7.Bölüm

Vaveyla Yazarı: Gölgelerin ışığı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 7.Bölüm

7.Bölüm

17.07.2017

Biz dağlara atarız pusu
Haram oldu gece uykusu
Komandoya bir yudum su
Vermez misin Trabzon kızı

Bir elinde el bombası
Bir elinde kasaturası
Sırtında da sırt çantası
Bu alayın aslanları

Şırıl şırıl suyun akışı
Beline de bağlamış al nakışı
Komandonun bir bakışı
Yetmedi sana Trabzon kızı

"Yeteerrr!" diye bağırdı Ayça en sonunda ve nefes nefese kendini yemyeşil çimlerin üzerine bıraktı.

Karahanlı ailesinin o geniş bahçesinde, Alparslan'ın babası Dağhan Komutan tarafından kurulmuş cehennem gibi bir eğitim parkuru uzanıyordu. Üstelik çocuklar henüz sadece ısınma turundaydılar.

Tam bir yaz mevsimiydi; okullar kapanmış, sıcaklık şehri sarmıştı. Ayça ve Akın on ikinci sınıfa geçmişler, önlerindeki sene girecekleri MSÜ sınavı için canla başla çalışmaya başlamışlardı. Turan, Alparslan ve Deniz ise harbiyeli olarak ikinci sınıfı yeni bitirmiş, yaz izni için evlerine, baba ocağına dönmüşlerdi.

Parkurun başında kollarını göğsünde bağlamış duran Alparslan, genç yaşına rağmen üzerinde taşıdığı o komutan ciddiyetiyle Ayça ve Akın'ı adeta pestilleri çıkana kadar çalıştırıyordu. Verdiği talimatlar, uyguladığı sarsılmaz disiplin ve sesindeki o ödün vermez sertlik bazen babası Dağhan Komutanı bile aratmıyordu. Gerçi aynı hamurdan yoğrulmuşlardı; Dağhan geçmişte Alparslan'a, Turan'a ve Deniz'e çok daha ağır, nefes kesen antrenmanlar yaptırmıştı.

Emir Oğuz Kara ise o her şeyden sakındığı deli kızını bu çetin askerlik hayalinden vazgeçirmek için her yolu deniyordu. Ancak mevzu bahis Ayça olduğunda yüreği fazla yumuşak kalıyor, kızının tek bir gözyaşına kıyamıyordu. İşte tam da bu yüzden, o sert yüzü takınma görevini gönülsüzce Alparslan üstlenmişti.

Aslında Alparslan'ın da içi gidiyordu, o da kıyamıyordu ona. Ama Ayça'nın bu sarp yoldan vazgeçmesini istemesinin arkasında, kimseye söyleyemediği çok daha hayati bir sebep vardı: Ayça'nın peşindeki o karanlık tehlike henüz tamamen yeryüzünden silinmemişti. Türkiye'ye döneli bir yıl olmuştu belki ama geçmişten sızan o kanlı gölge, hâlâ sinsice üzerlerinde dolaşmaya devam ediyordu.

"Alparslan, ben çok yoruldum ya..." dedi Ayça ve kendini çimlerin üzerine bıraktı.

Alparslan da yanına oturdu. "Hadi, mola verelim." Başını çevirip Ayça'ya baktı. Ayça onun baktığını fark etmişti ama gözlerini kaçırdı. Çünkü ne söyleyeceğini biliyordu. Alparslan hafifçe koluyla onu dürttü. Ayça tepki vermedi. Bu kez yüzüne doğru eğildi. Ayça gözlerini sımsıkı kapattı.

"Alparslan..." dedi uyarı dolu bir sesle. "Sus. O çeneni sakın açma. Babam evde yeteri kadar darlıyor zaten."

Alparslan iç çekti. "Güzelim, zor işte. Anla artık. Çabuk yoruluyorsun. Hem biz erkeğiz, senden daha güçlüyüz. Erkekler hep kadınlardan..."

Ayça bir anda ayağa fırladı. "İnanmıyorum sana Alparslan!" Bahçede yankılanan sesiyle herkesi susturdu. "Nasıl böyle konuşursun? Biz kadınlar hepinizden güçlüyüz! Göreceksiniz beni. Beni üzmenize, moralimi bozmaya çalışmanıza rağmen başaracağım. Hepiniz göreceksiniz!" Arkasını dönüp koşarak bahçeden çıktı.

"Ayça bekle!" diye bağırdı Deniz. Ama Ayça çoktan gitmişti.

Turan başını iki yana salladı. "Oğlum gitmeyin artık kızın üstüne. Emir amca da sürekli baskı yapıyor zaten. Vazgeçirmeye çalışmayın artık. O kız vazgeçmez. Babasının kızı sonuçta."

Akın da ayağa kalktı. "Fazla üstüne gidiyorsunuz." Üçü de ona döndü. "Sırf vazgeçsin diye her yolu deniyorsunuz." Sinirle devam etti: "Bela onu öğretmen olsa da bulur, doktor olsa da bulur, mimar olsa da bulur. Hiç yoktan asker olursa kendini daha iyi korur." Bakışlarını tek tek üzerlerinde gezdirdi. "Hepinizden zeki o kız. Bunu anlamıyorsunuz. Hepinizi ters düz eder Ayça." Sonra sesi biraz kırıldı. "Emir amca da yanlış yapıyor. Desteklemesi gerekirken sürekli köstek oluyor. Ayça her gün okulda ağlıyor. Bunu biliyor musunuz?"

Sessizlik oldu.

"'Ben babam gibi olmak istiyorum' diyor. Ama en çok da babası karşı çıkıyor." Başını salladı. "Ben gidiyorum. Siz böyle devam edin."

Tam dönecekken arkasından bir ses geldi. "Dur Akın." Konuşan Emir Oğuz Kara'ydı. Emir derin bir nefes aldı. "Ben giderim kızımın yanına." Bir an sustu. "And haklısın oğlum. Bela benim deli kızımı nerede olursa olsun bulur." Sonra arkasını dönüp Ayça'nın peşinden gitti.

