6. bölüm · AY VE KURT: SIRRIN PENÇESİNDE

5.Bölüm

Gölgelerin ışığı

5.Bölüm

29.09.2009

Sonbaharın ilk serinliği okul bahçesindeki ağaçların yapraklarını hafifçe sarartırken, Ayça ve Akın için hayatlarının yeni bir sayfası açılıyordu. Ortaokulun o devasa koridorları, ilkokulun sıcaklığına benzemiyordu; her şey daha hızlı, daha gürültülüydü.

Akın, Ayça'dan tam bir yaş küçüktü. Ancak Ayça, Kasım doğumlu olduğu için okula bir yıl geç başlamış, bu tatlı tesadüf onları aynı sınıfın, aynı sırasına yerleştirmişti. Akın, her ne kadar küçük olsa da Ayça'ya olan bağlılığıyla onun en yakın sırdaşıydı. Anneleri Leyla ve Mira'nın en büyük huzuru, bu iki can dostunun gölgelerinin birbirinden hiç ayrılmamasıydı.

O sırada Alparslan, Turan ve Deniz de aynı kampüsteydi ancak onlar ortaokulun "abileri" sayılan 3. sınıf, yani 7. sınıf öğrencileriydi.

Öğle vakti geldiğinde, bir buçuk saatlik o uzun mola okulun üzerine çöktü. Ayça ve Akın yemekhaneye doğru yürürken, kapının eşiğinde onları bekleyen o sarsılmaz üçlüyü gördüler. Alparslan, her zamanki mağrur duruşuyla oradaydı. Ayça, öğle uykusuna olan o çocuksu zaafıyla somurtarak Alparslan'ın yanına ulaştı. Hiç çekinmeden koluna girdi ve başını onun omzuna yasladı.

"Okulu kıralım mı Alp?" dedi Ayça, esnerken gözlerinden yaşlar geliyordu. "Öğle uykumu şimdiden özledim."

Alparslan, kolunun altındaki o küçük başın sıcaklığını hissedince gülümsedi. "Savcı annen kapıda bitiverir sonra, sor bakalım kırabiliyor muyuz?"

Ayça, dudak büküp "Amaa Alp..." diye nazlanınca, Alparslan onun bu haline dayanamadı. "Tamam, ağlama hemen. Yemeği hızlıca yiyoruz, sonra kütüphanenin en arka köşesindeki o dev minderlere kaçıyoruz. Sen başını dizime koyup uyursun, ben de kitabımı okurum. Olur mu?"

Ayça'nın yüzünde bir güneş açtı. "En sevdiğim plan!"

Yemek sırasına girdiklerinde etraf kalabalıktı. Ayça tepsisini alıp ilerlerken, zemindeki ufak bir ıslaklık yüzünden ayağı kaydı. Tepsi havaya kalktı, Ayça tam yere kapaklanacakken Alparslan bir refleks mucizesiyle elindeki tepsiyi Turan'ın kucağına itti ve Ayça'yı belinden kavrayıp kendine mühürledi.

"İyi misin?" diye sordu Alparslan, sesi endişeyle titriyordu. Ayça, onun göğsüne yaslanmış halde derin bir nefes aldı. "İyiyim... Az kalsın tüm yemekhaneye rezil oluyordum."

Masaya oturduklarında ana yemekte duran büyük et parçasını gören Alparslan, Ayça'nın bıçağa uzanmasına izin vermeden tabağı önüne çekti.

"Geçen sefer elini kesmiştin, hala izi duruyor," dedi, eti büyük bir titizlikle lokmalara bölerken. "Ben hallederim, sen sadece ye."

Ayça, onun bu ince ruhunu izlerken içindeki o masum sevginin büyüdüğünü hissediyordu. Onlar, çocukluğun en saf, en dokunulmamış haliyle birbirlerine aitti. Fakat bu huzur, yan masadaki birkaç 7. sınıf öğrencisinin alaycı fısıltısıyla bozuldu.

"Baksanıza, koca Alparslan resmen dadılık yapıyor! Etini de kesermiş, birazdan suyunu da içirir bu gidişle," diyerek kahkahayı bastılar.

Ayça'nın beyaz teni bir anda alev aldı, bakışlarını tabağına indirdi. Alparslan'ın ise çene kemikleri birbirine geçti. Sandalyesini gürültüyle geriye itip ayağa kalktığında, yemekhanedeki uğultu bıçakla kesilmiş gibi dindi. Alparslan, o sert ve keskin bakışlarını çocuğun üzerine dikti.

"Kes sesini," dedi Alparslan, sesi bir komutanın emri kadar netti. "Bir daha onunla ilgili tek bir kelime duyarsam, sonuçlarına katlanırsın."

Çocuklar üste çıkmaya çalışıp sandalye itince Alparslan bir adım öne atıldı. O an Ayça, yerinden fırlayıp Alparslan'ın yumruk yaptığı elini avuçlarının içine aldı.

"Lütfen Alp... Bak, ben buradayım. Kimseyi duyduğum yok, gidelim buradan," dedi Ayça, yumuşacık sesiyle onun içindeki yangına su serperken. Alparslan, Ayça'nın parmaklarının sıcaklığını hissedince sakinleşmek zorunda kaldı. Olay, nöbetçi öğretmenlerin araya girmesiyle kütüphane yolunda son buldu.

Kütüphanenin o sessiz, kitap kokulu havası hepsine ilaç gibi geldi. En köşedeki, güneşin vurduğu minderlere geçtiler. Ayça, huzurla başını Alparslan'ın dizlerine bıraktı. Alparslan kitabını açtı ama gözü sürekli dizinde uyuyan o dünyalar güzeli kızdaydı. Bir eliyle kitabın sayfalarını çeviriyor, diğer eliyle Ayça'nın saçlarını, sanki dünyanın en kıymetli ipeğiymiş gibi okşuyordu.

Ayça, o güvenli ellerin altında birkaç dakika içinde uykuya daldı. Alparslan ise camdan dışarıya, bulutların arasından sızan ışığa baktı. İçinden, o gün okul bahçesinde babasının söylediği cümleyi fısıldadı:

"Kahramanlar ölmez... Ama kahramanlar her zaman sevdiğini korumak zorundadır."

Zaman akıp gidecek, isimler değişecek, omuzlara rütbeler binecekti; ama Alparslan o kütüphane köşesinde verdiği sözü asla unutmayacaktı: Ayça'nın tek bir saç teline zarar gelmesine asla izin vermeyecekti.

__

Gözleri... O kadar tanıdıktı ki, bir an zihnimde şimşekler çaktı, şakaklarım zonkladı. Dört adamın arasında, tek başına devleşiyordu. Tam biri arkasından sinsice yaklaşıp bıçağı saplayacakken refleksle atıldım ve adamın suratına sert bir yumruk indirdim. Diğeri üzerime gelince hiç ikiletmeden tam hedefe bir tekme savurdum; acıyla kıvranarak yere yığıldı.

Nefes nefese arkamı döndüğümde onunla göz göze geldim. O an içimde bir şeyler koptu, yerinden oynadı. Etrafımızda inleyen adamları unutup birbirimizin karalarına hapsolmuştuk, sanki zaman durmuştu.

Derken bir hareketlilik sezdim. O, benden önce davranıp bir hışımla arkama geçti. Sırtım, onun geniş ve sıcak gövdesine hafifçe çarptığında irkildim. Sol elinden sicim gibi kan damlıyordu. Yerdeki adamlardan biri son bir gayretle bıçak çekip üzerime atılmış, o ise hiç düşünmeden o keskin bıçağı çıplak elle tutmuştu. Tek bir sarsılma bile yaşamadan adama sert bir kafa atıp onu karanlığa gömdü.

Siren sesleri sokağı doldururken gelenlerin arasında tanıdığım Ali Komiser de vardı. "Ayça iyi misiniz?" diye sordu endişeyle. "İyiyiz, bana hemen ilk yardım çantası getirin!" dedim.

