6. bölüm / 6
AVUKAT 2: ASFERDÖRT
Bölümler 6Şu an: DÖRT
- 1 BİLGİLENDİRME18 kelime
- 2 SIFIR48 kelime
- 3 BİR2.041 kelime
- 4 İKİ1.858 kelime
- 5 ÜÇ2.874 kelime
- 6 DÖRT2.645 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kırmızı hunili deliler, 1707 numaralı odanın kapısının önünde bekliyorlardı; odamın kapısının önünde bekliyorlardı. Bana gözcülük yapmak için değil, yeniden kaçma girişiminde bulunursam şayet beni engellemek için de değil… Eşyalarımı toplayayım diye, topladığım eşyaları taksiye kadar taşıyabilsinler diye, üstelik Yaşlı’nın direktifiyle; buradan bir an evvel gidebileyim diye…
İşlerin bu raddeye ulaşabileceğini asla tahayyül etmemiştim. Benim için çıkış yolu olduğunu hiç düşünmemiştim. Valizimi açıp eşyalarımı hastanenin bu küf kokan dolabına yerleştirirken devranın dönebileceğini, eşyalarımı sil baştan valize sereceğimi tahmin edememiştim. Ama şimdi, en olmadık yerdeydim. Hevesim kırık yüreğim buruk, hastaneden taşınma evresinin eşiğindeydim. Beni esas tutsak eden yere, beni buraya kapatan kişinin evine… Babamın ancak peri masallarına yakışabilecek korkunçluktaki camdan şatosuna geri dönmek, temelli dönmek üzereydim.
Eğildim, topuklu ayakkabılarımın bağlarını açtım. Bileklerimi sıkan keskinlikten kurtuldum saydım. Önce hafif tozlu zemine ardından yatağımın üzerine bastım. Ağırlığım altında içeriye doğru çöken döşek dengemi sarsarcasına beni tehdit etse bile ayakta kalmayı başarmıştım. Dolabın üzerine uzandım, sapından yakaladığım valizi sürükleyerek çektim. Elimde valiz, zıplayarak yatağımın üzerinden indim.
Valizin fermuarını açtım ve yere bıraktım. Gözlerimi perdeleyen, dalgası çözülmeye meyleden saçlarımı geriye doğru savurdum. Ellerimi belime koydum bir valize bir de kapakları açık, eşyalarımı itinayla tutan dolaba baktım.
⚖
aylar önce..
Ellerimi belime koydum. Bir yerdeki valize bir de kapakları açık, eşyalarımızı özenle tutan, saklayan, dolaba baktım. Çabuk hareketlerle boynumu kaşırken rahatsızdım. Çünkü bundan nefret ediyordum. Ve her nasılsa nefret ettiğim eylemlerin birincil faili olup çıkıyordum. Alnımı ovuşturdum. Nefes alışverişlerime odaklandım durdum. Bunun geçici olduğunu defalarca kez tekrarladım. Faydasız telkinimin feryadını dirayetli tutmaya çabaladım.
Askılardan bir tanesine uzandım. Toprak kahvesi tonlu, Armani marka gömleği çıkarttım. En makul bilineni gerçekleştirmeye devam ederken dahi bundan nefret etmeye devam ediyordum. Kıvanç’ın kıyafetlerini kendi kıyafetlerimden ayırmaktan, dolabı boşaltıyormuşçasına valiz toplamaktan sahiden nefret ediyordum.
Askısından kurtardığım gömleği kırıştırmamaya dikkat ederek katladım. Valize bıraktım. Akabinde üç- beş gömlek daha, iki üç pantolon da gömleklerin hemen yanına, bir- iki hırka, kesinlikle kaban ve pantolonlarla takım oluşturan ceketlerse en sona…
Kıyafetleri seri hamlelerle katlamayı bitirdim. Geri çekildim. Kemer ve saatleri de valize dahil etmek üzere şifonyerin bitişiğine ilerledim. İlk çekmeceyi açtım. Koyduğum kıyafetlere uyum sağlayacak kemerleri, saatleri, kol düğmelerini seçmek gayesiyle elimi yan yana dizilmiş ufak Armani kutularının tepesinde dolaştırdım.
