AVUKAT 2: ASFER kitap kapağı

3. bölüm / 6

AVUKAT 2: ASFER

BİR

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: BİR

Ne yeryüzü sınırdı Mecnunlara ne karanlık zindandı Leylalara. Aşk yol gösterendi, daima, birbirinde kaybolanlara.
Benim nerede kaybolduğum belliydi. Aşkımın gösterdiği, çizdiği, uygun saydığı yol ise bir hayli engebeli. Buna rağmen, tökezlesem de, düşsem de, yuvarlanıp gitsem de ilerlemiştim bir şekilde. Devam etmenin çözümünü bulmuştum, her seferinde. Ancak şu anda öyle bir noktadaydım ki… Çözümlerimin boynu bükük kalmıştı. Koşulsuzca güvendiğim aşkım, beni yolun ortasında hasara uğratmıştı.
En büyük hatayı, yaşadığım aşka inanmakla yapmıştım. Kıvanç ile kurduğum bağa haddinden fazla inanmış, ona yeni bir kimlik kazandırsam da Amber’i Kıvanç sayarak inanmıştım. Nihayetinde, ilerlediğim yolda gözlerimi yummuş ve bir duvara çarpmıştım. Çarpışmanın gücü, ben Aral İnşaat’ın yedi kat altındaki mahzenin merdivenlerinde -omuzlarımdaki yenilgiyle birlikte- oturuyorken, dur durak vermeden, düşüncelerime sancı saplıyordu.
Akan burnumu çıkarttığım gürültüyü umursamayarak sildim. Ceketimin kollarını hunharca çekiştirip ıslak gözaltlarımı temizledim. Yumak halde görüşümün önüne dökülen saç tellerimi başımın gerisine itekledim. Başımı öne eğip soluduğum derin nefeslerle ciğerlerimi dinlendirmeyi denedim.
Belki de hiç gizlememeliydim. Ona zaman tutulması mevzusunu anlattığımda ailelerimiz arasındaki husumetten de bahsetmeliydim. Ne yaşanacaksa, hiç değilse, o vakitte yaşanırdı. Ne gerçekleşecekse o vakitte gerçekleşirdi. O, beni o vakitte terk ederdi. Ben, o vakitte biterdim. Şimdi perişanlıkla sürünmezdim. Beni seyreden koyu kehribarlarına çökmüş tatlı kahvelikteki noktaların soluşuna şahitlik etmezdim… Daha az hasarla sıyrılabilirdim.
Fakat hiçbir eğer, durumumu düzeltebilecek kudrette değildi. Günün sonunda ben korkağın tekiydim. Amber’i bütünüyle kaybetmemek için bıkmadan bencillik sergileyen yalancı bir mağdurdan ibarettim.
Silmek fayda etmedi. Gözyaşlarım katiyen durulmuyordu. Öne eğilmekten dolayı sırtım ağrıyordu. Ya da ruhuma zıplamış hayali yük, bilhassa, omurgamı eziyordu. Parazit formdaki mutsuzluk, arsızca, kanımdan besleniyor canımı sömürüyordu.
Amber’in kapatıldığı hücrenin karşısındaki hücreye de kendimi kapatmaya karar vermek üzere olduğum esnada fark ettiğim adım seslerinden ötürü irkildim. Dikkati dağılan gözyaşlarım, bıçak darbesi yemişçesine, kesiliverdi. Başımı yukarıya çevirip -göremeyeceğimi bildiğim halde- üzerimde kalan merdivenlerin altına baktım. Birisi, buraya geliyordu.
Geçmişi hatırlamaya uğraştım. Geçmişte mahzene inen bu davetsiz kişinin kim olduğunu hatırlamaya çalıştım. Olmadı. Elbette olmayacaktı. Zira ben mevcut karakterimi geçmişte de korumuş, korkaklığımı geçmişte de konuşturmuştum. Kıvanç’ı harap durumda gördüğüm ilk anda korkmuş, onun ‘düşman kızı’ sözlerini duyar duymaz odama kaçmıştım.
Geçmişte, şimdide, gelecekte… Ya da önemsiz, kıymetsiz bir zaman diliminde, karakterimdeki vasatlığı rafa kaldırabilecek miydim, bir şekilde?
Ceketimin kapüşonunu -çabucak- başıma geçirdim. Kirleterek hor kullandığım yün kumaşı yüzümün önüne doğru çekiştirdikçe çekiştirdim. Böylece ilk bakışta beliren, büyük ihtimalle kızarmış, yüzümün ağladığımı açığa çıkartmasını önledim. Çünkü yapabileceğimin en iyi buydu. Sonuçta birisi yanıma yaklaşıyorken sessiz sedasız, bir hayalet kadar tasasız kalıp kaçamazdım.