Kenarda bir bank vardı; kara gözlü adamın kolundan tuttum, o da hiç itiraz etmeden benimle geldi. Mağdur olan o ağlayan kızla ekip ilgileniyordu; Komiser Cansu, sakin ve ılımlı bir şekilde onu teselli ediyordu.

Ben kaşlarımı çatıp ciddiyetle yarasına bakarken, pamuğu avucuna bastırıp sordum: "Acıyor mu?"

"İyiyim," dedi net bir sesle. Bakışları yüzümde geziniyordu.

"Teşekkür ederim. Belki sen olmasan..."

Lafımı kesti. "Öyle söyleme. İkimiz de buradayız ve iyiyiz. Sen de beni kurtardın, ödeştik." Hafifçe gülümsediğinde yanağında beliren o belli belirsiz gamze kalbimi tekletti.

Emniyete gitmek için Cansu'nun arabasına geçtik. Şoför koltuğuna ben oturdum, o ise yanıma. Yola çıktığımızda aradaki sessizliği bozmak için sordum: "Adın ne?"

"Ömer," dedi. "Ömer Karaca."

"Kaç yaşındasın?"

"28," dedi.

Biraz merakla, "Nerede çalışıyorsun?" diye ekledim. Hafif bir gülümsemeyle bana döndü. "GBT'mi de ister misin komiserim?"

Ben de ona aynı muzip ifadeyle karşılık verdim. "Birincisi komiser değil, başkomiser. İkincisi; istersen bakarım, benim için hiç zor değil," diye takıldım.

Ömer bu çıkışıma gülerek karşılık verdi. "Dağ dağ geziyorum, kamp yapıyorum. Gezginim ben," dedi. Özgürlüğüne düşkün olduğu her halinden belliydi.

Aslında sohbete devam etmek istiyordum ama bir an konuşacak konu bulamadım. Bu gerginliği kırmak için radyoya uzandım. O an hoparlörden o çok sevdiğim kemençe sesi yükselmeye başladı. Gülümsedim.

Ömer, başını hafifçe koltuğa yaslayıp bana baktı. "Sever misin?" diye sordu, sesi yumuşaktı. "Karadeniz türkülerini?"

"Hem de nasıl... Memleketimin şarkılarını, o toprağın kokusunu her şeyden çok severim."

Ömer'in gözlerinde bir parıltı oluştu. "Nerelisin?" diye sordu.

"Trabzon," dediğim an sanki hoşuna gitmişti.

"Demek hemşeriyiz," dedi, şivesi hafifçe Karadeniz'e kaymıştı. "Belliydi zaten o yumruğu atışından. Bizim oralarda rüzgar bile sert eser ama insanının yüreği bu türküler gibi sıcaktır." Hemşeriydik demek ki gülümsedim çünkü hoşuma gitmişti.

O konuşurken sokağın gürültüsü silindi, sadece radyo ve biz kaldık:

"Sen güllerun eşisun, yağmurlarun peşisun Uşiyen yüreğumun, isitan güneşisun"

"Doldum dolana kadar, sarhoş olana kadar Burdan gitmeyeceğum, seni alana kadar Sabah olana kadar"

Göz göze geldiğimizde şarkının sözleri sanki aramızda görünmez bir köprü kurmuştu. "Seni alana kadar" kısmında bakışları öyle bir derinleşti ki, yüzümün yandığını hissettim. Hemen yola döndüm.

Ömer camdan dışarı bakarken sordu: "Trabzon'un neresindensin?"

"Maçka," dedim gururla.

"Ben de Akçaabat," dedi ve ekledi: "Demek ki ikimiz de aynı yağmurun altında büyümüşüz. Belki de bu yüzden gözlerin bu kadar tanıdık geliyor."

Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Şarkı ruhumuza işleyerek devam ediyordu:

"Akşam güneş batmadan, karanluğa kalmadan Tez gelsana yanuma, kalbum yaralanmadan"

Emniyete yaklaşırken şarkı hâlâ kulaklarımızda çınlıyordu. İlk defa tanıştığım bu adamla, sanki kırk yıldır bu yolları beraber sürüyormuşuz gibi huzurlu hissetmiştim.

"Doldum dolana kadar, sarhoş olana kadar Burdan gitmeyeceğum, seni alana kadar Sabah olana kadar Doldum dolana kadar, sarhoş olana kadar Burdan gitmeyeceğum, seni alana kadar Bu iş olana kadar"

Emniyetin bahçesine girip aracı durdurduğumda ikimiz de aynı anda derin bir nefes aldık. Ömer kemerini çözerken bana döndü, gözlerinde o az önceki sertlikten eser yoktu. "Güzel şarkıydı" dedi samimi bir sesle. "Memleketin havasını getirdi arabanın içine."

Gülümsedim. "Öyledir bizim oraların türküleri, insanı dertten de kurtarır yoldan da."

Arabadan indik. Bahçede bekleyen Ali Komiser ve diğerleri bizi görünce yanımıza doğru adımladılar. Ömer'le yan yana yürürken, kapıdaki nöbetçi polislerin meraklı bakışlarını üzerimizde hissediyordum.

Ali, "Başkomiserim, sorgu odası hazır," dediğinde Ömer'le birbirimize bakıp aynı anda hafifçe gülümsedik. Az önceki kavganın ve kanın yorgunluğu, bu kısa yolculuğun hatırına dağılmış gibiydi.

Hiç konuşmadan, omuz omuza emniyetin kapısından içeri girdik. İçerideki telsiz sesleri ve hareketlilik bizi karşılarken, bu gecenin henüz bitmediğini ama artık ikimiz için de bir şeylerin değiştiğini biliyordum.

Emniyetin koridorlarında botlarımın sesi yankılanırken Ali karşıladı bizi. Bakışları bir bana bir de Ömer'e kayıyordu. İmalı bir ses tonuyla, "Başkomiserim, adamlar hastanede. Biraz fazla hırpalanmışlar sanki," dedi.

Hafifçe gülümsedim. "Hak ettiler Ali. Durumları ne?"

"Pansumanları yapılıyor, birkaç dikişlik işleri var. Arkadaşların gözetiminde buraya getirilecekler. Başlarında bekliyoruz."

"Güzel," dedim ciddiyetle. "Peki, o genç kız nerede?"

"Sorgu odasına aldık efendim."

Kaşlarımı çattım. "Kız zaten tir tir titriyordu Ali, neden sorgu odası? Hemen çıkarın onu oradan. Sakin bir odaya alın, su verin, sakinleşmesini bekleyin. Ben önce Müdür Bey'in yanına gireceğim, sonra da..."

Arkamda sessizce bekleyen Ömer'e bir bakış attım. "...bu arkadaşın ifadesini alacağım."

Ali, Ömer'in kolundan biraz sertçe tutup "Yürü bakalım," deyince yerimde durdum. "Ali!" dedim uyarır bir tonla. "Kibar ol. Adam suçlu değil, farkındaysan kelepçeli de gelmedi."

Ali mahcup bir şekilde, "Pardon başkomiserim," deyip Ömer'le birlikte yanımdan geçti. O sırada Ömer bana baktı; dudak kenarı hafifçe yukarı kıvrılmıştı. O yarım gülümsemeyle kalbim bir an teklemişti ki kendimi toparlayıp Salih Baba'nın, yani emniyet müdürünün odasına doğru adımladım. Olayın bizzat içinde olduğum için ifadeleri kendi süzgecimden geçirmek istiyordum.

Kapıyı tıklatıp "Gel" sesini duyunca içeri girdim. Salih Müdür masasının başındaydı. "Ayça kızım, ben seni buralarda görmek istemiyorum demiştim sanki... Hele sabahın altı buçuğunda!"

Hafifçe sırıttım. "Müdürüm, şimdi şöyle oldu..."

Elini kaldırıp beni susturdu. "Olayları biliyorum ama asıl mesele başka. Sizin o 'öldüresiye' dövdüğünüz adamlar sıradan hırbo değil. Terör örgütü bağlantıları var ve en önemlisi; Cellat için çalışıyorlar."