Pür dikkat odaklanmış mükemmeli aradığım esnada başka bir el, elimin üzerinden geçti. Unutmanın mümkün kabul edilemeyeceği tatlı sıcaklığı barındıran parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi. Böylece bana kenetleniverdi.
“Hiih!” Biraz dalgınlığın biraz mutsuzluğun etkisiyle hazırlıksız yakalandığım yakınlık irkilmeme neden olmuştu. Hızla arkama döndüm. Haliyle ellerimiz vedalaşamadan ayrıldı. Kıvanç’ın yumuşak tebessümler taşıyan siması, karşımdaki rotada asılı kaldı.
Muzip ifadesiyle bana bakıyorken sol kaşını havaya kaldırdı, kaşının altında uyuyan yara izi daha fazla açığa çıktı. “Korktun mu, yoksa?” diye sordu. Oysa esas korku onun bana yaklaşmaması meselesinden ileri geliyordu.
Sorusuna cevap vermedim. Açık çekmeceyi iterek kapattım. Şifonyere yaslandım. Avuçlarımla mobilyanın cilalı kaplamasına tutundum. Ona baktım. Ona bakmak dayanılmazdı. Bir an için karşımdayken bir an sonra karşımda olmayacağını bilmek, dayanılmazdı. Kıvanç, aşkın her boyutunu yaşamama sebebiyet veren bir uyuşturucuyken; beni dayanamayacağım yüklerin altında bırakacak kadar da acımasızdı.
Başımı eğdim, bakışlarımı, bakışlarında tortu misali birikmiş sarılıktan kaçırdım. “Eşyalarını dolaptan çıkartmayı hiç sevmiyorum,” diyerek hayıflandım.
Bana doğru eğildi. Bakmasam bile hislerim bunu fark etmişti. Artan parfüm kokusunun ağır etkisi, kramplar şeklinde mideme dönüverdi. Gül ve sigara. İşaret parmağını, usulca, çenemin altına yerleştirdi. Böylece nefeslerimin binini soluk boruma dizdi. Başımı yukarı kaldırmaya zorladı beni. Artık yeniden yörüngesine saplandığım tek gezegendi, beyefendi.
“İki günlük bir seyahat bu,” dedi.
Parmağından çeneme akan ısı tenimi kaşındırdığı için durduğum yerde hafifçe kıpırdandım. Ağırlığımı bir bacağımdan ötekine aktardım, “Neden ağabeyin gitmiyor?”
Bana dokunmayı kesti. Isısını yitiren bedenim irkildi ve kendine geldi. “Ağabeyim gitmiyor,” Elini ensesine attı, tuhaf bir can sıkıntısı ile dudaklarını birbirine bastırıp saçlarını çekiştirdi, “Çünkü kendini riske etmek istemiyor.”
“Birileri kürkünü korumaya çalıştığına göre…” Ağabeyini tiye alacak şekilde güldüm, “Riskli bir iş, yani?”
“Belki.”
“İşte risk var, demek ki.”
Gözlerini kıstı, başparmağını ve işaret parmağını birbirine yaklaştırarak hayali boyutu somutlaştırdı, “Biraz.”
Eline vurdum, boyut göstergesinin canına okudum. “Neden seni riske ediyor, söylesene bi’…”
Omuzlarını silkti. Konuştuğunda epey kabullenmişti, “Çünkü beni sevmiyor…” yumuşayan bakışları yüzümdeki neredeyse bütün bir noktayı talan etti. Elleri, kollarımı tuttu. Onu dışlayan hayata karşı bana tutunur gibi, “Anlaması bu kadar zor mu, güzelim?”
Her seferinde aynı masalı okuyordu bana. Her seferinde kanmıyor, kanamıyordum okuduğu masalın aykırı uçukluğuna.
“Zor,” diyerek mırıldandım.
Sözü, sesi, hissettirdikleri… Var oluşuyla varlığıma gerekçeydi. Dayanamasam da baktım, ona baktım; uzun uzadıya -derinlemesine baktım. Çirkin olduğu safsatalarını atarken aklımı peynir ekmekle yemiş olmalıydım. Cildindeki yaralar, ruhundaki paralanmışlıklar… Saçlarını bürümüş siyahın dumanlı kısmı, kehribar bahsini şimdi açarsam şayet bu işin içinden nasıl çıkmalı?