"Off..." dedi Alparslan. "Çok mu gittik üstüne?"

"Sence?" dedi Turan kaşlarını kaldırarak.

Deniz ikisine baktı. "Siz de Emir amca da aynı şeyden korkuyorsunuz. O itler yüzünden."

Alparslan başını eğdi. "Ben bu kıza deli oluyorum." İkisi de ona döndü. "Ve ödüm kopuyor bir şey olacak diye." Derin bir nefes verdi. "Ama sanırım kabul ettim artık. Ayçam nasıl mutlu olacaksa öyle olsun. Yeter ki üzülmesin."

Turan gülerek ensesine bir şaplak geçirdi. "Oğlum sen ne fenasın ya. Bildiğin delisin bu kıza."

Alparslan'ın yüzünde istemsiz bir tebessüm oluştu. "Deliyim." Gözleri Ayça'nın gittiği yola kaydı. "Ve onu koruyamayacağım diye ödüm kopuyor."

Ayça parkta, salıncağın üzerinde tek başına oturuyordu. Gözyaşlarını silmeye çalışsa da başarılı olamıyordu. Sıkılmıştı. Herkesin sürekli vazgeçirmeye çalışmasından yorulmuştu. Bir süre sonra salıncağı biri hafifçe sallamaya başladı. Arkasını döndüğünde babasını gördü. Hızla gözyaşlarını sildi.

"Neden geldin?" diye sordu.

Emir mahcup bir şekilde gülümsedi. "Fark etmeden küçük savaşçımı çok üzüyormuşum."

"Fark etmene sevindim." Ayça yüzünü çevirdi. "Ama bir şey değişmeyecek. O yüzden beni yalnız bırak. Zaten boşuna çalışıyorum. Sen sınava girmeme bile izin vermeyeceksin. Sonuçta sen Yarbay Emir Oğuz Kara'sın."

Emir salıncağı durdurdu. Kızının önüne geçti. Önce gözyaşlarını sildi. Sonra diz çöküp göz hizasına indi. "Karışmayacağım."

Ayça şaşkınlıkla baktı. "Seni destekleyeceğim."

"Gerçekten mi?"

"Gerçekten."

"Vallahi mi?"

Emir güldü. "Ben sana ne zaman yalan söyledim?"

Ayça şüpheyle baktı. "Küçükken."

"Ne konuda?"

"Alparslan'la sevgili olmam konusunda."

"Ayçaaa!"

İkisi de istemsizce güldü. Sonra Emir'in yüzü ciddileşti. "Bak, ciddi konuşuyorum. İzin veriyorum."

"Neden?"

"Çünkü sen benim bela mıknatısı kızımsın."

Ayça homurdandı. "Baba..."

"Ne zaman başına ne geleceği belli değil. Eğer asker olmak istiyorsan ol. Kendini korumayı öğren." Sonra parmağını kaldırdı. "Ama bir şartım var."

"Nedir?"

"Kim seni üzerse üzsün... Ben bile olsam... Bana geleceksin." Ayça sessizce dinledi. "Tamam mı? Çünkü sen üzülürsen, ben bin kat daha fazla üzülürüm."

Ayça bir anda boynuna sarıldı. "Söz babacığım."

Emir de kızını sımsıkı sardı. "Seni çok seviyorum."

Ayça gözlerini kapattı. "Ben de seni seviyorum yakışıklım."

Emir gülerek kızının saçlarını karıştırdı. "Ben daha çok seviyorum."

Bir süre daha salıncakta oturdular. Ne Ayça konuştu ne de Emir. Bazen sessizlik, kelimelerden daha iyi geliyordu insana. Emir kızını izledi. Gözyaşları dinmişti ama yüzündeki kırgınlık hâlâ tamamen kaybolmamıştı.

"Neye gülüyorsun?" diye sordu Ayça bir anda.

Emir farkında olmadan gülümsediğini fark etti. "Sana."

"Ben komik miyim?"

"Hayır."

"O zaman?"

Emir omuz silkti. "Çok büyüdün."

Ayça gözlerini devirdi. "Yine mi başladık?"

"Ne yapayım? Daha dün gibi geliyor."

Ayça hafifçe gülümsedi. "Ne dün gibi geliyor?"

"Yürümeyi öğrenmeye çalışırken kafanı sehpanın köşesine vurman."

"Baba!"

"Gerçek."

"Yeter ama!"

Emir kahkaha attı. "Sonra kalkıp sehpayı yumruklamaya çalışmıştın."

Ayça istemsizce gülmeye başladı. "Ben öyle bir şey yapmadım."

"Yaptın."

"Kanıtla."

"Annende yüz tane fotoğrafın vardır."

Ayça başını iki eli arasına aldı. "Harika. Muhteşem."

Emir kızının omzuna hafifçe vurdu. "Sen daha küçücükken de inatçıydın."

Ayça bu kez ciddi bir ifadeyle babasına baktı. "O yüzden mi vazgeçmeyeceğimi biliyorsun?"

Emir'in gülümsemesi yavaşça kayboldu. "Evet."

"Ve hâlâ korkuyorsun."

Emir cevap vermedi. Ayça zaten cevabı biliyordu. Bir baba için korkmak kadar doğal bir şey yoktu.

"Bana güvenmiyor musun?" diye sordu sessizce.

Emir derin bir nefes aldı. "Sana güvenmediğim tek bir gün olmadı."

"O zaman?"

"Kendime güvenmiyorum."

Ayça kaşlarını çattı. "Ne alaka?"

Emir uzaklara baktı. "Bazı şeyleri engelleyemeyebilirim diye korkuyorum."

Ayça babasının elini tuttu. "Bir şey olursa savaşırım."

Emir buruk bir şekilde gülümsedi. "İşte en çok o yüzden korkuyorum zaten küçük savaşçım."

O sırada uzaktan bir ses duyuldu. "Ayçaaaa!"

İkisi de başlarını çevirdi. Deniz, Turan, Akın ve Alparslan parkın girişinde durmuşlardı. Deniz ellerini ağzına götürüp tekrar bağırdı: "Barıştınız mı?"

