4. bölüm / 4
ATEŞ İÇİNDE AŞK3.BÖLÜM / GÜÇ GÖSTERİSİ
Bölümler 4Şu an: 3.BÖLÜM / GÜÇ GÖSTERİSİ
- 1 GİRİŞ644 kelime
- 2 1.BÖLÜM / LİDER6.752 kelime
- 3 2.BÖLÜM / KURDUN İNİNE GİREN AVCI7.639 kelime
- 4 3.BÖLÜM / GÜÇ GÖSTERİSİ8.261 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yalan, insanın kendine yarattığı en güvenli hapishanedir. Duvarlarını kendi ellerinle örersin ki kimse içindeki o yıkık şehri görmesin. Sevgi bir zaafsa, nefret bir pusuladır; ama yalan... Yalan sadece bir hayatta kalma sanatıdır. Ve bazen hayatta kalmak için, nefret ettiğin her şeye dönüşmen gerekir.
Ben hayatta kalmak için yapmıyordum belki ama nefret ettiğim şeye dönüştüğüm kesindi. Bir Karahan'ın ortağı olmak her Aksoy'un nefret ettiği şeydir.
Benimde öyleydi ama bir şeyi kesinlikle yapmam deme yoksa o şeyi kesinlikle yaparsın.
Denendi, onaylandı.
Saat 20.00'e yaklaşıyordu. Yaman birazdan kapıda olurdu.
Tabikide kendi evimde değildim. Mesajı aldıktan sonra kendime sokaklardan bir tane ev hazırlatmıştım. Eski bir sokak seçmeye özellikle dikkat etmiştim.
Mesajda ki şık giyin uyarısanada uymuştum. Üstümde kırmızı üst kısmı full kapalı, yırtmaçlı bir elbise seçmiştim. Üst kısmında kapalı olması kurşun izlerinin olması.
Yaman beni ilk defa elbise ile görecekti.
Saat tam 20.00 olunca Yaman'ın arabası kapıda durdu. Sözünün eri.
Arabanın motor sesi, sokağın sessizliğini bıçak gibi kesti.
Perdeyi araladım. Siyah araba, sokak lambasının solgun ışığında neredeyse bir gölge gibi duruyordu. Camlar koyu, içi görünmüyor... ama içinde kimin olduğunu biliyordum.
Yaman.
Kalbim hızlanmadı. Aksine... fazla sakindi. Bu da daha tehlikeliydi.
Kapı çalmadan önce derin bir nefes aldım. Aynadaki yansımama son kez baktım.
Bu ben değildim.
Ya da... artık bendim.
Kapı üç kez çalındı. Ne aceleci, ne sabırsız. Tam onun gibi.
Kapıyı açtım.
Ve ilk kez... Yaman'ın bakışları bir saniyeliğine duraksadı.
Gözleri üzerimde gezindi. Elbise. Duruşum. Yüzümdeki o soğuk ifade.
"Geç kaldım sanmıştım," dedi sakin bir sesle.
Kaşımı hafif kaldırdım.
"Dakikliğiyle tanınan birinin geç kalacağını düşünmen hataydı zaten."
Dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı. Bir kere otuz iki diş sırıtsa şaşarım.
Yaman elimi tutup dudağına götürdü. Elimin üstüne hafif bir öpücük kondurdu. Gözlerini gözlerime geri çıkarttı. "Gidelim mi?"
Elimle dışarıyı gösterdim. "Buyurun."
Yaman arkasını dönüp binanın merdivenlerinden inmeye başladı. Bende arkasından.
Dışarı çıktığımızda Yaman arabasının kapısını açıp beni geçmemi bekledi. Bir prenses gibi ona teşekkür edip nazikçe yerime oturdum.
Bugün normal davranıyoruz.
Yaman'da hemen yanıma oturdu. Ve evet şoför koltuğunda Cihan vardı.
Bu götümüze hep kuyruk mu olacak?
Bunu içimden söylemeyip dışarıyada söyledim. Yaman'a Cihan'ı gösterip, "Bu götümüzde hep kuyruk mu olacak?"
Rezilim.
Yaman ve Cihan şaşırmış gibi bana baktı. Cihan asıl bir an direksiyon hakimiyetini kaybetti ama hemen toparladı.
Cihan masum bir çocuk gibi, "Ben mi?" Diye sordu.
Cihan'a ters bir bakış attım. "Yaman bey götümüzde dolanamıyacağına göre ve kendimede diyemeyeceğime göre geriye arabada bir kişi kalıyor. Bil bakalım kim?"
"Ben."
"Aferin çocuğum."
"Çocuğum mu?" Dedi Cihan sert bir şekilde.
"Evet çocuğum."
"Bana böyle seslenmez misiniz?" Diye bağırdı. Bir an irkildim. Çünkü beklemiyordum.
"Çocuğum?"
"Yenge?" Benim damarıma basıyordu. Bizde öyle karşılık veririz.
"Bana böyle seslenmez misiniz?" Diye ben onu taklit ettim.
"Yenge, yengem, canım yengem, tek yengem, sevdiğim yengem, yengem de yengem!" Diye bağırmasını beklemiyordum.
Sinirden çığlık atmak istiyorum ama, "Ya sabır..." Demekle yetindim.
Bir kaç dakika sonra ihtişamlı bir yerin önünde durduk.
Yaman benden önce arabadan inip benim olduğum tarafın kapısını açtı.
"Teşekkür ederim." Deyip arabadan indim.
"Rica ederim karıcığım."
Karıcığım mı?
"Karıcığım?"
"Ben sana söylemeyi unuttum. Bu davete gelebilmem için yanımda karımı getirmem gerekti."
"Bu kişi niye benim?"
"Tanıdığım tek kadın sensin."
Ayy
Yaman'ın "Tanıdığım tek kadın sensin" itirafı, soğuk bir duş etkisi yaratmıştı. Bir Karahan'ın hayatında kadınlara yer olmadığını bilirdim ama bu kadar "hiçlik" beklemiyordum.
Ya çok büyük bir yalan söylüyordu ya da gerçekten o karanlık dünyasında benden başka kimsenin girmesine izin vermemişti.
Kolunu bana uzattı. O an, bir Aksoy olarak nefretimin damarlarımda çekildiğini, yerine buz gibi bir profesyonelliğin geldiğini hissettim.
Elimi dirseğine yerleştirdim. Parmaklarımın altındaki kumaşın dokusu bile pahalıydı, tıpkı bu oyunun bedeli gibi.
"Eğer bir pot kırarsan," diye fısıldadım, merdivenleri çıkarken. "O 'karıcığım' dediğin ağzını dikerim Yaman. Haberin olsun."
Gülmedi ama bakışlarındaki o sert ifade bir anlığına yumuşadı. "Benim karım olduğun sürece kimse sana soru sormaya cesaret edemez İnci. Sadece yanımda dur ve... birazcık beni seviyormuş gibi yap."
"O kadar iyi bir oyuncu olduğumu sanmıyorum," dedim dişlerimin arasından.
Ne kadar iyi olduğunu bir bilsen Yaman.
İçeri girdiğimiz an, devasa avizenin ışıkları kırmızı elbisemin üzerinde parladı. Salon, İstanbul'un en karanlık ama en güçlü isimleriyle doluydu. Gözler bize döndü. Fısıltılar, bir dalga gibi yayıldı. Yaman Karahan evlenmiş miydi? Kimdi bu kadın?
Yaman, belimi sahiplenici bir tavırla kavradı. Eli, elbisenin kapalı sırt kısmına denk gelmişti; tam da kurşun izlerimin gizlendiği yerin üzerine. Sıcaklığı, tenimdeki o eski sızıyla tuhaf bir tezat oluşturuyordu.
"Yaman Bey! Ne büyük sürpriz!"
Karşımıza çıkan adam, yeraltı dünyasının 'akıl hocası' olarak bilinen Halit Bey'di. Gözleri zehir gibi keskindi ve doğrudan bana bakıyordu.
"Ve bu güzel hanımefendi?" dedi Halit Bey, elimi öpmek için uzanırken.
Yaman beni daha da yakınına çekti. Sesi, salondaki tüm fısıltıları susturacak kadar tok ve emindi:
"Karım, İnci Karahan. Kendisi pek göz önünde olmayı sevmez ama bugün beni kırmadı."
İnci Karahan... Soyadımın bir saniyede silinip yerine can düşmanımın soyadının eklenmesi, kalbime iğne gibi battı. Ama yüzümdeki o buzdan maskeyi indirmedim. Aksine, en nazik ve en sahte gülümsememi takındım.
"Memnun oldum," dedim sesimi hiç titretmeden. "Yaman biraz abartıyor, aslında sadece seçiciyimdir."
Halit Bey güldü ama gözleri hala beni süzüyordu. "Karahan'ın seçimi her zaman en iyisidir. Ama dikkat et evlat, böyle bir kadını korumak, limanları korumaktan daha zordur."
Yaman'ın elinin belimde hafifçe sıkılaştığını hissettim. Bakışları Halit Bey'in üzerinde sabitlendi.
"Benim olanı kimsenin elinden alamayacağını en iyi siz bilirsiniz, Halit Bey."
Bu söz boş bir söz değildi. Bir geçmişi vardı. Bunu öğrenmekte bana düşüyordu.
Halit Bey'in yanından ayrılırken Yaman'ın eli hala belimdeydi. Bu fiziksel temas, rolün bir parçası mıydı yoksa beni gerçekten "sahipleniyor" muydu, ayırt etmek gittikçe zorlaşıyordu. Salonun ortasına doğru ilerlerken fısıltılar peşimizden geliyordu.
"İnci Karahan," diye fısıldadım, sadece onun duyabileceği bir sesle. "Bu soyadı bana yakıştığından değil, senin oyununa uyduğumdan taşıyorum. Sakın alışma."
Yaman, duraksamadan beni sakin bir köşeye, şampanya kadehlerinin olduğu tarafa yönlendirdi. "Soyadlar sadece etikettir İnci. Önemli olan o etiketin altında kimin olduğu."
Garsonun uzattığı tepsiden iki kadeh aldı ve birini bana uzattı. Kadehlerimiz birbirine çarptığında çıkan o ince çınlama sesi, etrafımızdaki yapay kahkahaların arasında kayboldu. Tam o sırada orkestra daha yumuşak, ağır bir ritme geçti.
