AVUKAT 2: ASFER kitap kapağı

4. bölüm / 6

AVUKAT 2: ASFER

İKİ

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: İKİ

Hem yakındı hem ırak hem tanıdıktı hem allak bullak; içinde yer almam gereken resmi zaten biliyordum, fakat bedenim aynı çerçeveye ait olmaktan çoktu uzak. Boy aynamın karşısında kendimi motive etmiş, bir gayretle odamı terk etmiştim. Tabii salon kapısına gerilmiş bariyerden dosdoğru geçemeyeceğimi hesap edememiştim.
Kapının pervazına tutundum. Hafifçe öne doğru eğildim. Geride kalarak salona göz gezdirdim. Şamdanlara yerleştirilmiş mumların hâkimiyeti, ciddiyetle, yayılım almıştı. Annemin özel olarak sipariş ettiği, İtalyan malı şamdanlar vitrinden çıkartılmıştı. Avizenin ampulleri teker teker parlatılmış, aydınlıkları bilhassa kısılmıştı. Masaya has ipekten örtü gerilmişti. Elden ele dolaşan kadehler ise saf kristaldi. Tabak çanakların ihtişamlı tıkırtısı kulakları çınlatıyordu. Abartı ve yapaylık kol kola girmiş, ceviz ağacından yontulmuş sandalyelerin arasında volta atıyordu.
Oltaya takılan balığın zaferini canla başla kutlama hevesi, tüm aileyi masamızda bir araya toplamıştı, işte. Mesela büyük halam… Buraya kilometrelerce ötede kalan çiftlik evinden çıkıp gelmişti. Masanın köşesindeydi. Zengin kahkahaları atarak babamla konuşuyor, eşi de ara sıra sohbete dâhil olabilmek için çırpınıyordu. Öte yandan küçük halam, eşitsizliğin Vezir-i Azam’a tahsis edilmiş kısmındaydı. Eşini de konusunu buradan tam işitemediğim muhabbete katmıştı. Dört kardeş kendi içinde ve bir masanın çeperinde açık açık ikiye bölünmüş konumdaydı.
Annem masanın ucunda, çorba servisi için dört dönen hizmetliye karşı direktifler sıralıyordu. Aynı sırada yengem, Vezir-i Azam’ın eşi, kutlamanın tempo eksikliğinden şikâyet ediyor, şikâyetlerini kimseciklere duyuramıyordu.
Masada, bana ayrılan kıyıya yerleştirilmiş sandalye boştu. Oysa boşluğu fark eden yoktu. Ailemin içine girdiği gösterişli çerçevenin içindeki resim, ben olmadan da tammış gibi gözüküyordu. Orada açılmış tek boşluk, hiç aykırı kalmıyordu. Burada, ben olmasam da olurdu.
Kapı pervazını tutmayı bıraktım. Yerim varlığını korusa dahi hâlihazırda tam bir resme sığınmakla uğraşmadım. Vereceğim savaşı direkt ön saflara taşımamakta kararlıydım. Arkama döndüm. Salon kapısının az ilerisindeki ara koridora saptım. Arka bahçeye çıkan kapıları aştım. Devasa boyutlarda envaiçeşit taşla dekore edilmiş yüzme havuzunun meskenine ulaştım. Ahşap şezlonglardan bir tanesine oturdum. Başımı yukarıya kaldırdım. Epeyce uzaklarda bir yerlerde başka bir kutlamaya madalya takan havai fişekleri seyretmeye koyuldum.

⚖
aylar önce..
Arkasına bastırdım. Mürekkepli kalemin ucunu bir açıp bir kapattım. Her seferinde vuku bulan çıt sesleri iğne olup beynimi deliyordu, sanki. Mürekkepli kalemleri sevmiyordum. Tertemiz tutulma özelliklerine dayanamıyordum. Böyle olmuyordu. Elime boya bulaşmadıkça yazdıklarımı anlayamıyordum. Dahası, mürekkebe sinmiş mavilik gıcıktı. Pastel boyadan başka bir materyali yazmak amacıyla kullanmak, alışkanlığıma hepten yabancıydı. Ancak bu kalemle idare etmek zorundaydım. Zira kongre, not tutmamız için pastel boya dağıtmıyordu.
