2. bölüm · AY VE KURT: SIRRIN PENÇESİNDE

1.Bölüm

Gölgelerin ışığı

1.Bölüm

20.12.2004

Zaman ağır ağır akmıştı.
Saatler günlere, günler haftalara karışmıştı.
Önce bir saat geçmişti... sonra beş... bir gün... üç gün... dokuz gün... on sekiz gün... bir buçuk ay...
Ve şimdi tam üç ay.

Minik Ayça, tam üç aydır babasının sesini duymamıştı.
Kara gözleri, onun güçlü bakışlarına ve sıcak gülümsemesine hasretti.

Babası, bordo bereli özel kuvvetler mensubu, Mızrak Timi Komutanı Yüzbaşı Emir Oğuz Kara görevdeydi.
Ayça için o sadece bir asker değil, dünyadaki en büyük kahramandı.

Küçük kız her zamanki gibi salonun cam kenarında oturmuş, boyama defteriyle uğraşıyor gibi yapıyor ama aslında gözlerini bahçeden ayırmıyordu. Babasının yolunu gözlüyordu.

Annesi, Cumhuriyet Savcısı Leyla Kara, mutfaktan çıkıp elinde kakao kokan bir bardakla yanına geldi. Sütü küçük sehpanın üzerine koyunca Ayça kollarını açıp annesine sarıldı, yanaklarından öptü.
Leyla da gülümsedi, kızının burnuna sevgiyle dokundu.
"Benim minik kızım..."

Ayça tam "Babam ne zaman gelecek?" diye soracaktı ki, bahçeye bir araba girdi.
O sesi tanıyordu.
Ayça artık babasının arabasını sesinden bile ayırt edebiliyordu.

Bir anda annesinin yanından fırlayıp kapıya koştu.
İki abisi de çoktan ayaklanmıştı.

"Durun!" diye bağırdı Ayça. "İlk ben gideceğim babama!"

İki abisi gülümseyerek ona baktı.
Çünkü bu heyecanı çok iyi biliyorlardı.

Ayça'nın abileri, çift yumurta ikizi olan Arslan Kara ve Atlas Kara'ydı.
Beş dakika arayla doğmuşlardı ama birbirlerine hiç benzemezlerdi.
Biri babasının sertliğini, diğeri annesinin sakinliğini taşırdı.

Arslan hızla ayakkabılarını giydirdi, Atlas ise Ayça'nın montunu ve atkısını taktı. Kıştı; her yer karla kaplıydı.

Kapı açılır açılmaz bütün sokağı minik Ayça'nın sesi doldurdu:

"Babaaa!"

O sırada Emir Oğuz Kara timiyle birlikte arabadan iniyordu. Her zamanki gibi tek araçla gelmişlerdi; Mızrak Timi her zaman birlikteydi.

Ayça, karın içinde minik ayaklarıyla babasına doğru koşmaya çalıştı ama bir anda kayıp düştü.
Gözleri dolmak üzereyken güçlü iki kol onu yerden kaldırdı.

"Hey benim küçük savaşçım..."

Emir, kızını havaya kaldırıp iki yanağından öptü, sonra sıkı sıkı sarıldı.
Ayça da babasına sarılmış, bırakmak istemiyordu.

"Babam..." diye fısıldadı.

Timdeki diğer askerlerin çocukları da birer birer babalarına koşmuştu.
Bahçe, kahkahalar ve sevgiyle dolup taşmıştı.

Emir Oğuz Kara, ikizlerini Arslan ve Atlas'ı görünce gülümsedi.
Ayça'yı bir kolunda tutarken dizlerinin üzerine çöktü,
iki oğlunu da kendine çekti.

Üçünü birden kollarının arasına aldı.

Arslan babasının omzuna yaslandı,
Atlas başını diğer omzuna koydu.
Ayça ise hâlâ göğsüne sımsıkı sarılmıştı.

O an, zaman durmuş gibiydi.

Şikâyet yoktu.
Sitem yoktu.
Sadece bir babanın,
üç evladını kucakladığı o sıcak an vardı.

__

09.09.2025

"Lan oğlum daha hızlı koşun" diye bağırdım arkamdaki yavaş ekibime. "Kızım daha ne kadar hızlı koşabiliriz ki" diye söylendi arkamdaki uyuşuklardan biri. "Bana cevap verin o halde ben nasıl sizden ötede o kadar hızlı koşuyorum acaba. Koşarken beni konuşturmayın be yavaşlıyorum sizin gibi" diye çemkirdim resmen arkadakilere. "Yanlışın var güzel kardeşim sen bizden 30 saniye önce koşmaya başladığın için biz geride kaldık yoksa çoktan geçmiştik seni o yüzden bize çemkirme boşuna." Diyen Emiri sonra azarlayacaktım.

Tamam belki bir tık. Azıcık. 0,0000001. Ucundan haklı olabilir ama sadece o kadarcık daha fazlası zarar. Eeee ne demişler fazla şeyler hep zarar mı nedir öyle bir söz vardı aman her neyse. "Bunu seninle sonra konuşacağız Emir bey unutturma bana gebertirim." Diye arkaya bağırdım. "Allah'ın belası" diye önümüzde Tarzan gibi koşan hırsıza bağırdım. Hayır yani öyle de böyle sonunda yakalayacağım ve onu çok güzel seveceğim.

"Bana bak hırsız efendi eğer ki şimdi teslim olursan karakolda sana kolaylık sağlarım ama eğer ki devam koşarsan iyi şeyler olmaz seni kodese sokmalarına çok güzel yardımcı olurum o yüzden teslim ol" dedim Hırsız beye. Hırsız da "Ya bi git işine Kadın başına beni yakalayamasın seni nasıl polis yaptılar acaba torpil herhâlde senin gibi yavaş beceriksiz biri nasıl polis oldu hayret ediyorum. Söylesene ne kadar ödedin" deyip kahkaha atıp devam koştu.

Bu sınırı aşan son çizgi olmuştu ben kendi emeklerimle bu genç yaşımda buralara geldim. Bende Başkomiser Ayça Kara isem bu Hırsıza. Pardon bu ite gücümü gösteririm. "Ekip arkasından devam koşun aralardan gidip önünü keseceğim. İtiraz istemiyorum haydi koşun" diye bağırdım tek başıma bir şey yapınca kızıyorlar yada direkt itiraz ediyorlar. Onları anlıyorum bana bir şey olacak diye korkuyorlar bende onlar için korkuyorum bir gün birine bir şey olacak diye. Tek zaafım onlar ve Vatanim. Birde son olaylardan sonra benim için daha çok endişeleniyorlar.

O hırsız itine dönelim. O Tarzan ise bende Kara'yım Kara gözlü Kara.