Parmak uçlarımda yükseldim. Kollarımı boynuna doladım. Yanağımı yanağına bastırarak dinlendirdim. “Zor,” dedim. “Anlaması fena halde zor. Çünkü sen sevilmeyecek adam değilsin, Kıvanç.”
Güldü; bedenime çarpmıştı gülüşü, “Öyle miyim?”
İç çektim -gül ve sigara… “Öylesin.”
Kolları belimi kavradı. Beni kendisine yasladı. Burnu saçlarımın arasında oyalanırken sesi, baskılandığı için, boğuk çıkmıştı, “Sevilecek adam mıyım?” diye sordu. Keyifle bana takılmayı sürdürüyordu.
Gittiğinde keyfim kaçacak olsa bile şu anki keyfine keyifle eşlik ettim ben de, “Sevilecek adamsın,” dedim.
“Yapma ya.”
“Çok sevilecek adamsın hem de.”
“Hımm…”
“Hı-hımm…”
⚖
günümüz..
Kolay değildi. Zoru başarmam gerekmişti. Zoru başarmak ise yetenek isteyen bir meziyetti.
Yetenek…
Yetenekten yoksunluk, Kıvanç’ı kaybettiğimden beri sahip olduğum yegâne yetiydi.
Dalgası hepten sönmüş saçlarımı başımın arkasına savurdum. Elbisemin etekleri yeri süpürüyordu. Dizlerimi zeminin üzerine koydum. Eşyalarımı büyükçe iki valize sığdırmıştım. Zorlanarak da olsa valizlerimin fermuarlarını teker teker çekerek kapattım. Böylelikle orta boy hastane dolabına sığdırdığım varımın yoğumun etrafını örttüm.
Olmuştu işte. Zoru başarmıştım, neticede. Meziyet ehli olduğumdan değildi, herhalde. Başka çarenin önümde belirmeyişiydi tek mesele.
Etrafı son kez kolaçan ettim. Unuttuğum herhangi bir parçanın kalmasını istemedim: Pencerenin bitişiğindeki komodinin çekmeceleri, tahliye ettiğimden emin olduğum dolabımın en dipleri, yatağımın altı, kapının pervazındaki oyuğun arkaları, banyodaki aynalı dolabın bölmeli parçaları… Geriye yalnızca bana verilen ilaçlar kalmıştı. Onlar da artık saksıdaki limon fidanının toprağına kattığım armağanlardı.
Odanın kapısını açtım. Kapı açılır açılmaz nöbet yerini terk etmemiş kırmızı hunili deliler önce bana akabinde valizlere baktılar. Hazırlandığımı anladılar. İçeriye girdiler. Biri bir valizi aldı. Öteki, öteki valizi aldı. Tekerlerden faydalandılar. Ben ileriye doğru yürüdüm. Valizleri sürüye sürüye peşime takıldılar.
Odamın bulunduğu alanı terk ettim. Koridor boyunca yürüdüm. Önünden geçtiğim her bir odanın her bir kapısı kapalıydı. Hastane sakinlerinin uyku zamanıydı. Onların zamanını gasp etmemeye özen göstererek yürüyordum fakat topuklu ayakkabılarımın sesi ne denli çabalarsam çabalayayım tok sesler patlatıyordu. Tepemde asılı lambalarsa beyaz ışıklarını cızırtılar eşliğinde titretiyordu. Valiz tekerleri, üstlendikleri ağırlık altında yumuşakça inliyordu.
Yumruklarımı açtım, kapattım. Koridora nereden sızdığı belli olmayan esinti saçlarımı savurdu. Elbisemin eteklerini nazikçe uçuşturdu. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. En nihayetinde koridorun sonuna ulaşmıştık. Önümüze çıkan merdivenlerle aşağıya adımladık. Ne arkama döndüm ne arkamda bıraktığım Rehber’i ve İnci Küpeli Kızı düşündüm ne de hastaneye son defa bakma ihtiyacıyla dolup taştım. Sadece merdivenlerden aşağıya adımladım.
Süs havuzunun yanına vardığımızda Yaşlı, oturduğu yosun tutmuş taştan kalktı. Yaklaşık elli metre ileride duran taksinin kapısını benim için açtığında kırmızı hunili deliler, valizlerimi bagaja yerleştiriyorlardı.