"Bu dansı bana lütfeder misiniz karıcığım?" Diye teklif etti Yaman.
"Buraya gösteri yapmaya mı geldik yoksa iş mi konuşacağız?"
"En büyük iş, en iyi gösterinin içinde gizlidir," dedi ve beni dans pistine doğru çekti.
Müzik yavaşça odayı doldururken, Yaman bir elini belime yerleştirdi, diğer eliyle elimi kavradı. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Kırmızı elbisem, onun siyah takım elbisesiyle tam bir kontrast oluşturuyordu. İlk adımı attığımızda, gözlerimin en derinlerine baktı.
"Seni ilk defa böyle görüyorum," dedi, sesi müziğin içine karışıyordu. "Savaş alanında bir kurt gibiydin. Şimdi ise... bir kraliçe gibi."
"Kraliçeler tahtları için savaşır Yaman. Ben ise sadece hayatta kalmak için."
Dans ederken, etrafımızdaki kalabalık birer silüete dönüştü. O an sadece biz vardık. Yaman'ın kalbinin atışını göğsümde hissedebiliyordum. Şaşırtıcı bir şekilde sakin ama güçlüydü. Bir an için Aksoy olduğumu, onun Karahan olduğunu, birbirimizden nefret etmemiz gerektiğini unuttum.
Aklını topla İnci.
"Beni kurtarmak için ölmeyi göze almıştın," dedim, o sokağın karanlığındaki anı hatırlayarak. "Neden?"
Yaman beni kendi etrafımda bir tur döndürüp tekrar kendine çektiğinde, nefesi kulağımı teğet geçti. "Çünkü içimde bir yerlerde sanki seni korumam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Sana bir şey olursa suçlu benmişim gibi."
"Bana bir şey olursa kendini suçlamalar gerek yok. Bana hep bir şey oldu çünkü. Bu suçun üstünden kalkamazsın."
Tam o sırada Cihan, pistin kenarında dikilmiş, bir yandan etrafı kolaçan ederken bir yandan da "Yengeye bak be, nasıl da yakıştı abime" der gibi sırıtıyordu. Göz göze geldiğimizde ona öyle bir bakış attım ki, sırıtması anında dondu ve ciddiyetle havaya bakmaya başladı.
Dans bittiğinde, Yaman elimi bırakmadı. "Şimdi," dedi, bakışları tekrar keskinleşerek. "Oyunun en eğlenceli kısmına geliyoruz. Halit Bey'in çalışma odasında küçük bir imza töreni var ve benim yanımda 'karım' olarak o odada bulunman gerek"
Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. "Yani nefret ettiğim her şeye dönüşme vaktim geldi mi?"
"Dönüşmene gerek yok," dedi Yaman, kapıya doğru yürürken. "Zaten onlardan çok daha tehlikelisin." Ekledi. "Ve benimle evlenmek niye kötü?" Dedi kınarcasına.
İnci Aksoy olduğum için...
"Hatırlatmak isterim benim sevgilim var ve bu işler yüzünden bir haftadır konuşamıyorum."
Evet, Kenan'la bir haftadır konuşmadığım için sizde daha tanıyamadınız. En yakın zaman aramam lazım.
"Kusura bakmasın artık." Demekle yetindi.
Halit Bey'in çalışma odasına giden koridor, salonun gürültüsünden uzaklaştıkça daha da ağır bir sessizliğe büründü. Duvarlardaki eski tablolar sanki bizi izliyormuş gibiydi. Yaman'ın adımları kendinden o kadar emindi ki, bastığı yer titriyor gibi geliyordu bana.
Odanın ağır ahşap kapısının önünde durduğumuzda Yaman durdu. Elimi dirseğinden çekip belime yerleştirdi. Beni kendine o kadar yakın tutuyordu ki, kırmızı elbisemin ipek kumaşı onun kumaşına sürtünüyordu.
"Hazır mısın?" diye fısıldadı. "Bu odadan çıktığımızda artık sadece bir 'ortak' olmayacaksın. Tüm yeraltı dünyası senin bir Karahan olduğunu tescilleyecek."
Zamanı geldiğinde Aksoy olduğumu öğrendiklerinde benim ne kadar sinsi olduğumu anlayacaklardır.
"Benim için sorun yok," dedim buz gibi bir sesle. "Bir Karahan'ın nasıl yönetildiğini onlara göstermek zevk olacak."
Yaman'ın dudakları bu sefer gerçekten kıvrıldı. "Yönetilmek mi? Cesurca bir iddia."
Kapı açıldı. İçerisi yoğun bir puro kokusu ve loş bir ışıkla doluydu. Halit Bey, masasının başında oturmuş, yanında iki korumasıyla bizi bekliyordu. İçeri girdiğimizde gözleri doğrudan birbirine kenetli ellerimize kaydı.
"Buyurun, Karahan ailesi," dedi Halit Bey, sesi bir yılanın tıslaması kadar soğuktu. "Bir kadının elinin değmediği masalarda her zaman kan dökülür. Bakalım İnci Hanım masaya ne katacak?"
Yaman, benim için masanın karşısındaki deri koltuğu çekti. Bir kraliçe edasıyla oturdum. Yaman da hemen yanıma, kolunu koltuğumun arkasına atarak yerleşti. Bu duruşuyla "Ona dokunan bana dokunur" mesajını veriyordu.
Masada büyük bir sevkiyatın belgeleri duruyordu. Halit Bey belgeleri Yaman'a uzatırken, gözlerini benden ayırmıyordu. "Sevkiyatın güvenliği için Aksoylar'ın bölgesinden geçmemiz gerekiyor Yaman. Bu konuda eşinin bir nüfuzu olur mu?"
Yaman cevap vermeden önce ben araya girdim. Sesim, odadaki puro dumanını bıçak gibi kesti.
"Aksoylar bölgesinden geçmek için nüfuza değil, cesarete ihtiyacınız olur Halit Bey. Ama benim imzam o belgelerin altındaysa, kimse o kamyonların kapaklarını açmaya cüret bile edemez. Çünkü o zaman karşılarında sadece bir Karahan'ı değil, bir Karahan'ın öfkesini de bulurlar."
Halit Bey şaşırmıştı. Yaman ise gururla bana bakıyordu.
"Duyduğunuz gibi Halit Bey," dedi Yaman, kalemi bana uzatarak. "Karım ne diyorsa o."
Kalemi aldım. Parmaklarım titreyebilirdi ama asla izin vermedim. Kendi soyadımı reddedip "İnci Karahan" olarak o kağıda imzamı attım. Her harf, içimde bir yerleri yıkıyordu ama dışarıda inşa ettiğim o kale hiç bu kadar sağlam olmamıştı.
İşimiz bittiğinde odadan çıktık.
İçim çok yanıyordu.
Soyisimime ihanetti bu ama bu plandı.
Planda planlıktan çıkıyor yavaşça.
Koridorda Cihan bizi bekliyordu. Bizi görür görmez hemen yanımıza geldi.
"Abi, yenge... her şey yolunda mı?"
Yaman bana baktı, gözlerinde ilk defa oyunun ötesinde bir parıltı vardı.
"Yolunda Cihan. Yengen az önce masadaki herkesi tek bir cümleyle hizaya getirdi."
Cihan hayranlıkla bana bakıp, "Valla yenge, başta korkmuştum ama sen harbi Karahan olmuşsun," dedi.
Aksoy.
"Hala çocuğum diyebilirim Cihan," dedim, gerginliği dağıtmak için.
"Deme!" Dedi aceleyle ve önüne döndü.
"Gidelim o zaman." Dedi Yaman sadece. Açıkcası Yaman, Cihan ile benim aramdaki bu ilişkiyi seviyormuş gibiydi.
Arabaya bindiğim o kısa an, aslında sadece bir nefes molası gibiydi. Yaman, arabanın kapısı kapanır kapanmaz Cihan'a dikiz aynasından sert bir bakış attı. Cihan, daha kontağı bile çevirmemişti ki Yaman'ın sesi buz kesti.
"Gidiyoruz demiştik ama plan değişti," dedi Yaman. Gözleri hâlâ bendeydi, daha doğrusu dekoltemin bittiği ve o kırmızı kumaşın başladığı yerde. "Halit'in az önceki bakışları... Hoşuma gitmedi. Odanın içinde söylediklerin herkesin kulağına gitmiştir. Şimdi kaçar gibi gidersek, korktuğumuzu sanırlar. Tekrar içeri giriyoruz."
Tekrar mı?
"Ne?" dedim şaşkınlıkla. "Yaman, az önce imzayı attık, rolümüzü yaptık. Neden tekrar o yılan çukuruna giriyoruz?"
Yaman bana doğru eğildi. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, kokusu -odunsu ve biraz da tütün karışımı o koku- ciğerlerime doldu. "Çünkü," dedi fısıldayarak, "bir Karahan'ın karısı, bir zafer kazandıktan sonra sahneyi terk etmez. Alkışları toplar."
Kendimden şuan o kadar nefret ediyorum ki. Bir Karahan olarak alkış alıyorum, artı Yaman Ateş Karahan'ın karısı biliniyorum. Bir Aksoy olarak değil.
Kendimden çok nefret ediyorum.
Ekibim, belkide geldiklerine pişmanlar onlarla hiç konuşamadım. İçimizi dökemedik. Arkadaş gibi takılamadık. Geldikleri gibi ben gittim. Sonucu bile anlayamadık.
Cihan sırıttı, arabayı tekrar geri manevrayla park alanına yanaştırdı. "Hadi bakalım, ikinci perde," dedi neşeyle. Bu çocuktaki bu enerji beni bir gün öldürecekti.
Arabadan indiğimizde Yaman bu sefer belimi daha sıkı kavradı. Parmakları, sanki tenime mühür vurmak istiyormuş gibi sertti. İçeri girdiğimiz an, orkestranın sesi yükselmiş, ortam daha da hararetlenmişti.
Tam o sırada, genç ve oldukça yakışıklı, ama gözlerinden kibir akan bir adam yolumuzu kesti. Halit Bey'in oğlu, Aras.