Hayatımda koşmadığım kadar hızlı koşuyordum. Diğerleri arkasından koşarken ben onun önünü kesmeye planlıyordum. Tam o benim geldiğim aranın yanında geçecekken beni görmedi bende ona kenardan bir tekme atım ve yeri boyladı. Hemen belimdeki silahımı alıp ona doğrultum "Kaçacak yerin kalmadı yavaşça ayağa kalk ellerini havaya kaldır" dedim o da yavaşça uyguladı ve şu sözleri söyledi. "Şimdilik kazandın Komiser ama bu uzun sürmeyecek" deyip bana göz dağı verdi.

"Birincisi Komiser değil Başkomiser, ikincisi şimdilik değil zaten seni tutukluyorum burada kaybeden biri varsa o zaten sensin ve üçüncüsü beni bir Kadını bir daha sakın hafife alma alırsan iyi şeyler olmaz şu an gördüğün üzere" mal mal sırıttı içimden siz deliye ben akılıya hasret diye söylendim. "Şimdi ellerin havada kalsın sakın kıpırdama yanlış bir hareketinde arkandaki ekibim sana sıkmaktan çekinmez" diye bir uyarıda bulundum.

Kelepçeleri çıkartım, kelepçeleyip bizimkiler üstünü arayacaktı. Ona yaklaştım tam kelepçeyi geçirecektim ki ani bir reflekse kelepçeleri yere fırlattı bir kolunu boğazıma tutup beni biraz geri çekti ve ne ara arkamdan aldığını bilmediğim silahımı kafama dayadı. Mert, Emir ve Selim daha sıkı tutmaya başladı silahlarını. Mert direkt "At silahını" dedi sert bir sesle. Hepsinin gözünde endişe vardı. Son olaydan sonra çok normaldi. "Bak sakin ol silahlarımızı yere bırakacağız sakın yanlış bir hareket yapma sakin ol." dedi Mert şu beni tutan ite.

Etrafımızdaki insanlar bize bakıyor. Bazaları ise telefonlarıyla bizi videoya alıyorlar. Kim bilir belkide bazıları canlı yayın yapıyorlardı. Valla şu insan oğlu hiç mi değişmez ya. Hırkız bey "Güvenmiyorum size. Teslim olmayacağım o altınları alıp gideceğim ve siz de bir şey yapmayacaksınız" Bu söylediklerine kahkaha ile gülmeye başladım "Ne gülüyorsun komiser dedi" Bende "Çok şakacısın. İyi güldürdün beni ya." Dedim.

Silahı biraz daha sert dayadı kafama. "Eğer beni bırakmasanız görürsünüz şakayı da öteki tarafı da" "Aman sende yani şimdi beni öldürürsen şehit olarak sayıldığı için cennete giderim sıkıntı yok valla. Ama eğer ki ben gidersem sende benimle gelirsin. Tek başına sıkıcı olur. Ama gerçi sen cehenneme gidiyorsun ya. Olsun ben seni yanarken izlerim" dedim. "Ama artık çok sıkıldım, işe gitmeden dışarı çıkayım arkadaşlarımla dedim. 'Sen de git hırsızlık yap, hiç oluyor mu?' Ama artık yetti bence,' dedim sırıtarak."

Bu sırıtmamı anlayan anladı zaten. Ve ekibimden şöyle sesler yükseldi "Ayça çok uzamadı mı sence." Diğer bir ses ise "Bencede bu kız yata yata iyice unuttu her şeyi" deyip sırıtarak bana baktılar. Bende onlara öyle mi bakışı attıktan sonra. "Bencede çok uzadı hırsızcım bu iş fazla uzadı sende çok kaşındın valla" deyip boğazımı saran kolunu arka tarafa bir anda büktüm ve silah tutan elini havya kaldırdım ve bir tane kurşun havya sıkmış oldu. Silahı elinden alıp yere fırlatıp ayağımla ileri ittirdim. Sonra hırsıza dönüp kafamla bir tane koydum ve yeri boylayıp bayıldı.

Şok olmuş gözlerle hırsıza baktım arkama döndüm ve bizimkilere "Lan bu harbi bir kafayla bayıldı mı" dedim şok olmuş bir biçimde. Emir de "Güzelim senin kafa tası kafa ata ata taş gibi olduğu için bayılması normal sanki" Emirin bu sözlerini ardından gözlerimi devirdim ve ellerimi arkaya uzattım Mert bana Kelepçe verdi. Hırsızı Kelepçeleyip Selim de üstünü aradı. Her şeyi halle dikten sonra Polis sirenleri yankılandı. Gelmeseler de olurdu bence her şeyi hallettik. "Ooo Amirim hayırdır sen geç kalmazdın" diye Tufan Amirle uğraşmaya başladım. Tufan abiyi çok severim ama onla uğraşmayı daha çok severim.

"Başkomiserim bakıyorum o kadar koşturmacaya rağmen hala konuşabiliyorsun. Biraz mola ver ve benimle uğraşma" "Aman be abi senle de uğraşılmıyor" deyip somurttum. "Şubeye gitmeden önce bir kahvaltı yapalım demiştik; yürürken bir hırsızlık olayına denk geldik. Ne yapayım, suçluyu görünce duramıyorum... meslek hastalığı." "Hadi hadi az goy goy çok iş. Her şeyi halletmişiniz zaten. İfadeleri karakolda hallederiz. Ahmet şunu arabaya koy. Ali sende şu kamera kayıtlarını al gel bakalım nasıl ilerlemiş olaylar." İkiside aynı anda emredersiniz amirim dedi.

"Abi biz de gidelim o zaman karakola halledelim her şeyi. Daha çok işimiz var." dedim Tufan abiye. "Tamam siz gidin gerisi bizde" "Tamamdır abi eyvallah. Hadi ekip gidiyoruz" dedikten sonra Arabaya doğru yürüdük. İleride bir karanlık köşede sanki bir çift göz bana bakıyormuş gibi geldi o tarafa baktım ama kimse yoktu bende umursamadım. Hep beraber karakola gittik ve şu ifade işlerini halletmeye başladık.

3 saat sonra

"Sakin mi olsanız artık" dedim ekibime. "Sakin mi? Sakin mi olalım? Lan nasıl sakin olalım delireceğim ya" dedi Emir. "Evet sakin yani alt tarafı başka bir ekiple operasyon yürüteceğiz" dedim sakin bir sesle. "Ayça sen ciddi misin, ya alt tarafı bir operasyon mu sen bizimle dalga mı geçiyorsun. Nasıl bu görevi kabul edersin." Dedi Emir.

Yarım saat önce

Tam 3 saattir odamdaki dosya yığını ile uğraşıyordum. Şu hırsızlık olayını hallettik çok şükür. Maalesef simdi de dosyalar kaldı elimizde malum görevden göreve koştuğumuz için. O yüzden daha bir görev vermedi müdürümüz yani Salih baba şu dosyalar yapılmadan görev yok diye dün bizi odasından kovmuştu. Tam bilmem kaçıncı dosyaya geçecekken kapı çaldı. Mertle birbirimize baktık "gel" dedim. Kapı yavaşça açıldı ve biraz çekine çekine yanımıza yeni memurlardan biri girdi. Bize mal mal baktı "şey" diye lafa başladı ama devamı gelmedi bende bu kadar dosya yüzünden zaten sinirlerim bozuktu elimdeki dosyayı sertçe kapattım ve bu memura istem dışı çatmış oldum.