Ayça kahkahayı bastı. Turan hemen Deniz'in kafasına vurdu. "Sus lan!" Akın ise çoktan gülmeye başlamıştı. En arkada duran Alparslan ise diğerleri kadar rahat görünmiyordu. Bakışları sürekli Ayça'daydı. Ayça onu görünce başını çevirdi. Alparslan içinden küfür etti.

"Tamam," dedi Deniz. "Hâlâ kızgın."

"Sen olsan sen de kızarsın," dedi Turan. "Ben olsam o laftan sonra beni gömerlerdi zaten."

Emir ayağa kalktı. "Gel bakalım buraya Alparslan."

Alparslan'ın yüzü düştü. "Komutanım..."

"Gel."

Deniz ile Akın aynı anda sırıtınca Alparslan onların ikisine de ters ters baktı. Sonra ağır adımlarla Emir'in yanına yürüdü. Ayça ise olacakları merakla izlemeye başladı. Alparslan yanlarına gelince Emir birkaç saniye sustu. Herkes ne diyeceğini bekliyordu. Sonra Emir beklenmedik bir şey yaptı. Elini kaldırıp Alparslan'ın omzuna vurdu.

"Kızıma söylediklerinden dolayı sana kızgın değilim oğlum."

Turan, Deniz ve Akın aynı anda şaşkınlıkla ona baktı. Özellikle Deniz'in ağzı açık kalmıştı. "Ne?" dedi istemsizce.

Emir başını salladı. "Çünkü bunların çoğunu yapmasını ben istedim."

Park bir anda sessizleşti. Ayça'nın kaşları çatıldı. "Ne demek o?"

"Korkuyordum." Emir'in sesi ilk kez bu kadar yumuşaktı. "Senin başına bir şey gelmesinden korkuyordum." Bakışlarını Alparslan'a çevirdi. "Ona baskı yaptım. Vazgeçirmesini istedim. İkna etmesini istedim."

"Emir amca..." dedi Alparslan.

"Sözümü kesme." Emir tekrar kızına döndü. "Kızgınsan ona değil bana kız. İşe yaramaz sevgilinin suçu yok"

Ayça birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra Alparslan'a baktı. "Yani bütün bunlar senin fikrin değildi?"

Alparslan omuz silkti. "Tam olarak değil."

Ayça hemen babasına döndü. "Baba..."

Emir suçüstü yakalanmış gibi boğazını temizledi. "Ne?"

"Sen yaptırdın yani."

"Ben sadece fikrimi söyledim."

"Bütün fikri sen vermişsin."

Akın dayanamadı. "Ayça bu konuda haklı."

Deniz de başını salladı. "Hem de yüzde yüz haklı."

"Siz niye hemen taraf değiştiriyorsunuz?" diye söylendi Emir.

Turan kahkahayı bastı. "Çünkü suçlu sensin komutanım."

Tam o sırada Alparslan derin bir nefes verdi. "Ama suçun hepsini komutanıma atmayalım." Herkes ona döndü. "Ben de istemiyordum."

"Neyi?" diye sordu Ayça.

"MSÜ'ye gitmeni." Bahçede yeniden sessizlik oluştu. Alparslan gözlerini kaçırdı. "Çünkü korkuyordum." Ayça hiçbir şey söylemeden onu dinledi. "Sana bir şey olur diye korkuyordum. Bazen bilerek üstüne gittim. Vazgeçersin sandım." Başını iki yana salladı. "Ama seni tanımama rağmen bunu düşündüm." Sonra gözlerini Ayça'ya çevirdi. "Ama şunu bil," dedi Alparslan. "Seni küçümsediğim için değil. Kendini koruyamayacağını düşündüğüm için değil. Sadece... sana bir şey olursa ne yaparım bilmiyordum."

Bahçede kısa bir sessizlik oldu. Deniz'in ağzı açık kaldı. "Vay arkadaş. Biz bugün duygusal itiraflar günü mü yapıyoruz?"

Turan kahkahayı bastı. "Birazdan ağlayacağız hep beraber."

Emir elini alnına götürdü. "Allah'ım bunlar ülkeyi koruyacak insanlar."

Akın sırıtıp kollarını bağladı. "Ülkeyi koruyorlar da Ayça'nın karşısında dağılıyorlar işte."

Deniz hemen onayladı. "Harbi ya hiçbir şeyden korkmuyorlar, Ayça küser diye ödleri kopuyor."

"Kes sesini," dedi Alparslan.

"Yalan mı?"

"Yalan değil," dedi Turan gülerek.

Ayça istemsizce gülmeye başlamıştı. Emir bunu görünce rahat bir nefes verdi. Sonra Alparslan'a baktı. "Alparslan."

"Komutanım."

"Kızıma bir daha 'erkekler kadınlardan güçlüdür' falan deme."

Deniz bu kez kahkahadan iki büklüm oldu. "İşte bunu bekliyordum!"

Emir ciddi görünmeye çalışıyordu ama dudaklarının kenarı seğiriyordu. "Çünkü bir gün kızım seni döverse gelip ağlama."

Bu kez herkes güldü. Alparslan bile. Ayça kollarını göğsünde bağlayıp zafer kazanmış gibi sırıttı. "Bak gördün mü?"

Alparslan iki elini havaya kaldırdı. "Tamam, tamam. En güçlüsü sensin."

"Doğru cevap."

"Bunu duymak için mi yarım saattir küstün?"

"Belki."

"Allah sabır versin," diye söylendi Alparslan.

"Amin," dedi Turan.

"Hepimize," diye ekledi Deniz.

Akın kahkahayı bastı. "Özellikle Alparslan'a."

"Kes sesini Akın."

"Gerçekler acıdır abi."

Bahçeyi kahkahalar doldurdu. Emir başını iki yana salladı. Bazen bu çocukların nasıl olup da aynı evde büyüyüp birbirlerini boğmadıklerini gerçekten merak ediyordu. Saatine baktı. Sonra yüzü bir anda ciddileşti. "Eyvah."

Herkes sustu. "Ne oldu?" diye sordu Ayça.

