2. bölüm / 4
ATEŞ İÇİNDE AŞK1.BÖLÜM / LİDER
Bölümler 4Şu an: 1.BÖLÜM / LİDER
- 1 GİRİŞ644 kelime
- 2 1.BÖLÜM / LİDER6.752 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2.BÖLÜM / KURDUN İNİNE GİREN AVCI7.639 kelime
- 4 3.BÖLÜM / GÜÇ GÖSTERİSİ8.261 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
9 YIL SONRA
Ben İnci Aksoy.
Bu ismin benden önce ne anlama geldiğini hiç düşünmedim. Çünkü insan, kendi adını çoğu zaman ancak yorulduğunda fark eder. Hayat bana erken yaşta şunu öğretti: Bazı şeyler anlatılmaz, bazı sorular sorulmaz. İnsan cevapları aramayı bıraktığında daha rahat nefes alır. Ben de öyle yaptım.
Uzun zamandır hiçbir şeyin gerçekten başladığını hissetmiyorum. Günler geçiyor, zaman ilerliyor ama içimde bir hareket yok. Sanki her şey olması gerektiği yerde durmuş gibi. İnsan bazen bunu sakinlik sanıyor ama ben biliyorum; bu bir bekleyiş. Ne için beklediğimi bilmeden geçen bir bekleyiş.
Hayatla arama mesafe koymayı erken öğrendim. Çok yaklaşınca can
yakar çünkü. İnsan her şeyi ciddiye almamayı öğrendiğinde güçlü olduğunu sanıyor. Oysa bu, sadece dayanmanın başka bir yolu. Ben dayanmayı öğrendim. Susarak, görmezden gelerek, alışarak.
Bazı insanlar konuşarak hafifler. Ben konuşunca ağırlaşıyorum. Kelimeler ağzımdan çıktığı anda geri dönülmez bir hâl alıyor. O yüzden çoğu şeyi içimde tutmayı seçtim. İçimde kalanlar zamanla duygu olmaktan çıktı, bir ağırlığa dönüştü. Taşıyorum ama göstermiyorum.
Herkesin bir beklentisi var hayattan. Ben beklentilerimi çoktan azalttım. Büyük hayaller kurmuyorum, uzun planlar yapmıyorum. Çünkü ne zaman bir şeylere fazla anlam yüklesem, hayat onu benden almayı seçti. Öğrendim ki bazı şeylere mesafeli durmak, kaybetmenin acısını azaltıyor.
Henüz hiçbir şey olmadı. Ama içimde bir his var; sanki olacak olanlar çoktan kararını vermiş gibi. Hayat bazen insana seçenek sunmaz, sadece yön değiştirir. Sen fark etmesen bile. Ben de o yönün nereye çıktığını bilmiyorum. Sadece yürümeye devam ediyorum.
Bu bir başlangıç değil. Kendimi tanıtmak için de yazmıyorum. Sadece buradayım. Olduğum yerde, olduğum hâlimle. Ne fazlası, ne eksiği. Çünkü insan bazen kendini anlatmak yerine susmayı seçer. Ben de şimdilik susuyorum.
Ateşten söz edenler olur. Ben henüz görmedim. Ama hissettiğim bir şey var: Bazı yanmalar, alev almadan önce başlar. Ve insan, fark ettiğinde artık çok geçtir.
Bugün hayatımın dönüm noktasıydı. Bugün Aksoyların başına geçmiştim. Artık bir liderim. Bu tarihi asla unutmayacaktım.
22 Temmuz; babamın ölümü, Aksoyların lideri olduğum gün ve doğum günüm.
Evet bugün babam ölmüştü. Babamın ölümü ile tüm veliaht bana kalmıştı. Çünkü tek çocukları bendim. Düzeltme yapıyorum; yaşayan tek çocukları bendim.
Babamın ölümüne üzüldüm mü? Belki. Ama sevgiden değil. Bana o kadar çok şey yaşattı ki gerçekten üzülemiyorum. Tek sebebim babam olması. Yoksa ona karşı içimde bir sevgi kırıntısı yok.
Babamın cenaze töreni birazdan başlayacaktı. Tüm liderlerin orada olacağını düşünmüyorum. Malum baya bir hasımız.
Cenaze töreninden sonra bazı işlemeler için şirkete gitmem gerekiyordu. Artık patronun ben olduğumu söylemek gibi. Ve kendime yeni bir ekip bulmak. Bu yolda yanımda olacak, arkamı toplayacak bir ekip. Çok önemli.
Üstünde siyah bir pantolon, siyah bir tişört vardı. Evin salonunda öylece oturup bekliyordum. Daha doğrusu arabamın gelmesini bekliyorum.
"İnci hanım arabalar hazır." Diyen koruma ile bakışlarım o yöne kaydı. "Geliyorum." Dedim. Çantamıda alıp evden çıktım. Kapıda bir sürü araba bekliyordu. Korumalar törenin biraz gerisinden bekleyecekti. Dikkat çekmemek gerekiyordu. Beklemeden kendi arabama bindim. "Sür." Deyip şoföre komut verdim.
Bakalım bizi neler bekliyor?
Kısa bir süre sonra tören alanına varmıştık. Arabadan inmeden önce yüzüme siyah maskemi taktım. Kimsenin beni tanımasına izin veremezdim. Liderlikte kimse beni tanımadığı için aralarına ajan olarak sızmak kolay olacaktı. Zamanı gelince herkese kim olduğumu açıklardım.
Maskeyi de takıp arabadan indim. Etrafta göz gezdirince beklediğimden daha kalabalık olduğunuda fark ettim. Alanın orta alanlarına geçemezdim. Köşeye bir yere geçtim. Olanları köşeden izleyecektim.
Babam cenaze arabasıyla çoktan getirilmişti. Şimdi üstüne toprak atılıyordu. Atan kişileri tanımıyordum. Babamın arkadaşlarıydı yüksek ihtimal.
Babam gömülürken bir damla gözyaşı dökmedim. Dökmezdim de.