Şokla kalakaldım. "Nasıl olur müdürüm? Sokak ortasında genç bir kıza..."

"Otur," dedi otoriter bir sesle. İlk defa itiraz etmedim ve oturdum. "Beni iyi dinle. Cumhuriyet Savcısı Aslı Akman bu dörtlüden ikisi hakkında bir dosya açmıştı. Aralarında kırmızı bültenle aranan Fransız asıllı Marcus Moreau da var. Adam tam bir Türk düşmanı. Eski Türk eşi onu aldatıp elindeki tüm parayı alıp kaçmış; o da terör örgütüne yardım ederek hıncını önüne gelen masum Türklerden çıkaran bir psikopat. Ayrıca Fransa'dan buraya yasadışı silah sevkiyatını yönettiği söyleniyor."

"Peki ya diğeri?" diye sordum, mesele gitgide derinleşiyordu.

"Karim Zaher. Yapılan teknik takiplerde Cellat ile doğrudan telefon görüşmesi olduğu tespit edildi. Marcus, şirketini batmaktan Cellat'ın aracılığı ve Karim'in finansal desteğiyle kurtarmış. Bu borca karşılık onlara sürekli silah yardımı yapıyor ama borcu o kadar büyük ki, verdiği silahlar hesabı kapatmaya yetmemiş. Üstelik Marcus ödemeyi geciktirmiş durumda; beklediği yerlerden ödemelerini henüz alamadığı için Cellat'a olan borcunu kapatamıyor. Bu yüzden Karim Zaher, Cellat'tan gelen emirle baskıyı artırmış. Cellat, ödeme gelmezse Marcus'u ortadan kaldırmakla tehdit ediyordu. Ama bugün Karimin çantasında yüklü miktarda para çıktı. Borcunu ödemiş olmalı"

Müdür derin bir nefes alıp masasına yaslandı. "Asıl korkutucu olan Marcus'un sağladığı silahlar değil, o silahlar için ürettiği özel yapım mermiler. Bu kurşunların içinde özel bir zehirli madde var Ayça. Hedef sadece vurulmakla kalmıyor; kurşunu yiyen kişinin vücuduna anında büyük bir zehir yayılıyor. Yani yaralanan kişi kan kaybından önce zehirlenerek ölüyor. Elimizde şimdilik çok fazla bilgi yok ama bu ekip çok tehlikeli. Şimdi senden istediğim şu: Önce o kızı kurtaran adamın ifadesini al, sonra kızla konuş. Bu iki suçluyla bizzat Savcı Aslı Akman ilgilenecek."

"Emredersiniz müdürüm," deyip odadan çıktım. Kafam kazan gibiydi. Cellat ismi yine karşıma çıkmıştı.

Odama girdiğimde Ömer'i pencereden dışarıyı izlerken buldum. Geldiğimi duyunca ağır ağır bana döndü. "Başlayalım mı?" dedim masama geçerek.

"Olur," dedi ve karşıma oturdu.

Resmi prosedürleri hızla hallettik. İfadesini verdi, tutanakları imzaladı. Onu emniyetin çıkışına kadar uğurladım. Bahçeye çıktığımızda durdum ve gözlerinin içine baktım. "Sağ ol," dedim içtenlikle.

"Ne için?" diye sordu.

"Hem o gencecik kızı kurtardın hem de... beni korudun."

Hafifçe gülümsedi. "Teşekkür etme. Sen de beni o bıçaktan kurtardın. Sen sağ ol asıl."

"Ben artık gideyim," dedi Ömer.

Gitmesini istemiyordum, dilimin ucunda daha onlarca soru, onlarca kelime vardı ama hiçbirini söyleyemedim. Sadece izledim.

"İyi görevler komiserim," dedi muzipçe.

Gözlerimi kısıp düzelttim: "Başkomiserim!"

Geri geri yürümeye başlarken kahkaha attı. "Pardon, pardon! İyi görevler başkomiserim."

Bu sefer o gamzesini tüm netliğiyle görmüştüm. Kalbimdeki ritim bozulurken arkasından seslendim: "Görüşürüz dağcı bey!"

Elinin tersiyle bir selam verip sabahın ilk ışıklarında gözden kayboldu. İçeri girdiğimde o kızın ifadesini almak için odaya doğru ilerledim ama aklım hâlâ o kara gözlerde ve "Cellat" denilen o gölgede kalmıştı.

Saat sabahın yedi buçuğuna merdiven dayamıştı. Emniyetin o bitmek bilmeyen koridorlarında, botlarımın zeminde çıkardığı yankı, sessizliğin içinde bir saat tıkırtısı gibi yayılıyordu. Odanın ağır metal kapısının önüne geldiğimde bir an durup soluklandım. İçeride, hayatının en uzun gecesini geçirmiş gencecik bir ruh beni bekliyordu.

Kapıyı yavaşça aralayıp içeri süzüldüğümde, Lidya'nın halini görmek içimi sızlattı. Az önceki fırtınalı halinden sıyrılmış, daha sakin görünüyordu; ancak bakışları zemindeki parkelere çivilenmiş gibi dalıp gitmişti. Yaşadığı şokun ağırlığı omuzlarını birer enkaz gibi çökertmişti.

Kapının kapanma sesiyle yerinden sıçradı, dolu dolu gözlerle bana baktı. Yanına yaklaşıp tam karşısına oturdum; elleri masanın üzerinde birer kış yaprağı gibi titriyordu. Ellerini ellerimin içine aldım, buz gibiydi.

"Güzelim, iyi misin?" diye sordum, sesime dünyadaki tüm şefkati sığdırmaya çalışarak.

"Bilmiyorum," diyebildi sadece. Sesi o kadar cılızdı ki, sanki biraz daha üzerine gitsem kırılıp dağılacak gibiydi. "Hâlâ rüyada gibiyim."

"Artık güvendesin, korkma artık. Burası senin kalen," dedim. Ona en güven veren, en korumacı bakışımla baktığımda, gergin vücudunun milim milim gevşediğini hissettim. Masanın üzerindeki suyu alıp kapağını açtım ve ona uzattım. Birkaç yudum içti, boğazındaki o kupkuru düğümün çözüldüğü yüzünden okunuyordu.

"Bak Lidya, şimdi önümüzde sıkıcı, bürokratik bir prosedür var ama buna mecburuz. Rahat ol, acelemiz yok. İstediğin kadar zamanda, tane tane anlatabilirsin. Öncelikle bana ismini söyler misin?"

"Lidya... Lidya Boz."

"Kaç yaşındasın Lidya?"

"On yedi."

"Peki güzel kızım, o saatte, o tekinsiz mahallede ne işin vardı? Seni oraya sürükleyen neydi?"

Bir an duraksadı, dudakları titredi ama kelimeler boğazına dizildi.

"Dürüst ol lütfen," dedim elini hafifçe, destek verircesine sıkarak. "Bizden sana asla zarar gelmez. Ben senin ablanım, seni korumak için buradayım."

Sesini toparlamaya çalışarak, "Bir arkadaşımın evi var otaraflarda," dedi. "Bana bir mesaj geldi, bir fotoğraf... Kendime hakim olamadım." Sesi iyice içine kaçmıştı.

"Göstermek ister misin?" diye sordum. Titreyen parmaklarıyla telefonunun kilidini açtı, mesajlaşma uygulamasını bulup telefonu bana uzattı.

Gördüğüm ekran, neden konuşmaktan çekindiğini tokat gibi yüzüme çarptı. "Sera, beyaz Kalp" diye kaydedilmiş birinden gelen mesajlar, genç bir kızın kalbine sıkılmış mermiler gibiydi: "Artık saklamaktan sıkıldım, Meriç aslında beni seviyor tatlım. Seni ne kadar kolay kandırdık ama... Senin kalbini mi seviyor sanıyorsun? Benim hem kalbimi hem yatağımı ısıtıyor o. Sen git köşende ağla şimdi. Şu an benim evimdeyiz, senin bu 'cici kız' hallerine, o sahte masumiyetine artık katlanamıyoruz. Hadi canım, başka kapıya..."