Emir'in gözleri büyüdü. "Annen."

Bu tek kelime bile yeterli olmuştu. Deniz'in yüzündeki gülümseme kayboldu. "Kaçta geleceğiz demiştik?"

Turan da aynı anda saatine baktı. "Sıçtık."

Akın kaşlarını kaldırdı. "Bu kadar mı kötü?"

Deniz hemen cevap verdi. "Sen Sevda teyzenin kızdığını görmedin galiba."

"Bir de Leyla teyze varsa..." dedi Turan. "Allah rahmet eylesin bize."

Ayça gülmeye başladı. "Abartıyorsunuz. Annem ve Teyzoşlarım öyle gaddar değiller"

Beş erkek aynı anda ona döndü. "Abartmıyoruz."

Emir ciddi ciddi başını salladı. "Hiç abartmıyoruz."

Ayça bu kez kahkahaya boğuldu. Emir ellerini birbirine vurdu. "HADI, yemek hazırdır. Eve gidiyoruz."

Deniz bir anda doğruldu. "Geç kaldık diye bulaşık cezası yiyecez. Son gelen bulaşıkları yıkasın mı?"

"Olur."

Cümle biter bitmez ortalık karıştı.

"Lan koşun!" "Deniz önümden çekil!" "Akın itme!" "Turan ayağıma bastın!" "Ben bir şey yapmadım!"

Dört genç aynı anda evin yoluna koşmaya başladı. Deniz öndeydi. Akın onu geçmeye çalışıyordu. Turan ikisini de dürtüyordu. Alparslan ise arkadan yetişmeye çalışırken söyleniyordu. "Sanki savaşa gidiyoruz."

"Yemeğe geç kalmak daha tehlikeli!" diye bağırdı Deniz.

Bu kez Emir bile kahkahayı bastı. Ayça da koşmaya başladı. Yaz akşamının serinliği üzerlerine çökerken, kahkahaları bahçede yankılanıyordu. Birkaç dakika sonra evin ışıkları görünmeye başlamıştı. Ve o an, dünyanın bütün dertleri sanki birkaç saatliğine onlardan uzaklaşmış gibiydi.

-

Ayçanın anlatımından

"Hadi başlayalım artık."

"Başlayalım başlayalım da nereden başlayacağız? Elimizde ne var ki?" dedi Semih, Ömer'e üstten bakan, buram buram ukalalık kokan bir bakış atarak.

Sessizce içimden sabır çektim. Bu çocuğu boğacağım, az kaldı.

"Kamera kayıtlarını incelemeye başlamamız gerek, Ömer'in de dediği gibi," dedim, ortamdaki o erkeksi güç savaşını tek bir cümleyle bölerek. Semih'in gözlerinin içine bakarak Ömer'in fikrini desteklemek, aramızdaki o cepheyi daha net çizmişti. "Asıl olay kişilerde. Bir ayrıntıyı ancak görüntülerden yakalayabiliriz."

Başımı hafifçe çevirip Ömer'e baktım. O da zaten o delip geçen, kara gözleriyle dik dikkat bana bakıyordu. Fikrini bu şekilde sahiplenmiş olmamdan hoşnut kalmış gibiydi. Göz göze geldiğimiz o salisede içimde bir şeylerin titrediğini hissetsem de sesimi olabildiğince profesyonel tutmaya çalıştım.

"Ne dersin?" diye sordum.

"Olur," dedi kısa ve net bir şekilde. O askeri ketumluğu sesinin her zerresine sinmişti ama bakışlarındaki o koyu onay, odadaki herkesten çok bana hitap ediyordu. "Herkese bir bilgisayar ve kamera kayıtları dağıtacağım. Bu iş en az beş saatimizi alır."

"Beş saat mi?" dedim şaşkınlıkla, kaşlarım hayretle yukarı kalkarken. "Kaç tane kayıt var?"

"Yüz yirmi üç."

Gözlerim istemsizce açıldı. Duyduğum rakamın ağırlığı zihnimdeki yorgunluğu şimdiden tetiklemişti. "Yüz yirmi üç mü?"

"Evet. Üç kişiyiz. Herkese kırk bir kayıt düşüyor."

İçimden kısa bir matematik hesabı yaptım. Gözlerimin önüne akacak binlerce kare, yüzlerce şüpheli yüz geldi. Allah yardımcımız olsun.

Ömer, masanın üzerindeki o kalın, gizemli dosyayı büyük bir sükunetle aldı. Kapıyı açtı ve iri gövdesini hafifçe yana çekip eliyle geçmem için asil bir işaret yaptı.

"Buyur."

Önce ben çıktım odadan. O, hemen arkamdan adımladı; heybeti ve attığı her adımın tok sesi arkamda koruyucu bir duvar gibi yükseliyordu. Semih ise yüzündeki o hazımsız ifadeyle birkaç adım gerimizde kaldı. Üçümüzün koridordaki bu yürüyüşü dışarıdan bakıldığında tam bir komediydi aslında. Gülesim geldi ama ciddiyetimi bozmamak için kendimi zor tuttum.

Koridorun sonundaki odalardan birinin önünde durduk. Kapıyı açıp içeri girdiğimizde, içerideki yoğun çalışma temposu yüzümüze çarptı. Deniz'in ekibi çoktan işe koyulmuş, masaların üzerinde bilgisayarlar açılmıştı; ekranlarda hızlıca akan siyah-beyaz kamera görüntüleri odayı loş bir ışıkla aydınlatıyordu.

Deniz başını kaldırdı, yorgun ama dinç gözlerle bize baktı. "Geldiniz mi?"

Ömer dolabı açıp içinden metalik gri bir dizüstü bilgisayar çıkardı. Bilgisayarı masaya sert ve tok bir sesle bıraktıktan sonra, arkamızda dikilen Semih'e döndü. Bakışları buz gibiydi.

"Sen burada çalışacaksın."

Semih'in kaşları anında çatıldı, o alışık olduğu liderlik pozisyonunun sarsılmasından nefret ettiği her halinden belliydi. "Peki siz?"