"Ne şey, şey ne. Neden Geldin" diye konuşmaya başladım. Mert benim bu çıkışım üzerine gülmek istedi ama kendini tutu. "Oğlum hayırdır dilini mi yuttun konuşsana. Mal mal bakıyor hala bak elimde kalırsın saatlerdir şu dosya zımbırtılarıyla uğraşıyorum sinirlerim zaten bozuk. Sana patlamayayım" diye sesimi yükseltim. O da bana şöyle baktı sanki şu an patlamıyormuş gibi. Mert bana bi baktı ve sakin olmamı çocuğu korkutmama gerektiğini söyledi. Şimdi sakin oluyorum ve sakince soruyorum.

"İsmin nedir" dedim kekeleyerek cevap verdi bana. "İsmim Samet" bende gülümseyerek sakince sormaya çalıştım. "Peki Samet bizi ziyaret etme sebebin nedir. Söyle de biz de öğrenelim senin de işin vardır diye düşünüyorum" , son bir cesaretle ve tek nefeste konuştu. "Müdür bey sizi ve ekibinize odanızda bekliyor" diyip selam verip odadan koşarak çıktı ve kapıyı çarptı. Ben mal mal kapıya bakarken tekrar açıldı. "Özür dilerim başkomiserim vallahi elimden kaydı çarpmayacaktım iyi günler hayırlı görevler" diyip yavaşça kapıyı kapatıp koşma sesleri geldi. Mert de dayanamayarak öyle bir kahkaha atı ki bende dayanamayıp ona katıldım.

"Kızım, şu çömezleri korkutmasana," diye uyardı beni, gülüşlerin arasından. "Ne yapayım?" dedim omuz silkerek. "Yanlış zamanda, yanlış yerde duruyorlar. Bu benim değil, onların problemi." "Cadı," dedi başını iki yana sallayarak. "Bir kere de sakin kalsan şaşarım." Tam karşılık verecektim ki lafa sürdürdü: "Dayanamıyorsun sen. Bir şey olacak, sen susacaksın... mümkün mü? Kara gözlü kara, asi kardeşim benim."

Durur muyum? Yapıştırdım cevabı: "Ben sana bir şey diyor muyum? Sen de gerildiğinde ortalığı savaş alanına çeviriyorsun. Bir bakmışsın herkes siper almış." Bir an durup yüzüne baktım. "Aslan gibi kükrüyorsun yeri geldi mi. Değil mi Mert Aslan?" Burun kıvırdı. "Ayça, sanki sen çok masummuşsun gibi konuşma," dedi. "Sen sinirlendiğinde buralar cennet bahçesine dönmüyor. Tam tersine, alev alıyor. Gözlerin kararıyor, sesin değişiyor. Ortamın havası bile sertleşiyor." Kaşımı kaldırdım. "Demek ki ikimiz de pek sakin sayılmayız," dedim. "Meslekle birlikte karakter de yapışmış üstümüze." Kısa bir sessizlik oldu. Sonra omuz silkti. "Olabilir," dedi. "En iyisi tartışmayalım." "Bence de."

"Hadi hadi şu iki manyağı arada gelsinler Müdür ne söyleyecek merak ediyorum çok da geç kalmayalım yanına" diye söyledim Mert'e. "Tamam tamam arıyorum. Sence Salih baba bizi neden çağırıyor?" "Valla hiç bilmiyorum. Operasyon diyeceğim olmayacak malum gittiğimiz görevler artı bir sürü ceza dosyaları var ve daha bitmedi. Gidince Öğreniriz artık" "Aynen dur arim artık şunları gelsinler."

Tam Mert arama tuşunu basacakken oda pat diye açıldı. Tahmin edin kim geldi tabiki bizim ikizler yoksa kim bu odaya destursuz girmeye cesaret eder ki. "Siz ikiniz neredesiniz acaba bir sürü dosya bizi bekliyor ve siz ortalıkta yoktunuz" diye kızdım ikizlere. "Açıkla bakalım Emir bey" dedi Selim ikizine bakarak. "Simdi güzeller güzelim. Canım Başkomiserim. Bugün ne kadar güzel olm-" Cümlesini devam ettirmesine izin vermeden lafa atladım: "Ne halt yedin gene dökül bakalım" dedim sorgulayıcı bakışlarımla. "Simdi şöyle. Şey oldu" diye geveledi ayaklarına bakarak.

"Emir söylesene kötü bir şey mi oldu. Bak kızmayacağım söyle hadi" diye yumuşak bir sesle konuştum. "Senin araba hurda olmuş olabilir. Valla istemeden oldu cidden bak." Diye utanarak konuştu. Ama yerim ben bu çocuğu üzülüyor birde masum masum bakıyor ondan kıymetli mi sanki. "Emir saçmalama senden kıymetli mi alırım yenisini ne olacak sana bir şey olmadı iyisin dimi" diye üstünü süzdüm. Selim söylenerek "Yok olmadı. Bir şey olmaz buna" diyip Emirin kafasını bir tane geçirdi.

Selimin vurmasıyla Emir kafasını tutarken Selim devam eti: "Ayca güzelim ben devam anlatayım bu aç ayı acıktığı için bir pastanenin yanında durdu bende iki dakika karşı markete girmiştim. Bu mal bir şey olmaz diye anahtarı da üstünde bırakmış. Ve bizimki pastaneye girer girmez arabayı çalıştırmışlar ve gaza köklemişler. Tabi emir de arkalarında koşup sıkmış biraz ama ne fayda tam ekip arayacakken karşılarına sarhoş bir şoför çıktı ve çok güzel duvara girdiler." Bakışlarım şok olmuş bir şekilde Emire çevirdim. O ise kimseye bakmıyordu duvarla bakışıyordu resmen.

Sonra dayanamayıp konuşmaya başladım: "Emir, canım kardeşim... bunu nasıl başardın gerçekten çok merak ediyorum. İnsan buraya bu kadar olaylı gelmeyi nasıl becerir, anlat da biz de öğrenelim," dedim ve kahkahamı patlattım. Diğerleri de gülmeye başladı. Emir ise hafif gülüp utandığı için ensesini kaşıdı. Yanına gittim yanaklarını hafif sıkıp her iki tarafından bir kere öptüm. "Olsun birtanem sen iyisin ya gerisi önemli değil" dedikten sonra beni kucakladı ve döndürmeye başladı. "Yaa Emir indir beni. Salih baba bekliyor bizi zaten" dedikten sonra indir diye Yanaklarımdan birer birer öpüp. "Özür dilerim güzelim. Bir dahakine daha dikkatli olacağım. Söz." Diyerek konuştu.