Kalemin ucunu bir açıp bir kapattım. Verilen not defterinin en tepesine kuyruğu kıvrık italik harflerle yazılmış ‘Uluslararası Dil, Edebiyat ve Kültür Araştırmaları Kongresi’ kelimelerini karalamakla uğraştım. Buradayken ait olmadığım o resmin içindeydim. Bir çocuğun performans ödevine tıkılmış gibi hissediyordu, hislerim. Sanki dergi sayfasından kesilmiş çıkartmaydım. Ödevin konu ile en alakasız sayfasına sırf laf olsun diye yapıştırılmıştım.
Oturduğum koltukta, rahatsızlıkla, kıpırdandım. Aldığım nefesleri tattığım sıkıntıyla beraber dışarıya üfledim. Kelimeleri karalamayı bitirdikten sonra defterin ortasına bir çam ağacı çizmekle oyalandım.
Kocaman salonun benzer büyüklükteki sahnesinde adını sanını bilmediğim bir profesör geziniyor, çalıştığı alanı destansı Fransızcasıyla katılımcılara aktarıyordu. Profesörü dinlemek de anlamak da odağımı cezbetmiyordu. Beceriksiz çizgilerle oluşturduğum çam ağacım ilgimi daha çok hak ediyordu.
Üç günü devirmiştim. Üçüncü günde, kongrenin Fransız edebiyatına özel olarak ayrılmış oturumlarından ilkindeydik. Fransızca Mütercim ve Tercümanlık lisans mezunu olmama rağmen ne edebiyat ne herhangi bir dil, alakamın kapsama alanına giriyordu. Yaşadığım uyumsuzluk -devamlı olarak- boynumu kaşıma arzumu tetikliyordu.
Buraya gelmeme babam sebep olmuştu. Gerekçesi ise kişisel gelişimime katkıda bulunmak hakkında birkaç afili cümleden ibaretti. Oysa ben, cümlelerinin ardında yatak hakikati biliyordum. Amacı beni sürgüne göndermekti. Düşmanın oğlu ile evlendiğimi kabul edemiyor, bizi birbirimizden ayrı tutmak gayretiyle didiniyordu. Neticede, bu kez, başarılı olmuştu.
Kalemi defterin üzerine koydum. Parmaklarımı esnettim. Oturum, hız kesmeden devam ediyorken çizdiğim çam ağacının üst kısmına bir de güneş figürü kondurmaya yeltendim.
Kongre salonunda ciddiyet vardı. Fransız edebiyatı oturumu, ben hariç, diğer katılımcılar tarafından kıymetle sarmalanmıştı. Değer veriyorlardı. Önemsiyorlardı. Benim önem algım, değer yargılarımsa avukatın tekiyle sınırlandırılmıştı.
Güneşi tamamlayıp derhal altına mercek bulutu yerleştirmeye hazırlandığım esnada hareketlilik oldu. Koltuğumun arkasındaki koltuğa -koltuğumu iterek- birisi oturmuştu. Ansızın başlayan hareketlilik ansızın dinince umursamadım. Lakin o kişi, kendisini umursatmakta kararlıydı, besbelli. Koltuğumun sırtına tutunduğunda bana doğru eğildiğini hissettim. Kaleme sahip çıkamadım; düşüverdi. Yabancı sandığım kişinin nefesini saçlarımın arasında, kulağımın dibindeyken fark ettim, “Sen, hiç iyi bir öğrenci değilsin,” diyerek fısıldadı bana.
Kendimi kontrol edemedim. Dudaklarımı terk eden, “Hiih!” nidasıyla birlikte kelimenin tam anlamıyla oturduğum yerde sıçrayarak sağımdaki ve solumdaki katılımcıları azıcık rahatsız ettim.
“Baban seni buraya bir şeyler öğrenmen için göndermedi mi?”