Fotoğrafta Meriç denilen çocuk derin bir uykudaydı. Yanındaki kız ise kafasını çocuğun omzuna koymuş, zafer kazanmış bir komutan edasıyla sırıtarak kameraya bakıyordu. Battaniyeyi göğüslerine kadar çekmişti ve çocuğun boynunda, kollarında belirgin öpücük izleri vardı. Kız, bu iğrenç kareyi özellikle Lidya'nın canını yakmak için yollamıştı.

Telefonu ona geri verirken gözlerinin içine derin derin baktım. "Sana bir abla tavsiyesi vereyim mi?" dedim. "Sakın, ama sakın böyle haysiyetsiz tipler için tek bir damla gözyaşı dökme. O çocuk belki de en sonunda seni sadece yatağa atmak için planlar yapıyordu ve olay bittiğinde seni de o mesajdaki gibi bir kenara atacaktı."

Lidya gözlerini kaçırarak, "Aslında... o istedi ama ben istemedim," dedi fısıltıyla.

"Aferin sana. Bak canımın içi, şu dünyada uçkurunun derdinde olan, maske takan çok insan var. Ama sen biriyle gerçekten yuva kurmadan, tam güvenmeden bir şey yaşarsan, o yükü bir ömür pişmanlık olarak sırtında taşırsın. Değer mi? Asla."

Lidya merakla ve şaşkınlıkla sordu: "Nereden biliyorsun bu kadar şeyi? Nasıl bu kadar net konuşabiliyorsun?"

Hafifçe gülümsedim, acı bir gülümsemeydi bu. "Lidya, ben polisim. Bu rütbeyi alana kadar neler gördüm bir bilsen... Sırf bu tür hatalar yüzünden babası tarafından evden kovulan, çaresizlikten intiharın eşiğine gelen, hayatı sönen gencecik kızlar... Sırf bedeni kullanılıp sonra bir kenara atılan, hatta bu uğurda öldürülen yüzlerce, hatta binlerce kız var. Hepsi bir 'anlık' hevesin bedelini ödüyor. Şimdi sana bir soru: O Meriç reşit mi?"

"Evet, on sekizini geçti."

"Peki arkadaşın Sera?"

"Hayır, o benimle yaşıt."

Kaşlarımı çattım, yüzüm sertleşti. "Bak güzelim, reşit birinin reşit olmayan bir çocukla birlikte olması kanunen suçtur. Meriç sadece bir sadakatsiz değil, aynı zamanda bir suçlu. Bu meseleyle bizzat ilgileneceğim. Sakın bana 'yapma, etme' deme. Güçlü duracaksın, başın daima dik olacak. Anlaşıldı mı?"

Lidya bir anlık hüzünden sıyrılıp hafifçe güldü. "Emredersiniz komiserim!"

Kolunu hafifçe, şakayla karışık cimcikledim. "Başkomiserim diyeceksin, rütbemi düşürme yoksa fena kızarım!" diye takıldım.

"Pardon başkomiserim," dedi gülerek. Gözlerindeki o sönük ışık yeniden parlamıştı. Gençlik böyleydi işte; bir gecede dünyan başına yıkılır, bir kelimeyle yeniden ayağa kalkardın. Ama bugün Lidya için bir dönüm noktasıydı.

"Şimdi Lidya, o ara sokaktaki adamları, duyduğun her kelimeyi ve neler olduğunu en baştan anlat."

Lidya artık tamamen kendindeydi, sesi kararlıydı: "Saat sabah beş buçuk civarıydı. Su içmek için kalkmıştım, telefonu elime alınca o mesajı gördüm. Beynimden vurulmuşa döndüm. Evden nasıl çıktığımı, ayakkabılarımı nasıl bağladığımı hatırlamıyorum bile. Gizlice sokağa fırladım. Ana yoldan gidersem yakalanırım diye ara sokaklara daldım. Tam bir köşeyi dönecekken o adamları gördüm. Dört kişilerdi. Karanlıkta gölge gibiydiler ama fısıldaşmaları çok net geliyordu. Korktum, geri dönmek istedim ama bir şey beni orada tuttu. Merakıma yenik düştüm."

"Neler duydun? En ufak detay bile önemli."

"Kumral, orta boylu bir adam vardı. Diğerine, esmer olana büyük bir çanta dolusu para verdi. Parayı verirken bozuk bir Türkçeyle, 'Borcum, Cellat'a selamımı ilet,' dedi. Sonra devam etti: 'Son silah teslimatı yolda. Bir buçuk gün sonra Kilis sınırından Suriye'ye geçecek. Yaklaşık beş tır...' dedi. Ardından cebinden bir kağıt çıkarıp mermilerin 'panzehrini' okudu. 'Bunu da Cellat'a ulaştır, ne olur ne olmaz' dedi."

"Panzehir mi?" dedim şaşkınlıkla. "Nasıl bir panzehir bu?"

Lidya hemen telefonundaki notlar kısmına girdi. "O an unutmamak için hemen kaydetmiştim," dedi.

Lidya'nın Notlarındaki Panzehirin Formül:

· Atropin Sülfat (C17H23NO3): Sinir gazı ve ağır zehirlenme etkilerini durduran temel bileşen.

· Teofilin (C7H8N4O2): Solunum yollarını anında açmak ve akciğerlerin kapanmasını engellemek için.

· Aktif Kömür Süspansiyonu: Kana karışan toksini hızla emerek etkisiz hale getirmek için.

· Sodyum Bikarbonat Çözeltisi: Kandaki zehir oranını dengelemek ve asiditeyi düşürmek için.

· Pridoksim (B6 Vitamini): Merkezi sinir sistemindeki nöbetleri ve kasılmaları durduran yüksek doz stabilize edici.

Bu formül, basit bir uyuşturucu değildi. Bu, mermilerin ucuna yerleştirilen o sinsi zehrin tek çaresi, Cellat'ın en büyük kozuydu.

Cellat bu panzehiri sadece kendi adamları için değil, bir savaş stratejisi olarak yanında tutuyordu: Eğer askerlerden biri vurulursa ya da önemli bir isim bu zehirle yaralanırsa, elinde hayat kurtaracak tek anahtarın olması onu masada yenilmez kılıyordu.

Bir terörist esir düştüğünde ya da operasyonlar sıkıştığında, bu panzehiri bir pazarlık unsuru olarak kullanıyor; can çekişen bir askerin hayatı karşılığında kendi özgürlüğünü veya yandaşlarını satın alıyordu. Kısacası Cellat, ölümü mermilerine, yaşamı ise bu kağıttaki formüle hapsetmişti.

"Sonra ne oldu?"

"Tam o sırada hapşırınca beni fark ettiler. Esmer olan adam 'Yakalayın şunu!' diye bağırdı. Boyum kısa olduğu için kaçamadım, iki sokak ötede o iki iri yarı adam beni yakaladı. Esmer adam yanıma gelip 'Bizi dinlemek hiç hoş değil küçük kız, seni öldürmemiz lazım ama ölmeden önce sana bir zevk yaşatalım' dedi. Boynuma yaklaştığında tüm gücümle bağırdım. Yüzüme sert bir tokat attı, 'Kapa çeneni sürtük!' diye bağırdı. Tam o anda Ömer abi geldi, adama öyle bir kafa attı ki adam yere yığıldı. Ömer abi bana 'Polisi ara' diye işaret yaptı, ben de hemen aradım. Zaten tam Ömer abiye bıçağı saplayacaklarken sen yetiştin."

"Lidya, bana öyle bir bilgi verdin ki, kaç canı kurtardığının farkında bile değilsin. Asıl biz sana teşekkür ederiz."