Yaklaşık iki dakikanın bitiminde çözemediğim adımların sahibi, yanıma erişmişti. Yanıma gelir gelmez, “Burada beklemene gerek yok,” dedi. Ses tonunu işittiğimde tanıdım onu. Benimle konuşabildiğine göre uzun vadeli yurtdışı görevini tamamlayıp dönmüştü.
Beni tanımasın diye ona kaçamak bakışlar dahi atmadım.
“Mahzende bir gözcüye ihtiyaç yok, Ahu,” bakış atmamalarım nafileydi, tabii. Beni tanımıştı. Beni tanıması için illa ki ona bakmam, şarttan sayılmamıştı. “Düşmanın oğlu,” diyerek ekledi. “Denese bile kaçamaz.”
“İyi,” gerginliğimi atmak için boynumu hafif hafif kaşıdım. “Gözcülük yapmıyor olmam isabet olmuş, öyleyse.”
“Demek, gözcülük yapmıyorsun…”
“Yapmıyorum.”
“Peki,” yanıma, oturduğum basamağın boşta kalan diğer ucuna oturdu. “O zaman burada tek başına ne yapıyorsun, Ahu?”
“Sadece…” mahzene baktım. Yere döşenmiş taşlara yapışmış, feri atmış kan lekelerine baktım. O kanlarla sulanarak can bulan, taşların arasından fışkırarak mahzene sızan otlara baktım. Ara sıra sönüp ara sıra parlayan spot ışıkların aydınlığında salınan toz zerrelerine baktım. “Dinliyorum,” dedim Kibritçi Kız’a. “Yerdeki taşlara sinmiş çığlıkları dinliyorum; artık bedenlerini kaybetmiş olan çığlıkları dinliyorum.”
“Benden sana bir tavsiye,” dedi Kibritçi Kız. Epey alçak tonlamasıyla, şefkat tınısında sarf ediyordu kelimelerini. “Çığlıklara çok fazla kulak asma. Yoksa…”
Ansızın duraksaması, birazcık yan dönmeme sebebiyet verdi. Bu defa da ona baktım, “Yoksa ne?”
“Gerçek dünyanın sesine sağır olursun,” parmaklarını iç içe geçirip omuzlarını silkti. “Bu, senin engelin haline gelir. Ve biliyorsun; baban, bir tanecik varisinin herhangi bir engeli olmasını kabul etmeyecek bir adam.”
Doğru diyordu. Babam engelleri kusur vasfında algılıyor, en ufak bir kusur ihtimaline karşı sabır besleyemiyordu. Oysa hiç görmüyordu; toplumun kusurlu olarak etiketlediği Kıvanç, benim dünyamın yedi harikasına aynı anda hükmediyordu. Bu durum, dolaylı çevreden, beni de kusur abidesi kılıyordu. En azından o, damadı olduktan sonra babamın nezdinde.
Kibritçi Kız’ın ifadesini, “Şu tanıma bak,” diyerek kınadım. “Sanki bir babayı değil de bir öcüyü tanımlıyorsun.”
“Öcülerin de baba olmaya hakkı yok mu?”
“Bana babamı savunma.”
“Tamam,” dedi. “Sen de babanı yargılama,” yine de benim safıma geçmemişti.
“Ne yani,” diyerek çıkıştım. “Direkt kabul mü edeyim?” artık yüzümün görünüp görünmeyeceğini umursamadım. Hepten ona döndüm. “Sorgulamadan, karşı çıkmadan kabul mü edeyim? Babamın bu insanlık dışı mahzende yaptığı her işi kabul mü edeyim?” cildimde kurumuş gözyaşları, hücrelerimi azar azar yakıyordu. Ya da ben, içimdeki yangının eylemcisini gözyaşlarım sayıyordum. Çünkü ortada olmayana, kendi yaptıklarıma, iftira bulaştırmaktansa hâlihazırda belirgin olanı kirletmek daha kestirmeydi.
“İtiraz etmen yaşananları değiştirmeyecekse,” dedi Kibritçi Kız. “Kabul etmelisin,” hayret edilesi sakinliğini kuşanmıştı. “Kim bilir belki itiraz ettiğinde değil de kabul ettiğinde bir şeyleri değiştirirsin.”