Bir an herkes susup bir yöne bakmaya başladı. Bende o yöne kafamı çevirince dokuz siyah araba arka arkaya dizilmişti. Arabanın içinden aynı benim gibi maske takan bir kadın çıktı. Gözleri etrafa bakmıyordu sadece babamın mezarına kilitlenmişti. Mezara doğru yürürken yüzündeki maskeyi sertçe çıkarıp yere attı. Kadını yüzünü görünce bir an algılayamadım ama o kadın benim sadece fotoğraflardan gördüğüm annemdi.
Sebil Aksoy. Ülkeye geri dönmüştü.
Doduğum gün beni terk eden kadın. Sadece beni değil babamıda gerisinde bırakmıştı. O günden sonra babam bir daha annemle konuşmamıştı. Benide senin yüzünden gitti deyip suçlamıştı. Annemin yüzünü sadece fotoğraflardan görmüştüm. Ordan görmesem belki tanımazdım. O beni tanımıyordu ama.
"Behram..." Dedi cılız bir sesle. Ağlıyordu. Hangi hakla buraya gelir ve ağlama cürreti gösterir.
Mezarın yanında diz çöktü. "Behram biliyorum geç oldu. Çok geç oldu ama özür dilerim. Kızımızıda senide bıraktım. Özür dilerim çok özür dilerim." Yüzsüzlüğün bu kadarı. Öldükten sonra özür mü dilenir? Dilenmez.
"Behram geri dönemez misin?" Bağırıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Daha fazla bu manzaraya mağruz kalamazdım. İstemiyorum. Arkamı dönüp arabamın yanına yürümeye başladım.
"Kızım nerede?" Diye bağırışını duydum. Kusura bakmasın ama onunla yüz yüze gelmeyi geçtim aynı havayı solumak istemiyorum. Hemen arabaya bindim. O kadının yüzünü bile bakmam.
"Şirkete gidiyoruz." Yüzümdeki maskeyi sertçe çıkarıp attım. "Hızlı sür." Derhal buradan uzaklaşmak istiyordum.
Araba o kadar hızlı gitmişti ki dakikalar sonra Aksoy şirketinin önüne gelmiştik. Buraya bir çok kez gelmiştim. İleride lider olacağımı bilerek yaşamıştım ben bu hayatı. Asla beceriksiz değildim.
Arabadan indim. Yüzüme vuran soğuk yüzünden hızla şirkete girdim. Burada herkes benim kim olduğumu biliyordu ama hiç bir şey diyemiyorlardı. Şirkette olan şirkette kalır.
Babamın odasının olduğu kata çıktım. Adımlarımı atarken dik duruşum asla bozulmuyordu. Babamın asistanı olduğunu düşündüğüm kadın karşıma çıktı. "Buyurun İnci hanım?"
"Bana toplantı hazırla." Yanından geçip odanın koluna elimi uzattım. Asistanın sözüyle durup ona döndüm.
"Anlamadım?" Dedi
"Diyorum ki; artık patron benim. Behram Aksoy öldü." Kadın bunu yeni duyuyor olmalı çünkü yüzünde bariz bir şaşkınlık vardı.
"Peki İnci hanım." Deyip arkasını döndü ve hemen uzaklaştı. Bende odaya girdim.
Oda gayet büyüktü. İçinin dekorunda da bir sorun yoktu. Kullanabilirim yani. Sadece Behram Aksoy yazılan yerlere İnci Aksoy yazdıracağım.
Masanın yanına gelip koltuğuna oturdum. Burası benim yerimdi.
Bir kaç dakika sadece odayı incelemekle uğraşmıştım. Kapı tıklatılınca kendime geldim. "Gel." Kapı açıldı babamın değil artık benim olan asistanım girdi.
"Toplantı hazır İnci hanım." Başımı salladım sadece. Üstüm buraya pek uygun değildi ama cenazeden çıkmıştım sonuçta. Daha fazla oyalanmadan odadan çıkıp toplantı odasına gittim. Masanın etrafında bizim şirketin işlerinden ilgilenen kişiler vardı. Masanın en başı bana ayrılmıştı. Masanın başına geçip koltuğa oturdum.
Uzatmadım. "Biliyorsunuz ki babam öldü. Kısaca artık Aksoyların başına ben geçtim." Kesinlikle beklemiyorlardı.
"Kızım olmaz öyle şey. Sen şu zamana kadar neler yapıldı bilgin var mı?" Dedi adamlardan biri.
"Siz anlatacaksınız."
"Nasıl?" Dedi başka biri.
"Düşmanlarımızı siz bana anlatacaksınız. Kim olduklarını ve ne kadar güçlü olduklarını. Ben zaten biliyorum ama fazlasından zarar gelmez."
"Tek başına mı yapıcaksın bu kadar şeyi?"
"İyi konuya parmak bastın. Ekip istiyorum. Bulun ve bana kim olduklarını anlatın. Beğenirsem alırım."
"Tamam. Patronumuz sensin." Diğerleride ona katıldı.
"Aferin."
"Şu düşman anlatma olayı ne olacak?"
"Siz güzelce bana bilgileri toplayın nasıl anlatıcağınıza da çalışırsanız çalışın ben odamdayım. Ekibide bulun bana kişilerin olduğu listeyi verin." Tekrar başlarını salladılar. Ayağa kalktım. Bu toplantı bitti demekti. Onlarda benimle çıktı. Odama geçmeden önce son kez selamlaşıp odama geçtim.
Şimdi sadece onların gelip bana bilgileri getirmesini beklemeliydim.
Masanın başındaki koltuğa oturup boş boş beklemeye başladım. Bu ne kadar sıkıcı bir işmiş ya. Ekibim bir gelsin beraber planlar yaparız.
Kaç saat geçti bilmiyorum ama saldığım düşüncelerden beni kapının tıklatılması böldü. Ben daha gel demeden içeri girmişti zaten. Bu toplantıdaki adamlardan biriydi. "İnci hanım her şey hazır. " Elimle karşımda sandalyeyi işaret ettim. Hemen oturdu. Elinde bir kaç fotoğraf vardı.