"Ben ve Ayça diğer odada olacağız. Kayıtları iki ayrı noktadan incelemek daha hızlı olur." Ömer bir an duraksadı. O buz gibi bakışlar bana döndüğünde, içindeki o karanlık dehlizlerde tuhaf bir kıvılcım çaktı. "Ayrıca konuşmamız gereken bazı konular var."

Ne diyeceğimi bilemedim. Boğazım bir anlığına kurudu.

O sırada masanın diğer ucundaki Selim bile şaşkınlıkla önce bana, sonra Ömer'e baktı. Kaşları hafifçe kalkmıştı ama tek kelime etmedi. Oysa o sessiz bakışları, o korumacı abi içgüdüsüyle çok net bir mesaj veriyordu: 'Sonra bunu konuşacağız.'

Semih'in yüzü ise duyduklarıyla bir anda gerildi; damarlarındaki o öfke, alnındaki çizgileri belirginleştirmişti. "Yani Ayça'yla tek mi çalışacaksın?"

Ömer'in ifadesi milim değişmedi. Karşısındaki bir başkomiser değil de boş bir duvarmış gibi sarsılmaz bir soğukkanlılıkla cevap verdi: "Evet."

"Olmaz."

O tek kelime, odadaki tüm klavye seslerini bıçak gibi kesti. Odadaki herkes sustu. Havada asılı kalan o kelime, patlamaya hazır bir dinamit gibiydi.

"Ne demek olmaz?" dedim, öfkem parmak uçlarıma kadar yayılmaya başlarken. Cidden sınırımı zorluyordu artık.

Semih beni tamamen saf dışı bırakmış gibi doğrudan Ömer'e bakıyordu. "Ayça'yı seninle tek bırakmam."

İşte o an, odadaki barut fıçısı infilak etti. Sandalyesini sertçe geriye iten Selim, çıkan o kulak tırmalayıcı gürültüyle birlikte ayağa fırladı. İçindeki o yıllardır bastırılan, kardeşini koruma içgüdüsü devasa bir öfkeye dönüşmüştü. Bir anda Semih'in üzerine yürüdü ve saniyeler içinde onun yakasına yapıştı.

"Bana bak Semih," dedi Selim, dişlerinin arasından tıslarcasına. Gözleri adeta kan çanağına dönmüştü. "Ayça'yı rahat bırakacaksın artık. Fazla olmaya başladın sen bıktık artık."

"Lan bıraksana!" diye çıkıştı Semih, Selim'in çelik gibi sıkılan ellerini göğsünden itmeye çalışarak. Ama Selim'i yerinden oynatmak imkansızdı.

Selim'in öfkesi dinmiyordu, gözlerinde Semih'i oracıkta yok etmek isteyen bir kararlılık vardı. "Seni burada gebertirim, anladın mı?"

Olayın büyüyeceğini ve resmi bir karargahta olduğumuzu fark ederek hemen araya girdim. Adımlayıp Selim'in kasılan kolunu sıkıca tuttum. "Selim..." diye fısıldadım, sesime sakinleştirici bir ton vermeye çalışarak.

Bakışlarını o öfke selinin arasından bana çevirdi. Gözlerindeki o abi şefkatini, o deli korkuyu bir anlığına yakaladım. "Sakin," dedim gözlerimi kırparak.

Derin, ciğerlerini yakan bir nefes aldı. Yavaş yavaş, parmaklarını Semih'in yakasından çekti ama o ölümcül gözlerini bir saniye bile onun üzerinden ayırmadı.

Selim geri çekildiğinde, bu kez ben Semih'e döndüm. Sesim bu kez oldukça sert, bir başkomisere ve bir Kara ailesi ferdine yakışacak kadar tavizsizdi.

"Sen de beni iyi dinle."

Semih gözlerini bana diktiğinde, karşısında eski Ayça'yı değil, sınırları zorlanmış bir kadını buldu. "Bundan sonra benden uzak duracaksın. Bir daha böyle saçma çıkışlar yaparsan, yemin ediyorum seni bu görevden aldırırım."

Semih tek kelime etmedi, yutkundu.

"Ve..." dedim, adımlarımı ona doğru bir tık daha yaklaştırıp doğrudan gözlerinin en derinine bakarak. "Kimin torunu olduğumu da sakın unutma."

Aslında bunu gerçekten yapmazdım. Hayatım boyunca dedemin rütbesinin veya isminin arkasına asla sığınmamıştım; bu makama tırnaklarımla gelmiştim. Ama damarlarıma basarsa, o deli kanımın beni nerelere sürükleyeceğini Semih çok iyi biliyordu.

Başını yavaşça eğdi. Hak ettiği cevabı almış olmanın getirdiği o sessiz yenilgiyle, masanın üzerindeki bilgisayarı alıp odanın en köşesindeki boş masaya geçti.

Selim hâlâ arkadan ona ters ters bakmaya, burnundan solumaya devam ediyordu. Yanına gidip koluna hafifçe dokundum. "Hadi canım... Sakin ol. Sonra konuşacağız," dedim, sesimi sadece onun duyabileceği bir sıcaklığa çekerek.

Selim derin bir nefes alıp başını salladı. "Tamam." Biraz olsun sakinleşmiş, yerini o profesyonel duruşuna bırakmıştı.

Arkamı dönüp kapının eşiğinde tüm bu kaosu sessiz, gizemli bir gururla izleyen Ömer'e baktım. "Çıkalım mı?"

Ömer, kısa ve erkeksi bir baş hareketiyle onay verdi. "Çıkalım."

Odadan çıktık. Ömer önden yürüyordu, ben de arkasından.

Koridorun sonundaki bir odanın önünde durdu. Kapıyı açıp içeri girdi. Burası büyük ihtimalle Mızrak Timi'nin dinlenme odasıydı. Ortada büyük bir oturma grubu vardı. Karşı duvarda televizyon asılıydı. Arka tarafta ise küçük ama düzenli bir mutfak bulunuyordu.

"Geç, otur," dedi.

Başımı sallayıp ikili koltuğun sağ tarafına oturdum. O da yanıma, sol tarafa geçti.

Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra bana döndü.

"Konuşalım mı?" diye sordu.

"Olur."

Gözlerimin tam içine bakıyordu. Öyle derin, öyle anlamlı bakıyordu ki... Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibiydi. Bir insan bir yabancıya böyle bakabilir miydi?

Ayça... Biraz daha böyle bakarsa sevdalanacaksın.

Saçmalama. Sen ve sevdalanmak? Ne ara? Hem daha adamın soyadını yeni öğrendin. Of... Sus artık.

İç sesimi susturmaya çalışarken Ömer konuştu.

"Ayça."

"Efendim?"

"O gün karşılaşmamız tamamen tesadüftü."

Başımı salladım.

"O kızı kurtarmaya çalışırken seni tanıdım. İsmini zaten biliyordum." Bir an durdu. "Ankara'da adın epey duyuluyor."

Kaşımı kaldırdım. "İyi anlamda umarım."

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "İyi anlamda." Sonra devam etti: "Kim olduğunu da biliyordum. Kimin torunu olduğunu da..." Sesi biraz daha yumuşadı. "Babanı da babamdan çok dinledim. Aynı timde görev yaptılar."

"Evet..." dedim gülümseyerek. "Biliyorum. Dedem de hep anlatırdı." Bir an düşündüm. "Hatta çocukken görüşmüşüz."

"Doğru."

"Ben pek hatırlamıyorum."

"Küçük bir kaza geçirdiğini biliyorum."

Başımı hafifçe salladım. "Evet." İstemsizce derin bir nefes aldım. "O kazadan önceki birçok şeyi hatırlamıyorum."

Ömer birkaç saniye sustu. Yüzünde anlayışlı ama garip bir ifade vardı.

"Ben de çok net hatırlamıyorum," dedi. "Sonuçta küçüktük."

Sessizlik yeniden aramıza çöktü. Sonunda ben bozdum.

"Demek o gün tamamen tesadüftü."

"Evet."

"Ve şimdi aynı operasyondayız."

"Öyle."

Ömer bir an duraksadı. "Sana yalan söylediğim konu var ya..."

Sözünü bitirmesine izin vermedim. Elimi kaldırıp onu durdurdum. "Dur."

Şaşkınlıkla bana baktı.

"Ömer... Bu senin görevin."

Kaşlarını hafifçe çattı.

"Gizlilik, kimlik, görev... Bunların hepsini anlıyorum." Omuz silktim. "O yüzden sana kızmıyorum." Gerçekten kızmıyordum. "Bana dağcı dedin, asker çıktın." Hafifçe gülümsedim. "Sıkıntı yok." Bir an düşündüm. "Sadece toplantı salonunda seni bir anda üniformayla görünce gerçekten şaşırdım."

Ömer'in omuzları fark edilmeyecek kadar gevşedi. "Sorun yok yani?"

"Yok."

"Sevindim."

Allah'ım... Adamın o anki yüz ifadesi öyle masumdu ki... Ayça... Kendine gel. Bu çocuk seni neden bu kadar etkiliyor? Normal değil bu.

"Eee..." dedim boğazımı temizleyerek. "Başlayalım mı?"

"Olur." Tam ayağa kalkacakken tekrar bana döndü. "Bu arada, ondan önce Çay sever misin?"

Gülmeden edemedim. "Kim sevmez?" Sonra gülerek ekledim: "Hem bunu bir Karadenizliye sormak, sorulabilecek en yanlış soru."

Ömer ilk kez daha belirgin bir tebessüm etti. "Haklısın. O zaman demleyeyim."

"Olur."

Ayağa kalkıp mutfağa yöneldi. Ben de peşinden kalktım. "Yardım edeyim."

Tam mutfağa girecekken eliyle koltuğu işaret etti. "Sen bilgisayarları hazırla."

"Bırak, ben de yardım edeyim."

"Yok." Sesi yine o sakin ama kararlı tonundaydı. "Sen kayıtları aç. İlk görüntüler hazır olsun."

"Peki."

"Çayı ben hallederim."

Omuz silkip tekrar koltuğun olduğu bölüme geçtim. Bilgisayarları masaya yerleştirmeye başladım. Arkadan gelen kettle sesi odadaki sessizliği doldururken, Ömer mutfakta çay suyunu ocağa koyuyor, ben ise ilk kamera kayıtlarını sisteme aktarıyordum.

Beş saat sürecek uzun gecemiz resmen başlamıştı.

-

Gecenin ilerleyen saatlerinde, karargahın o korunaklı dinlenme odasında zaman adeta kendi hükmünü ilan etmişti. Duvara asılı olan dijital saatin kırmızı rakamları gece yarısını çoktan geçip sabaha karşı üçü gösterirken, odadaki tek ışık kaynağı önümüzdeki iki dizüstü bilgisayarın ekranından sızan o çiğ, beyaz parıltıydı.

Ömer, mutfaktan elinde iki büyük kupayla döndüğünde odadaki o demli çay kokusu, ekrandaki kasvetli siyah-beyaz görüntülerin yarattığı o soğuk havayı bir nebze olsun dağıttı. Kupalardan birini önüme, bilgisayarın hemen yanına bıraktı. Parmaklarımız saliselik bir an için birbirine değdiğinde, tenime değen o sıcaklıkla birlikte içimde bir yerlerde bir tel koptu sanki. Gözlerimizi ekrandan ayırmadan, "Teşekkür ederim," dedim fısıltıyla.

"Afiyet olsun," dedi Ömer. Ses tonu gecenin bu saatinde daha da kalınlaşmış, pürüzlü ve derin bir hal almıştı. Yanımdaki sol koltuğa, aramızda neredeyse hiç mesafe bırakmayacak şekilde yerleşti. Kendi kupasını kavrayan iri, hafif nasırlı parmaklarına gözüm kaydı. Bir askerin, bir savaşçının elleriydi onlar; ama o kupayı tutarken bile tuhaf bir zarafeti vardı.

"Kaçıncı kayıttasın?" diye sordu, gözlerini kendi ekranına kilitlerken.