Böylece ona neden Kibritçi Kız dediğimi bir kere daha anlamış bulundum. Zira kopkoyu karanlığın göbeğindeyken dahi nereden yakaladığını kestiremediğim kibritine tutunuyordu. Kibritin ucuna alev konduruyor, minicik tahta parçası küle evirilinceye değin en veremli hayallerden umut üretmeyi başarıyordu.
Başımı iki yana salladım, “Fazla iyimsersin.”
“Fazla gerçekçiyim,” dedi, beni düzeltti.
“Sen…” üzüntüler içinde mahzeni kast ettim, “Burayı kabul mü ediyorsun, yani?”
“Baban ve Vezir-i Azam, pis oyunların dönme dolap gibi döndüğü ahlak yoksunu bir güç camiasında yaşıyor,” diyerek açıkladı. “Ve bu camiada elini kolunu sallayarak gezersen dönme dolabın koltuklarına çarpıp durursun. İlerleyemezsin,” ellerini bacaklarının arasına sıkıştırdı. Kendini onaylayarak konuşmasına devam etti, “İlerlemek için bir stratejin olmak zorunda.”
“Bizim stratejimiz bu mu, peki?” diye sordum. Titreyen dudaklarım, sesimi doğru dürüst çıkartmama zorluk teşkil etse de ısrarla ekledim, “Adam kaçırmak mı?”
Kibritçi Kız, çözüme kavuşturulması elzem bir probleme rastlamışçasına bana baktı. Açılıp kapanan spot ışıkları altında, bakışlarına derinlik kazandırmasıyla birlikte oturduğum yerde rahatsızca kıpırdandım. Gözlerimi ondan kaçırdım.
“Bizim stratejimiz, lehimize çalışmaları için kuralları eğip bükmek,” dedi. Kısacık mühlet kadar duraksamasından sonra, sanki bir detayın ayırdına yeni varmışçasına kaşlarını çattı, “Ama anlayamadığım bir şey var…”
Uzandım. Yere yayılmış hantal taşların arasından güne karışan ot tanesini çekip koparttım. Onu dinlemeye odaklandım.
“Baban daha önce de adam kaçırdı. Hiçbiriyle ilgilenmedin. Sıra Kortanlar’ın oğluna gelince…” işaret parmağını dizine vurdu, “Neden birdenbire bu mevzuyla ilgilenmeye, düzeni sorgulamaya başladın?”
Ot parçasını evirdim çevirdim. İnce, yeşil gövdesini üç- beş parçaya ayırıp hantal taşların arasına -gerisingeri- serpiştirdim. Konuşmadım. Ona cevap vermedim. Hayatımı önce Kıvanç’la sonra onun alternatif kopyasıyla ilgilenmeye adadığım hakkında ona ser verip sır vermedim.
“Yüzüme bak, Ahu,” dedi. Otoritesine uymadım. Bu sebepten zor kullanmıştı. Başımdaki kapüşonu gözlerimin önünden çekip beni mercek altına yatırdı, “Ağladın mı, sen?”
“Toz,” dedim alelacele. “Toz…” inandırıcı olması adına birkaç defa öksürdüm, yapayca. “Çok fazla toz var,” parmaklarımın ucunu gözlerimin dibine dokundurdum. “Gözlerim yaşardı.”
Onu atlatamazdım. Yalan söylediğimi elbette kavramıştı. “Dikkati ol,” derken üstü kapalı vaziyette ikaz ediyordu, sanki. “Gözlerin, aksi için yaşarmasın sakın.”
Gözlerim aksi için yaşarmasınmış…
Aksi için aylardır yas tuttuğumu bilse, aklına mukayyet olamazdı.
“Sen,” avuçlarımı eşofmanıma sürttüm. Konuyu saptırdım, “Sen, beni nasıl buldun ki?”
“Aral İnşaat’ı bilirsin,” diyerek cevapladı. Neyse ki üstelememiş, konuyu saptırdığım rotaya uymuştu. “Burada sadece yerin değil, duvarların da kulağı var.”
Duvarların kulağı… “Sekreter kız,” diyerek mırıldandım. Oysa ben, peşimden gelmeyerek bana nezaket gösterdi sanmıştım. Fakat ilk işi, Vezir-i Azam’ın ardından, babamın tüm meselelerini kuralsız şartsız emanet etmekten gocunmadığı Kibritçi Kız’ı aramak olmuştu, meğer.
“Kalk haydi,” dedi Kibritçi Kız. “Gidelim.” Ayağa kalkıp pantolonunu silkeledi.
“Nereye?” diye sordum.
“Eve, tabii ki… Annen bekliyor,” sevinçle gülümsedi. “Büyük balık büyük kutlama gerektirir, unuttun mu?”