Arkama dönüp ona baktım. Şaşkın bakışlarıma karşılık serseri gülüşünü takınarak ekledi, “Öğrenmeye kapalı gibisin.”
Kongrenin içindeydi. Buradaydı. Gelmişti. Yanımdaydı. Yanıma gelmişti. Benimle birlikteydi. Arkamdaki koltukta oturuyordu. Tatlı kehribarları, onu hayretle seyredişimle eğleniyordu.
Kullandığı fısıltı tonlamasını birebir taklit ettim, “Kıvanç.”
“Kıvanç, ya…” alnını kırıştırdı, gözlerini kısıp sahte bir resmiyete büründü. “Başkası olsam…” işaret parmağını, çenemin bitiş çizgisi boyunca aheste aheste kaydır. “Sana yaklaşmaya cesaret edebilir miydim?”
Dokunuşuyla kabaran özlemim, tüylerimi şaha kaldırdı. Ürperen iç çekişlerim, beni gözlerimi yummaya teşvik eden en zalim ustaydı. Titrek nefesler arasında, güç bela, dudaklarımı yaladım, “Ne işin var burada?”
Çocuksu bir edayla, “Sensizliğe dayanamadım,” dedi. “Ve ilk fırsatta, soluğu senin yanında aldım.”
Kongrenin loş ışıklı ortamı altında ona bakıyorken büyülenmemek, baş başa kalabilmeyi yana yakıla dilememek müthiş zayiattı.
Oturduğum koltuğun plastik koluna tırnaklarımı batırdım. “Uğraşman gereken onlarca dava olduğunu sanıyordum.”
“Onlarca dava…” başını eğdi. Ensesini kaşıdı, “Hâlâ var.”
“Davalarını bırakıp nasıl gelebildin?” diye sordum. Burada olmasına sevinsem de takip ettiği dava dosyalarının ona sonradan sorun çıkartmasını istemezdim.
“Hiçbirini bırakmadım,” diyerek anlattı. Omuzlarını silkti, “Hepsini ağabeyime sattım.”
“Ağabeyin senin hayrına bir şey mi yaptı, yani?”
Düşlerimden bir an olsun inmeyen yüz hatlarını suçlulukla buruşturdu, “Tam olarak öyle değil,” dedi. “Onun hayrına bir şey yapmayı kabul ettiğim için ağabeyim benim hayrıma bir şey yaptı.”
“Ne çeşit bir anlaşma bu?” diyerek sorguladım. Huzursuzlukla dolmuştum. “Ne yapmayı kabul ettin?”
Eğlenen gülümsemesi buruk bir tona evirildi, “Birkaç kaybı daha üstlendim.”
Birkaç kaybı daha mı üstlenmişti? Birkaç kaybı daha üstlenmesi, düpedüz, karalanması demekti. Kortan Hukuk Bürosu bünyesinde kaybedilen birkaç dava daha -öyle olmamasına karşın- onun sorumluluğundan bilinecekti. Ağabeyi… Kardeşten ziyade yürürlükten kaldırılması gereken illetti.
Yaşadığım yoğun mutsuzluk, onun varlığına beslediğim sevinci azar azar yonttu. “Neden yaptın bunu?”
“Dedim ya…” yanağımı avucunun içine aldı. Başparmağı, kaşımın birini hafif hafif okşadı. “Sensiz kaldığım için aklımı kaçırıyordum az daha.”
“Kıvanç,” diyerek yakardım.
“Düşünme artık,” omuzlarımı tuttu. Beni, Fransız profesörün gezindiği sahneye doğru döndürdü. “Oturumu takip et, güzelim.”
Onun niyetine teslim olmuştum. Sözlerine, yönlendirmesine, varlığının o anki manyetik aurasına tamamen boyun eğmiştim. Parmaklarımın ucundan kayıp zeminin sessizliğine karışan kalemi geri almak aklımın ucundan dahi geçmedi. Ellerimin arasında bir isyanın sessiz bayrağı gibi buruşan not defteriyle, ruhumun tüm hücreleri ona odaklanmışken, profesörün sesi anlamını yitiren bir uğultuya dönüşmüştü.