İşlemleri hızla tamamladık. Lidya'nın ailesi emniyete adeta fırtına gibi daldı. Babasını görür görmez Lidya hıçkırıklara boğularak boynuna atıldı. "Özür dilerim babacığım, çok özür dilerim!" Babası ise kızını göğsüne bastırmış, "Biz sana kızmadık yavrum, sadece çok korktuk. Sana boşuna demiyorum dışarısı tehlikeli diye," diyerek onu teselli ediyordu. Annesi bir yandan kızının saçlarını okşuyor, bir yandan bize teşekkür ediyordu. Onları kapıya kadar uğurladım. Lidya son bir kez geri dönüp bana sımsıkı sarıldı.

"Teşekkür ederim Ayça abla... Ben de senin gibi korkusuz bir polis olacağım, söz veriyorum!" Onlar giderken içimde tarif edilemez bir sıcaklık hissettim.

Ama vakit nakitti. Saat dokuz olmuştu bile. Salih Baba'nın odasına adeta kapıyı kırmadan daldım. "Destur" demişti Salih baba

"Müdürüm! Desturu, selamı sabahı bir kenara bırakın, şu ifadeyi okuyun hemen!" diyerek tutanağı masasına çarptım.

Salih Müdür kağıdı eline aldı, okudukça gözleri büyüdü, alnındaki damarlar şişti. "Ayça! Kilis mi? Beş tır mı? Ve bu formül... Bu iş bizim boyumuzu aşar, hemen Albay'la görüşmem lazım! Sen derhal eve gidiyorsun, dinleniyorsun. Fırtına kopmak üzere kızım, enerjini topla. Ben seni arayacağım!"

El mecbur eve gidecektim ne kadar istemesem de. Emniyetten çıktığımda dünya başıma yıkılacak gibiydi ama bir yandan da büyük bir ipucu yakalamanın hırsı vardı içimde. Telefonumu elime aldığımda ekran kilitlenmişti resmen: Meyra'dan 10, Selim'den 2, Mert'ten 3, Emir'den 5 cevapsız arama...

Meyra'nın mesajları ise tam bir dramaydı: "Ayçaaa! Neredesin sen! Çatlatma insanı, Mert'gilde de yoksun! Aç şu telefonu hemen!"

Hemen Meyra'yı aradım. "Kızım neredeysen hemen söyle, polisi aratacağım şimdi!" diye bağırdı.

"Meyra farkında mısın bilmiyorum ama ben bir Polisim. Sakin ol canım, küçük bir operasyon vardı, şimdi bitti. Eve geliyorum, sıcak simit ve börek alıyorum," dedim. Sesi bir anda pamuk gibi oldu. "Börek mi? Tamam... Gelirken marketten peynir de al, bitmiş."

Fırından mis gibi kokan çıtır simitleri ve poğaçaları aldım, markete uğrayıp eksikleri tamamladım. Eve vardığımda anahtarımı yine karakolda unuttuğumu fark edip kapıyı çaldım. Meyra kapıyı açtı; kollarını bağlamış, gözlerini kısmış beni süzüyordu. Poşetleri eline tutuşturup doğruca salona geçtim.

İçerideki manzara ise tam bir sorgu odası gibiydi: Harika bir kahvaltı sofrası kurulmuştu ama ekibim koltuklara dizilmiş, "hesap sorma" modunda beni bekliyorlardı. Selim, Mert ve Emir... Üç koca adam, aynı anda bana bakınca istemsizce güldüm.

Emir sessizliği bozdu: "Simitler sıcak mı bari başkomiserim? Yoksa sorguya aç karnına mı başlayalım?" deyince şirin bir şekilde sırıttım

Aslının anlatımından

Hayatım boyunca hep iki dünyam oldu. Bir yanım; hafta sonları yetimhaneleri ziyaret eden, parklarda çocuklara balon dağıtıp onların neşesinde huzur bulan, kimsesizlerin kimsesi olmaya çalışan o merhametli kadındı. Diğer yanım ise; vatan hainlerinin ve suçluların tepesine bir balyoz gibi inen, tavizsiz Cumhuriyet Savcısı Aslı Akman. Ama alanım ise Terör ile Mücadele.

O gün o kafede tesadüfen bulunmuyordum. Uzun zamandır gölge gibi takip ettiğim Marcus Moreau ve Karim'in peşindeydim. İkisi de "Cellat" denen o itin en kritik piyonlarındandı. Marcus, kirli silah ticaretinin kilit ismiydi; Karim ise paranın ve bağlantıların başında duruyordu. Karim beni tanıyordu, bu yüzden beni karşısında gördüğünde kalbinin durmadığına şükretmeliydi.

Fransızca konuşuyorlardı. Bu topraklarda, Türklerin arasında onları kimsenin anlamayacağını sanacak kadar kibirlilerdi. Karim, Marcus'a öfkeyle tısladı: "Comment peux-tu ne pas apporter l'argent?" (Nasıl parayı getirmezsin?) Silahların Suriye'ye, o karanlık ellere ulaştırılması için koca bir servet gerekiyordu. Marcus çaresizdi, yalvarıyor, ek süre istiyordu.

Ama asıl kanımı donduran, damarlarımdaki asil kanı buz kestiren şu cümle oldu: "Terör örgütünün bir parçası olmak istiyorum, sizinle bu Türklere karşı savaşacağım..."

Bu sadece bir ticaret değil, vatana ihanetin açık ilanıydı. Karim ona üç gün süre verdi. Kalkmaya yeltendiklerinde artık sahne benimdi. Hızla yerimden fırladım. Karim'in gözlerindeki o anlık dehşeti yakaladığım an, kafasını masanın sert ahşabına var gücümle çarptırdım. O acı içinde yere yığılırken Marcus elini beline attı.

Hafifçe gülümsedi; adaletin soğuk ve keskin gülüşüydü bu. Silahını çekmeye çalışırken elini havaya dikip bir el ateş etmesini sağladım, ardından tam iki gözünün ortasına sarsıcı bir yumruk indirdim.

Fransızca son noktayı koydum: "Malheureusement messieurs, aucun de vous ne pourra donner d'argent ni acheter d'armes car je vous arrête!" (Maalesef beyler, ne biriniz para verebilecek ne diğeriniz silah alabilecek çünkü sizi tutukluyorum!)

Polisler içeri dalarken kafede elleri bellerinde, yardıma hazır bir grup gencin ayağa kalktığını gördüm. Bakışlarım o kalabalığın içinde bir çift göze çakılıp kaldı. Ela gözler... Esmer bir ten... Öyle derin, öyle sıcak bakıyordu ki, bir an savcı olduğumu, nerede olduğumu unuttum.

Mert... İsmini sonradan öğreneceğim bu adam, o an dünyayı durdurmuştu sanki. Müşterilerden özür dileyip ortamı sakinleştirdim. Ayça yanıma gelip iyi olup olmadığımı sorarken Mert tereddüt bile etmeden elimi tuttu. "Eliniz..." dedi. Dokunuşu tenimde bir elektrik akımı başlattı. Kısa bir an göz göze geldik; o an orada sadece ikimiz vardık. Mesafemi korumam gerektiğini hatırlayarak elimi yavaşça çektim ama o bakış ruhuma işlemişti.

Karakola geçtiğimizde hava kurşun gibi ağırdı. Karim'i Şevket Amir sorguya alırken, ben Marcus Moreau'nun karşısına oturdum. Şevket Amir yan odada masayı yumrukluyor, "Konuş diyorum sana! Kimden emir alıyorsunuz? Cellat nerede?" diye kükrüyordu.

Marcus ise bacak bacak üstüne atmış, bana bakıp sırıtıyordu.

"Marcus," dedim fısıltıyla. "O kafedeki konuşmaları ben anladım. Fransızca konuşmanız sizi kurtarmadı. Şimdi bana her şeyi anlatacaksın."

Marcus küstahça öne eğildi. "Savcı Hanım, siz sadece küçük bir balıksınız. Okyanusun derinliğinde neler döndüğünü bilmiyorsunuz. Yarın mahkemede ne olacağını izleyin sadece."