"Senin canın sağolsun giden araba olsun önemli değil" dedim. "Merak etme yeni arabanı zaten ben ala-" Emir cümlesini tamamlamadan lafa daldım: "Oğlum senin benim mi var. Allah aşkına. Hem çok ihtiyacım yok şu an dert etme tamam mı" "Tamam. Ama alacağın vakit beraber yoksa kendimi affetmem" "Ayıp ediyorsunuz bizde destek çıkarız tabiki" dediler Selim ve Mert. Bu kareye baktım ve hayatımda ne kadar değerli kardeşlerimin olduğunu tekrar tekrar anladım. "Hadi hadi beni ağlatacaksınız benim imajımı lütfen zedelemeyin" deyip onları uyardım. Hepsi bana sarıldı. Daha doğrusu birbirimize sarıldık. Selim "Sevsinler imajını" deyip saçlarımı karıştırdı. "Ya ben sana kaç defa diyeceğim saçımı rahat bırak diye" çemkirdim Selime. Selim de "Asi" diye fısıldadı ama duydum. Gözlerimi kısarak ona baktım. Mert "Hadi hadi Salih baba bizi bekler." "Hadi gidelim o halde" diyip odaya doğru yola koyulduk.

Kapıyı çaldım. Gir komutuyla içeri girdik. "Müdürüm, bizi çağırmışınız." Salih Müdür, "Oturun çocuklar" dedi, ama biz oturmadık, saygıdan ötürü. Sert bir sesle, "Oturun dedim" diye tekrar etti. Biz de el mecbur oturduk ve Salih Baba'yı dinlemeye başladık. "Çocuklar, büyük bir operasyon bizi bekliyor."

Emir kolumu hafifçe dürtüp, "Hadi, yırtık dosyalardan" dedi, ama Müdür duydu. "Emir, sana kötü bir haberim var. Bu operasyona daha vaktiniz var. Büyük bir operasyon olacağı için tek siz olmayacaksınız. Narkotik şubeden de bir ekip sizinle olacak. Tam bir hafta sonra Pazartesi burada bir toplantı gerçekleşecek. O vakte kadar dosyaları halledin. Zorlu bir operasyon olacak, ama en uygun ekip sizsiniz. Kabul ediyor musunuz?" diye bize durumu açıkladı Salih Baba.

"Müdürüm, bizim için görev seçmek diye bir şey söz konusu bile değil. Tabii ki kabul ediyoruz," deyip diğerlerine baktım. Hepsi gözlerini kapattı ve onaylayan bir şekilde açtı. "Güzel. Bir hafta sonra Pazartesi saat 13'te toplantı yapılacak. Bu hafta dosyaları bitirin, başka işiniz yok."

"Emredersiniz, müdürüm. Bu arada narkotikten hangi ekip bize katılacak?" diye sordum. Önce hepimizin üstünde göz gezdirdi ve "Semih'in ekibi," dedi Salih Müdür. Gözlerimi bir anda açıp, Salih Babaya baktım ve arkamdan üç tane yüksek "Ne?" çıktı. İtiraz yükleniyor... Mert, "Müdürüm, olmaz." Selim, "Salih Baba, yapma, eyleme." Emir, "Müdürüm, ne yapıyorsun sen ya? Böyle bir şey kabul edilemez." Diye arkadan bir itiraz fırtınası koptu, derken ben araya daldım. "Müdürüm, yaktın bizi. Hiç iyi şeyler olmayacak, sen de biliyorsun."

"Biliyorum, ama en iyi iki ekip sizsiniz. Tekrar soruyorum, bu görevi kabul ediyor musunuz?" diye sordu Salih Baba. Arkamdakilerin cevaplarını bildiğim için hızlıca cevap verdim, onlardan önce: "Evet. Kabul ediyoruz." dedim. Tam arkamdan bir itiraz gelecekken gözlerimi pörtlettim, bu bir uyarıydı. Buradan çıkınca ağzıma edecekler Aman, kızacakları. "Güzel, çıkabilirsiniz o halde. Kolay gelsin çocuklar," deyip uğurladı müdür bizi.

Tek tek hepimiz çıktıktan sonra biraz ilerledik ve azar seansım başlamış bulundu.

Şimdiki Zaman

"Sakin mi olsanız artık" dedim ekibime. "Sakin mi? Sakin mi olalım? Lan nasıl sakin olalım delireceğim ya" dedi Emir. "Evet sakin yani alt tarafı başka bir ekiple operasyon yürüteceğiz" dedim sakin bir sesle. "Ayça sen ciddi misin, ya alt tarafı bir operasyon mu sen bizimle dalga mı geçiyorsun. Nasıl bu görevi kabul edersin." Dedi Emir "Emir çok abartmasak mı acaba" diye konuştum Şirince biraz fazla sinirliler.

"Ayça senin bu konu hakkında konuşma hakkın yok boşuna yorma kendini" dedi Mert sakince. "Ama Mer- " cümlemi tamamlayamadan Selim böldü beni. "Hiç boşuna uğraşma güzelim o çocukla göz göze dahi gelmemen için ellimizden geleni yapacağız o şeref yoksunun sana gözleri bile değmeyecek yoksa olanlar için biz sorumlu değiliz. Olanları bu kadar kolay unuttum deme sakin" diye kendilerini sinirle savundu Selim. Selim'in söylediklerinden sonra kısa bir sessizlik çöktü. Kimse gözlerime bakmıyordu. Çünkü herkes aynı şeyi düşünüyordu. Semih meselesi.

Son üç ayda üçüncüydü bu. Önce çiçekler... Sonra "akşam bir yemek" teklifleri... Ardından en kritik anlarda gelen, işi bölen, gereksiz mesajlar. O günlerden birinde yani yaklaşık 1,5 ay öncesinde. O gün bir cinayet şüphelisinin peşindeydim. İzini bulmuştum. Gözden kaçırmak üzereydim. Bizimkilere ulaşmaya çalıştım ama başaramadım. Hepsi şubedeydi. O sırada Semih yine çiçek göndermişti—daha doğrusu bu kez kendisi getirmişti. İstemediğimi biliyorlardı. Yalan yok, yakışıklıydı. Ama ben sarışın sevmiyorum; tipim değil. Daha önemlisi, karakteri... Bana göre fazla gevşek, fazla laubaliydi. Hani birinin sadece konuşma tarzı bile insanın sinirine dokunur ya—öyle. Yürüyüşü, bakışı, konuşması... bana hiç hitap etmiyordu.

Bizimkilerle aralarında tartışma çıktı. Sesler yükseldi. Salih Müdür baya bi sinirlendi. İki ekip birbirine girdi neredeyse. Ben o sırada kimseye ulaşamıyordum. Ve cinayet şüphelisi kaçmak üzereydi. Başka şansım yoktu.