"Anlat." Dedim sadece.
Hafifçe öksürdü. Önüme bir fotoğraf koydu. Erkekti. "Bu Kerem Kaya. Kendisi Kaya ailesinin lideri. Genellikle ortaya çıkmaz. Bir şeyde yapmaz gibi görünür ama her şey onun başının altında çıkar. Saf ve masum göründüğüne bakma. Tam bir şeytandır."
Önüne başka bir fotoğraf koydu. Bu da erkekti. "Bu Yaman Ateş Karahan. Karahanların lideri. Çok güçlüdür. Kendiside en büyük düşmanımızdır. Düşmanlığın nereden geldiğini bilen yok. Saklanmayı sevmez. Ne yapacaksa direk yapar ve söyler. Tam bir şah. Onu devir ve kazan."
Başka bir fotoğraf koydu. "Bu Ezhel Valentina. Valentinaların lideri. Bu Aksoy, Karahan, Kaya hepsinin düşmanıdır. Karahanlarla büyük bir savaş içindeler. Bu da fazla güçlüdür. Fazla kurnazdır. Ne yapacağını kimse kestiremez."
Sonra benim fotoğrafımı koydu. "Ve sen İnci Aksoy. Bu kişilerin hepsinin üstünden gelecek kişisin. Onlar güçlüyse sen bir adım daha güçlüsün. Tek önemli olan o kafanı kullanmak. Kurnaz ve manipülasyoncu ol."
Beni baya şeyler bekliyordu.
"Ekip?" Dedim sadece.
"O da hazır." Dedi. Masadaki fotoğrafları alıp. Yenilerini koydu. Beş kişi vardı. Üç erkek iki kız.
Birinci fotoğrafı gösterdi. "Meriçhan Demir. 28 yaşında. Kendisi çok iyi silah kullanır. Hedef ondan kaçmaz. Keskin nişancı gibi. Arka toplamakta da çok iyidir."
İkinci fotoğrafı gösterdi. "Bu Duru Yalçın. 24 yaşında. Çok iyi bir hackerdir. Bir sürü mafya ile çalışmıştır. Hiçbirinin sırtıda yere gelmedi."
Üçüncü fotoğrafı gösterdi. "Bu Kağan Vural. 29 yaşında. Eski asker. Adam alım satımında yardımcı olur. Yakın dövüşte çok iyi."
Dördüncü fotoğrafı gösterdi. "Bu Asel Demir. Meriçhan Demir'in kardeşi. İkisi yanyana gelince zehir gibi oluyorlar. Meriçhan kardeşini güzel eğitmiş. Asel'de çok güzel silah kullanır."
Beş ve son fotoğrafı gösterdi. "Bu Aras Aslaner. Aktif bir ralli pilotu. Kendisi ister araba kullanır ister motor ister uçak ister helikopter. Her şeye hakim. Sizi bir yerden dünyanın diğer ucuna iki dakikada götürebilir."
Güzel bir ekipti. Maşallah her şey var zaten. Çok iyi anlaşacağımıza eminim.
"Kesinlikle bu ekip olmalı. Çok iyi. Yarın burada olsunlar. Geri bilgilendirmeyi asistanıma yaparsınız."
"Yanlız ekibe bir ad koymanız lazım."
"Biz hallederiz onlarla."
Kafasını sallayıp odadan çıktı. Bende daha fazla beklemeden şirketteki işlerimi bitirip şirketten ayrıldım.
🔥
Sabah gelen gürültü sesleriyle gözlerimi zar zor araladım. Bir kadının bağırış sesleri kulaklarımı doldurdu. Ne dediği çok seçimiyordu ama bir şeyi çok net anladım.
"Kızım nerede!?"
Annem mi gelmişti?
Yüzsüz gibi bir de evime mi gelmişti?
O kadının yüzüne bile bakmak istemiyordum ama aşağı inip karşısına çıkacaktım. Kalbimi kıracaktım belki. O da benim kırmıştı ama. Benim yaptıkların onunkinin yanında hiç kalırdı.
Yataktan kalktım. Hızlıca üstüme bir şeyler giyip hafifçe makyaj yaptım. Odadan çıkıp merdivenlerden inmeye başladım.
Aşağıda korumalarım ve ortalarında bir kadın duruyordu. Yani annem. Gayette süslü bir şekilde gelmişti. Yüzüme en umursamaz ve soğuk tavrımı takındım. Herkesin bakışları bana dönmüştü. Ben anneme hiç bakmadan korumalara baktım.
"Kim bu?" Sesim yeterince soğuk çıkmıştı.
"Sizin anneniz olduğunu iddia ediyor." Dedi adının Emir olduğunu öğrendiğim koruma. Bu sefer gözlerimi anneme çevirdim. "Kimsiniz?" Annemin yüzüne bakarken yüzündeki ifadeleri okuyamıyordum. Makyajdan bir şey belli olmuyordu zaten. Bana doğru adımladı ama önüme hemen korumaklar geçti. Annem olduğu yerde durdu ama bakışlarını benden bir saniye bile ayırmıyordu.
"Ne kadar güzelsin..." Yutkundum. Ama hemen geri toparladım. Daha sert sesle "Kimsiniz?!" Dedim. Sanki tanımıyormuş gibi.
"Annenim." Dedi. Sanki anneliğini yapmış gibi.
"Annemsin?" Dedim sorarcasına.
"Evet. Sebil Aksoy."
Ona doğru adım attım. "Benim bildiğim anne kavramı çocuğunu doğurup onu besler, bakar ve her anında yanında olur." Bir adım daha attım. "Benim bildiğim anne bebeğini doduğu an terk edip kimsesiz bırakmaz. Yanında olur. Zor anında, mutlu anında yanında olur. Ama asla terk etmez." Bu cümlelerimle onu tanıdığımı anlamıştı. "Ben seni hiç görmedim. Bana çocukken annen yok dendi. Ben yanımda bir anne diye birini göremedim. Her okula gittiğimde bir anne acısı çektim. Sen gittin peki babam sen gittin diye beni suçladı. Beni! Daha bir günü bile dolmamış bebeğin ne suçu vardı. Ben bir anne yokluğunun acısını ve var olan babanın yokluğunun acısını aynı anda çektim!" Her bir cümlemi bağırarak söylemiştim.