Ben bu anlamsız uğultuda kaybolurken, Kıvanç’ın Fransızcanın melodisine ne kadar yabancı olduğunu biliyordum. O kelimeler onun için bir anlam ifade etmiyor, bir duyguya dönüşmüyordu. Belki de bu yüzden, o kalabalık salonda yalnızca ikimize ait bir dünya yaratmayı seçmişti. “Oturumu takip et, güzelim,” diyen fısıltısından yalnızca birkaç dakika sonra, parmaklarının o tanıdık sıcaklığını ensemde, saçlarımın başlangıcında hissettim. Bu, bir davetti. Açık bıraktığım saçlarımı usulca tek bir pürüzsüz hareketle topladı, onları koltuğun sırtından kendi tarafına, bir şelale gibi önüne bıraktı. Artık saçlarımın her bir teli onun hükmündeydi.
Çok geçmedi, parmak uçlarının nazik dokunuşunu bu kez saçlarımın en ucunda hissettim. Her bir tutamla özenle, adeta kutsal bir ayini gerçekleştirir gibi ilgileniyordu. Sadece bu dokunuş bile, saç diplerimden başlayıp omurgam boyunca ilerleyen tatlı bir ürpertiyle tüm bedenimi esir almaya yetmişti. Bu, ruhumu mayıştıran, kalbimdeki onun için atan her bir zerreyi daha da alevlendiren bir sihirdi.
Bu anın bir hayal gibi kayıp gitmesinden, bu büyünün bozulmasından delicesine korktum. Ve korktuğum başıma geldi. Yanımdaki koltukta oturan katılımcının telefonu çalınca, o anlık gerçeklik aramıza sızdı. Kıvanç parmaklarını saçlarımdan çektiği anda, sanki bir anlığına nefesim kesildi. Arkadaki koltuktan kalkıp yanıma, ait olduğu yere oturdu. Omzunun omzuma teması bir yemin, parfümünün kokusu ise onun uğruna çıldıran her bir hücreme gönderilmiş bir mesaj gibiydi. Üzerime doğru şefkatle eğildi. Burnu saçlarımın arasında kaybolurken, dudakları kulağımın hemen üzerinde tenime değdi. O dokunuşun yarattığı yangınla fısıldadı: “Fransızcayı sevmediğini bilmiyordum,” dedi, karaladığım anlamsız şekillerle dolu buruşuk defteri işaret ederek.
Duraksadı, sonra sesine daha da baştan çıkarıcı bir tını ekledi. “Ama bak, hâlâ bir şansımız var.” Eli nazikçe boynumu kavradı ve beni kendine doğru çekti. “İstersen seni şu saniye buradan kaçırabilirim.”
Nefesimi tutarak ona baktım. Gözlerinde yanan o tehlikeli kıvılcımı gördüm. Sözlerini mühürlemek ister gibi ekledi: “Haydi, üçten geri sayınca kaçalım.”
Benden hafifçe uzaklaştı, belki de o anki gerilimden destek almak için koltuğun kollarını kavradı. Gözleri gözlerimdeydi. “Üç,” dedi, sesi bir vaat gibiydi. “İki…” diye fısıldadı, zamanı yavaşlatarak. “Bir.”
Tam o kalkış anında, içgüdüsel bir hareketle elimi elinin üzerine koydum. Durdu. Yüzünde haylaz bir tebessüm belirdi. “Tüh!” diye mırıldandı. Tek kaşını havaya kaldırdığında, tenine kazınmış o hayranı olduğum yara izleri daha da derinleşti. “Başarabilirdik.”
Hayal kırıklığıyla karışık o keyifli haline kayıtsız kalmam imkânsızdı. Damarlarımda fokurdayan kan kalbimin ritmini sağır edici bir hıza ulaştırmışken, not defterini kalemin kaderini paylaşması için yere bıraktım. Kıvanç’ın elimin altındaki eline sıkıca, bir daha asla bırakmayacakmış gibi kenetlendim. Hızla ayağa kalktım ve onu da peşimden sürükledim. Koltukları, konferansı, tüm dünyayı arkamızda bıraktık. El ele, o salondan bir suç ortağı gibi çıktık.