Metnindeki gerilimi ve kısa cümlelerin yarattığı o vurucu etkiyi bozmadan, sadece akışı daha profesyonel bir kitap formatına getirdim. Paragraf geçişlerini mantıklı bir sıraya koydum:

Peşinden gittim. Adam hiç arkasına bakmadan yürüyordu. Adımlarını hızlandırdım ama aramızdaki mesafeyi bir türlü kapatamıyordum. Sonunda bir evin önünde durdu, kapıyı açıp içeri girdi.

Donup kaldım. Burası yabancı bir adres değildi; bu evi tanıyordum. Daha önce buradan ihbar gelmişti. Genç bir kadın... Korku içinde karakola gelmişti. İfadesini bizzat ben almıştım. Titreyen ellerini hâlâ hatırlıyordum. O günden sonra onu korumaya aldırmış, evinin çevresine iki sivil polis yerleştirmiştim. Çünkü tehdit ciddiydi.

Adam, kadının eski sevgilisiydi ve takıntılıydı. "Benim olacaksın... Yoksa seni öldürürüm." Bu sadece boş bir tehdit değildi. Çünkü aynı adam, daha önce kendi eski sevgilisini öldürmüştü. Elimizde buna dair güçlü deliller vardı. Ve şimdi... O adam, o evin içine girmişti.

Eve girdiğini görünce duramazdım. Sivil polisler yoktu. Kadını korumakla görevlendirilen ekip ortada değildi. Büyük ihtimalle kadın da evde değildi. Kapıdan içeri girerken arkasından silahımı doğrulttum. "Kımıldama! Polis!" dedim. "Cinayetten ve tehditten tutuklusun." Beni içeri çekti. Bıçağını çıkardı. Boğuşmaya başladık. Bıçağı düşürdüm. Silahım belimdeydi ama adam benden iri, güçlüydü. Yine de önemli değildi. Halledilebilirdi. Yumruk yumruğa girdik. Bir anlık boşluğumu yakaladı—karnıma sert bir darbe aldı. Ardından yüzüme vurdu. Burnum kanadı. Başım dönünce yere düştüm. Silahımı almıştı. Gözlerim karardı.

Kendime geldiğimde bana silah doğrultuyordu. Tereddüt etmedim. Saldırdım. Omzumdan iki kurşun... Bir de karnımdan. Yere yığıldım ve en sonunda bayılmışım. Sonradan öğrendim; iki sivil polis gelmiş, adamı yakalamışlar. Ben ise ağır kan kaybından hemen ameliyata alınmışım. Zor bir ameliyat olmuş. Az daha ölüyormuşum. İşte bu yüzden... Bizimkiler bu konuda bu kadar hassastı. Onlara göre, eğer o gün Semih gelmeseydi— Eğer o karmaşa yaşanmasaydı— Belki de bunların hiçbiri olmayacaktı. Ama oldu peki sonuç? Bir sürü tutanak. Bir sürü savunma. Üst üste ceza dosyaları.

Emir başını kaldırmadan konuştu. "O gün... o evde sen olmasaydın, o kız büyük ihtimalle yaşamıyordu." Sözleri ağırdı. Ama gerçekti. Mert kısa bir nefes verdi. "Bizim derdimiz ceza dosyası değil, Ayça," dedi. "Derdimiz, senin bir daha böyle tek başına kalmaman." Selim bana baktı. "Dikkatli ol," dedi sadece. "Biz her zaman yanında olamayabiliriz." Haklıydılar. Ama o gün başka bir yol yoktu. "O adamı orada bırakamazdım," dedim sessiz ama net bir kararlılıkla. Kimse karşı çıkmadı. Çünkü hepimiz aynı şeyi biliyorduk: Bazen doğru olan, bedeli en ağır olandı.

"Merak etmeyin o itin bana yaklaşmasına izin vermem ben bunu sizde biliyorsunuz mesleğinizi riske atacak tek hamle ve kelime istemiyorum bu operasyon önemli bizi özellikle seçtiler onları da en iyileri olarak ne kadar istemesem de mecbur bu işin üstesinden kalktıktan sonra her şey eskiye dönecek merak etmeyin. Emir özellikle sen lütfen sakinliğini koru lütfen bak lütfen"

"İyi tamam, tamam. Elimden geleni yaparım. Sakinleşmem için birisinin yemek ısmarlaması lazım dimi canım ikizim" diye sırıtarak Selime baktı Emir. "Lan niye ben ısmarlıyorum. Hem son 3 defasında hep üçümüzden biri ödedi bir kere de sen öde. Ayrıca arabanın cezası olarak sen ödeyebilirsin bence" Emir önce somurttu sonra "Ama ikizlerin canı sende para çok var ya ondan bence senin ısmarlaman gerekiyor" diye Şirince bir bahane buldu. "Bir kerede sen ısmarla hayır aynı parayı alıyoruz nereye gidiyor o paralar kim bilir. Bak bunda da sen ödeme vallahi babam giderim oğlun kızlarla paraları yiyor derim" diye tehdidini söyledi Emir'e.

"Yapmazsın" "Yaparım" "Yapmazsın" "Yaparım" "Yapmazsın ya" Selim, Emir'e öyle bir baktı ki Emir yüzünü direkt düşürdü ve kaşlarını çatarak her şeyi sıralamaya başladı. "Yaparsın. Hain ikiz. Pis ikiz. Nankör ikiz. Vicdansız ikiz. İkizlerin yüz karası. Ben senin" diyeceği anda Mert ve ben dayanamayıp öyle bir kahkaha atık ki yanımızdan geçen diğer polis memurları bize dik dik baktı" ben de dayanamayıp laf atım. "Önünüze dönün hayırdır ne bakıyorsunuz" diye sert çıkıştım onlarda hızlarını arttırdılar. Benden korkuyorlar doğal olarak bizim de burada bir namımız var hem üstleri olarak bana saygı göstermek zorundalar. Fazla sert davranıyor olabilirim herkese ekibim kardeşlerim hariç çünkü onlar herkes değil.

"Sakin ol Şampiyona ben bile korktum" dedi Mert omzuma hafifçe vurup da. "Yani Ayça'm bence de vallahi kimse senle karşı karşıya gelmek istemez gelenler bir Fatiha okusun" sırtım Emirin bu söyledi ile e haklı tabi. "Neyse neyse konumuza dönelim siz iki hain Mert ve Ayça neden kahkahalarla gülüyordunuz" diye gözlerini kısıp sordu Emir. Selim ensesine bir tane geçirip "Sence neden ikiz düşün bakalım" Hepimizin yüzünü tek tek inceleyip bir baktı ama anlamadı aç ayı beyini durdu kesin. Kolumu Emirin omzuna atım olduğu kadar adam 190 yani benim 166 boyumla biraz zor oluyor ama olduğu kadar artık.