Gözlerimi devirdim, “Unutmak ne mümkün?”
Onun yaptığı gibi yapıp saniyeler içinde ayağa kalktım. Ani kalkışım başımı döndürse de aldırmadım. Aldıracağım daha ciddi konular vardı. Hiç içime sinmiyordu. Burada, vicdanım beni sıkboğaz ediyordu. Buna rağmen suskun kaldım; Amber’i yerin yedi kat dibindeki köhne mahzende yalnız başına bırakıp Kibritçi Kız’ın peşine takıldım.
Mahzenden çıkıp belediye otoparkına doğru yan yana yürümeye koyulduk. İleriye ithafen attığım adımların bitiminde düşündüm. Amber’i Kibritçi Kız’a anlatmayı düşündüm. Gerçekte, düşmanın oğlunun soyadını taşıdığımı Kibritçi Kız’a anlatmayı düşündüm. Zira bunları bilmiyordu, Amber’i büyük ihtimalle görmüş ve Kıvanç’ı anında unutmuştu.
Bundan on altı yıl önce, babam onu bir yetimhaneden alıp evimize -masalsı tabirimle camdan şatomuza- getirmişti. Onu eğitmiş, has adamı oluncaya değin özenle yetiştirmişti. Yetimhaneden çıkıp gelen kimsesiz bir kızın neden ailemize karıştığını asla öğrenememiştim. Bildiğim –babamın söylediği yegâne olgu, onda farklılık olduğuydu. Kibritçi Kız’da farklı bir şeyler olduğunu anneme fısıldıyordu. Farklılığın aslı ise hâlâ meçhuldü.
Öyle ya da böyle onunla beraber büyümüştüm. Bir mühlet sonra onu olmayan ablamın sıfatına bürümüştüm. Nedenlere dair beslediğim merakımı heybeme atmış onun ailemizdeki varlığını kabullenmiştim. Bunu, bana her koşulda destek olarak başarmıştı. Babamın üzerimde kurduğu ‘tek varis’ baskısına dayanmamı kolay kılarak başarmıştı.
Emindim, şimdi anlatsam beni dinlerdi. Anlattıklarıma saçmalık diyerek geçiştirmezdi. Derdimle dertlenirdi. Bana yardım ederdi. Ancak belediye otoparkına girdiğimiz sırada gördüğüm koyu yeşil renkli Jeep anlatmayı düşündüklerimi bir karahindiba tohumu misali uçurduğunda… Dikkatim dağılıvermişti.
Kibritçi Kız’ı takip etmeyi es geçtim. Koyu yeşil Jeep’e yaklaştım. Arabanın bitik haline bakakaldım. Kaportası göçmüştü. Farları kırılmış, yetmemiş, camları patlamıştı. Yemyeşil boyası çiziklerle dallanmış; tamponunda kurşun delikleri mesken avına çıkmıştı.
“Bu…” elimi kaldırdım. Jeep’in üzerine koydum, “Bu arabaya ne oldu?”
Onun peşinden ayrıldığımı fark eden Kibritçi Kız -çoktan- yanıma gelmişti. Ellerini keten pantolonunun ceplerine koyup kayıtsız tavrıyla yanıtladı beni, “Bizimkiler ve balık arasında ufak bir çatışma çıkmış.”
Demek çatışma çıkmış; söylediğine göre ufakmış. Lakin bıraktığı hasarın boyutu yüce dağları aşmış. Vardığım netice, yüreğimde katılaşmış. Gözlerime değen hasarın boyutu meğer Amber’in tenine, akabinde arabasına kadar taşmış.
Elimi arabadan çektim, “Sence düzelir mi?”
“Yeterince çabalarsan her şey düzelir. Bir araba nedir ki…” iyice anlamak istercesine devam etti, “Düzelmesini mi istiyorsun?”
İsteğimi saklamanın âlemi yoktu. “İstiyorum,” dedim.
“Düzelse bile, bu arabayla ne yapacaksın ki?”
“Bilmem,” gerginliğimi kaşıdığım boynuma akıttım. “Kullanırım belki.”
“Babanın onlarca arabası var. Ve hepsi son model…”
Zor bela ona çevirdim gözlerimi, “Ne olmuş, yani?”
“Yani, ciddi misin? Babanın arabalarından birini de pekâlâ kullanabilirsin.”
“Babamın arabaları,” dedim. Hafif bir kibirle sürdürdüm, “Bana keyif vermez.”