Arabaya doğru devam ettim. Yaşlı’yı ve sakallarına taktığı sekiz mavi boncuğu hâlâ ilk günkü kafa karışıklığıyla izledim. Hakkında çıkan, her telden korku unsurunu barındıran şehir efsanesine rağmen benim bir tek destekçim olmuştu. Ona minnettardım. Fakat bunu kendime sakladım, bilmese de olurdu.
Açtığı kapıdan arabanın arka yolcu koltuğuna oturdum. Ben oturur oturmaz kapıyı üzerime kapattı. Akabinde yaptığım eylem, bilincim dışında vuku bulmuştu; belki de kabına sığmayan hislerimin son dışavurumuydu. Camı açtım. Başımı hafifçe dışarı çıkartarak Yaşlı’ya seslendim, “Korkuyorum.”
“Korkma,” dedi.
Israrla ekledim, “Kalbim bunu kaldırmaz.”
“Zaten aşk da kalpte başlamaz.”
Şoför bu cümleyi bir komut olarak algılamış olmalıydı ki aracı çalıştırdı. Kornaya basarak hem hastaneye hem de Yaşlı’ya benim yerime veda etti.
Ve bu şekilde hastane bahçesinden ayrıldık.
⚖
Gözlerimi kaldırdım. Dikiz aynasına baktım. Hastanenin karanlıkta kalan silueti titreşiyor ve aynaya akıyordu. Yüksek duvarlar, duvarları çevrelemiş sarmaşıklar, sarmaşıkların arasından geçen teller, tellere dokunmuş dikenler… Kara Orman’a itinayla yerleştirilmiş kurt kapanları, yıkık dökük hastane binası… Bir bir geride kalıyordu.
Burada tutsak edildiğime inandığım günleri düşündüm. Bildiğim tutsaklığın nasıl güvenli olduğunu, o güvenin içinde şikâyet ediyor olabilmenin nasıl lüks olduğunu düşündüm. Eski hayatıma doğru dönüyorken eskileri ne kadar da bilmediğimi düşündüm.
Ağlamamak için tırnağımı kolumun üst kısmına batırdım. Başımı koltuğa yasladım. Taksi camından dışarıya baktım. İki yanı ağaçlı yolu ortalama bir süratle kat ediyorduk. Fakat yol temiz değildi. Çukurlarla bezeliydi. Arabayı titretiyor, kafamı sarsıyordu. Böylece fikirlerim tepetaklak oluyordu. Boynumda, birbirine dolandığını hissettiğim kolyelerimse her bir titreşimde enerjimi emiyordu.
Uğraşmam gereken onlarca mesele vardı. Tanesine dahi mecalim kalmamıştı. Tüm bunlar neden beni buluyordu? Öteki kıtada fırtına kopsa şimşeği benim başıma düşüyordu. Sadece mutluk olmak ne diye böylesine zordu. Yoksa mutlu olmak diye bir şey hiç mi yoktu? Kıvanç haklı olabilir miydi? İnsan hep acı çeker ya da bazen daha mı az acı çekerdi?
Tırnağımı birkaç kademe daha fazla batırdım koluma. Sonra elimi kaldırdım. Sol yanıma koydum. Kalbim çok kırılıyordu. Beynim, ona kırıkları saçmamasını söylüyordu. Fakat kırıklar birikiyor, biriktikçe iltihap yaratıyor, beslediğim aşımı daha fazla hastalandırıyordu.
Ve maalesef, Kıvanç’ın bile alternatifi varken… Kurtuluşa ulaşmam için ufukta bir alternatifin ufukta belirdiği yoktu. Şu deli halimle koca dünyaya kafa tutmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu.
“Abla,” dedi şoför.
Bana seslendiğini fark ettiğimde kendime geldim. Sırtımı dikleştirdim. Yüzümü öylesine kuruladım, “Efendim?”
“Gideceğin bir yer var mı? Yoksa hastanenin çevresinde beşinci turu da atalım mı?”
Avucumu alnıma çarpma isteğimle mücadele edemedim. Çaresizliğin yanına bir de aptallık eklemiştim. Aman ne güzel!