"Yaman Bey, hemen kaçıyordunuz sanırım," dedi Aras, gözlerini edepsizce üzerimde gezdirerek. "Ama bu kadar güzelliği bizden mahrum etmeniz büyük haksızlık. İnci Hanım... Sizinle bir dans etme şerefine nail olabilir miyim?"
Bok olurum.
Yaman'ın vücudunun kaskatı kesildiğini hissettim. Belimdeki eli adeta bir mengene gibi sıkılaştı. Ortamdaki hava bir anda on derece soğudu.
"Karım yorgun, Aras," dedi Yaman. Sesi o kadar alçak ve tehlikeliydi ki, Aras'ın yerinde olsam bir adım geri atardım.
Aras ise geri adım atmak yerine bana bir adım daha yaklaştı. "Yorgun görünmüyor. Aksine, bu kırmızı içinde... fazlasıyla canlı."
Yaman'ın çenesi seğirdi. "Gözlerine hakim ol Aras. Yoksa onları bir daha bir şeye bakamayacak hale getirmek zorunda kalırım."
Aras hafifçe güldü, ama sinirleri bozulmuştu. "Sadece bir dans, Karahan. Karını bu kadar sakladığına göre, bir şeylerden çekiniyor olmalısın."
Yaman tam ağzını açıp adamın üzerine yürüyecekti ki, elini tuttum. Kendi oyunumu oynamanın sırasıydı. Yaman'a dönüp, en yapay ama en kışkırtıcı gülümsememi sundum.
"Hayatım, sadece bir dans," dedim, sesimi yumuşatarak. Yaman'ın gözlerindeki o saf öfkeyi görmek... nedense hoşuma gitmişti.
Kıskanıyordu. Bir Aksoy'u, düşmanını kıskanıyordu.
Tabiki bilmiyordu.
Yaman dişlerinin arasından, "İnci, sakın," diye uyardı.
"Kısa sürecek," deyip Aras'ın uzattığı eli tuttum. Pistin ortasına geçtiğimizde Yaman'ın bizi bir gölge gibi, eli silahının kabzasındaymışçasına izlediğini biliyordum.
Aras beni belimden tutup kendine çekmeye çalıştığında, ona izin vermedim. Aramıza o mesafeyi ben koydum.
"Çok cesursun," dedi Aras kulağıma doğru. "Yaman Karahan'ın malına dokunmak, ateşe yürümek gibidir."
"Ben mal değilim, Aras," dedim buz gibi bir sesle. "Ve emin ol, o ateş seni yakmadan önce ben seni kül ederim."
Dans ederken gözüm Yaman'a kaydı. Elindeki şampanya kadehini öyle bir sıkıyordu ki, camın patlamasından korktum. Cihan yanına gidip bir şeyler söyledi ama Yaman onu duymuyor gibiydi. Bakışları sadece Aras'ın elinin benim belimdeki duruşuna kilitlenmişti.
Müzik biter bitmez, Yaman yanımızda bitti. Aras'ın elini belimden adeta söküp attı ve kolumu tutup beni kendine çekti.
"Bu kadar yeter," dedi Aras'a. "Bir dahaki sefere bu kadar nazik olmayacağım."
Bir daha ki sefere ben olmayacağım.
Beni neredeyse sürükleyerek kalabalığın içinden çıkardı. Cihan arkamızdan "Yenge, valla abi patlayacak, kaç kaç!" diye fısıldıyordu.
Bahçenin tenha bir köşesine geldiğimizde Yaman beni duvara yasladı. Elleri başımın iki yanındaydı, kaçacak yerim yoktu. Nefesi sıklaşmıştı.
"Ona neden izin verdin?" diye gürledi.
"O züppenin sana dokunmasına neden izin verdin?"
"Oyunun bir parçası değil miydi bu?" dedim meydan okuyarak. "Herkesi inandırmamız gerekiyordu."
"Bu oyun değil!" diye bağırdı. Sonra duraksadı. Sesindeki o çiğ öfke, yerini daha derin, daha karanlık bir şeye bıraktı. "Kimse sana o şekilde bakamaz. Kimse sana dokunamaz. Anladın mı beni? Sadece ben..."
Sustu. Gözlerindeki o karmaşa, nefretle arzunun birbirine girdiği o an, kalbimin bir anlığına teklediğini hissettim.
"Neden?" diye sordum, sesim ilk defa titreyerek. "Neden bu kadar umursuyorsun Yaman?"
Yaman yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Dudaklarımız arasında sadece santimler vardı. "Çünkü İnci... Ben kimsenin diline düşmek istemiyorum. Karım diye biliniyorsan elini kolunu sallayarak davranamazsın."
Tam o sırada telefonum titredi. Çantamdaki ekranda bir isim parlıyordu: Kenan.
Yaman'ın gözleri ekrana kaydı. Az önceki o yoğun duygu, yerini tekrar buzdan bir duvara bıraktı. "Sevgilin arıyor," dedi iğneleyici bir tonla. "Git ve ona ne kadar güvende olduğunu anlat. Eğer anlatabilirsen." Daha fazla bir şey demeden arkasını dönüp gitti. Arabaya binip beni beklemeye başladı.
Yaman'ın arkasını dönüp gidişi, omuzlarındaki o kaskatı öfke ve hayal kırıklığı karışımı duruşu... Bahçenin soğuk havası, kırmızı elbisemin içindeki titrememi dindirmeye yetmiyordu. Kenan'ın ismi ekranda yanıp sönmeye devam ederken, Yaman'ın "Sevgilin arıyor" deyişindeki o zehirli ton kulaklarımda yankılanıyordu.
Telefonu çantama geri tıktım. Açamazdım. Kenan'a şu an ne diyebilirdim ki? "Kusura bakma canım, az önce düşmanımın karısı olarak bir yeraltı sevkiyatına imza attım, şimdi de beni kıskandığı için bahçede sıkıştırdı mı?"
Topuklularımın betonda çıkardığı sert seslerle arabaya doğru yürüdüm. Cihan kapıyı açmış, yüzünde "Eyvah, fırtına kopmuş" ifadesiyle bekliyordu.
Arka koltuğa, Yaman'ın yanına oturduğumda içerideki hava o kadar ağırdı ki nefes almak zordu. Yaman camdan dışarı bakıyordu, profilindeki o sert hatlar loş ışıkta daha da keskinleşmişti.
"Cihan, eve sür," dedi Yaman. Sesi, az önce bahçedeki o tutkulu öfkeden eser kalmamış, tamamen mekanikleşmişti.
"Hangi eve abi? Yengemin evine mi?"
"Kendi evimize," dedi Yaman buz gibi bir sesle.
"Yaman, saçmalama," dedim dikleşerek. "Benim gitmem gereken bir hayatım var. Kenan bekliyor seninle aynı çatıda kalacak değilim."
Yaman yavaşça bana döndü. Gözleri kapkaranlıktı. "Seni bu elbiseyle ve bu isimle o sokağa bırakacağımı mı sanıyorsun? Aras'ın adamları ya da Halit'in gözcüleri peşinde olacak. İnci Karahan bu gece kocasının yanında kalacak. Oyunun kuralı bu."
"Bu oyun artık fazla uzadı!" diye bağırdım ama sesim istediğim kadar güçlü çıkmadı. Cihan'a döndüm hemen. "Benim evime sür." Cihan kapana kısılmış gibi bir bana bir de Yaman'a bakıyordu. Yaman'ı dinleyecekti patrondu sonuçta.
"Bizim eve sür." Dedi Yaman.
Hemen itiraza geçtim. "Benim eve sür. "
"Bizim eve."
"Benim eve!"
"Bizim eve!"
Sertçe Yaman'a döndüm. "Ben evime sen evine!"
"Benim evime ikimizde." Hala sakın konuşuyordu.
Bu çatışma ne kadar sürecekti?
En sonunda Cihan araya girdi. "Kusura bakmayın ama ben daha fazla dayanamayacağım. Yaman bey evine yengem yani İnci hanım evine."
Yaman'da pes etti. "Yengeni eve götür koçum."
Sinirimi bozmaya çalışıyorlar dimi.
"Demez misiniz şu kelimeyi?"
"Hangi kelimeyi yenge." Dedi Cihan.
"Kes ya öff." Diye mırıldanıp koltuğumda geriye yaslandım
Yol boyunca kimse konuşmadı. Cihan bile o şakalarından yapmadı.
Araba, benim için hazırlanan o eski sokağın girişinde durduğunda, gökyüzü iyice kararmış, sokak lambaları cılız bir ışıkla etrafı aydınlatmaya çalışıyordu. Kırmızı elbisemin içinde kendimi bu sokağa, bu eve ait hissetmiyordum ama bu geceki rolümün son sahnesi burasıydı.
Yaman arabadan inmedi. Sadece camı hafifçe indirdi ve dışarıdaki sessizliği dinledi. Bakışları hala mesafeli, hala o bahçedeki gerginliğin izlerini taşıyordu.
"Yarın sabah," dedi Yaman, sesi motorun mırıltısına karışarak. "Cihan seni buradan alacak. Sevkiyatın ilk detayları için ofise geçmemiz gerekiyor."
Bir bitmedi zaten şu sevkiyatta. Bittiği gibi kabuğuma geri çekiliyorum.
"Tamam," dedim sadece. Daha fazla tartışacak gücüm kalmamıştı.
Arabadan inip eski binanın kapısına doğru yürüdüm. Topuklarımın çıkardığı sesler boş sokakta yankılanırken, arkamda motorun uzaklaşan sesini duydum.
Merdivenleri çıkarken içimdeki o Aksoy-Karahan savaşı henüz bitmemişti. Üstelik bir de Kenan meselesi vardı.
Eve girip kapıyı kilitlediğim an, kendimi yere bırakmamak için zor tuttum. Elbisenin fermuarını indirip o ağır kumaştan kurtulduğumda, aynadaki yansımamda sadece kurşun izlerimi ve yorgun gözlerimi gördüm. Tam o sırada telefonum tekrar titredi. Kenan.
Bu sefer açtım.
"İnci!" dedi Kenan, sesi panik ve özlem doluydu. "Neredesin sen? Kaç saattir, kaç gündür... Aklımı kaçıracaktım! Evine geldim, yoktun. Kimse nerede olduğunu söylemiyor."
