Hanım öyle demiyor. Eve gece saat 01.00’de gelmişsiniz. Üstelik üzerinizdeki bu takım elbiseyi iki gündür kesintisiz giyiyorsunuz. Silmek için çok uğraştığınız ama kumaşın arasına girdiği için bir türlü çıkaramadığınız o toz lekeleri hâlâ ceketinizin kolunda ve pantolonunuzda duruyor."

Ahmet Bey dikleşti: "Nereden biliyorsunuz temizlemeye çalıştığımı?"

"Bir dönem terzide çalışmıştım, kumaşların yapısını ve toz tutma şekillerini çok iyi bilirim." Yusuf eğildi ve adamın pantolon paçalarına daha dikkatli baktı. "Bu çamur az kireçli bir yapıya sahip ve kuruduktan sonra rengi griye döner. Kuruyunca grileşen bu toprak türü merkezde bulunmaz. Siz dün gece yayladaydınız. Ve dün gece yağmur yağan tek bir yer vardı... Hmmm, hey Vira!"

Odanın köşesindeki küçük cihazdan mekanik bir ses yükseldi:

"Emrinizdeyim efendim."

"Dün Trabzon’da hangi yaylada yağmur yağdı? Ve hangi yaylanın toprağı az kireçli olup kuruduktan sonra grileşiyor?"

Vira anında yanıtladı: "Dün Trabzon’da Karadağ, Menteşe ve Kavalık yaylalarında yağmur geçişi görüldü. Az kireçli ve kuruyunca grileşen toprak yapısı ise sadece Kavalık Yaylası’nda mevcuttur."

Yusuf arkasını dönmeden komut verdi: "Teşekkürler Vira, uyu." Ardından tekrar Ahmet’e döndü. "Demek ki dün gece Kavalık’taydınız. Peki, orada ne yapıyordunuz?"

Ahmet Bey’in alnında ilk ter damlası belirdi: "Hava almaya çıkmıştım," diye geveledi.

"Hayır, hava almaya çıkmadınız. Eğer sadece hava almaya çıksaydınız bunu bu kadar stresli bir şekilde söylemezdiniz ve en önemlisi, bu kadar yalan söyleme ihtiyacı hissetmezdiniz."

Yusuf’un keskin gözleri bu kez adamın ellerine kilitlendi: "Peki ya avcunuzun içindeki bu nasırlar? Bunlar çok yeni oluşmuş, nasıl oldu?"

Ahmet Bey panikle elini saklamaya çalıştı: "Evet... Şey, biraz kazı yaptım."

"Hmm, güzel bir itiraf. Ama o kazıyı kürekle yapmışsınız. Avcunuzdaki bu taze nasırlar ve omuz ağrınız, ardı ardına sert darbelerle kürek sallayan insanlarda görülür. Ayrıca dün gece saatlerce mavi ekrana bakmışsınız; o keskin ışık göz kenarlarınızı iyice kırıştırmış. Ama oyun oynamamışsınız, çünkü baş parmağınızın altındaki kaslar sertleşmemiş. Telefonu dikey tutmuşsunuz, yani biriyle hararetli bir şekilde mesajlaşmışsınız. Ve son olarak... Üzerinizdeki o yoğun alabalık kokusunu da görmezden gelemeyeceğim. Kokuyu bastırmak için üzerinize ağır bir kadın parfümü sıkmışsınız. Ama o parfüm eşinizin değil; eşinizin olsaydı zaten bana gelip 'Kocam kadın parfümü kokuyor' diye şikayet etmezdi. Şimdi, kasadan eksilen paralar konusunda ne düşünüyorsunuz Ahmet Bey? Paraları çaldığınız artık kesinleşti."

Ahmet Bey şiddetli bir şekilde yutkundu. Artık tamamen çökmüştü. Tam ağzını açıp savunma yapacakken Yusuf elini kaldırarak onu durdurdu:

"Hayır, hiç konuşmayın. Ben insanların sözlerine güvenmem, ben sadece beden diline bakarım ve cevabımı çoktan aldım." Yusuf arkasını dönüp kapının önünde gözyaşları içinde bekleyen kadına seslendi: "Ayşe abla, sana olayı anlatmadan önce sorayım; siz evleneli ne kadar olmuştu?"

Ayşe abla hıçkırarak cevap verdi: "İki ay..."

Yusuf cebinden telefonunu çıkarıp hızlıca bir numara çevirdi, kısa bir görüşme yaptıktan sonra Ahmet Bey’e döndü:

"Ayşe abla, aslında Ahmet Bey seni hiç sevmemiş. Seninle tamamen paran ve lokantanın mülkü için evlenmiş. Ve evet, seni gerçekten de aldatıyor. Ahmet Bey kasadan paraları çalıyor, polis aramalarında bulunmasın diye de Kavalık Yaylası’ndaki bir alabalık tesisinin hemen arkasındaki toprağa gömüyor. Yeterince para topladığında ise o mesajlaştığı sevgilisini yanına alıp paralarla kaçacaktı."

Tam o esnada Yusuf’un telefonu titredi. Ekrandaki aramayı açtı: "Alo?"

Karşıdaki ses, "Parayı tam dediğin noktada, gömülü bir çanta içinde bulduk Yusuf," dedi.

Yusuf sakinlikle cevap verdi: "Tamamdır komiserim, zanlı şu an lokantada, odasında bekliyor."

Ahmet Bey ayağa fırladı, gözleri yuvalarından çıkmıştı: "Ne oluyor ne parası?!"

Yusuf kabanını düzeltti: "Ahmet Bey, bence ne olduğunu eşinize siz anlatın. Çünkü birazdan hapse gireceksiniz. Para bulundu ve o çantadaki parmak izleri de tamamen size ait."

Ahmet Bey kaçacak yeri kalmadığını anlayınca yere çöktü, yüzündeki o kibirli maske tamamen düşmüştü: "Evet... Evet, bu çocuğun dediği her şey doğru! Ben senin paran için evlendim seninle!"

Tam o esnada lokantanın önünde acı siren sesleri duyuldu. Ayşe abla gözyaşları içinde Ahmet’e doğru bağırdı: "Senin Allah belanı versin! Yazıklar olsun sana, haram olsun!"

İçeri giren komiser, Ahmet Bey’e kelepçeyi takarken Ayşe ablaya döndü: "Ayşe Hanım, buyurun, paralarınız eksiksiz burada."

Ayşe abla çantayı aldı, ardından gözlerini silip Yusuf’un önüne geldi: "Yusuf... Çok teşekkür ederim. Sen benim hayatımı, emeğimi kurtardın. Bu paranın büyük bir kısmını sana vermek istiyorum, lütfen kabul et."

Yusuf elini havaya kaldırdı: "Hayır Ayşe abla, parayı almayacağım. Ben parayla çalışmam."

"Aman oğlum, ne istersin o zaman, dile benden ne dilersen?"

Yusuf hafifçe gülümsedi: "Bu lokantanın yemekleri için çok güzel diyorlar, tatmadan inanmam. Ben canım her çektiğinde burada yemek yiyeceğim. Bana bir yemek ısmarlarsan ödeşmiş oluruz."

Ayşe abla göz yaşlarının arasından güldü: "Sana bu lokantanın kapısı sonsuza kadar açık Yusuf’um! Ölene kadar yediğin her yemek benden!"