“Aral İnşaat,” dedim çabucak. “Aral İnşaat’a gidiyoruz.”
Şoför öne doğru eğildi. Telefonunu aldı ve bana uzattı. Bir telefona baktım bir de ona, “Ne yapacağım ben bununla?”
“Ablacım nereden bileyim ben Aral İnşaat nerede? Gideceğin yerin adresini gir, uğraşmayalım gece gece…”
Gerçeklikten koptuğum gerçekti. Hayatımı dramatize etmeye ara vermem ise artık elzemdi.
Telefonu aldım. Haritaları açtım. Aral İnşaat’ın adresini arattım. Ve telefonu yeniden şoföre uzattım.
⚖
Şoför beni şirketin ön kapısında bırakmıştır. Beni önünde bıraktığı kapıyı kullanmadım. Ayın gözü sırtıma düşüyorken ellerimi yumruk yapmış, soğukkanlılığa sığınmıştım. Binanın çevresini hiç de telaşa kapılmayan adımlarla dolaştım.
Gece suskundu. Gündüz vakti çığlıklarını susturamayan sokaktan çık çıkmıyordu. Bu sebeple en büyük huzursuzluk kaynağı, topuklu ayakkabılarımın tekinsiz tıkırtısıydı. Yan yana dizili üç çöp konteynırını sırası ile karıştıra bir evsiz, yanından geçtiğim esnada, bana baktı. Huzursuz olmuş bakışlarını hissetmek, gerçekleştireceğim eylemin ağırlığını başıma kaktı.
Yürüdüm.
Yürüdüm.
Şirketin arka kapısını vardığım durdum. Şifre korumalı kapıyı açmam yalnızca saniyelerime mâl olmuştu. Kilit, açıldığını belirtince ağır kapıyı ittim. İçeriye girdim; tıpkı bir kaçak gibi, hırsız gibi, hain gibi, ihanete haiz olan birisi gibi yegâne veliahttı olduğum şirkete girdim.
Çünkü bana yakışan buydu; geçtiğim safa yakışacak olan buydu. Kendimce haklı olsam da düpedüz ihanet etmek için gelmiştim ya buraya… Hem babama hem de Vezir-i Azam’a.
Sensörlü ışıklar önümü zor bela aydınlatıyorken koridoru kat ettim. Hava serindi. Tattığım ferahlık tüylerimi ürpertiyor, Amber’in katlarca aşağıda olduğunun bilincinde olmaksa mideme takla attırıyordu.
Koridoru tamamlayıp lobiye geçtim. Buraya anahtar için gelmiştim. Lobiyi çevreleyen büyük masanın çekmecelerinden birinde anahtar vardı. Biliyordum, çünkü babamın huyunu tanıyordum. Bulunmasını istemediği ne varsa gözler önünde muhafaza ederdi.
Masanın bitişiğine doğru ilerledim. Ahşap yüzeye tırnaklarımı vururken derin nefesler çektim. On bir tane çekmece vardı. Aceleye lüzum yoktu. Zira güvenlik görevlisi birkaç dakika içinde beni yakalayacak değildi. Şirketin maddi durumu, güvenlikle çalışamayacağımız kadar vahimdi. Nitekim, kameralar da işlevden yoksundu. Vezir-i Azam tasarruf tedbirleri adı altında ne yapacağını şaşırmış durumdaydı.
Kısacası zamanım vardı. Babamın şatosunda beni bekleyen Kibritçi kız ufak tefek saatlere daha dayanmaya devam edebilirdi. Amber’in yokluğuysa… Ailesi, onun ortalarda olmadığını iki-üç haftadan önce fark etmezdi.
İlk çekmeceyi çektim: Ataş, defter kalem, silgi parçaları, gofret ambalajları, bir avuç naneli şeker…
Diğer çekmeceye geçtim: İzole bant, defter, kırık kurşun kalemler, dört-beş adet kalem tıraş, zımba…
Sonrakine geçtim: Şirketin adına basılmış balonlar, zarflar, kimsenin okumaya zahmet etmediği raporlar, meyve suyu kutular…
Öteki çekmeceyi es geçtim. Çünkü içinde pastel boya stoğum vardı.