Durdu, bekledi. Beni baştan ayağa inceledi. “Tamam,” dedi iç çekerek. “Halledeceğim. Ama şu an çok oyalandık. Gidelim.”
Tekrardan takip ettim onu. Belediye otoparkının uç köşesine park ettiği Range Rover’ına bindi. Aynı şekilde ben de yolcu koltuğuna oturdum. Kemerini takıp motoru çalıştırdığında az evvelki incelemesini yineledi, “Bu arada,” diyerek sordu. “Saçlarını hangi ara kestin, sen?”
⚖

Eve geldiğimizde kâhyadan annemin güzellik merkezinde olduğunu öğrenmiştik. Bu denklemde iki saat boyunca yönetimden uzak kalacağım aşikârdı. Kibritçi Kız birkaç telefon görüşmesi yapmak için yanımdan uzaklaşınca odama çıkmış, kendimi banyoya atmıştım.
Yine buradaydım. Dönmüştüm.
Dönmüştüm işte, defaatle, hayatımın bırakıp gittiğim dönemine. Kaçsam da en az bir tilkinin titizliği ile yolculuğum sonlanmıştı kürkçü dükkânının girişinde. Akıbetimin gizi tedirginlikle dolduruyordu hislerimi, hem de. Onunla evlenmeden önce tek kişilik mücadele ediyordum hiç değilse. Artık sayısını ikiye katlamış olan mücadelem çekiyordu beni garip bir gafletin içine.
Banyodan çıkar çıkmaz koyulduğum hazırlık telaşında... Saçlarımdan bir tutamı, maşanın metal ucuna sarıp beklemeye başladım. Isının saç tellerime nüfuz edip tutamlara dalgalı şekiller vermesi için beklemeye başladım. Bu esnada makyaj masamın aynasına vuran görüntüme daldım.
Yüzümü yine onlarca farklı boya ile renk kartelasına dönüştürmüştüm. Dolabımı doldurup taşıran kıyafetlerden öylesine bir elbiseyi seçip giymiştim. Burada, yeniden babamın camdan şatosundayken, yeniden odamın duvarları arasındayken süs bebeği gibi hissediyordum kendimi. Annemin zevklerine göre giyiniyor, babamın yönlendirmesine göre davranıyor ve Vezir-i Azam’ın yasakladıklarını- yasaklamadıklarını takip ediyordum. Onlar söylüyordu ben yapıyordum. Karşıma Kıvanç çıktığında bitti sanmıştım. Hislerden yoksun bir bebek olmaktan kurtuldum sanmıştım. Ben, Kıvanç sayesinde hissetmeyi öğrenmiş, yaşamanın inceliklerini anlamıştım. Derken… Başa dönmüştüm; ta en başa.
Şekil almış tutamı serbest bıraktım. Bir başka tutamı maşaya dolayıp sil baştan bekliyorken dudaklarımı ısırdım.
Ben yine buradaydım da... Kıvanç yoktu. Geride onun mirası vardı. Benimle beraber, artık, Amber vardı.
Başka bir tutamı da sardım, sonra başka, sonra bir başka tutamı daha.
Kıvanç’ın sahip olduğu kişi Ahu Aral’dı. Ahu Aral, onu mahzende terk etmiş; onun uğrunda mücadele etmeyi istese de becerememişti.
Saçlarımı hepten dalgalı hale getirdim. Maşayı fişten çektim. Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirip katı dalgaları biraz biraz açtım. Başımı geriye yatırıp saçlarımı sağa ve sola salladım. Makyaj masanın önünde, oturduğum puftan kalktım.
Makyaj masasını bırakıp altın varakla çerçevelenmiş boy aynasının önüne geçtim. Kırmızı elbisemin eteklerinde biriken belli belirsiz kırışıklıkları elimin tersiyle düzelttim.
Aylar önce bu aynadan bana bakan yansımam, Ahu Aral’a aitti. Şimdi ise bana bakan yansımam bir Kortan oluvermişti. Ben, Ahu Kortan’dım. Topluma, aileme karşı yüzümü koruyacak; onların beni görmek istediği profilde davranacaktım. Bu benim pozitif yüzüm olacaktı. Negatif yüzüm ise bencilliğini sürdürecek şahsi çıkarlarım için uğraş verecekti. Benim şahsi çıkarlarım; yalnızca Amber’den meydana gelen şahsi çıkarlarım...
Ahu Aral, Kıvanç için savaşmamıştı. Ama Ahu Kortan, Amber için savaşacaktı.
Aynada kalan yansımama karşı gülümsedim.
Arkamı dönüp odamdan çıktım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

146okunma 21beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18