Yüzü bembeyaz kesilmişti. Pişmandı büyük ihtimalle ama her şey için çok geçti. Ben kırılmıştım geri toplayamazlardı. "Pişmanım..." Ve evet pişmandı. Çok geçti.
Bir adım daha atıp tam karşısına geçtim. "Pişmansın öyle mi?"
"Çok..."
"Biliyor musun? Çok geç."
"Lütfen..." Ne kadar yalvarırsa yalvarsın affetmeyeceğim.
"Annemsin ama siktir git. Karşıma bir daha çıkma. Yüzünü görmeyi geçtim aynı havayı solumak istemiyorum. Şimdi siktir olup geldiğin yere geri git!"
Yüzüme baktı. Baktı. Baktı. Bir şey demedi. Arkasını dönüp gitti. Bir özürü bile fazla görmüştü. Salona geçip koltuğa oturdum. Yaşanan olaya üzülmüyordum. Cebimden telefonumu çıkarıp asistanımı aradım. Adı Beril'di. "Buyurun İnci hanım?"
"Ekibim geldi mi?" Yeni arkadaşlarım olacaklar çünkü.
"Bende sizi bu yüzden arayacaktım geldiler sizi bekliyorlar." Şükür.
"Benim eve gönder." Şirkete gitmeye üşeniyorum. Zaten bu evde kalacaklar.
"Tamamdır İnci hanım."
Telefonu kapatıp arkama yaslandım. Ekibim için çok heyecanlıydım. İlk defa birileriyle çalışıyorum sonuçta. Ama boş boş oturmak olmaz. Odama çıkıp bilgisayarımı alıp geri salona geldim. Salondaki masaya oturup düşmanlarımı araştırmaya başladım.
Ama benim tek bir hedefim vardı. Bizim en büyük düşmanımızdır kimse onu bitirmekten başlamak. O şanslı kişide Yaman Ateş Karahan. Karahanlar bizim en büyük düşmanımızdı. Düşmanlığın nereden geldiğini kimse bilmiyor. Bende dahil.
Bilgisayar başında ne kadar durdum bilmiyorum ama Emir'in bana seslenmesiyle kafamı bilgisayardan kaldırdım. "İnci hanım?"
"Efendim?"
"Ekip kapıda." Heyecandan nasıl ayağa kalkıp kapıya yürümeye başladım bilmiyorum. Dışarı çıkınca bahçede yanyana dizilmiş beş kişi beni bekliyordu. Erkekler baya boylu posluydu.
Hepsi yüzüme tip tip bakıyordu. Yüzleri gayet ciddiydi.
"Merhaba." Dedim tatlı tatlı.
Aras bana büyülenmiş gibi bakıyordu. "Bu mu bizim patron?" Ekledi. "Çok güzel lan."
"Farkındayım canım." Dedim saçlarımı savurarak. Sonra hemen ciddileştim. "Ve evet patronunuz benim. İnci adım biliyorsunuzdur zaten. Bakmayın güzel, tatlı ve masum göründüğüme iğnemi saklıyorum her an batırabilirim." Onları zaten tanıyordum kendilerini tanıtmalarına gerek yoktu. Evi işaret ettim. "Hadi."
Hepimiz içeri girip toplantı odasına geçtik. Yuvarlak bir masanın etrafında oturuyorduk.
"Siz bu kadar ciddi misiniz yoksa benim yanımda mı?"
"Sizin yanınızda diyelim daha çok." Dedi Meriçhan. Hayal kırıklığına uğradım. Şaka.
"O zaman kural bir yanımda rahat davranın. Ben sevmem böyle yanımda bile ciddi duran ekibi. Mesela bir görev ortasında bile şaka yapacaksınız. Beni patron olarak görmeyin. Biz bir arkadaşız ve beraber görevlere çıkıyoruz." Sözlerim hepsini şaşkına çeviriyordu. Böyle bir şey beklemiyorlardı.
"İşte bu be böyle patrona can kurban." Dedi Asel.
"Zaten bir tanesin sen yeni arkadaşım." Dedi Duru. Güzel anlaşacaktık.
"Şimdi size kod adı takalım. Ne istiyorsunuz?"
"Zehr-i Asel." Dedi Asel.
"Gölge Han." Dedi Meriçhan.
"Asfalt kurdu." Dedi Aras.
"Kuzgun." Dedi Duru.
"Soğuk gölge." Dedi Kağan.
"Sessiz bomba." Dedim.
Şimdi buna güzel bir ekip adıda bulmak lazımdı. Tim gibi yapacaktık işte.
"Bitmedi. Ekibimize ad lazım." Dedim. Hepsi oturdukları yerde geriye yaslanıp düşünmeye başladı.
"Ekip ismine ne gerek var herkes bize Aksonlar diyecek. Aksoylar diyelim bitsin." Dedi Asel.
"Katılıyorum." Dedi Aras.
"Bende." Dedi Meriçhan.
"Bende." Dedi Duru.
"Bende." Dedi Kağan. Yani hepsi katıldı. Bencede haklılardı.
"Tamam Aksoylar. Bu arada bizim sembolümüz Aslan." Dedim. Her ailenin bir sembolü vardı.
Karahanlar, kartal.
Valentinalar, leopar.
Kayalar, ayı.
"Şimdi işimizde dönelim." Anlatmaya başladım. "Bizim ilk hedefimiz Yaman Ateş Karahan. Kendisi ne yapar? Nerelere gider? Ne zaman gider? Hepsini bilmek istiyorum. Ona göre plan yapmamız gerek."