Bir başkası, diğeri, az uzağımdaki, hemen sağda duran, öbür soldaki…
Anahtar alttaydı. Paslanmış demir, öylece, dibe bırakılmıştı. Nihayetinde babam yıllardır kimseyi zindanına kapatmıyordu.
Anahtarı aldım. Avucumun içinde sıktım. Bozuk asansörü yok saydım. Döne döne inen merdivenlere atıldım. “Keşke sahiden deli olsaydım.”
Aşağıya indikçe oksijen azalıyordu. Zindan buram buram rutubet kokuyordu; yıkık dökük olmasına ek, yaşamdan da yoksundu. Viraneliğin bedene kavuşmuş varyasyonuydu. İnsanın ruhunu çürütebilecek kadar karanlıktı. Ortamda hüküm süren loş ışık, hisleri perişan edecek raddede de ustaydı.
İçi boş hücrelerin demir parmaklıklarının önünden geçtim. Geçtiğim her hücre kayıp hayaletlerle doluydu sanki. Bir zamanlar o hücrelerde kalmış insanların kayıp hayaletleriyle… Hüzünleriyle ve üzerine hayat inşa etmeye çalıştığımız en derin matemleriyle.
Son hücreye yaklaştım. Olmak istediğim yere ulaşmıştım. Yanında bulunmayı arzuladığım kişiye binbir hasretle baktım.
Balık.
Amber.
Ama, Kıvanç.
Dudaklarımı dişledim. Bu defa, gözyaşlarıma söz geçirebildim. Anahtar tenime battı, demirini sıkmaktan vazgeçmedim.
Nedense hiç şaşırmamıştım. Cildindeki kurumuş kana, hâlâ kan döken parlak yaralarına, defalarca kez çirkin dediğim yüzünü kaplayan morluklarına, birbirine karışmış ve çamurdan katılaşmış saçlarına, gömleğinin kırmızılıkla lekelenmiş yakalarına, pantolonundaki tozlara, her yenildiğinde eline dolayıp eklemlerini sardığı yırtık kravatına… Hiçbirine şaşırmamıştım. Çünkü ben buna alışmıştım.
Kıvanç hep böyleydi. Amber de hep böyle olmaya devam edecekti, belli ki. İçimi sızlatmak rutiniydi. Onu koruma isteğimde mağlubun teki.
Ona baktığımdan daha farklı bir tınıda bakıyordu bana. Gözlerine bulaşmış sarılar koyuluktan yine uzaktı, bir defa. Bıkkınlıkla yüklüydü. Sevdiğim rengi solmuştu. Beni izlemekten yorulmuştu.
Başını pütürlü duvara yasladı. Öyle bir dikkatle odaklandı ki bana… Yutkunamamıştım adeta.
Konuşmadan önce iç çekti, “Fena halde güzelsin,” dedi. Elbisemi kast ederek ekledi, “Kırmızı da çok yakışmış.” Dudağının kenarını yukarıya kıvırdı, “Söylesene, Ahu…” işaret parmağını kullanarak yüzünün etrafında hayali bir daire çizdi, “Bana da yakışmış mı? Baban, yakıştırmayı başarmış mı?”
Bu, tadına doyum olmaz bir andı. Epey uzun sürmesini diledim ki keyfine varabileyim.
“Babamın bir şeyleri yakıştırmak için uğraşmasına gerek yok,” dedim. “Tüm bunlar sana zaten her şeyden fazla yakışıyor.”
Kaşlarını inanmazlıkla havaya kaldırdı, “Dövülmeyi bana yakıştırıyorsun, yani?”
“Olumsuz olan ne varsa seninle birleşince kusursuzlaşıyorken…” anahtarı biraz daha sıktım. “Acıyı, hüznü, kederi, kanamayı, yaralanmayı ve en beterini…” omuzlarımı silktim. “Ben sana nasıl yakıştırmayayım ki?”
Eklemlerine sardığı kravatı kuvvetle çekiştirdi, “Bulduğun yöntem bu mu?” diye sordu.
“Ne için?”
“Bilmem… Vicdan azabı çekmemek için, belki.”
Aramızdaki demir parmaklıklar fena halde sinirlerimi bozuyordu.