"Yirmi dördüncü," dedim, gözlerimdeki yorgunluk hissini bastırmak için kırpıştırarak. "Kör Nokta barının arka sokağını gören belediye kamerası. Son üç saattir sadece çöp konteynerlerini ve sarhoş müşterileri izliyorum. Henüz kayda değer hiçbir yüz geçmedi."

Ömer kupasından derin bir yudum aldıktan sonra bilgisayarına doğru hafifçe eğildi. Onun hareketiyle birlikte odunsu, erkeksi kokusu burnuma doldu. Bu koku, zihnimin derinliklerindeki kayıp anılarımın arasında bir yerlerde bana tanıdık geliyor gibiydi ama zihnim bunu kovalamama izin vermedi. "Acele etme," dedi Ömer, gözlerini ekrandan ayırmadan. "Cellat'ın adamları acele etmez. Sokaktaki sıradan bir figüran gibi davranırlar. Bakman gereken yer insanların yüzleri değil, Ayça."

Başımı ekranımdan kaldırıp ona döndüm. Profilinden bakıldığında, sert çene hatları ve düzgün burnu ekranın ışığıyla gölgelenmişti. "Nereye bakmalıyım o zaman?" diye sordum, merakla.

"Yürüyüşlerine," dedi Ömer. Bilgisayarının faresine dokunup görüntüyü dondurdu. "Bak, bu benim otuz birinci kaydım. Barın iki sokak arkasındaki eski bir depo girişi. Gece yarısı saat iki sularında buradan geçen şu adama bak." Parmağıyla ekranı işaret etti. Görüntüyü biraz yakınlaştırdı. Siyah kapüşonlu, sıradan bir mont giymiş, elleri ceplerinde bir adam yürüyordu. "İlk bakışta evine giden sıradan bir işçi ya da sokak serserisi gibi duruyor, değil mi?"

Eğilip Ömer'in ekranına baktım. Aramızdaki mesafe o kadar kısalmıştı ki, omzu omzuma değiyordu. Göğsünün inip kalkışını, nefes alışverişini yanımda hissedebiliyordum. Kalbimin ritmi hızlanırken kendimi toparlamaya çalıştım ve ekrandaki adama odaklandım. "Evet," dedim. "Yani, adımları biraz hızlı ama bu saatte normal."

"Değil," dedi Ömer, gözlerini bana çevirerek. Bir anda çok yakınlaştık. O kapkara gözlerindeki o zeki, her şeyi analiz eden pırıltıyı tam karşımda gördüm. "Adımlarının sıklığına bak. Sol adımını atarken vücudunun ağırlık merkezini milimetrik olarak sağa kaydırıyor. Neden biliyor musun? Çünkü sol ceketinin içinde, koltuk altı kılıfında ağır bir silah var. Büyük ihtimalle bir yerli yapım ya da modifiye edilmiş bir susturuculu tabanca. Ağırlığı dengelemek için omuz kası istemsizce kasılıyor. Sıradan bir insan silah taşırken bunu gizleyemez, ama eğitimli bir militan bunu saklamak için yürüyüşünü bozar. İşte o bozulan ritim, bizim avımızdır."

Duyduklarımla içimdeki o mesleki hayranlık katlanarak büyüdü. Ömer'in zekası, askeri eğitimi ve detayları okuma becerisi gerçekten muazzamdı. Bir polis olarak ben insan psikolojisini ve suçlu reflekslerini okurdum ama Ömer, bir avcı gibi fiziksel detayların en küçük anatomik sapmalarını bile milim milim analiz ediyordu.

"Haklısın," dedim, hayranlığımı gizlemeye çalışarak kendi ekranıma dönerken. "Fiziksel alışkanlıklar yalan söylemez."

"Söylemez," diye onayladı Ömer. Sesindeki o yumuşak ama kendinden emin ton içimi titretti. "Babam bana hep şunu öğretirdi: 'Düşmanını tanımak istiyorsan, onun bastığı toprağa bıraktığı gölgenin açısına bile bakacaksın.' Cellat'ın yetiştirdiği adamlar gölge gibidir. Ama unutma, en koyu gölge bile bir ışık kaynağına ihtiyaç duyar."

Tekrar kendi ekranıma döndüm. Ömer'in bu analizi zihnimde yeni bir kapı açmıştı. Görüntüyü başa sardım. Yirmi dördüncü kaydın, barın arka sokağındaki o kasvetli anlarını bu kez tamamen farklı bir gözle izlemeye başladım. Artık yüzlere bakmıyordum; omuz hareketlerine, adımların ritmine, ceketlerin dökümüne odaklanmıştım.

Yaklaşık kırk dakika boyunca odada sadece klavye tıkırtıları ve çay kupalarının masaya bırakılırken çıkardığı o hafif sesler yankılandı. İkimiz de tamamen işimize odaklanmıştık ama aramızdaki o görünmez, gergin elektrik bir an bile azalmamıştı. Ne zaman kolumu hareket ettirsem tenim onun sarsılmaz omzuna çarpıyor, her defasında içimde tarif edemediğim bir sıcaklık dalgası yayılıyordu. Bu adam hafızamın silinmiş parçalarında bir yerlerde saklıydı belki ama ruhum onun yanındayken tuhaf bir şekilde kendini güvende ve tamamlanmış hissediyordu.

"Ömer," dedim aniden, görüntüyü dondurarak. Sesimdeki heyecan odadaki durağan havayı bir anda dağıttı.

"Söyle, Ayça," diyerek hemen bana doğru eğildi. Sol elini koltuğumun arkasına, neredeyse beni saracak şekilde yasladı. Bu yakınlık nefesimi kesse de dikkatimi ekrana vermeye zorladım kendimi.

"Bak, yirmi yedinci kayda geçtim. Barın mal kabul kapısı. Gece saat 03.12. Şu beyaz kapalı kasa kamyoneti görüyor musun? İçki kasaları taşıyor gibi duruyor."

Ömer dikkatle ekrana baktı. "Evet, haftalık sevkiyat gibi."