Duru öne atıldı. "Ben gelmeden önce biraz araştırmıştım. Kendisi genellikle bara gider. Ama her perşembe saat 20.00'de barda oluyor. Ve yarın perşembe bence direk plan yapabiliriz." Bu kızı buraya almakla büyük bir şey başarmıştım.
"Sen akıl küpü bir kızsın." Dedim gururla. Çocuğumla gurur duyuyordum.
"Niye sadece o akıllı bende araştırdım. Ama bende aynı şeyleri buldum." Dedi Aras.
"Öff cıvıtmayın. Ben planı kurdum. Yarın ben bara normal bir insan gibi gideceğim. Sizde silahla bara saldıracaksınız. Bende o sırada Yaman'dan beni korumasını isteyeceğim. Ya bir şeyini alacağım ya da düşürmesini sağlayacağım sonra şirketine gidip vereceğim." Ne akıllı kızım ya.
"Yanımda cıvıtın diyen kadına bak. Cıvıtmayın diyo." Dedi Kağan konudan bağımsız.
"Boş ver onu ama bu kız bu planı iki dakika nasıl kurdu?"
"Çünkü akıllıyım Asel." Övünmek gibi olsun ama akıllıyım.
"Uykusu gelmiş şunu götürün ya." Dedi Meriçhan eliyle kafasını masaya yatırıp uyuyan Aras'ı göstererek.
"Tamam yarın konuşuruz o zaman. Odalarınız en üst katta istediğiniz odaları seçin." Ayağa kalktım. Odadan çıkmadan önce son kez konuştum. "Yarın saat 10.00'da burada olun. İyi geceler." Odadan çıktım. Odama girdim.
Üstündekileri çıkartıp direk yatağa girdim. Dinlenip güç toplamam gerekti. Yarın beni yoğun bir tempo bekliyordu.
Kendimi yarını düşünerek uykuya bıraktım.
🔥
Saat 10.00'a gelmeden toplantı salonuna inmiştim. Erkenden gelip kendimi tam olarak hazırladım. Şimdi masanın en başında oturmuş bizimkileri bekliyordum. Onlarda birazdan burada olurdu.
Bir kaç dakika sonra dışarıdan sesler gelmeye başladı.
"İnci bizim ebemizi sikecek." Dedi Aras.
"Bir dakika geç kaldık." Dedi Kağan.
Sonra odaya pata küte daldılar. Girdikleri an ilk odada göz gezdirdiler sonra benimle göz göze geldiler. Hepsi aynı anda yutkundu. Ben bunlara bir şeyde yapmadım ki neden benden korkuyorlar?
"Oturun." Dedim sakince.
İkiletmeden anında oturdular.
"Hazır mısınız?"
"Neye?" Dedi salak Meriçhan.
"Siz salaklaşmışsınız. Tekrar anlatıyorum. Bugün ilk görevimize çıkıyoruz. Ben bara gideceğim sizde birkaç dakika sonra silahlarla bara vuracaksınız. Ben Yaman'dan beni korumasını isteyeceğim. Cebinden bir şey alıp bunu düşürmüşsünüz diyerek şirkete gideceğim. Anladınız mı?"
"Anladık." Dediler.
"İyi hazırlanın birazdan çıkalım. Bir de bana barın ismini bulun."
Bende onlarla birlikte odama çıktım. Üstüme ve yüzüme son dokunuşları yapıp aşağı indim. Bizimkiler benden daha hızlıymış. Hepsi dizilmiş beni bekliyordu.
"İnci hanım barın ismi X . Erkenden gitmemiz lazım çünkü çevreyi kontrol etmemiz gerek. Sizinde içeriyi kontrol edip kodlamanız lazım. Hepimizin kulağında küçük kulaklıklar olacak. Sizde kapıdaki korumaya fark ettirmeden kulaklıkla içeri girin. Bize içeriden bilgi verin. Bizde size dışarıdan." Dedi Duru. Çok akıllı bir kızdı.
"Tamam."
Daha fazla bekletmedim. Önden yürüyerek dışarıya çıktım. Onlarda tabiki peşimden geldi. Arkama döndüm. "Siz hepiniz iki arabada gidin ben kendim gitmem lazım. Kulaklığımıda verin." Asel'in uzattığı kulaklığı alıp kulağıma taktım. "Dikkat edin." Deyip arabama bindim. Onlarda arkadan iki arabaya bölüşüp binmişlerdi.
Ben arabayla en önden gidiyordum. Hepimiz sanki bir bağlantımız yokmuş gibi farklı ve arada mesafe ile gidiyorduk.
Bir saatin sonunda bir barın yakınında durduk. "Burası." Dedi Meriçhan kulaklığa.
"Giriyorum. Sizde farklı yerlere dağılın kendinizi asla fark ettirmeyin." Dedim ve arabamı barın tam önüne sürdüm. Vale hemen yanıma gelip arabayı benden aldı. Bende bara adımlamaya başladım. Barın tam önünde bir koruma vardı. Çevrede başka koruma yoktu. Yaman daha buraya gelmemişti. Korumaya doğru yaklaştım. İçeri girecekken koruma koluyla beni durdurdu.
"Kimsin?" Etrafa bir göz attım. Kimse yoktu. Etrafta kamerada yoktu.
"Ecelin." Deyip belimden çıkardığım silahla tam alnından vurdum. Silahda zaten susturucu vardı. Adamı barın bir köşesine sürükleyerek götürdüm. "Gölge Han kapıya geç." Dedim kulaklığa. Lakaplarla hitap etmeye başlamıltım. Saniyeler içersinde Meriçhan korumanın yerine geçti.
Siz bilmiyordunuz bunları tabii. Birazdan daha farklı şeyler olacak.
Meriçhan'a başımla selam verip içeri girdim. İçeride yoğun bir alkol kokusu hakimdi. Bar sonuçta. Çok geçmeden barmenin yanına gittim. "Sangria." Bara gelince normalde sert şeyler içerdim ama şuan hafif bir şey olması daha iyi. Barmen önüme sangriayı bıraktı. Olduğum yerde etrafı incelemeye başladım.