"Kız cüce napıyorsun sen? O minicik boyunla kolunu omzuma mı atmaya çalışıyorsun" Emirin bu lafları üzerine öyle bir bastım ki ayağına bağırdı resmen. "Lan manyak napıyorsun ayağımı ezdin" bende " Sen devesin benim boyum 166 çok ideal bir kere sığır ne olacak" diye çemkirdim Emir'e. O da kolunu omzuma atıp üsten sırıttı bende bizim bu hallimize güldüm. Mert ve Selim de bu hallerimize gülüyordu. " Hadi hadi bu ayı aç olduğu için hiç bir bok anlamıyor bir şeyler yiyelim"

"Bence de yiyelim hem Emir söylüyor karnımız iyice doysun. Mert kardeşim ne dersin böyle sofrayı donatsınlar mı bugün" , "Donatsınlar, donatsınlar midemiz bir şenlensin" diyip ikisi de Emir'e bakıp sırıttı. Emirin omzuna kendi omzumla olduğu kadar vurup " Pşşt hadi gidelim ben sana destek olurum" diye fısıldadım. Emir de yanağıma bir Buse kondurup diğerlerine sırıttı. "Gidelim tabi gidelim size en güzel yemekleri söyleyeceğim serbestsiniz." dedi. Selim ve Mert öyle bir baktı ki dayanamayıp küçük bir kıkırtı bıraktım onlarda bana bakıp neden böyle söylediğini anladılar. İkisi de aynı anda " Ayça" dediler a harfini uzatarak.

" Ne var yaa. Alt tarafı minik bir destek ufacık şu kadarcık dedim işaret ve baş parmağımla gösterip. Hadi hadi çok açım saat altı olmuş resmen yarın dosyalarla devam edeceğiz unutmayın ve sakın o suratları asmayın her şey güzel gidecek bana güvenin hadi güzel bir yemek yiyelim. Ama ondan önce Meyra'yı alalım " diyip çıkışa doğru yürümeye başladım. Onlarda peşime takılıp. Önce Meyra'yı almaya gidip ordan da yemek yiyebileceğimiz bir yere gideceğiz.

Meyranın anlatımından

"Ne demek başınız sağ olsun? Ne diyorsun lan sen hemşire! Abim buraya gelirken yaşıyordu! Öldüreceğim lan hepinizi!" diye bağırıyordu ölen hastanın yakını.

"Beyefendi, burası bir hastane. Lütfen sakin olun," dedim, sesimi olabildiğince dengede tutmaya çalışarak. "Anlıyorum, acınız büyük ama bağırmayın. Doktorlarımız elinden geleni yaptı... Maalesef abinizi kaybettik."

Acısı büyük, evet, anlıyorum. Ama bu öfke ne? Dağ başı mı burası? Hadi hayırlısı... Bir delilik etme— diyecekken içimden küfür etmeye başladım. Hayır, yani dışımdan da söylemedim ki, ağzıma tüküreyim ben.

Ne mi oldu? Adam cebinden bıçağını çıkardı. Sıçtık. Cafer, bez getir...

Haydi bakalım... Bismillah. Bugün de buradan sağ çıkabilecek miyiz acaba? Hasta yakını resmen hastaneyi başımıza yıkacaktı. Allah'ım sabır... Bir günüm de olaysız geçsin. Hepsi Ayça'nın yüzünden. Onlarla çok takılıyorum bence. Evet evet, çok... Hatta fazlasıyla. Nerede bela var, onlar orada.

"Beyefendi, lütfen sakin olun," dedim tekrar, bu sefer bir adım geri çekilerek. "İndirin o bıçağı. Doktorlarımız elinden geleni yaptı. Maalesef hiçbir şey abinizi geri getirmeyecek. Lütfen... Sakinleşin."

Sesim hâlâ ılımlıydı ama titriyordu. Çünkü korkuyordum.

Kenarda ne yapacağını bilmeyen Zeynep vardı, o benden nöbetti devralmaya gelmiş olmalı. Aklıma bir fikir geldi. Başımı yana yatırdım ve gözlerimi sıkı sıkı yumdum. Başta sorgulayıcı bakışlarıyla karşılaştım, ama sonra jeton düştü ve hemen bir tane odaya girip iğneyi hazırlamaya başladı.

"Sakin olmuyorum. Ameliyata sende girdin mi, hemşire?" "Evet, girdim. Bakın beyefendi, insanları korkutuyor-" diyeceğim lafımı böldü. "Burada korkması gereken kişi sensin, hemşire. O ameliyata giren herkesin canını alacağım" üstüme, üstüme yürümeye başladı, kendi ayaklarıma dolandığım için yere kapaklandım. Off, bitim güvenlik de etrafta görünmüyor. Hadi Meyra, sakin ol. Kendine güven. Kendine güven. Zeynep de elinde iğne ile gelmişti Adam ise üstüme gelmeye devam ediyordu ya şimdi ya da hiç, Mey, yapabilirsin. Bir tane ayağımı ayağının arkasına koydum, diğerine de yere düşeceğe şekilde bacağına bastırdım, zor oldu ama düştü. "Ahh," diye inledi düştüğünde, hızla kalkıp ayağımla bıçak olan eline bastım, acı yüzünden bıraktı. Ayaklarımla ileri ittim ve "Zeynep," diye bağırdım. Adamın ellerini tutum hızlıca. Çok güçlüydü. Zeynep de adamanın boynuna tüm iğneyi enjekte etti. Adam da güzel uzun bir uykuya bıraktı kendini.

İçimden derin bir oh çektim. "İyi işti Meyra. Çok cesurdun," diye tebrik etti beni Zeynep. Elini uzattı ve ayağa kalktım. Birden bir ıslık ardından kocaman bir alkış tufanı koptu. Etrafıma baktım, ıslığı çalan Ayça'mış. Ah, ah, deli kız. Ne zaman geldiler kim bilir "Lütfen alkışa gerek yok," diye topluluğa seslendim. Arkamdan bir ses geldi. "Alkışa gerek var, çok cesurdun. Sırf kendini değil, belki birkaç kişinin hayatını kurtardın," dedi Doktor Arda, ameliyat kıyafetleri içinde.

"Arda Bey," dedim utanarak. Gerek var mıydı buna herkesin içinde? Sonunda polisler de geldi, adamı aldılar. Ayça onlara bir şeyler söyledi ve gittiler. Büyük ihtimalle ifadeyi sonra alacaktık. Herkes dağıldı ve bizimkiler yanıma geldiler. Ayça bana sarılırken, "İyi misin Mey? O sesleri duyunca senin için çok endişelendim," dedi. Göz bebekleri büyümüş, korkmuş. Benim için kıyamam. "İyiyim, canımın içi. Merak etme sen beni. Bir şey olmadı, çok şükür," dedim. Korktum, o adam beni öldürebilirdi, ama bu söz gelir hep korktuğumda. Beni bir tik olsun cesaretlendirir.