-

Mahkeme günü

Ertesi gün mahkeme salonu buz gibiydi. Hâkim kürsüde dosyayı açtığında ben kendimden emindim. Getirdiğim deliller, dinlenen konuşmalar, yakalanan suçüstü... Hepsi masadaydı.

Hâkim dosyayı karıştırırken gözlüklerinin üzerinden bana baktı.

"Cumhuriyet Savcısı Aslı Akman..." dedi soğuk bir sesle.

"Dosyanızda ciddi iddialar var. Ancak iddia ile ispat arasında dağlar kadar fark vardır."

Yerimden kalktım.

"Sayın hâkim, sanıkların kafede Fransızca yaptıkları konuşmalar bizzat tarafımca duyulmuştur. Silah sevkiyatından, terör örgütüne destekten söz etmişlerdir. Kamera kayıtları, polis tutanakları—"

Sözümü kesti.

"Savcı Hanım," dedi sertçe.

"Mahkeme salonu kanaatle değil, delille konuşur. Sizin duymanız hukukta delil değildir."

Kalbim hızla çarpıyordu.

"Kamera kayıtları dosyada mevcut—"

Hâkim dosyayı kapattı.

"O görüntüler teknik incelemede sağlıklı bulunmamıştır. Ses kayıtları da usulsüz elde edildiği gerekçesiyle hükme esas alınamaz. Türk Ceza Kanunu'na göre bir kişinin özgürlüğünü kısıtlamak için somut, tartışmasız delil gerekir. Şüpheyle kimseyi hapse atamayız."

"Sayın hâkim!" diye sesimi yükselttim.

"Burada TCK 220 ve 314 kapsamına giren örgüt faaliyeti vardır! Bu insanlar terör örgütüne silah sağlıyor!"

Hâkim yüzüme baktı, bakışları buz gibiydi.

"Savcı Hanım... Daha güçlü delillerle gelmeliydiniz."

O an anladım. Bu dosya kapanıyordu.

Tokmağını sertçe vurdu.

"Delil yetersizliğinden sanıkların tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasına..."

Salon uğultuya boğuldu. Ben yerimde donup kalmıştım.

Marcus ve Karim kelepçeleri çözülmüş halde yanımdan geçerken Marcus eğilip kulağıma fısıldadı:

"Size söylemiştim Savcı Hanım... Okyanus derin."

Sonra beni baştan aşağı süzüp, sanki kazanmış gibi salondan çıktı.

-

Üç gün sonra

Kararın üzerinden üç koca gün geçmişti. Artık o hakimi de mercek altına almıştım. Kürsüde oturan o adam, o gün bana hiç de vatanına ve cübbesine saygı duyan biri gibi gelmemişti; bakışlarında adaletin değil, kirli bir iş birliğinin gölgesi vardı.

İçimdeki o dinmek bilmeyen ses, bu kararın sadece "delil yetersizliği" olmadığını, işin altında çok daha derin ve karanlık bir bağ olduğunu haykırıyordu. Hissediyordum; okyanusun derinliği, sadece suçluları değil, adaleti sağlaması gereken makamları bile yutmaya başlamıştı.

Adliyedeki odam artık bir çalışma ofisinden çok, kendi kendimi hapsettiğim bir hücreye dönüşmüştü. Masamın üzerinde duran "Tahliye Kararı" belgesine baktıkça dişlerimi sıkıyor, adaletin gözlerimin önünde çiğnenmesini hazmedemiyordum.

Marcus ve Karim, okyanusun derinliğinden gelen bir emirle ellerini kollarını sallayarak çıkıp gitmişlerdi. Oysa ben o kafede onların ihanetini kulaklarımla duymuştum. "Nasıl olur?" diyordum kendi kendime, bir o yana bir bu yana yürürken. "Nasıl bu kadar organize bir kötülüğe karşı ellerimiz bağlanabilir?"

Her yer sessizdi, telefonum bile susmuştu. Sanki herkes bu yenilgiyi kabul etmiş gibiydi. Çaresizlik, bir sis gibi odanın içine çökmüştü. Tam o sırada masanın üzerindeki telefonum acı bir çığlık gibi çaldı. Arayan Şevket Amir'di.

Hızla telefonu açtım, sesimdeki umutsuzluğu gizleyemeyerek, "Şevket Amir? Bir gelişme mi var?" dedim.

"Aslı Savcım! Nefes al, sana bomba gibi haberlerim var!" Şevket Amir'in sesi telefondan taşıyordu, heyecanı koridorları aşacak kadar gürdü.

"Ne oldu? Bir şey mi buldunuz?"

"Az önce müdür aradı. Başkomiser Ayça, sabaha karşı büyük bir kavganın ortasından Lidya isminde bir kızı çekip çıkarmış. Kız sadece bir tanık değil Savcım, kız bir hazine! Her şeyi duymuş; tırların plakasını, sevkiyat saatini, her şeyi... Hatta mermilerin içine doldurdukları o pisliğin panzehir listesini bile not almış! Marcus ve Karim şu an emniyette, sorgu odasında seni bekliyorlar. Bu sefer Ayça'nın getirdiği o ifade ve kanıtlar kapı gibi! Sevkiyatın göbeğine çökeceğiz, Mızrak Timi sınırda pusuya yattı bile!"

Duyduklarımla gözlerim doldu. Üç gündür üzerime çöken o ağır hava bir anda dağıldı, göğsümün daraldığını o an fark ettim. "Geliyorum Şevket Amir! Hemen geliyorum! Onları sakın bırakmayın!"

Emniyete vardığımda koridorlar hareketliydi. Sert adımlarla sorgu odasının kapısına geldim. Kapıdaki görevli polise başımla işaret verip içeri girdim. Marcus ve Karim, sadece üç gün önceki o küstah hallerinden eser kalmamış bir şekilde, omuzları çökmüş halde oturuyorlardı. Marcus beni görünce yine o yarım gülüşünü takınmaya çalıştı ama bu kez gözlerinde saf bir korku vardı.

Sandalyeyi gürültüyle çekip tam karşılarına oturdum. Dosyayı masaya öyle bir çarptım ki, Karim yerinden sıçradı.

"Ne oldu Marcus?" dedim, sesimdeki soğukluk odayı bir anda dondurmaya yetti. "Okyanus bu sefer biraz sığ mı kaldı? Hani kanıtımız yoktu? Hani biz sadece küçük birer balıktık?"

Lidya'nın ifadesinin bir kopyasını ve mermilerin o meşhur panzehir listesini önlerine fırlattım. "Bu sefer ne silinecek bir ses kaydı var ne de arkanızdaki güçlerin kurtarabileceği bir boşluk. Suçüstü yakalandınız. Vatan hainliğinin, tırlarla ölüm taşımanın bedelini şimdi ödeyeceksiniz."

Marcus konuşmaya yeltendi, "Savcı Hanım, biz sadece..."

"Kes!" diye kükredim, sesim odanın duvarlarında yankılandı. "Tek kelime bile etme. Sizi o mahkemeden çıkaran o 'kirli el' bile bu tırlardan sonra size dokunamaz. Mızrak Timi sınırda sizin o kutsadığınız silahları bekliyor. Buradan çıkışınız yok Marcus. Buradan sadece ömür boyu hapise ya da Cellat'ın yanına gidebilirsiniz. Cellat'ın yakında olacağı yer yani cehennem. Seçim sizin değil, Adaletin!"

Oyun artık tamamen başlamıştı

İlahi Bakış Açısı

"Seksen beş... seksen altı... seksen yedi... seksen sekiz..."

Sayım iki yüze ulaştığında Mızrak Timi'nin neredeyse tamamı kendini karargâhın çimlerine bırakmıştı. Göğüsler inip kalkıyor, ter toprağa karışıyordu. Saatler süren ağır eğitim, en dayanıklı bedenleri bile yere sermişti.

Bu eğitimi yine Yüzbaşı Alparslan Karahanlı yaptırmıştı.
Alparslan, timine acımayan bir komutandı. Çünkü iyi bilirdi:
Eğitimde merhamet, vatana ihanettir.