Koridora adım atar atmaz hâkimiyeti tamamen devraldı. Gücünü ve kararlılığını kemiklerimde hissettirerek beni peşinden sürükledi. Kongre binasının çıkışına yakın, kimsenin bizi göremeyeceği beton sütunların kuytusuna çektiğinde adeta zaman durdu.
Etrafta bakışlarıyla anımızı kirletebilecek tek bir şahit kalmadığında elimi bıraktı. Beni sırtımdan rastgele bir sütuna yasladı ve bir an bile kaybetmeden elleri belimi buldu. Nefes nefeseydi, telaşlıydı. Ben de onun telaşına aynı ateşle karşılık verdim. Kollarımı ensesinde birleştirdim ve onu kendime çektikçe çektim. Dudakları boynumda ateşten bir iz bırakarak dolaşmaya başladı. O hayranlık duyduğum sesi, tenimde yankılanan boğuk bir fısıltıyla bana ulaştı:
“Çok zor geldi bana,” dedi. İstemeden geri çekilip alnını alnıma yasladı, nefeslerimiz birbirine karıştı. “Bir daha bu kadar ayrı kalmayalım.”
Ona daha sıkı tutundum. Yüzünü avuçlarımın arasına aldım ve onu gördüğüm andan beri hayalini kurduğum şeyi yaptım. Sol kaşının dibindeki o yara izini uzun, derin bir öpücükle mühürledim. Gülümsemesine ithafen fısıldadım: “Sen iyi ki varsın, Kıvanç. İyi ki benimlesin.”
Çenemi nazikçe kavradı, bir nevi, hareketlerimi kısıtladı. “Sen de, güzelim,” diye mırıldandı ve dudaklarını dudaklarıma bastırdı.
Bu nasıl bir andı? Her salisesinde sarhoşluğa vaat vardı. Dudaklarının dudaklarıma çarpan sıcaklığı ayaklarımı yerden kesen biricik gaddardı. Hem… Onun yanındayken ayaklarımın yere basmasına ne gerek vardı?
Bu aşka doymak mümkün değildi. Bu öpücüğü yeterli saymak, hissettiğim bu sonsuz duyguya ihanet olurdu. Kıvanç’ın bende bırakmasını arzuladığım her temas, bambaşka bir tutkuya delaletti
Onun öpücüğü beni bir evren gibi kuşatırken, çok uzaklarda bir yerde, gündüz vakti olmasına rağmen havai fişekler patladı. Belki de bu, bizim kavuşmamızın, bizim kutlamamızın gökyüzüne yansımasıydı. Havai fişekleri önce seslerinden, sonra Kıvanç’ın tenine düşen renkli ışıklarından tanıdım. O zulümle yaralanmış tenine düşen isyankâr, renkli ışıklarından...
Renkli ışıklar. Evet.
Onun taşıdığı o eşsiz ihtişama da en çok bu yakışırdı.
⚖
günümüz..
Kibritçi Kız, “Ahu,” diyerek seslendi bana. Havai fişeklerin zihnime aşıladığı anılar, onun seslenişiyle buharlaştı. Beni yine bir melankoli ile baş başa bıraktı.
Döndüm, omzumun gerisinden ona baktım. Oturduğum şezlongun az ilerisindeydi. “Ne oldu?” diye sordum.
“Kapıda iki tane adam var.”
Gözlerimi devirdim, “Yani?”
“Akıl hastanesinden gelmişler.”
Oturduğum yeri öylesine hızlı terk ettim ki neredeyse havuza düşüyordum. “Akıl hastanesinden mi gelmişler?”
Ben eski hayatıma tekrar dâhil olmuşken arkamda kalan mevcut hayatımı hepten unutmuştum.
Kibritçi Kız, “Akıl hastanesinden gelmişler,” diyerek yineledi. “Ve Ahu Kortan adında birinin hastaneden kaçtığını söylüyorlar.”
Böylece son havai fişek de patladı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

104okunma 16beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18