Barın köşesinde kalan ve her yeri gören bir loca vardı. Orası Yaman'ın yeriydi. Oraya gitmeliydim. Ama ilk önce korumaları indirelim.
Barmenin arkasına bakınca bir kapı gördüm. İşte bu çok işime geldi. Kulaklığa fısıldadım. "Barın köşesinde özel loca var. Yaman hep oraya geliyor olmalı. Ve barmenin tam arkasında bir kapı var."
Arkamı dönüp barmene yaklaşmaya başladım. Barmen yüzüme hınzır gözlerle bakıyordu. Öpüceğimi felan düşündü galiba. Ama ben cebimden çıkardığım silahla tam kalbinden vurdum.
Kusura bakma yakışıklı benim kalbim dolu. Kenan diye biriyle.
Kenan kim? diye soracaksanız söylüyorum; sevgilim.
Adamı sürükleyerek kimsenin görmeyeceği köşeye çektim. "Asfalt kurdu barmenliğini görelim." Dedim kulaklığa. Dediğim an o kapıdam Aras girdi. Yanına gidip tanımıyormuş gibi davrandım. "Sangria istiyorum tekrar." Dedim Aras'a. Aras gülerek sangriayı önüme bıraktı. Göz kırpıp içmeye başladım.
"Ben locaya gidiyorum." Dedim kulaklığa. Hepsinin ağzından "Ne?!" Nidası döküldü.
"Locaya gidiyorum." Diye tekrarladım.
"Kızım salak mısın? Her şey ortaya dökülür. Orası Karahanlara özel." Dedi Duru.
"Kendi ağzınla söyledin Karahanlara özel. Oraya gitmem lazım."
"Duru haklı." Dedi Asel.
"Sizene be. Ben sizin patronunuzum bana karşı gelemezsiniz."
"Dedi patron olarak görmeyin beni diyen kız." Diye mırıldandı Kağan.
Bir şey demeden locaya yürümeye başladım. Locaya çıkmak için yan tarafında bir merdiven vardı. Merdivenden çıkmadan önce kulaklığa konuştum. "Zehr-i Asel içeri gel normal insan gibi. Kuzgun bilgisayarla buranın kameralarına ulaş. Soğuk gölge locaya çıkıyorum kapıda koruma varsa kesinde var korumanın yerine geçeceksin."
Merdivenlerden çıkmaya başladım. Ve tahmin ettiğim gibi kapıda koruma vardı. Şükür bir tane var. Yanına yaklaştım. Direk "Kimsin?" Dedi. Kulağına yaklaştım. "İnci Aksoy. Ecelin." Silahımla aynı şekilde kalbinden vurdum. "Soğuk gölge sende."
Locaya girdiğimde içerisinin çok sessiz olduğunu fark ettim. Burada bir bok varda çözemiyorum. İçerisi boş ve sessizdi. Yani burada bir şey yok önemli olan Yaman geldikten sonra. "Temiz burası." Dedim kulaklığa.
Locadan çıkınca kapının önünde Kağan vardı. Yüzüne bakıp başımı sallayarak selam verip hızlıca merdivenlerden indim.
O an Duru'nun sesiyle adımlarım olduğu yerde mıhlandı. "Sessiz bomba, Yaman Ateş Karahan geldi, burada."
Asıl olay şimdi başlıyordu.
"Tamam." Dedim sadece. Geri kalan merdivenide inip aşağıya geldim. Buradan uzaklaşıp barmenin yani Aras'ın yanına gittim. Saniyeler sonra içeri fırtına gibi Yaman Ateş Karahan girdi.
Adam yakışıklı şimdi açık ol.
Etrafta göz gezdirdi o an benim gözlerimle gözleri kesişti. Baktı. Baktı. Sanki tanıyormuş gibi baktı. Kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başladı.
Ya beni tanıyorsa?
Korkumu geçiren şeyi yaparak gözlerini üstümden çekti. Locaya yürüyüceğini düşünürken buraya doğru yürümeye başladı. Arasla aynı anda ağzımızdan "Siktir!" Çıktı.
Yaman tam yanıma gelip oturdu. Aras'a dönüp. "Viski" İstedi. Sonra bana döndü.
"Tanışıyor muyuz?"
"Hayır." Dedim önüme bakmaya devam ederken.
"İyi." Deyip önüne döndü. Aras'ın ne ara verdiğini bilmediğim viskiyi içiyordu. Ama aklıma o an bir şey geldi. Direk Yaman'a döndüm. Baştan aşağı onu süzdüm. Yanına biraz daha yaklaşıp, "Ama tanışabiliriz." Dedim. Yaman yandan bana baktı.
"Sebep?"
Elimle vücudunu işaret ettim. "Ben böyle bir yakışıklıyla neden tanışmak istemeyeyim?"
"Haklısın, herkes benimle tanışmak ister." Egolu şerefsiz.
"Tanışalım yani?" Dedim ümitle.
"Hayır." Ne!
"Anlamadım?" Cevap vermedi. Omuz silkerek önüne döndü. Ama benim işim burada bitmezdi. Yüzüm yavaşça boynuna yaklaştırdım. Boynunda tam nabzının attığı kısıma bir öpücük kondurdum.
Bu adamın kokusu niye bu kadar güzel?
İç sesimin keyfi yine yerinde. Yaman'ın hafifçe kıpırdandığını hissettiğimde geri çekildim yavaşça ondan uzaklaştım.
"Hayır diyorsan?" Evet İnci manipüle et.
"Adım Yaman Ateş soyadım Karahan." İşte bu be.
"Adım İnci." Soyadımı bilerek söylemedim. Elimi uzattım. "Tanıştığıma memnun oldum."
Elimi tuttu. "Bende." Yavaşça elimi çektim.
Yaman'la yanyana oturmuş duruyorduk. Bu sessizliğin bozulması lazımdı. Ne sorabilirdim? Saçmalayabiliriz.