"Canım, sakin ol," dedim, sesimi normal çıkarmaya çalışarak. "Çok yoğun bir işin ortasındaydım. Telefonum çekmiyordu, şarjım bitti... Biliyorsun, ekiple yeni bir operasyon hazırlığındayız."
"Bu kadar uzun sürmezdi İnci. Bir şeyler saklıyorsun. Sesin... sesin farklı geliyor. Sanki... sanki başka bir yerdesin."
"Sadece yorgunum. Yarın konuşalım mı? Söz veriyorum her şeyi anlatacağım."
Kenan bir süre sustu. O sessizlikte yalanımın ne kadar eğreti durduğunu hissettim. "Tamam," dedi sonunda, sesi kırgın. "Yarın sabah kapındayım. Kahvaltıya geleceğim. Sakın kaçma."
Telefonu kapattıktan sonra derin bir iç çektim. Yarın sabah Cihan kapıda olacaktı. Kenan'la Cihan'ın karşılaşması demek, her şeyin patlaması demekti.
O gece uykumda bile kırmızılar içindeydim. Yaman'ın o karanlık bakışları, Halit Bey'in zehirli sözleri ve Kenan'ın hayal kırıklığı...
🔥
Sabah güneş sokağın kirli camlarından içeri sızdığında, kapı zilinin sesiyle yerimden fırladım.
Gelen kimdi? Cihan mı, yoksa söz verdiği gibi Kenan mı?
Kapıyı açtığımda karşımda ikisini de görmeyi beklemiyordum. Cihan, parlak siyah arabasının yanında sırıtırken; Kenan, elinde bir paketle merdivenlerin başında donup kalmıştı. Kenan'ın gözleri önce Cihan'a, sonra onun yaslandığı o lüks arabaya, en son da benim dağınık halime kaydı.
"İnci?" dedi Kenan, sesi titreyerek. "Bu adam kim? Ve bu araba... senin burada ne işin var?"
Cihan, durumu hiç anlamamış gibi (ya da bilerek) neşeyle atıldı: "Yenge! Hadi, abi bekliyor. Geç kalıyoruz bak, bugün imza günü değil, icraat günü!"
Evet, Cihan level atladı.
Kenan'ın yüzündeki o 'yenge' kelimesiyle oluşan ifadeyi hayatım boyunca unutamayacaktım. Yumruklarını sıktı ve bana doğru bir adım attı.
"Yenge mi? İnci, bana neler olduğunu hemen şimdi açıklayacaksın!"
Yedik mi naneyi? Yedik.
Kenan, elindeki kahvaltılık paketini öyle bir sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz olmuştu. "Yenge mi?" diye tekrar etti, sesi fırtına öncesi sessizlik gibiydi. "İnci, bu çocuk ne saçmalıyor? Kimin abisi bekliyor? Sen kime, ne zaman yenge oldun?"
Cihan, durumun ciddiyetini nihayet kavrayıp elini ensesine attı, mahcup bir ifadeyle bana baktı. "Şey... ben aslında... ağzımdan kaçtı."
"Cihan, arabaya geç!" diye gürledim. Sesimdeki otorite onu bir anlığına irkiltti. Cihan ikiletmeden arabaya doğru seğirtirken, Kenan'ın kolundan tutup onu içeriye, dağınık evime çektim. Kapıyı kapattığım an Kenan kolunu hızla kurtardı.
"Bana sakın yalan söyleme," dedi Kenan, sesi titriyordu. "O araba, o çocuk... Hepsi Karahanlar'ın tarzı. İnci, sen o adamın yanına mı girdin? O katilin, o düşmanın yanına mı?"
"Kenan, sadece dinle," dedim nefes nefese. "Bu bir görev. Ekibimle planladığımız bir sızma operasyonu. Yaman Karahan'ın güvenini kazanmam gerekiyordu ve en hızlı yol buydu. 'Eşi' rolünü oynamak zorundayım."
"Rol mü?" Kenan bir adım yaklaştı, gözleri dolmuştu. "Dün gece seni aradığımda neredeydin? O elbiseyi giyip onunla dans mı ettin? Onun soyadını mı taşıyorsun şimdi?"
Tam cevap verecekken dışarıdan sert bir korna sesi duyuldu. Cihan sabırsızlanıyordu. Ama asıl korkum, Yaman'ın Cihan'ı kontrol etmek için çoktan yola çıkmış olma ihtimaliydi.
"Gitmem lazım," dedim feryat edercesine. "Eğer şimdi gitmezsem her şey boşa gider. ekibin, benim hayatım tehlikeye girer. Lütfen, bana güven."
Kenan acı bir gülüş attı. "Sana güveniyorum İnci. Ama o adama güvenmiyorum. O sana sadece bir rol arkadaşı gibi bakmıyor."
Hızla hazırlanıp, üzerime siyah bir deri ceket geçirerek dışarı fırladım. Kenan kapının eşiğinde öylece kalmıştı. Merdivenleri inerken arkama bakmamaya çalıştım. Arabaya bindiğimde Cihan'a öyle bir bakış attım ki, çocuk direksiyona yapıştı.
"Yenge, valla bilerek olmadı..."
İşaret parmağımı tehtidkar bir şekilde salladım. "Bana bir daha yenge dersen senin parçalarını hayvanlara yem ederim."
"Asla."
İyi o zaman der gibi kafamı salladım. Koltukta geriye kayıp kafamı cama yasladım.
Yol boyunca ikimizinde çıtı çıkmada şirkete gelmiştik. Şirketin devasa cam binasının önüne geldiğimizde, otoparktaki keskin fren sesi Cihan'ın ne kadar gergin olduğunun kanıtıydı. Kapımı açmasına izin vermeden indim. Sert adımlarla asansöre ilerlerken Cihan arkamdan, "Benim suçum yoktu ki, Kenan abi birden damladı," diye mırıldanıyordu. Ona dönüp tek kelime etmedim; şu an öfkem bir volkan gibiydi ve patlayacağı ilk yer Yaman'ın odası olacaktı.
Asansör en üst kata çıktığında kapılar açılır açılmaz Yaman'ın çalışma odasına daldım. Yaman, geniş masasının başında, önündeki tabletle ilgileniyordu. Başını bile kaldırmadan, "Geç kaldın," dedi o her zamanki soğuk ve hakim sesiyle.
"Geç kalmamın sebebi senin 'koçum' dediğin Cihan'ın çenesini tutamaması!" diye bağırdım masasına dayanarak.
Yaman yavaşça başını kaldırdı. Gözlerinde en ufak bir şaşırma yoktu. "Ne oldu? Sevgilin 'yenge' kelimesine pek mi takıldı?"
"Kenan'ın neye takıldığı seni ilgilendirmez! Ama benim operasyonumu, hayatımı ve güvenliğimi tehlikeye atıyor. Oraya neden geldi? Neden benim kapımın önünde bu saçma tiyatroyu sergiliyorsunuz?"
Yaman ayağa kalktı. Masanın etrafından dolanıp tam karşımda durdu. Aramızdaki mesafe yine o tehlikeli sınıra gelmişti.
Yaman'ın üzerime doğru attığı her adımda, odadaki oksijenin azaldığını hissediyordum. Masasına yaslanmış haldeyken kaçacak yerim yoktu; zaten bir Aksoy kaçmazdı. Yaman, elini masanın kenarına, hemen belimin yanına dayadı. Bakışları o kadar yoğundu ki, bir an için zihnimdeki tüm planlar birbirine girdi.
"Güvenlik diyorsun..." dedi, sesi fısıltıdan hallice ama bir o kadar keskin. "Senin güvenliğin, benim yanımdayken başlar İnci. O sokağın köşesinde, ne idüğü belirsiz bir adamın kapında bitmesiyle değil."
"O adam ne idüğü belirsiz biri değil! O benim sevgilim, Yaman. Ve senin adamın yüzünden şu an her şey mahvolmak üzere!"
Yaman'ın çenesi kasıldı. "Sevgilin..." dedi, kelimeyi ağzında zehirli bir tat varmış gibi geveleyerek. "Eğer o adam senin neyle uğraştığını, kiminle dans ettiğini ve kimin soyadını kağıtlara kazıdığını bilseydi, hala sevgilin kalır mıydı merak ediyorum."
"Bu seni hiç ilgilendirmez."
"İlgilendirir," diye gürledi aniden. Sesi odada yankılandı. "Çünkü dün gece o imzayı attığın andan itibaren sen benim sorumluluğumdasın. Ve benim olan hiçbir şey, başka birinin kapısında boynu bükük bekleyemez."
"Ben senin değilim!" diye çıkıştım, göğsüne sert bir darbe indirerek. Ama o, yerinden bile kıpırdamadı. Aksine, elimin değdiği yer ısınıyordu.
Yaman derin bir nefes aldı, gözlerini yumup sakinleşmeye çalıştı. Sonra tekrar açtığında o buz gibi profesyonelliğine geri dönmüştü.
"Cihan'ın hatasının bedelini sonra ödeteceğim. Ama şimdi işimize bakıyoruz. Sevkiyat rotası belli oldu. Aksoy bölgesinden geçeceğiz."
Kendi ailemin bölgesinden... Kalbim teklemişti ama belli etmedim. "Peki, plan ne?"
Yaman masaya dönüp bir harita açtı. "Halit'in kamyonları gece 03.00'te yola çıkacak. Sen ve ben, eskort aracında olacağız. Aksoylar'ın sınırına geldiğimizde, senin o 'etkili' imzanın ve varlığının kapıları açmasını bekliyorum."
"Ya açılmazsa?" diye sordum, aslında sonucun ne olacağını çok iyi bilerek. Herkes beni, Karahanlar'ın gelini olarak göreceklerdi. Bu düşünce mideme bir kramp soktu.
"Açılmazsa," dedi Yaman, silahını masanın üzerine bırakırken. "Savaş başlar. Ve o savaşta kimin tarafında olduğunu seçmek zorunda kalırsın."
Gece 02.45 - Aksoy sınırı
Karanlık, Karadeniz'in hırçın dalgaları gibi etrafımızı sarmıştı. Siyah SUV'un içinde, Yaman'ın yanında oturuyordum. Arkamızda üç tır, içleri Halit Bey'in "özel" yükleriyle dolu... Sınıra yaklaştıkça farlarımızın aydınlattığı yolda barikatlar görünmeye başladı.