Ama bu sefer o bile nefes nefese kalmış, sonunda sırtüstü çimlere uzanmıştı.

Bir kişi hariç.

Kıdemli Üsteğmen Turan Karaaslan.

Turan hâlâ ayaktaydı. Terlemiş tişörtü vücuduna yapışmış, kasları gerilimden kabarmıştı ama gözlerinde hâlâ o sert kararlılık vardı. Herkes kadar yorulmuştu ama kimse kadar pes etmeye niyeti yoktu.

Alparslan bunu fark edince doğruldu, Turan'ın yanına yürüyüp onu kolundan tuttu.
"Yeter lan," dedi nefes nefese. "Kendini öldüreceksin. Gel şuraya."

Turan, cüssesiyle yerinden sökülmeyen bir kaya gibiydi ama sonunda Alparslan in çekmesiyle çimlere oturdu.

Alparslan ona bakarken sesi yumuşadı.
"Turan, kendine gel artık. Son zamanlarda çok sessizsin. Bizimle bile eskisi gibi konuşmuyorsun."

Turan başını çevirdi.
"Saçmalama."

Alparslan kaşlarını kaldırdı.
"Aramızda ilk sen âşık oldun diye şaşırıyoruz sadece."

Turan'ın bakışları sertleşti.
"Ben âşık falan değilim. Kafayı yemişsiniz."

Bu sırada Akın lafa girdi.
"Abi kandırma bizi. Hiçbirimiz seni böyle görmedik. İlk defa dosya cezasını söylenmeden yaptın. Çünkü bu sefer... haksızdın."

Deniz de gülümseyerek ekledi:
"Bir de aramızda ilk sen âşık oldun. Zaten olayın en garibi de bu. En olmayacak kişi sensin, ilk vurulan da sen oldun."

Turan sustu.

Çünkü haklıydılar.

Meyra'nın ona o gün bir canavar gibi bakması içini parçalayıp geçmişti.
O adamı yere serdiği için değil...
Öfkesine kapılıp Meyra'nın üstüne yürüdüğü için.

Ama seviyor muydu seviyordu hem de deliler gibi. Belki saçma gelebilir herkese ama o ilk görüşte bir şeyler olmuştu Turani'n şuana kadar hissetmediği bir şeyler.

İlk bakışta tutulduğu o kızın korkuyla geri çekildiğini görmek, bir askerin yaşayabileceği en ağır yenilgiydi.

Öfkeyle gözleri dönmüştü.
Onu korumaya çalışırken, onu en çok korkutan şeye dönüşmüştü.

Sonradan, dosyaları doldururken Meyra'nın sözleri kulaklarında çınlamıştı:
"Bana bağırma... korkuyorum..."

Bağıran erkeklerden korktuğunu...
Geçmişinde çok karanlık şeyler yaşadığını...
Hatta korkudan bayıldığını...

Bunları öğrendiğinde içi paramparça olmuştu.

Şimdi anlıyordu:
Bir düşmanı alt etmek kolaydı.
Ama sevdiğin kadının kalbini incitmek... geri dönüşü olmayan bir hataydı.

Ve belki de ilk defa... gerçekten cesareti yoktu.

Çünkü bu asker ilk defa birisinin karşısına çıkmaya cesareti yoktu.

Bu kez bir canı değil, bir kalbi yaralamıştı.
Ve o yara...
hiçbir kurşunun açtığı yaraya benzemiyordu.

Deniz ortamı yumuşatmak ister gibi Alparslan'a baktı.
"Gerçi Alparslan'ım, sen de yıllardır bir polise âşıksın ama neyse..."

Alparslan kaşlarını kaldırıp belli belirsiz gülümsedi.
"Ne o Deniz? Bir tur daha mı eğitim istersin?"

Bu kez Turan söze girdi. Sesi şakayı kaldırmayacak kadar ciddiydi.
"Yalan mı lan? Ayça'ya çocukluğundan beri âşıksın. Trafik kazasından sonra hiçbir şey hatırlamıyor olabilir ama doktorlar bunun travmadan olduğunu söyledi. Bir gün geçmişini hatırlama ihtimali var. Hem yakında yapılacak toplantıda bizi görecek. Çocukluğundan tanıdığı yüzleri fark edebilir."

Bir an durdu, gözlerini Alparslan'a dikti.
"Albay, eski Mızrak Timi'nin çocukları olarak yeni Mızrak Timi'ni kurduğumuzu söylemişti. Deniz'in babası özellikle bunu istemişti. Biz seninle büyüdük Alp... O da seninle büyüdü."

Deniz derin bir nefes aldı.
"Evet, babam istedi. Çünkü çok fazla şey saklıyoruz. Bu kadarına hakkımız yok. Ayça bir gün mutlaka 'Ben bunları nereden tanıyorum?' diye düşünecek. Lise boyunca birlikteydik ama kız o yılların tamamını unutmuş. Vücudundaki kurşun izini bile trafik kazasından kaldı sanıyor... Çünkü kimse ona bunun bir kurşun yarası olduğunu söylemedi."

Akın başını salladı.
"Ve çok güzel bir çocukluğumuz vardı. Ama sonra Ayça tehdit altına girdi. Cellat'ın babası... Hatırlarsınız. Biz çocuktuk, bize hiçbir şey söylemediler. Sonra Ayça yurt dışına gönderildi. Ortaokulu orada bitirdi."

Deniz hüzünle ekledi:
"Bizi resmen ayırdılar. Hem zaten Ayça ile sen... çocukluk aşkısınız."

Alparslan bir an gülümsedi.
Çünkü doğruydu.

Onlarınki hem çocukluk hem de lise aşkıydı.
Ayça unutmuştu belki ama kalbi unutmamıştı.

Birbirlerine deli gibi âşıklardı; o zamanlar her şey masumdu, saf ve tertemizdi.
Ayça Türkiye'ye döndüğünde, bu sevgi lisede yeniden filizlenmişti.

Alparslan tam o duyguyu kelimelere dökecekken...
Ayça anlamıştı.
Bakışlarından, susuşundan, kalbinin çarpışından.

Ve kaçmıştı.
Korkudan, babasından, o hislerin ağırlığından.

Sevgili olamamışlardı.
Alparslan her defasında yarım kalan bir itirafla kalmış,
Ayça ise kalbiyle bildiği bir gerçeği reddederek uzaklaşmıştı.

Onlarınki kirlenmemiş, yarım kalmış ama hâlâ yaşayan bir sevgiydi.

Tam konuşacakken sert bir ses karargâhın içine düştü...

"Mızrak Timi! Dikkat!"

Akın'ın bağırışıyla herkes anında sıraya dizildi. Albay yürüyerek geldi, yüzü ciddiydi.

"Acil görev. On beş dakika içinde çıkıyorsunuz. Yüzbaşı Alparslan, odama."

İçeride tüm bilgileri verdi:
"Kilis'ten Suriye'ye geçecek tırlar var. İçlerinde silah ve özel mermiler bulunuyor. Sınırı geçerlerse Cellat'ın eline büyük bir koz geçer. Tırları gerekirse patlatın ama şoförleri canlı istiyorum. Hepsi Cellat için çalışıyor. Ayrıca o mermilerden bir kutu istiyorum, örnek olarak. Gerisi umurumda değil."

Koordinatlar, saatler, tüm detaylar zihnine kazıdı.

Dışarı çıktığında tim hazır bekliyordu.

Albay son kez baktı.
"Tek bir çizik bile istemiyorum. Bir buçuk saat sonra iş bitmiş olacak. Eğer bağlantıyı keserseniz bir sonraki eğitimleriniz benden... ve merhamet beklemeyin."

Alparslan sertçe cevap verdi:
"Emredersiniz komutanım."

"Mızrak!" diye bağırdı.
"Helikoptere!"

Rotorlar döndü, toz kalktı.
Mızrak Timi helikoptere binip Kilis yönüne doğru karanlığa uçtu.

Oyun artık gerçekten başlıyordu.