"Ne iş yapıyorsun?" dedim sonunda, aklıma gelen en klasik soruyla.
Yaman hafifçe güldü. "İlk tanışmada bunu mu soruyorsun gerçekten?"
"Başlangıç için fena değil." Omuz silktim. "Yoksa direkt travmalarına mı gireyim?"
Bu sefer daha belirgin güldü. "Cesursun."
"Meraklıyım." diye düzelttim. "Sen de ketumsun."
Bir an sustu. Gözleri kalabalığın üzerinden kayıp tekrar bana döndü. Sanki tartıyordu.
"İnsanları tanımayı severim." dedim, bakışlarını yakalayarak. "Ama sen biraz zor bir vakasın gibi."
"Belki de tanımaman daha iyidir." dedi sakin bir sesle.
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. "Tehlikeli misin yani?"
"Sen ne düşünmek istersen." dedi ve bardağını masaya bıraktı.
İçimde tuhaf bir his oluştu. Bu adam ya gerçekten sorunluydu… ya da sadece öyle görünmeyi seviyordu.
"Ben risk almayı severim." dedim hafif bir gülümsemeyle.
Yaman başını yana eğdi. "O zaman dikkatli ol, İnci."
İsmimi söyleyiş biçimi bile garip bir şekilde farklı hissettirdi. Ama hemen toparladım. Bence planı artık devreye sokabilirdim. Kulaklığa Yaman'ın yanında konuşamazdım.
"Ben bir lavobaya gidiyim." Yaman başını salladı. Kalkıp hemen lavobaya gittim. Kapıyı kapatıp içeride başka birinin olup olmadığınada baktım sadece bir kadın vardı.
"Hanımefendi çıkın!" Dedim sertçe. Kusura bakmayın hemcinslerim.
"Ne bağırıyorsun be." Diyerek çıktı.
Hemen kulaklığa dokundum. "Şimdi hazırlanın. Yaman'ın yanına gittiğim an kulaklığımın iletişimini açarsam başlayın demektir. Dikkatli olun." Dedim, derin bir nefes alarak lavobodan çıktım. Çıktığımda Yaman'ın hala aynı pozisyonda oturduğunu gördüm. Gülümseyerek tekrar aynı yerime oturdum. Aramızda tekrar bir sessizlik hakimdi. Boşuna konuşmaya da gerek yoktu. Kulaklığın iletişimini açtım. Bu başlayın demekti.
Saniyeler sonra barın her tarafını silah sesleri kaplamıştı. İnsanlar çığlık çığlığa başka yerlere koşmaya başladı. Ben daha ne olduğunu anlamadan Yaman beni belimden tutup bir masayı devirip arkasına çekti.
"Ne yapıyorsun—" demeye kalmadan Yaman beni tamamen arkasına aldı.
"Başını eğ!" dedi sert bir sesle.
Kalbim deli gibi atıyordu. Etraf kaos içindeydi. İnsanlar bağırıyor, masalar devriliyor, herkes panik halinde kaçmaya çalışıyordu. Benim planımdı… ama bu kadar hızlı ve kontrolsüz olacağını beklememiştim.
Yaman dikkatle etrafı süzüyordu. Gözleri az önceki adamla aynı değildi. Daha soğuk, daha keskin…
"Bu bir tesadüf değil." dedi kısık sesle.
Yutkundum. "Ne demek istiyorsun?"
Cevap vermedi. Sadece bir an bana baktı. Sanki yüzümde bir şey arıyordu.
Sonra aniden kolumdan tuttu. "Buradan çıkıyoruz."
"Hayır!" dedim refleksle. Plan henüz bitmemişti.
Kaşları çatıldı. "İnci, burası güvenli değil."
Tam o anda kulaklıktan hafif bir cızırtı geldi. Çok kısa, ama benim için yeterliydi. Her şey planlandığı gibi ilerliyordu… en azından öyle sanıyordum.
Yaman bu sesi fark etmiş gibi başını hafifçe yana eğdi.
"Bu neydi?" diye sordu. Kalbim bir an duracak gibi oldu.
"Ne?" dedim, olabildiğince normal görünmeye çalışarak.
Gözlerini kısmıştı. Bana inanmıyordu.
Ama zaman yoktu. Barın arka tarafında bir kapı açıldı. İnsanlar oraya doğru yöneliyordu.
Yaman tekrar kolumu çekti. "Gel."
Bu sefer itiraz etmedim.
Koşarken aklımda tek bir şey vardı:
Ya Yaman sandığımdan çok daha fazlasını biliyorsa?
Koşarken kulaklıktan tekrar o hafif cızırtı geldi. İşte o an… kararımı verdim. Planın en riskli kısmı buydu.
Yaman’ın beni çekiştiren eline baktım. Güçlüydü. Kararlıydı. Ve… tehlikeliydi. Eğer ona gerçekten yaklaşmak istiyorsam, güvenini kazanmam gerekiyordu.
Ve bunun tek yolu…
Kendimi riske atmaktı.
Parmaklarım çok belli etmeden kulaklığa dokundu.
"İkinci aşama…" dedim neredeyse nefessiz bir fısıltıyla. "Hedef benim."
"Ne!" Diye bağırışını duydum Duru'nun.
"Hayatta olmaz." Dedi Meriçhan.
"Hepsine katılıyorum." Dedi Aras.
"Yapamayız." Dedi Asel.
Bir an duraksadım. Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.
"Şimdi."
Hepsi beni ne kadar kararlı olduğumu anladı.
Kağan'ın "Özür dilerim." Demesi ve benim kolumda hissettiğim acı.
Zaman yavaşladı sanki.
Yaman bir şey diyecekti ama…
Aniden sendeledim.
Dünya bir anda sessizleşti. Gürültü hâlâ vardı ama bana uzak geliyordu.
Yaman’ın eli kolumda sıkılaştı.
"İnci!" sesi bu kez çok daha sertti.
Gözlerim istemsizce kapandı, ama düşmedim.
Çünkü Yaman beni yakalamıştı.