Silahlı adamlar yolu kesmişti. Kendi adamlarımız. Kendi ailemin askerleri. Benim ekibim burada değildi. Önceden konuşmuştuk. Bizim planımız bu sevkiyatı direk geçirmekti. Bize bir etkisi olmayacaktı. Çünkü içi boştu hepsinin...
Yaptığımız plan bunun parçasıydı. Ben tırların yerini söylemiştim, onlar tırları boşaltmıştı. Kendilerinin gelmemesini özellikle istemiştim. Bu yüzden bizim korumalardan vardı.
"Sıra sende, karıcığım," dedi Yaman. Sesi alaycı değildi; aksine, ne yapacağımı merak eden bir merakla doluydu. Karıcığım demeside bu oyunun içine girdiğimiz için. Kulağımızda kulaklık var.
Arabadan indim. Soğuk hava yüzüme bir tokat gibi çarptı. Barikattaki adamlar silahlarını doğrulttu ama beni gördüklerinde duraksadılar. Beni tanıdıklarını biliyordum ama bu kılıkta, bu arabada görmeyi beklemiyorlardı.
"Yolu açın!" dedim, sesimdeki otoriteyi en üst seviyeye çıkararak.
"İnci Hanım?" dedi içlerinden biri, şaşkınlıkla. "Sizin burada ne işiniz var? Ve bu Karahan araçları..."
Tam o sırada Yaman arabadan indi ve yanıma geldi. Elini sahiplenici bir tavırla omzuma attı. Barikattaki adamların gözleri fal taşı gibi açıldı.
"İnci Hanım artık bir Karahan," dedi Yaman, sesi gecenin sessizliğini bıçak gibi yırtarak. "Ve bu sevkiyat onun onayıyla geçiyor. Bir itirazı olan var mı?"
Adamlar birbirine baktı. Aksoy kanı taşıyan birinin, bir Karahan ile bu kadar yakın olması onlar için imkansızdı. Ama benim yüzümdeki o sert ifade, onlara geri adım attırdı.
Barikat yavaşça açıldı. Tırlar gürültüyle geçmeye başlarken, Yaman kulağıma eğildi.
"Harikaydın. Ama merak ediyorum..." dedi, gözleri karanlıkta parlayarak. "Bunu Karahanlar için mi yaptın?"
"Sadece işimi yaptım Yaman," dedim, titreyen ellerimi deri ceketimin cebine gizleyerek.
O sırada telsizden bir ses yükseldi: "Abi! Arkadan baskın var! Aksoylar değil... Bunlar başkası!"
Silah sesleri ormanın içinden yankılanmaya başladığında, Yaman beni hızla yere, arabanın kaportasının arkasına çekti. "Cihan! İnci'yi al ve buradan uzaklaş!" diye bağırdı.
"Hayır!" dedim, belimdeki silahı çıkararak. "Ben hiçbir yere gitmiyorum. Bu benim imzamın olduğu sevkiyat, kimse buna dokunamaz!"
Yaman, mermilerin havada uçuştuğu o kaosun ortasında bana baktı. Gülümsedi. İlk defa, o otuz iki diş dediğim ama aslında sadece bir Karahan'ın vahşi gururunu yansıtan o gülümsemeyi gördüm.
"İşte benim karım," dedi.
Çatışma başlamıştı. Ama asıl savaş, kalbimin içindeki o yıkık şehirde veriliyordu. Kimin için ateş ediyordum? Ailem için mi? Görevim için mi? Yoksa yanımdaki bu karanlık adam için mi?
Hiçbiri. Kendim için.
Yaman, bir yandan ateş ederken diğer yandan beni SUV'un arkasına doğru siper almıştı. Mermiler metal aksama çarptıkça çıkan kıvılcımlar, az önce masada atılan o sahte imzaların bedeli gibiydi.
"Cihan! Sağ kanadı tut!" diye kükredi Yaman.
Cihan, her zamanki lakayt halinden sıyrılmış, profesyonel bir tetikçiye dönüşmüştü. "Abi, bunlar kim bilmiyorum ama Aksoy taktiği değil bu! Çok dağınık saldırıyorlar!" diye bağırdı.
Cihan haklıydı. Kendi adamlarım -Aksoylar- tırların boş olduğunu bildikleri için şu an sadece uzaktan izliyor olmalıydılar. Bu saldırı, Halit'in pastasından pay almak isteyen başka bir leş kargası grubuydu. Yani tırların içinin boş olduğunu anlarlarsa, sadece Yaman değil, benim de planım çökerdi.
"Yaman, tırları korumalıyız!" diye bağırdım, SUV'un kapısının arasından iki el ateş ederek.
Yaman şaşkın bir bakış attı ama hemen toparladı. "Senin bu cesaretin beni bir gün ya vezir edecek ya rezil İnci!"
Çatışma şiddetlendiğinde, saldırganların tırlara yaklaşmasını engellemek için öne atıldım. Kendi güvenliğimden çok, tırların kapaklarının açılmasından korkuyordum. Eğer o kapaklar açılırsa, Yaman içindeki o boş kasaları görecek ve her şey bitecekti.
"Yaman, ileri çıkıyoruz! Onları ormana geri süpürmeliyiz!" dedim.
Yaman, benim bu hırsımı 'sadakat' sanıyordu. Birlikte, mermi yağmuru altında siper değiştirerek ilerledik. Yaman'ın omuz omuza çarpışırken bana attığı bakışlarda ilk kez şüphe değil, saf bir hayranlık vardı. Son saldırgan da ormanın derinliklerinde kaybolduğunda, telsizden Cihan'ın sesi duyuldu:
"Abi, alan temiz. Tırlar sağlam."
Derin bir nefes aldım. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi ama korkudan değil, kıl payı kurtulmuş olmamızdan. Yaman yanıma geldi, üstü başı barut kokuyordu. Elini yüzüme uzatıp, yanağımdaki bir çamur lekesini sildi.
"İyi misin?" diye sordu. Sesi ilk kez bu kadar yumuşaktı.
"İyiyim. Sadece... sevkiyatı bitirelim artık," dedim, gözlerimi kaçırarak.
Sevkiyat noktasına vardığımızda, Halit'in adamları tırları teslim almak için bekliyordu. Tırların mühürleri bozulmamıştı; çatışma sırasında kimse kapakları açmaya cesaret edememişti. Yaman, teslimat formunu imzalarken yanıma gelip kolunu belime doladı.
"Gördünüz mü Halit Bey?" dedi Yaman, telefonda Halit'e hitaben. "Karım sayesinde Aksoy bölgesini tereyağından kıl çeker gibi geçtik. Üstelik bir de baskın püskürttük. İnci Karahan bu gece bu malın sigortasıydı."
Halit'in telefondaki memnuniyet dolu sesini duyabiliyordum. O an anladım: Yaman hâlâ hiçbir şeyden şüphelenmiyordu. Tırların içindeki o 'hiçlik' şimdi Halit'in depolarına doğru yol alıyordu. Onlar kutuları açtığında, ben çoktan izimi kaybettirmiş olacaktım. Ya da öyle umuyordum.
Dönüş yolunda SUV'un arka koltuğunda yine yan yanaydık. Cihan bu sefer sessizdi, o da yorulmuştu. Yaman başını arkaya yasladı ve gözlerini kapattı.
"Neden yaptın?" diye sordu aniden, gözlerini açmadan.
"Neyi?"
"Kendini siper ettin. O tırlar senin için sadece birer kağıt parçası olmalıydı. Ama sanki... kendi hayatınmış gibi korudun onları."
"Çünkü benim imzam vardı altında," dedim, en ikna edici ses tonumla. "Bir Karahan'ın imzası yere düşmez, öyle demiştin ya?"
Yaman gülümsedi. Bu seferki gülümsemesi karanlık değil, huzurlu gibiydi. Elini uzatıp elimi tuttu. Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi. "Biliyor musun İnci... Senin Aksoy olduğundan şüphelenenlere, bu geceki halini göstermek isterdim. Sen bir Karahan'dan daha Karahan'sın."
Kim öyle düşünüyormuş be.
İçim cız etti. Ben bir Aksoy'dum ve onu kendi oyununda, kendi soyadıyla mat etmiştim. Ama elinin sıcaklığı... o gerçekti. Ve bu gerçeklik, planımdaki en tehlikeli sızıntıydı.
Evin önüne geldiğimizde, sabahki o kaosun izleri hâlâ kapıdaydı. Kenan'ın kahvaltılık paketi merdivende kalmış, kuşlar tarafından didiklenmişti.
"Sabahki o adam..." dedi Yaman, arabadan inmeden önce. "Eğer seni bir daha rahatsız ederse, sadece söyle. Kenan ya da her kimse, benim karımın kapısında bekleyemez."
"Bir,o beni rahatsız etmiyor. İki ben senin karın değilim. Üç sen benim hiçbir şeyime karışamazsın. Dört o benim sevgilim" dedim soğukça. "Git artık Yaman."
Yaman arabanın camından bana bakmaya devam etti. "Yarın ofiste görüşürüz, karıcığım. Bugün kazandığımız zaferin kutlamasını yapacağız."
Araba uzaklaşırken, karanlık sokakta tek başıma kaldım. Başarmıştım. Sevkiyat tamamlanmıştı, tırların boş olduğunu anlamamışlardı ve Aksoy olduğuma dair en ufak bir ipucu bırakmamıştım. Ama yukarı çıktığımda, telefonumdaki mesaj kutusunda Kenan'dan gelen o son mesaj duruyordu:
"Seni o adamın yanında, o soyadıyla gördüğüm an bittim İnci. Ama asıl biten sensin. Oraya neden girdiğini biliyorum. Ama nasıl çıkacağını sen bile bilmiyorsun."
Hemen cevap yazdım.
"Kenan, o adamın karşısında oturduğum her an, aynaya baktığımda kendi yabancımı görüyorum. Ama o yabancı, senin sevdiğin İnci'yi korumak için o maskeyi takıyor. 'Bittiğimi' söylüyorsun ya... ben aslında asıl şimdi, senden uzak, o soyadının soğukluğu altında öldüğümü hissediyorum.