"Ben, Türk kadınının her şeyden evvel savaşçı ruhuna inanırım. O, milletinin istiklali uğrunda hiçbir fedakârlıktan çekinmez."— Halide Edib Adıvar

"Karışma bakım. Tabii ki merak edeceğim seni. İfadeni yarın hallederiz. İşin bitti mi?", "Evet, bitti. Önce Zeynep'e şu, kağıt, kürek işlerini verim. Üstümü değiştiririm ve imzamı atım çıkarız", "Tamamdır" Zeynep ile danışmaya gidecektim. Bizim çocuklar beni durdurdu. Ve Emir direkt sarıldı. Sonra Selim ve Mert de aynı şekilde sarıldılar. Mert: "İyisin dimi güzelim Ayça sağ olsun fırsat vermedi bize konuşamadık."

Sesli gülmemek için kendimi çok zor tutuyorum. Ayça Merte bütün öldürücü bakışlarını atıyor. Mert ise bu duruma keyifle sırıtıyor. Ah ah, bu kızla uğraşmayı seviyorlar. Benle de öyle ama şu an üstüme gelmek istemiyorlar, doğal olarak. "Merak etme. Ben iyiyim. Hadi Ayça'yı daha fazla delirtme, ben şu işlerimi halledeyim. Tamam mı?" dedim Mert ve çocuklara. "Tamam güzelim. Hadi sen de git hallet işlerini sonra yemek yeriz." "Tamam" deyip Zeynep'le uzaklaştım ve işlerimi halletmek için oradan ayrıldım.

Ayça'nın anlatımından

Hastanenin önüne geldik taksiyle. "Siz de gelecek misiniz? Yoksa sadece ben mi gidiyim?" dedim bizim çocuklara. Selim: "Yok, gelelim biz de. Daha saat 17.40. Meyra tam 18'de çıkarım demedi mi?" "Doğru, evet. İyi bir kahve, bir şeyler içelim bari." dedim herkesten onaylayan mırıltılar geldikten sonra içeri girdik. Kantine doğru gidecekken ameliyathanelerin oradan bağırış sesleri gelmeye başladı.

"Evet, girdim. Bakın beyefendi, insanları korkutuyor-" "Burada korkması gereken kişi sensin, hemşire. O ameliyata giren herkesin canını alacağım." "Bu Meyra'nın sesi. Koşun." Hızlıca ameliyathanenin oraya koşmaya başladık. Oraya vardığımızda gördüğümüz manzara ile hepimizin ağzı şaşkınlıkla açıldı. Çünkü Meyra bir adamın ellerini zorla tutuyor ve Zeynep'le onu bir iğneyle büyük ihtimalle bayıltmaya çalışıyordu. Mert beni koluyla dürtüp ve bakışlarıyla ileriyi gösterdi. Orda ilerde duran bir bıçak vardı.

"Oha, bu kıza verdiğimiz dersler ne güzel yaramış. Ben bu kızdan bir cacık olmaz diyordum" dedi Emir büyük bir şaşkınlıkla. "Hadi lan ordan. Ben öğrettim ona her şeyi tabii ki böyle iyi baş edecek. Ne sandınız benim öğrencim." dedim gururla. Adamı bayıltmışlardı, aferin sana Mey, kimin arkadaşı be. Daha fazla dayanamayıp bir ıslık çaldım, sonra herkes alkışlamaya başladı. Bizim kız da utanmaya.

"Lütfen alkışa gerek yok," dedi Meyra. Arkasından ise şu gıcık doktor konuştu "Alkışa gerek var, çok cesurdu. Sırf kendini değil, belki birkaç kişinin hayatını kurtardın," dedi Doktor Arda. "Arda Bey," dedi Meyra utanarak. Ardından polisler geldi, onları yanıma çağırdım. Kimliğimi çıkartıp gösterdim. "Beyler, ben Başkomiser Ayça Kara, Cinayet Büro Amirliği. Siz şu yerdekini bir nezarethane atın, ben yarın hemşire hanımla gelip ifadeyi hallederim, merak etmeyin. Müdürünüze ismimi vermeniz yeterli olur" dedim polis arkadaşlara.

Onlar da "Emredersiniz Başkomiserim" dedi, ardından ben hemen Meyra'ya sarıldım. Biraz şok içinde de biraz korktum, kim bilir bundan önce ne oldu. "İyi misin Mey? O sesleri duyunca senin için çok endişelendim," dedim. "İyiyim, canımın içi. Merak etme sen beni. Bir şey olmadı, çok şükür," dedi Meyra. "Karışma sen bana. Tabii ki merak edeceğim seni. İfadeni yarın hallederiz. İşin bitti mi?", "Evet, bitti. Önce Zeynep'e su, kağıt, kürek işlerini verim. Üstümü değiştiririm ve imzamı atım çıkarız", "Tamamdır"

Zeynep ile danışmaya gidecektik ki. Bizim çocuklar Meyra'yı durdurdu. Ve Emir direkt sarıldı. Sonra Selim ve Mert de aynı şekilde sarıldılar. Mert: "İyisin dimi güzelim Ayça sağolsun fırsat vermedi bize konuşamadık." Ney mi? Ben mi? Hadi lan ordan. Hayır yani, benle uğraşmadan iki saniye duramıyorlar, offf. Şu an bütün öldürücü bakışlarımı Merte yolluyorum. "Merak etme. Ben iyiyim. Hadi Ayça'yı daha fazla delirtme, ben su işlerimi halledim. Tamam mı?" dedi Meyra, Merte. "Tamam güzelim. Hadi sen de git hallet işlerini sonra yemek yeriz." "Tamam" diyip Zeynep'le uzaklaştı.

"Bunun hesabını sana sonra soracağım Mert efendi. Gıcık ya, ben mani olmuşum bir de, hadi lan ordan." "Tamam güzelim, kızma, demedim bir şey" deyip kolunu omzuma attı, yanağımı öpüp ve beni çıkışa doğru yönlendirdi. Neyse, ben bunu sonra hesabını sorardım. Dışarı çıktık, Meyra'yı beklemeye başladık. 15 dakika sonra gelmişti, bir taksiye atlayıp bizim her zaman ki mekâna doğru yola çıktık.

Ankara / Meşhur Köfteci Ayhan Ustanın mekânından

"Ooo hoş geldiniz çocuklar. Uzun zaman oldu sizi burada görmeyeli. Güzeller güzeli Kızlarım da burada. Asi kızım. Hemşire kızım. Nasılsınız bakalım." dedi Ayhan Usta. "İyiyiz ustam, sağ ol. Sen nasılsın, işler nasıl?" "İyi kızım, çok şükür. Her şey yolunda gidiyor." "Aaa, ama ayıp oluyor ustam! Hep kızlarla ilgileniyorsun." "Serseri. Kızlarım iyiyse siz de iyisinizdir. Hadi, hadi geçin. Sizin yer boş, 10 dakika içinde siparişlerinizi alırlar, mezeler de hemen gelir."