“Konunun vicdan azabıyla alakası yok,” dedim. Anahtarı sıktığım avucumdaki gücü yavaş yavaş gevşettim. “Sonuçta en kötüyü kusursuz kılmak senin işin. Suçlayacak biri varsa o da sensin.”
“Dalga geçmeyi bitirdiysen rahat bırak beni.”
“Dalga geçmek mi?”
“Dalga geçmek, evet.”
“Bunu asla yapmadım ki.”
“Doğru…” güldü. Dudağının kenarındaki yara biraz daha belirginleşti. “Dalga geçmek yerine kandırmayı tercih ediyordun, değil mi?”
Anahtarı parmaklarımın arasında çevirdim. “Kandırılmış mı hissediyorsun?”
“Beni kandırmadığını mı söylüyorsun?”
“Böyle olmasını istemedim.”
“Böyle olmasını istemedin,” kaşlarını çattı. Başını sallayarak kendi kendini onayladı. “Zaten sen, beni de hiç istemedin, değil mi Ahu?”
Sessiz kaldım. Cevabı belli olan bir soru için çaba harcamadım. Bunun yerine Kıvanç için yapamadığımı onun için yaptım. Anahtarı demir parmaklıktaki yuvasına yerleştirdim. Sol tarafa çevirdim. Kilidi açtım. Parmaklığı araladım. Hücrenin içine girdim. Yanı başında bekledim.
“Kalk ayağa,” dedim.
Hareketlerime anlam veremeyen ifadesiyle beni izliyordun, “Ne?”
“Ayağa kalk dedim, sana.”
Dişlerini sıktığını kasılan çenesi sayesinde fark etmiştim. Bana sabrediyordu. Bu esnada da kendi sınırlarını çok zorluyordu. Yerden destek aldı ve ayağa kalktı. Gözleri gözlerime dokunduğunda nefesim tekledi, sanki.
Üstüne basa basa, “Kalktım,” dedi. “Söyle bakalım…” bana doğru yaklaştı, yaklaştı. Ayakkabısının burnu, ayakkabımın burnuna değinceye değin yaklaştı. “Küçük Hanım ne yapmak istiyor bana?”
Aramızdaki yakınlık aklımı döndürdüğü için geriye çekildim. Çabucak da ekledim, “Git,” dedim. “Babam yeniden senin yanına gelmeden önce, git.”
Gitmedi. Bana bakmaktan da vazgeçmedi.
“Bakmasana yüzüme,” sesimi sabırsızlıkla yükselttim. “Git diyorum, sana.”
Gitmedi. Ya da… Gitmek için acele etmeye yeltenmemişti. Aheste aheste, eline sardığı kravatı çözdü. Hafifçe uzandı. Bileğimi tutuverdi. Tenime değen teni, irkilmemin gerekçesiydi. Kravatı bileğime sarıyorken epey titizdi. O böylesine yanımdayken… Kokusu etrafımı çevreledi. Gül ve sigara, bana pişmanlığın en dikenlisini bahşetti.
İşini bitirdiğinde eğildi. Kolunu belime doladı. Beni şaşırtmayı başararak bedenime sarıldı. Sarılışının tatlı bir sıcaklığı vardı. Sanki hep beni kollayacaktı. Yaşamdaki biricik dayanağımdı. Yanağını yanağıma bastırdı. Ah… Bu Kıvanç’a özgü olan alışkanlıktı. Dokunuşlarının bütününü naziklikle harmanladı.
Ona dokunmadım. Bana dokunuyorken anı bozamadım. “Özür dilerim,” diyerek fısıldadım.
Sesli şekilde verdiği nefesi boynuma çarptı, “İnanmıyorum.”
“Özrüme inanmıyor musun?”
“Sana hiç inanmıyorum, Ahu.”
“Babam yüzünden mi?”
“Senin yüzünden…” bedenimi bedenine bastırdı. Bana sıkı sıkıya sarıldı. “Çünkü bu iki oldu.”
“İki olan ne?”
“Bana söylediğin yalanların sayısı.”
Ve uzaklaştı. Benden ayrıldı. Arkasını döndü. Hücreden çıktı. Gitti. Ben ardından bakıyorken çıkıp gitti.
Gitmesine izin vermiştim; geri dönsün diye, bana yeniden gelsin diye.
Bölüm etkileşimi