Ama oradan çıkmanın tek yolu, o bataklığın içine kadar girip köklerini kurutmaktan geçiyor. Ben bu riski korkusuz olduğum için değil, sensiz bir hayatın korkusu her şeyden büyük olduğu için alıyorum. Lütfen, beni yargılarken sadece o adamın yanında duran kadını görme; o kadının gözlerine bak, seni nasıl bir özlemle beklediğini göreceksin. Ben o kapıdan çıkacağım Kenan, çünkü benim çıkış biletim senin varlığın. Beni oradan sen çekip alana kadar, sadece seni düşünerek nefes alıyorum."
Biraz yalan atmış olabilirim.
Aynaya baktım. Üzerimdeki deri ceket, yüzümdeki barut izi ve ruhumdaki o büyük yalan.
"Ben hâlâ bir Aksoy'um," diye fısıldadım kendime. Ama aynadaki yansımam bana 'İnci Karahan' gibi bakıyordu.
Ve en kötüsü; Yaman Ateş Karahan, hayatının en büyük darbesini şimdilik en güvendiği, herkese övdüğü kadından alacaktı. Yani benden.
Özür dilerim Yaman Ateş Karahan.
🔥
Bu sabah kalktığım gibi Aksoy malikânesine gelmiştim. Aksoy malikanesinin o her zamanki soğuk ve strateji kokan havası, içeri girdiğim an beni karşıladı. Koridorda yankılanan botlarımın sesi, ekibin toplandığı geniş salona yaklaştıkça yavaşladı.
İçeridekiler -benim gerçek ailem, yani ekibim- masanın etrafına dizilmiş, dün geceki operasyonun verilerini inceliyorlardı. Kapıyı açtığımda hepsi birden başını kaldırdı. Gözlerinde hem bir rahatlama hem de cevaplanması gereken onlarca soru vardı. Duru, elindeki tableti masaya bırakıp bana doğru yürüdü. "İnci? Geldiğine göre Yaman hâlâ hiçbir şey anlamadı demektir," dedi sesi hafiften titreyerek. "Tırlar boşaltıldı, mallar güvenli depoda. Karahanlar şu an koca bir boşluğu koruyor."
Masaya yaslandım, üzerimdeki deri ceketi çıkarıp fırlattım. "Yaman sadece anlamamakla kalmadı, bana olan güvenini perçinledi," dedim ruhsuz bir sesle. "Kendi elleriyle beni o ateşe attı ve şimdi o ateşin onu yakmayacağına inanıyor."
Aras, araya girdi: "Peki ya Kenan? İnci, dün gece kapında yaşananları duyduk. Cihan denen o çocuk her şeyi mahvedebilirdi. Kenan'ın o 'yenge' kelimesini duyması... bu planın bir parçası değildi."
Yutkundum. Kenan'ın adı geçtiğinde odadaki hava ağırlaştı. "Kenan'ı kontrol altında tutuyorum. Ona gerekli açıklamayı yaptım, ama canı yanıyor. Ve onun canı yandıkça benim de hareket alanım daralıyor."
"Dün geceki çatışma?" dedi Asel, ekibin silah uzmanı. "Tırları savunmuşsun. Yaman telsizden 'işte benim karım' diye bağırmış. Bu biraz fazla ileri gitmek değil mi?"
"Mecburdum!" diye çıkıştım, sesim odada yankılandı. "Eğer o tırların kapakları o çatışmada açılsaydı, içindeki boş kasaları görecekti. O tırları Karahan için değil, kendi yalanımı korumak için savundum. Eğer Yaman şüphelenseydi şu an burada değil, otoyol kenarında bir ceset olurdum."
Kağan yanıma gelip elini omzuma koydu. "Sakin ol. Başardık. Halit malların geldiğini sanıyor, Yaman ise senin sadakatine hayran. Ama önümüzde daha büyük bir problem var." Ekranı bana çevirdi. "Yaman bu akşam bir 'zafer kutlaması' düzenliyor. Ve senin onun yanında, Karahan soyadıyla orada olmanı istiyor."
"Biliyorum," dedim derin bir nefes alarak. "Bana mesaj attı."
"İnci, bu çok tehlikeli," dedi. Duru endişeyle. "O davette Karahanlar'ın tüm düşmanları ve dostları olacak. Herkes seni 'Yaman'ın karısı' olarak tanıyacak. Bu rolden geri dönüşün çok zor olacak."
"Geri dönüşü düşünmüyorum," dedim gözlerimi masadaki haritaya dikerek. "Bu akşam o davete gideceğim. Yaman'ın en güçlü hissettiği anda, ona en büyük darbeyi vuracak olan o belgeyi imzalatacağım. O beni 'karısı' sanıp gururla taşırken, ben onun imparatorluğunun altına bombayı yerleştireceğim."
Aras çekinerek sordu: "Peki ya Kenan? Eğer o daveti duyarsa veya oraya gelirse?"
"Kenan gelmeyecek," dedim, ama içimdeki ses aksini haykırıyordu. "Onu bu işin dışında tutmak zorundayım. Eğer Kenan o gece oraya gelirse, sadece benim operasyonum değil, onun hayatı da biter."
Ekibe döndüm, gözlerimle hepsini tek tek süzdüm. "Hazırlanın. Bu akşam Aksoylar'ın değil, İnci'nin gecesi olacak. Yaman Ateş Karahan, hayatının aşkını bulduğunu sanırken, aslında kendi celladına aşık olduğunu anlayacak."
Odadan çıktığımda, telefonumda Kenan'dan gelen cevapsız aramaları gördüm. Onu aramadım. Bunun yerine aynaya bakıp yüzümdeki barut izlerini sildim.
"Özür dilerim Kenan," diye fısıldadım. "Ve özür dilerim Yaman. Ama bu oyunun tek bir kazananı olacak."
🔥
Yaman, davetten birkaç saat önce eve devasa, siyah bir kutu göndermişti. İçinden çıkan elbise, bir kıyafetten ziyade bir zırh gibiydi; gece mavisi, ağır saten ve her hareketimde parlayan ince taşlar... Yanında ise üzerinde bir not olan o kolye: "Bu gece sadece yanımda durman yetmez, onlardan biri olduğunu hissettirmen gerekir. - Y.A.K"
Elbiseyi hemen giyip yüzüme de o geceye yakışır, keskin hatlarımı ortaya çıkaran abartılı bir makyaj yaptım. Koyu renk bir ruj ve buğulu gözlerle aynadaki yansımam, artık bir operasyon elemanından ziyade, bir imparatorluğun en tehlikeli ve en şık parçasına dönüşmüştü.
Yaman tekrar aynı saatte kapıma gelmişti. Bu sefer Yaman'ın gelmesini beklemeden ben aşağı indim. Yine aynı evdeydim. Biraz önce gelmiştim daha.
Arabanın kapısı, ben daha basamağa varmadan yanındaki korumalardan biri tarafından hızla açıldı. Yaman, arka koltukta, elindeki tabletten son dakika verilerini inceliyordu. Başını kaldırmasıyla bakışlarının donup kalması bir oldu. Gece mavisi satenin o keskin, soğuk parıltısı arabanın içindeki loş ışıkla birleşince, Yaman ilk kez savunmasız bir an yakalanmış gibi yutkundu.
"Zamanlaman şaşırtıcı," dedi sesindeki şaşkınlığı profesyonel bir soğuklukla gizlemeye çalışarak. "Ama asıl şaşırtıcı olan... Kolyeyi takmışsın."
Gözleri boynumdaki o ağır, soğuk metale kaydı. Yanına yerleştiğimde yayılan parfüm kokusu, arabanın içindeki o alışıldık kokusunu bir anlığına bastırdı. Araba sessizce hareket ederken, camdan yansıyan görüntüme baktım; o artık bir aynaya bakmak gibi değil, bir hedefe kilitlenmek gibiydi.
"Benden onlardan biri olmamı istedin, Yaman," dedim sesimi olabildiğince düz tutarak. "Ben de rolümü ciddiye aldım. Bu gece sadece yanında durmayacağım, o masadaki herkesin neden burada olduğumuzu sorgulamasını sağlayacağım."
Yaman tableti kenara bırakıp bana doğru hafifçe eğildi. Aradaki mesafe kapandığında, gözlerindeki o karanlık ama takdir dolu ifadeyi seçebiliyordum. "Onlardan biri olmanı değil, onların korktuğu kişi olmanı istiyorum," diye fısıldadı. "Girdiğimiz yer bir davet alanı değil, bir kurtlar sofrası. Ve sen bu gece, o sofranın en zarif avcısı olacaksın."
Malikânenin devasa kapıları göründüğünde, dışarıdaki flaşlar ve ağır koruma kordonu atmosferin gerginliğini ele veriyordu. Yaman elini bana doğru uzattı. Parmakları eldivenli elimi kavradığında, bu dokunuşun artık sadece bir iş birliği değil, geri dönüşü olmayan bir oyunun başlangıcı olduğunu biliyordum.
"Hazır mısın?" diye sordu.
Dikiz aynasından kendime son bir kez baktım. Koyu rujum, keskin bakışlarım ve üzerimdeki o ağır zırh-elbise ile hazırdım.
"Kapıyı aç," dedim soğukkanlılıkla. "Oyun başlasın."
Arabanın ağır kapısı açıldığında, dışarıdaki serin gece havası ve flaş patlamaları yüzüme çarptı. Yaman, her zamanki o yıkılmaz duruşuyla araçtan indi ve elini bana uzattı. Parmaklarım avucuna yerleştiğinde, kolyenin boynumdaki soğuk ağırlığı bana kim olduğumu değil, kim gibi görünmem gerektiğini hatırlatıyordu.
Malikânenin devasa, altın varaklı kapılarından içeri girdiğimizde uğultu bıçak gibi kesildi. Gözler üzerimizdeydi; daha doğrusu, Yaman'ın yanındaki bu "yeni ve tehlikeli" figürün üzerindeydi. Gece mavisi elbisem, salonun kristal avizeleri altında her adımda denizin dibindeki bir kristal gibi parlıyordu.
"Gülümseme," diye fısıldadı Yaman, kulağıma doğru eğilerek. "Sadece izle. Onların senin hakkında ne düşündüğünü değil, senin onlar hakkında ne bildiğini hissettir."