Gece, Kilis sınırına çökmüştü.
Ay yoktu.
Yıldızlar bile saklanmış gibiydi.

Bu, Mızrak Timi'nin sevdiği türden bir karanlıktı.

Helikopterlerin pervane sesi, rüzgârın uğultusuna karışarak dağların arasına gömülürken Ömer Karaca gözlerini bir anlığına kapattı. İçinde iki savaş vardı:
Biri sınırın ötesindeki düşman için,
diğeri Ayça için.

Yanında Turan duruyordu. Yüzü her zamanki gibi taş gibiydi ama gözlerinde bir fırtına vardı.
Alp bunu fark ediyordu.
Hep fark ederdi.

Deniz sessizce telsizi kontrol ediyordu.
Akın dua eder gibi mırıldanıyordu.
Hepsi suskundu.

Bu tim konuşmazdı;
göreve giderken içleri konuşurdu.

Helikopter indiğinde karanlık, askerleri yuttu.

Dağların arasındaki o sınır hattı, ölümle yaşam arasındaki çizgiydi.
Bir tarafta Cellat'ın gölgesi,
diğer tarafta bu dört adam.

Mızrak Timi.

İlerlediler.
Sessiz.
Nefeslerini bile tutarak.

Uzakta motor sesleri duyuluyordu.
Tırlar yaklaşıyordu.

Yüzbaşı elini kaldırdı.
Tim durdu.

O an Turan'ın içinden tek bir şey geçti:
Meyra.

Eğer bu gece ölürse, onun gözlerinde kalan son şey korku olacaktı.
Bu düşünce içini delip geçti.

Ama geri adım atmadı.

Çünkü Mızrak Timi korkuyla değil, görevle yürürdü.

Tırlar karanlıkta hayalet gibi süzülürken, Deniz'in sesi fısıltı gibi geldi:

"Onlar... geliyor."

O an dünya küçüldü.
Sadece kalp atışları,
ve yaklaşan felaket kaldı.

Alparslan dişlerini sıktı.

"Kimseyi kaçırmayın," dedi alçak bir sesle.
"Bu sevkiyat buradan geçmeyecek."

İlk hareket, gecenin kalbini yarıp geçti.

Bağırışlar...
Kaos...
Ve karanlığın içinde çakan öfke.

Mızrak Timi, sanki gecenin kendisi olmuştu.
Nereden geldikleri belli değildi.
Ama vurdukları her an, düşman için sondu.

Turan bir an durdu.
Elinde titreyen bir nefes vardı.

Ya Meyra beni bir daha görmek istemezse...
Ya ben onu sonsuza kadar kaybettiysem...

Bir patlama sesi düşüncelerini böldü.

Alparslan bağırdı:
"Turan!"

O an tekrar askere dönüştü.

Saatler mi geçti, dakikalar mı bilinmez...
Ama sonunda rüzgârda tek bir şey kaldı:

Sessizlik.

Tırlar durdurulmuştu.
Cellat'ın planı çökmüştü.

Ama bu sadece başlangıçtı.

Alparslan karanlığa bakarken fısıldadı:

"Bu daha bitmedi..."

Çünkü Cellat,
kaybettiği zaman
daha tehlikeli olurdu.

Ayçanın anlatımından

Aradan iki gün geçmişti. O gün çocuklara her şeyi anlatmıştım. Kızmışlardı ama iyi olduğumu görünce pek de bir şey diyememişlerdi.

Sabah, mutfak olması gerekenden fazla sessizdi.

Normalde Selim'in laf sokmaları, Emir'in homurdanmaları, Mert'in kahkahalarıyla dolar taşardı ama bugün herkes dalgındı. Meyra nöbetteydi. Evde olmayınca sanki bir parça eksilmişti.

Masaya konan tabaklara kimse doğru düzgün dokunmuyordu.

"Delireceğim," dedi Selim çatalıyla peyniri dürterken.
"Bütün gece evde oturduk, bir şey olmuyor, sonra bir bakıyoruz dünya yanıyor."

Emir pencereden dışarı bakıyordu.
"Bu sessizlik hiç hayra alamet değil."

Ben çayımı karıştırırken içimde tanıdık bir huzursuzluk vardı.
Cellat...
Bir şeyler yaklaşıyordu. Hissediyordum.

Tam o sırada telefonum çaldı.

Ekranda Salih Baba yazıyordu.

"Başkomiser," dedi telefonda, sesi her zamankinden daha sertti.
"Bugün saat 16.00'da TSK'da ortak bir toplantı var. Senin ekibin, Semih'in ekibi ve özel bir askeri tim katılacak."

"Mızrak tim mi?" dedim kaşlarımı çatarak.

"Mızrak Timi."

Kalbim bir an duracak gibi oldu ama belli etmedim.
"Anlaşıldı müdürüm."

Telefonu kapattım.

"Toplantı var," dedim masadakilere.
"Akşam 16.00'da. TSK."

Mert doğruldu.
"Bu iş büyüyor demek."

Ben sadece başımı salladım.

-

Saatler, her saniyesi insanın üzerine bir yük gibi binerek, ağır ağır geçti.

Kimse rahat değildi. Toplantı salonunun o boğucu havasında, saat tam 16.00'yı gösterdiğinde iki polis ekibi olarak yerlerimizi almıştık. Semih'in ekibi sağ tarafta bir duvar gibi yükselirken, bizim ekip sol tarafta pürdikkat dizilmişti. Salon; büyük, uçsuz bucaksız ve insanın kemiklerini sızlatacak kadar soğuktu. Duvarlarda asılı olan Türk bayrakları ve köşelerdeki heybetli askerî armalar, odadaki nefes almayı bile zorlaştıran o mutlak ciddiyeti perçinliyordu.

Kapı sertçe açıldı. İçeri önce Albay, hemen arkasından da iki Emniyet Müdürü girdi. Aynı anda ayağa kalktık; verilen selamın ardından herkes sessizce yerine oturdu.

Albay, masanın başındaki yerini alırken sesi salonun soğukluğunda yankılandı: "Bir askerî tim daha gelecek. Onlar gelmeden başlamıyoruz."

Beş dakikalık o sonsuz bekleyişin ardından kapı tekrar açıldı. Ve o an... Göğüs kafesimin daraldığını, nefesimin kesildiğini hissettim.

İçeri giren ilk kişi... O idi.

Ama bu sefer üzerinde o rahat kampçı montu yoktu. Karşımda duran adam bir dağcı değildi, sıradan bir gezgin hiç değildi. Üzerinde vakur bir kamuflaj, omzunda yılların yükünü taşıyan rütbeler ve başında onurun simgesi bordo beresi vardı.

Yüzbaşı Ömer Karaca.

Arkasında üç askerle birlikte içeri süzüldü: Mızrak Timi.

Gözlerimiz bir noktada kilitlendi. O da beni gördü; bakışları bir anlığına duraksadı. Salona bir anlık, sağır edici bir sessizlik çöktü. Kimse fark etmedi ama benim için zaman o saniyede durmuştu.

"Dağ dağ geziyorum..." demişti bana. "Gezginim ben..." Yalan. Karşımda duran adam, yolları arşınlayan bir seyyah değil; savaşın tam kalbinden, barut kokusunun içinden çıkmış bir komutandı. Bakışları benimkilerle çarpışıyor, sanki sessiz bir dille her şeyi itiraf ediyordu. Ne o keskin bakışlardan kaçabildim ne de göğsümü döven kalbimin hızını durdurabildim.

Albay'ın sesi sessizliği bıçak gibi kesti: "Tanıştırayım. Mızrak Timi. Komutanları Yüzbaşı Ömer Karaca."

O an her şey taş gibi yerine oturdu. O gecenin, o dipsiz kara gözlerin, o mucizevi kurtarılışın bir tesadüf olmadığını anladım. Ve asıl korkutucu olan şuydu:

Cellat'ın gölgesi, sandığımızdan çok daha yakınımızdaydı.

5.Bölümün sonu