Tam ağzımı açacakken ustam konuştu: "Sarma ve patlıcan salatası büyük tabak olacak, fazla gelecek." "Ustam, çözmüşsün bizi! Peki, biz geçiyoruz." Masaya geçtikten sonra ustam, "Tamam çocuklar, yemekten sonra bir çay içerim sizinle," dedi. "Olur ustam," dedik ve her zamanki köşedeki masaya oturduk.

10 dakikada ne yiyeceğimize karar verdik. Mert her zamanki gibi 1.5 dürüm söyledi. Ben ve Meyra 1,5 İskender söyledik. Selim ve Emir ise şaşırtmadı, birer Adana söylediler. Ayrıca ortaya 15 tane lahmacun ve çiğ köfte söyledik, ancak keserdi bizi. Meyra beni dürttü ve, "Yuh kızım, kim yiyecek bunları? Ben 1,5 İskender'i zor yerim. Bir tane dürüm söylesem yeterdi," dedi. Ben de güldüm, "Kızım saçmalama, hep dürüm yiyorsun, biraz değişiklik olsun. Hem yersin, alt tarafı mezeler var, çiğ köfte ve üç lahmacun yiyeceksin, üstüne bir de İskender. Abartma," dedim, sarmaları ağzıma tıkarken.

Meyra, "Önce ağzındakini bitir," dedi ve o sırada yemekler geldi. Garsonlara teşekkür ettik ama ayransız olmazdı tabii ki. Yemekler bittikten sonra üstüne birer künefe ve çay söyledik.

O sırada arkamdan bir ses, "Ayça," dedi. Döndüğümde Semih'i gördüm.

"Ulan, ulan piç! Senin ne işin var burada?" dedi Mert, öfkesini gizlemeyerek. Emir de hemen arkasından çıkıştı: "Pezevenk herif, her yerden çıkıyor!"

Selim hiçbir şey söylemedi; sadece bakışları bile yeterliydi. Ayıp olmasın diye ayağa kalktığımda, benimle birlikte üç sandalye sesi daha yankılandı mekânda. Ekip, refleks olarak benimle birlikte dikilmişti.

"N'aber Semih?" dedim soğuk bir sesle.

"İyidir, senden?"

"İyi, iyi."

Semih bana doğru bir adım attı, bakışları hafifçe daralmıştı. "Sizin burada ne işiniz var?" diye sordu.

Kaşımı kaldırdım. "Niye, mekân sana mı ait?" dedim, sesimi kasten sakin tutarak.

Semih dudaklarını büktü. "Şubede birine burayı bayağı övmüşsün. Dedim herhalde müdavimi oldun."

Kısa bir an sustum, ardından yüzüme hafif ama iğneleyici bir gülümseme yerleştirdim. "Ben mekânı övdüm Semih, içindekileri değil. Karıştırma."

Masadan kısık bir kıkırtı yükseldi. Semih'in çenesi gerildi ama bozuntuya vermedi. Omuz silkerek, "Herkes biliyor zaten," dedi.

O cümlenin ardından masaya ağır, huzursuz bir sessizlik çöktü. Kimse konuşmuyordu ama herkesin bakışları Semih ile benim aramda mekik dokuyordu. Semih ellerini cebine soktu, söyleyecek başka bir şey arıyormuş gibi duraksadı. Sonra bakışlarını kaçırıp başını salladı.

"Hazır denk gelmişken söyleyeyim," dedi bu kez sesi daha ciddi bir tona bürünürken. "Haftaya pazartesi görev için birlikteyiz."

Sözleri havada asılı kaldı. Kaşlarımı hafifçe çattım. "Evet, öyle. Merak ediyorum... Nasıl bir operasyon olacak?"

Semih hemen cevap vermedi. Gözlerini üzerime dikmiş, sanki beni ölçüp biçiyordu. "Zor olacak," dedi sonunda. "Ama sen zoru seversin zaten." Bakışlarını üzerimde normalden biraz daha fazla tuttu. "Çok güzel olacak, eminim," diye ekledi. Bu seferki sesinde o alaycı tavır gitmiş, yerini tuhaf bir ciddiyet almıştı.

Bizimkiler tam lafa girecekken, uyarı niteliğinde hafifçe öksürdüm. Bakışlarımı Semih'ten ayırmadan, "Önemli olan operasyonun güzel olup olmaması değil Semih. Görevi layıkıyla başarmak," dedim. "Sonuçta bu bir vatan görevi."

Semih'in duruşu biraz daha gerildi. "Evet, evet... Onu kastediyordum zaten."

"Neyse," dedim konuyu kapatmak istercesine. "Müsaadenle, arkadaşlarıma döneyim."

"Tabii, tabii," diyerek geri çekildi.

Tam o anda camlar kırıldı. Ne olduğunu anlamadan Semih üstüme siper oldu, masayı devirdiler ve arkasına geçtiler. Kenardan çocuklar "Hassiktir!" diye bağırıyordu. Ben de endişeyle, "Ne oluyor Semih? İyi misin?" diye sordum. Semih kolundan vurulmuştu. "Kahretsin!" dedim. Hemen kenardaki örtüyü alıp yarasına bastırdım. "Meyra, bastır şunu! İyi misin?" "İyiyim, merak etme," dedi Semih. Ben de silahımı çıkardım ve ateş etmeye başladım. Oldukça kalabalıklardı.

Selim hemen telefon etti: "Ben, Komiser Selim Ertürk! Saldırıya uğradık, çok kalabalıklar, acil destek istiyorum! Menekşe sokağı 4, çabuk olun!"

Bir süre çatıştık, Mert ve Semihin ekibinden iki kişi daha vurulmuştu derken kurşunumuz bitti. Onlar da yaklaşmaya başladılar. Kenardan hepimiz birer bıçak bulduk. Meyra titriyordu, Semih'in ise gözleri kapanmak üzereydi. O sırada dışarıdan siren sesleri yükseldi. Çatışma başlamıştı! Bir anda içeriye bir şey fırlatıldı — metalin zemine çarpan sesi yankılandı. Ardından yoğun bir duman sardı her yeri. Bayıltıcı gazdı bu. Boğazım yanmaya başladı, nefes almak zordu. Öksürükler birbirine karıştı. Semih çoktan yere yığılmıştı. Diğerleri de birer birer düşüyordu. Gözlerim kararıyordu. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. Tam o anda, sisin içinden biri belirdi. Maskeliydi... gözleri kapkara. Refleksle hamle yaptım, saldırmak istedim... ama kaslarım itaat etmiyordu. Gücüm tükenmişti. Son gördüğüm şey, o maskenin karanlığın içinde bana doğru eğilmesiydi. Sonra her şey sessizliğe gömüldü.

1.Bölümün sonu

Herkese Merhaba umarım ilk bölüm hoşunuza gitmiştir🌼🌼🌼