Salonun ortasına doğru ilerlerken, şehrin en nüfuzlu isimlerinden biri olan eski bir bürokrat, elindeki kadehini hafifçe kaldırarak bize doğru yaklaştı. Adamın bakışları bir saniyeliğine elbisemin üzerinde gezindi, ardından gözlerimde durdu. O an, makyajımın yarattığı o keskin ve soğuk ifadeye minnettar kaldım.
"Yaman Bey, sonunda katılabildiniz," dedi adam, sesi yapmacık bir samimiyetle doluydu. Bakışlarını bana çevirdi. "Ve yanınızdaki bu hanımefendi... Onu daha önce buralarda gördüğümü sanmıyorum."
Yaman, elini sahiplenici bir tavırla belime yerleştirdi. Bu dokunuş bir sevgi gösterisi değil, çevreye verilen açık bir gözdağıydı.
"Tanıdığınızı sanmıyorum," dedi Yaman, sesi buz gibiydi. "Çünkü kendisi, herkesin tanışma şerefine erişebileceği biri değildir. Sadece... en yakınımdakiler onu tanır."
Adamın yüzündeki gülümseme hafifçe dondu. "Y.A.K" imzalı notu düşündüm. Yaman beni buraya sadece eşlik etmem için değil, bir güç simgesi olarak getirmişti.
Tam o sırada, salonun en karanlık köşesinde oturan ve gece boyunca kimseyle konuşmayan o yaşlı adamın bakışlarını üzerimizde hissettim. Elindeki gümüş tespihi çevirmeyi bıraktı ve doğrudan gözlerimin içine baktı. Bir şeyler ters gidiyordu; sanki bu zırh-elbisenin ardındaki asıl kişiyi, o "operasyon elemanını" görüyordu.
Yaman'ın koluna hafifçe baskı yaptım.
"Saat on yönündeki masaya bak," diye fısıldadım dudaklarımı neredeyse hiç kıpırdatmadan. "O yaşlı adam... Bizi izlemiyor, bizi tartıyor."
Yaman'ın çene kasları gerildi. "Ona odaklanma," dedi. "O, bu gecenin asıl avı. Ve biz, ona doğru yürüyoruz."
Yaşlı adamın bakışları üzerimde ağırlaştıkça, kolyenin boynumdaki buz gibi dokunuşu daha da belirginleşti. Salonun geri kalanı sadece bir gürültü yığınından ibaretti; parlayan mücevherler, sahte kahkahalar ve pahalı parfümler... Ama o köşe, sanki zamanın ve mekanın dışında, karanlık bir gölge gibi duruyordu.
"O adam," dedim sesimdeki titreşimi bastırarak, "bakışlarıyla ruhumu kazıyor gibi. Kim o, Yaman?"
Yaman, adımlarını bozmadan beni salonun merkezindeki büyük bar masasına doğru yönlendirdi. "Hazar Bey," dedi sesi fısıltıdan hallice bir tınıyla. "Bu imparatorluğun temellerini atan, ama şimdi yıkılmasını bekleyen tek adam. Onun onayını almayan kimse bu masada bir sandalyeye sahip olamaz."
Tam yanından geçerken Hazar Bey elindeki tespihi aniden durdurdu. Beklenmedik bir şekilde, sesi salonun uğultusunu delip geçti:
"Mavi... Sadakatin rengidir, ama aynı zamanda derin suların tehlikesini barındırır."
Durmak zorunda kaldık. Yaman elini belimde biraz daha sıkılaştırdı, korumacı bir tavırdan ziyade, beni ileri iten bir güç gibiydi. Hazar Bey ayağa kalktı; zayıf, uzun ve bembeyaz saçlı bir adamdı ama gözleri yirmili yaşlarındaki bir gencin hırsıyla parlıyordu.
"Güzel seçim Karahan," dedi yaşlı adam, doğrudan Yaman'ın gözlerine bakarak. "Ama bu elbisenin altındaki zırhı görebiliyorum. Bu kız bir aksesuar değil, o bir pusula."
Yaman hafifçe başını eğdi, bu bir saygı gösterisinden çok meydan okumaydı. "Yanılıyorsun Hazar Bey. O bir pusula değil, o hedefin ta kendisi."
Hazar Bey bana doğru bir adım attı. O kadar yakındı ki, üzerindeki eski kitap kokusunu andıran o ağır tütün kokusunu alabiliyordum. Bakışları kolyemdeki 'Y.A.K' harflerine takıldı.
"Öyle mi?" dedi kısık bir sesle. Sonra bana döndü, sesi sadece benim duyabileceğim bir frekansta titredi: "Dikkat et çocuk. Bu zırh seni onlardan koruyabilir, ama içindeki seni kim koruyacak?"
O an anladım. Hazar bey benim kim olduğumu biliyordu.
Cevap vermeme izin vermeden arkasını dönüp yavaş adımlarla terasa doğru ilerledi. Yaman'a baktığımda, onun da bakışlarının karardığını gördüm. Operasyon sadece başlamamıştı; oyunun kuralları tam o saniyede, biz daha masaya oturmadan değişmişti.
"Hazar bizi test etti," dedi Yaman, beni kalabalığın arasına tekrar çekerken. "Ve sen geçtin. Şimdi asıl hamleyi yapma sırası bizde. Kadehler kalktığında, senin elin titremeyecek. Anlaştık mı?"
Gözlerinin içine baktım. Buğulu makyajımın altındaki o keskin bakışlar artık sadece bir maske değildi. "Benim elim asla titremez, Yaman. Bunu en iyi senin bilmen gerekir."
Yaman'ın dudaklarında yarım bir gülümseme belirdi; bu, bir onaydan ziyade bir meydan okumaydı. Kalabalığın arasından süzülerek salonun en yüksek noktasında, mermer basamaklarla ayrılmış özel bölmeye ilerledik. Burası, gecenin asıl sahiplerinin toplandığı, stratejik kararların viski kadehleri arasında verildiği o meşhur "Kurtlar Sofrası"ydı.
Yaman benim için ağır, oymalı sandalyeyi çektiğinde, üzerimdeki saten elbisenin hışırtısı sanki tüm odada yankılandı. Masada oturan diğer dört adam; hepsi farklı sektörlerin devleri, bakışlarını bir saniyeliğine bile benden ayırmadı. Yaman da yanıma, masanın başköşesine oturdu ve garsonun uzattığı kadehi parmaklarının ucuyla kavradı.
"Beyler," dedi Yaman, sesi masadaki gümüş takımların soğukluğuyla yarışıyordu. "Bu geceyi kutlamak için buradayız. Yeni ortaklıkları ve... aramızdaki yeni dengeleri."
Masadakilerden biri, yüzünde derin bir yara izi olan ve sürekli saatini kontrol eden adam, öne doğru eğildi. "Dengelerden bahsetmen ilginç Karahan. Özellikle de yanında, kimliğini bile bilmediğimiz bir gölgeyle otururken."
Yaman kadehini masaya yavaşça bıraktı. O an salonun geri kalanındaki müzik sesi benim için tamamen kesilmişti. Sadece kalbimin ritmini ve masadaki gerilimi hissedebiliyordum.
"Ben bir gölge değilim," dedim, sesim beklediğimden daha soğuk ve otoriter çıkmıştı. Bakışlarımı doğrudan yara izli adama diktim. "Gölgeler sadece ışık vurduğunda var olur. Ben ise bu odadaki her birinizin karanlıkta sakladığı her şeyi görebilecek kadar karanlığa alışığım."
Masada bir anlık bir sessizlik oldu. Yaman'ın masanın altındaki elinin, elbisemin kumaşı üzerinden dizime hafifçe dokunduğunu hissettim. Bu, "devam et" işaretiydi.
"Cesurca bir çıkış," diye araya girdi masanın en yaşlı ikinci ismi. "Ama bu sofrada sadece kelimeler karın doyurmaz. Yaman, bize bu hanımefendinin neden burada olduğunu söylemeyecek misin?"
"Neden burada olduğum sorusu yanlış bir soru," dedim, sesimdeki buz gibi sakinliği koruyarak. "Asıl sormanız gereken; ben burada olmasaydım, bu gece hanginizin son gecesi olurdu?"
Masadakiler birbirine bakarken, Yaman arkasına yaslanıp kadehini hafifçe havaya kaldırdı. "Beyler, hanımefendi biraz... direktir. Ama haklı. Bu sofra her zaman sadakat üzerine kurulduğunu iddia eder, ancak hepimiz biliyoruz ki burada oturan herkesin cebinde bir başkasının infaz emri var."
Yara izli adam, saatine bakmayı bıraktı. Gözlerindeki küçümseyici ifade, yerini meraklı bir gerginliğe bırakmıştı. "Yani?" dedi hırıltılı bir sesle. "Bu kadın bir koruma mı, yoksa bir infazcı mı?"
"O, dengeyi sağlayan kişi," dedi Yaman, sesindeki o otoriter tınıyı yükselterek. "Hazar Bey'in de dediği gibi; bir pusula. Ama sadece yön göstermez, yanlış yöne gideni de durdurur."
"Dengeyi sağlayan bir pusula, ha?" dedi Hazar Bey, gözlerini kısıp beni baştan aşağı süzerken. "Peki bu pusula, kuzeyi mi gösteriyor yoksa sadece Yaman'ın istediği yönü mü?"
Gülümsedim ama bu gülümseme dudaklarımda donmuş, gözlerime ulaşmayan türdendi. "Benim pusulam sadece gerçekleri gösterir, Hazar Bey. Ve şu an bu masadaki gerçek; hepinizin nefesinin benim iki dudağımın arasında olduğudur."
Kadehimden son bir yudum alıp masaya bıraktım. Çıkan tok ses, odadaki gerilimi bir üst perdeye taşıdı. Yaman'ın yüzünde, planladığından çok daha fazlasını elde etmiş bir adamın o karanlık gururu vardı. Ama kontrolün tamamen bende olduğunu o bile henüz anlamamıştı.
Herkesi parmağımla oynattığımın kimse farkında değildi.
Aklıma çok önemli bir soru geldi. "Liderler toplantısını ne zaman yapıyorsunuz? Zaten dört aile var."
O tarih benim bir Aksoy olduğumu öğrendikleri tarih olacaktı.