"İlk başta ben de öyle düşündüm," dedim, parmağımla ekranın alt köşesini işaret ederek. "Ama kamyonetten inen şu iki adama bak. Kasaları taşırken kolları hiç zorlanmıyor. Kasalar boş demiyorum, ama ağırlığı o hacimdeki içki şişelerine ait olamaz. Daha da önemlisi..." Görüntüyü üç saniye ileri aldım. "Bak, arkadaki adam kapıyı kapatırken sağ eliyle bel arkasını kontrol ediyor. Ama silah kontrolü değil bu. Çok daha spesifik bir hareket."

Ömer'in gözleri kısıldı. Yüzü ekrana daha da yaklaştı, neredeyse yanağı yanağıma değecekti. Nefesini şakağımda hissedebiliyordum. "Telsiz," diye fısıldadı Ömer, zekası anında devreye girerek. "Kriptolu askeri tip el telsizi kullananların refleksidir o. Mandalı kontrol ediyor."

"Aynen öyle!" dedim coşkuyla ona dönerek. Tam o anda burun buruna geldik. Dudaklarımız arasında sadece birkaç santim vardı. Kara gözleri doğrudan gözlerimin içine kenetlendi. O an zaman durdu. Ekrandaki siyah-beyaz görüntüler, aradığımız suçlular, kurulan pusular, odanın dışındaki dünya... Her şey silindi. Sadece onun o hırçın ama bir o kadar da korumacı bakan gözleri kaldı. Göğsüm hızla inip kalkarken, Ömer'in bakışlarının dudaklarıma kaydığını, ardından tekrar gözlerime tırmandığını gördüm. İçindeki o yoğun duyguyu, o bastırılmış sızıyı hissetmemek imkansızdı.

Ömer, derin bir nefes alarak kendini hafifçe geriye çekti ama elini koltuğun arkasından indirmedi. "Harika bir detay yakaladın, Başkomiser," dedi, sesindeki o hafif tebessümle karışık gurur kalbimi eritti. "Polis akademisinde sana iyi öğretmişler."

"Ben sadece işimi yapıyorum, Yüzbaşım," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. "Ama asıl bomba şimdi geliyor. Kamyonetin plakasını sistemden sorgulattım. Plaka sahte ya da ikiz plaka değil. Tamamen temiz, sıradan bir lojistik firmasına ait."

Ömer kaşlarını çattı. "Bu daha tehlikeli. Cellat, yasal şirketlerin arkasına saklanmayı sever."

"Evet ama bak," diyerek görüntüyü biraz daha ileri sardım. "Kamyonet hareket etmeden hemen önce, şoför koltuğundaki adam camı açıp dışarıya bir sigara izmariti fırlatıyor. Kameranın açısı tam orayı görüyor. Adamın bileğinde bir dövme var. Çok net değil, pikselleniyor ama şekli görebiliyor musun?"

Ömer görüntüyü en yüksek çözünürlüğe getirdi, gözlerini ekrana dikti. Birkaç saniye sessizce inceledi. Ardından o sarsılmaz duruşu bir anlığına gerildi. Çene kaslarının kasıldığını gördüm.

"Bu sıradan bir dövme değil," dedi Ömer, sesi anında o operasyonel soğukluğa bürünerek. "Bu bir akrep kuyruğu. Cellat'ın en güvendiği, doğrudan ona bağlı çalışan özel bir tasfiye ekibinin simgesi. Babam karargahtaki eski dosyalardan bahsederken bu gruptan söz etmişti. Onların tamamen yer altına çekildiğini düşünüyorduk."

Duyduğum kelimeler zihnimde şimşekler çaktırdı. Cellat'ın o karanlık gölgesi, tam şu an önümüzdeki ekranda duruyordu. İçimdeki o adalet ve intikam ateşi göğsümde yeniden alevlendi.

"Yani..." dedim ayağa kalkarak, tam karşısında dikildim. "Aradığımız o hain ağ, şu an Kör Nokta barının arka kapısında beyaz bir kamyonetle bizi bekliyor."

Derken, kayıttan aniden cızırtılı bir ses yankılandı:

"...Akrep konuşuyor... Sevkiyat yarın gece... Misafirler bara alınacak..."

Duyduklarımızla birlikte Ömer'le birbirimize şaşkınlıkla baktık. İçimde havai fişekler patlıyor gibiydi. Sevinçle ayağa kalkıp, "Sanırım büyük bir ipucu yakaladık!" dedim heyecanla.

Ömer de ayağa kalktı ve bana doğru bir adım attı. Araya hiçbir mesafe bırakmadı. Elini kaldırdı, parmakları havada bir an tereddüt etti ve sonra omzumdaki o Başkomiser rütbesine hafifçe dokundu. Bu dokunuş bir üstün astına verdiği onay değil, iki savaşçının birbirine ettiği o sessiz sadakat yeminiydi.

Gözlerinin içindeki o deli kanla bana bakarken, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki kokusu zihnimi bulandırıyordu. İç sesim o an tamamen sustu. Artık ne Semih'in öfkesi, ne dedemin sakladığı gerçekler ne de silinmiş geçmişim umurumdaydı. Karşımda duran bu adamla, Ömer'le birlikte o cehenneme yürümeye hazırdım.

Masanın üzerindeki boş kupaları kenara itip telsizimi ve silahımı kontrol ettim. Bakışlarımı yeniden Ömer'in sarsılmaz gözlerine diktim. Sesimdeki netlik ve kararlılık odayı doldurdu:

"Operasyon Cellat başlasın mı?"

Ömer'in dudaklarında o vahşi, tehlikeli ama sadece bana karşı yumuşayan tebessüm belirdi. Bakışlarındaki o mutlak inançla cevap verdi:

"Başlasın."

Odanın çiğ ışığı altında, yedi yıldır gömülü olan o büyük intikamın ve adaletin ilk kıvılcımı işte böyle çaktı. Hamle sırası bizdeydi ve Cellat, karşısına çıkacak o iki fırtınadan tamamen habersizdi.

7.Bölümün sonu

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

36okunma 3beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.