Hazar bey gözlerime imayla bakmaya başladı. "Ortada bir tarih yok. Aksoyların lideri öldüğü için ne zaman olur bilmiyoruz." Geriye yaslanıp herkesin gözlerine baktı. "Sahi Aksoyların başına kim geçti."
Gerildim. Bu adamın beni deşifre etmeye çalıştığı açık açık ortadaydı. Adını bilmediğim az önceden beri konuşmayan adam konuştu. "Boş galiba."
Masadaki sessizlik, Aksoy adının geçmesiyle birlikte daha da koyulaştı. Yaman'ın dizimdeki elinin hafifçe kasıldığını hissettim; o da bu konunun açılmasından hoşlanmamıştı ya da o da en az diğerleri kadar meraklıydı. Dört büyük ailenin dengesi, bir ayağın eksik kalmasıyla sarsılmıştı ve o eksik parçanın tam burada, karşılarında oturduğundan hiçbirinin haberi yoktu.
Yavaşça ayağa kalktım. Masadaki tüm gözler, bir gölge gibi sandalyemden sıyrılıp ayağa kalkışımı takip etti. Gece mavisi saten, üzerimde adeta bir şelale gibi dökülürken, kolyenin soğuk ağırlığı tenimde bir mühür gibi yanıyordu. Hazar Bey'in o delici, her şeyi bilen bakışları hâlâ üzerimdeydi; sanki damarlarımdaki kanın rengini, Aksoyların o meşhur inatçı asaletini görebiliyordu.
"Boş galiba," diyen adamın sesindeki o alaycı tınıya odaklandım. Hafifçe öne eğilip ellerimi masanın soğuk mermerine dayadım. Bu, bir boyun eğme değil, avına yaklaşan bir yırtıcının son hamlesinden önceki duruşuydu.
"Bir imparatorluğun başı asla boş kalmaz," dedim, sesim masadaki kristal kadehlerin çınlamasını bastıracak kadar derinden geliyordu. "Sadece bazen fırtınanın dinmesini bekler. Aksoyların sessizliği, bittiği anlamına gelmez; aksine, kimin dost kimin düşman olduğunu yukarıdan izledikleri anlamına gelir."
Hazar Bey'in dudaklarında belli belirsiz, neredeyse hayaletimsi bir gülümseme belirdi. Tespihini avucunun içine hapsetti. "İzlemek yetmez küçük hanım. Bu masada oturmak için kan dökmek ya da kan bağını masaya koymak gerekir. Sen hangisini sunuyorsun?"
Yaman da ayağa kalktı. Aramızdaki o görünmez ama sarsılmaz çekim, salonun geri kalanını bir sis bulutu gibi dışarıda bırakmıştı. Yaman, elini omzuma koydu; bu kez bu sadece bir gövde gösterisi değil, bir siperdi.
"Hazar Bey, Aksoyların yerini kimin dolduracağı bu gecenin konusu değil," dedi Yaman, sesiyle ortamdaki gerginliği dağıtmak yerine daha da keskinleştirdi. "Ama şunu bilin ki; o koltuk artık sahipsiz değil. Sadece sahibinin kendini tanıtmak için seçeceği sahne, sizin hayal edemeyeceğiniz kadar görkemli olacak."
Yaman'ın bana bakışındaki o ani, karanlık farkındalık içimi ürpertti. Benim bir Aksoy olduğumu biliyor muydu, yoksa sadece bu rolü mükemmel oynadığım için mi beni destekliyordu?
"Şimdi," dedim, bakışlarımı masadaki dört adamın üzerinde tek tek gezdirerek. "Eğer sorgulamanız bittiyse, asıl meseleye dönelim. Hazar Bey, liderler toplantısı için o tarihi siz belirleyeceksiniz. Ve o gün geldiğinde, masadaki dördüncü sandalyenin neden boş kalmadığını bizzat göreceksiniz."
Arkamı dönüp bir kelime bile etmeden terasa doğru yürümeye başladım. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpıyordu ama dışarıdan bakıldığında sadece soğukkanlı bir güç simgesiydim. Terasa çıktığımda serin gece havası makyajımın altındaki yanan tenimi biraz olsun ferahlattı.
Birkaç saniye sonra arkamda Yaman'ın ağır ve ritmik ayak seslerini duydum. Yanıma gelip parmaklığa dayandı, doğrudan karanlığa bakıyordu.
"Oyunun sınırlarını zorluyorsun," dedi, sesi rüzgarla karışıp fısıltıya dönüştü. "Aksoyları savunmak... Bu sadece bir rol değil, değil mi? Hazar Bey'in gözlerindeki o ifadeyi gördüm. Kimsin sen?"
Yaman'ın sorusu, terasın karanlığında patlamaya hazır bir mayın gibi aramızda duruyordu. Bakışlarımı ufka, şehrin titrek ışıklarına diktim. Gece mavisi elbisemin taşları, ay ışığında son bir kez sahte bir parıltıyla parladı. İçimdeki İnci, o operasyon elemanı, bu sorunun cevabını çoktan vermişti; ama damarlarımda akan Aksoy kanı, ilk kez bu kadar şiddetle yüzeye çıkmak için zorluyordu.
"Ben, senin bu gece için yarattığın o zarif avcıyım, Yaman," dedim, sesimdeki buz gibi profesyonelliği geri çağırarak. Ona dönmedim, ama bakışlarının profilimde gezindiğini, her bir hattımı santim santim ezberlediğini hissedebiliyordum. "Daha fazlasını bilmek, bu gece kurduğun o kusursuz dengeyi bozar. Hazar Bey sadece bir zayıflık aradı, ben de ona bir güç gösterisi sundum. Hepsi bu."
Yaman bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, ceketinin kumaşının koluma değdiğini hissettim. "Hazar Bey zayıflık aramaz, İnci. O sadece gerçekleri avlar. Ve az önce senin gözlerinde gördüğü şey, bir rolden çok daha fazlasıydı."
Hafifçe gülümsedim, bu kez kendimden emin ve bir o kadar uzak bir gülümsemeyle. "Belki de ben, senin sandığından çok daha iyi bir oyuncuyumdur."
İçeriden gelen valsin sesi terasın sessizliğini bölerken, bu oyunun benim için artık son perdesine geldiğini biliyordum. Aksoy ismi o masada bir kez telaffuz edilmişti ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Hazar Bey'in bakışları, masadakilerin şüphesi ve Yaman'ın bu tehlikeli merakı... Deşifre olmaya bu kadar yakınken, yapılacak tek bir hamle kalmıştı: Geri çekilmek.
"Bu gece bitti," dedim aniden, sesimdeki otorite bu kez bir veda tınısı taşıyordu.
Yaman kaşlarını çattı. "Toplantı detaylarını henüz konuşmadık. Daha yeni başlıyoruz."
"Hayır, Yaman. Senin için sahne açıldı, aktörler yerini aldı. Benim görevim buraya kadardı." Elimi ağır adımlarla boynuma götürdüm. Parmaklarım, kolyenin soğuk ve metalik dokusuna değdiğinde bir an duraksadım. 'Y.A.K' harfleri parmak uçlarımı yaktı. Bu kolye sadece bir mücevher değil, onun dünyasına ait bir prangaydı.
Klipsi usulca açtım. Kolyenin boynumdan kayarken bıraktığı o boşluk hissi, üzerimdeki zırhın ilk parçasının düşmesi gibiydi. Kolyeyi avucumun içine hapsettim ve ona doğru döndüm.
Yaman, ne yaptığımı anlamış gibi gözlerini kıstı. Elimi uzatıp kolyeyi onun avucuna bıraktım. Tenimiz birbirine değdiğinde, o kısa andaki elektriklenme ikimizin de nefesini kesti.
"Bu senin dünyana ait, Yaman. Benim üzerimde sadece bir emanetti," dedim. Gözlerinin içine son kez, o buğulu makyajın arkasındaki gerçek İnci olarak baktım. "Onlara istediğin hikayeyi anlatabilirsin. Benim kim olduğumu, nereden geldiğimi... Ya da sadece bir rüya olduğumu. Ama bu geceki pusulayı unutma; o masada dördüncü bir sandalye her zaman vardır, sadece kimin oturacağına sen karar veremezsin."
"İnci, dur," dedi, sesi ilk kez bu kadar yalın ve komutasız çıkıyordu.
"Görüşürüz Yaman Ateş Karahan. Belki kader bizi tekrar karşılaştırır."
"İnci, dur." Dedi tekrar.
Ama durmadım. Arkamı dönüp terasın merdivenlerine yöneldim. Gece mavisi elbisemin kuyruğu mermerlerde sürüklenirken, bir imparatorluğun gölgesi gibi karanlığa karıştım. Malikânenin kapısından çıkıp serin gece havasını içime çektiğimde, arkamda bıraktığım şeyin sadece bir davet değil, geri dönüşü olmayan bir savaşın ilanı olduğunu biliyordum.
Yaman arkamdan bağırdı. "Kader bizi tekrar karşılaştırırsa bırakmam!"
Arkamı dönmeden bende bağırdım. "O zaman emin ol gözüm gözüne değmesin isteyeceksin!"
Yaman Aksoy Karahan, elinde kendi baş harflerinin olduğu o soğuk kolyeyle terasta kalmıştı. Ben ise, karanlığın içinden kendi tacıma doğru yürüyordum. Kim olduğumu öğrenmeleri için henüz erkendi; ama o tarih geldiğinde, masadaki en büyük sandalye benim olacaktı.
Ben İnci Aksoy.
Ben piyon gibi oynayan şahtım. Kimse beni oyunun merkezinde sanmazdı, çünkü ben hep sessizdim. Hep geri planda duran, izleyen, öğrenen taraftım. Ama insanlar bir şeyi unutuyordu:
En tehlikeli hamleler, görünmeyenlerdi.
Onlar beni küçümsedikçe ben güçlendim.
Onlar konuşurken ben sustum.
Onlar saldırırken ben bekledim.
Ve beklemek... bazen bir silahtan daha ölümcüldü.
Bu şehirde herkes bir role sahipti.
Kral korkardı.
Vezir yönetirdi.
Atlar kuralları bozardı.
Ama ben?
Ben kuralları yazan kişiydim.
Çünkü satrançta herkes şahı korumaya çalışırdı.
Kimse şahın bazen kendini piyon gibi gösterdiğini düşünmezdi.
Bölüm etkileşimi