"Hey! Bana bak." dedi, sesi ilk kez panik taşıyordu.
Başımı zorla kaldırdım. Ona baktım. Gözlerindeki o soğuk ifade gitmişti.
Yerine… gerçek bir endişe gelmişti.
Başardım.
Ama içimde garip bir korku yükseldi.
Ya bu sefer gerçekten kontrolü kaybettiysem?
Yaman beni hızla kollarına alıp arka kapıya yöneldi.
"Dayan." dedi dişlerinin arasından.
"Sakın gözlerini kapatma."
Gülümsemek istedim ama beceremedim.
"Tanıştığımıza… değdi bence." diye fısıldadım.
Yaman kaşlarını çattı. "Konuşmayı kes."
Ama sesi titriyordu.
Ve ben ilk defa… Bu oyunun sandığımdan daha tehlikeli olduğunu gerçekten hissediyordum.
Arka kapıdan çıktığımızda Yaman direk arabasına yöneldi. Dışarıda o an fark ettim bir sürü koruma vardı. Yaman beni arabanın arka koltuğuna yavaşça bıraktı. Ardından vurulduğum yere koluma baktı.
"Sadece bir sıyrık bir şey yok, korkma. " Dedi sakinleştirici bir ses tonuyla. Geri çekildi kapıyı kapatmadan önce, "Burada kal." Diye tembihleyip kapıyı kapattı.
Duru'nun kulaklığa, "İnci ses ver, iyi misin?" Diyen telaşlı sesini duydum.
O an Kağan'ın pişman sesi geldi. "Beni yüzümden lan. Yap deyince bile yapmamalıydım."
Nasıl bağlanmıştık ama birbirimize bir günde.
Normalde ben asla birine yaklaşıp bağlanmazdım.
Acaba ilk arkadaşlarım olduklarını söylesem mi?
"İyiyim, sadece sıyırmış. Sadece ilk defa böyle bir şey yaşadığım için acıdı." Dedim kesik çıkan sesimle. Hepsinin bir "Ohh." Çeken sesini duydum.
Kulaklıktan gelen sesleri bırakıp Yaman'ın dışarıdan gelen sesine odaklandım.
"Siz ne güne duruyorsunuz lan burada. Onları şimdi bana buluyorsunuz." Diye korumalara bağıran sert sesi ben telaşlandırdı. Ya bulursa? "Bu kadın beni hiçbir şeyim ama benim yanımda duruyordu dimi benim yanımda duran kadının saç teli bile kopamaz!"
Doğru yoldayız.
"Hemen geri çekilin ve eve gidin!" Kulaklığa çok sert konuşmuştum.
"Seni bırakamayız." Dedi Meriçhan.
"Ben eve gelicem siz kendiniz kurtulun şimdi."
Bir şey demediler ama silah sesleri sustu. Yaman'ın dikkatini onlardan alıp kendime çekmek için kolumu tutarak acıyla çığlık attım. Yaman'ın bakışları anında bana döndü. Korumalara dönüp bir kaç bir şey deyip anında şoför koltuğuna bindi. Arabayı çalıştırmadan önce bana döndü.
"İyi misin?"
"Çalışıyorum."
Önüne dönüp arabayı çalıştırdı. Arabayı hızla yerinden hareket ettirip yola çıktı. Çok hızlıydı.
"Yavaşlasan mı? Şimdi ölmedim ama senin yüzünden öleceğiz."
Cevap vermedi ama biraz daha yavaşlattı. Bu 'tamam' demekti.
Dakikalar sonra araba durdu. Hastanenin kapısında durmuştuk. Artık bilincim yerinde bile değildi. Belki çok küçük bir sıyrıktı ama çok kan kaybetmiştim.
Yaman benden önce inip benim kapımı açtı. Ve tekrar ben daha ne olduğunu anlamadan beni kollarının arasına aldı. Şuan bunu yadırgayacak bir durumda değildim. Ama Yaman'ın bir fısıltısını duyunca kalbimin durduğunu hissettim.
"Tekrar olmaz... Tekrar olmaz... Tekrar olamaz... "
Ben Yaman'ın travmasına dokunmuştum.
En sevmediğim şey insanların travmasına dokunmaktı oysa.
O an gerçekten bir düşmana yaptığım şeyden pişman oldum. Ama bilincim yerinde değildi artık. Cevap veremedim. Dayanamadım gözlerim kapandı. Yaman bunu fark etti.
"Hayır... Hayır.... Hayır. Aç gözlerini, İnci. Lütfen aç."
Acaba düşmanı olduğumu öğrenirse ne yapardı?
Tekrar yalvarır mıydı bana?
"Açsana İnci." Yaman'ı duyuyordum ama bir tepki yoktu.
Yaman'ın doktorlara bağırışını duyunca istemsizce yerimde irkildim. "Buraya bakın!" Yaman irkilmemi anlamış gibi,"Özür dilerim." Dedi.
Bu adam mı kötü şimdi?
Sırtımım yumuşak bir yerle buluştuğunu hissettim. Doktorlar ve Yaman'ın konuşması artık kulağımda buğulandı. Daha fazla direnemedi. Kendi karanlığın kollarına teslim ettim.
🔥
Ben bugün anlamıştım ki bu oyun için canımı bile ortaya koyabilirdim. Kendimden korkuyorum. Bunlar büyük bir şey değil ama ilk gün için büyük.
Gözlerim yavaş yavaş aralandı. Gördüğüm ilk şey beyaz bir tavan ve bir sürü ışıktı. Işıktan dolayı gözlerimi kısmak durumunda kaldım. Bir kaç saniye olan biteni algılamaya çalıştım. Sonra jeton düştü.
Ben Yaman'a yakınlaşmaya çalışıp beni korumasını sağlayacaktım. Sırf kendimede güvendirmek içinde kendimi vurdurmuştum. Bizimkiler ya yakalandıysa?
Yattığım yerden kalkmaya çalıştım.
"Dur." Diyen sesle istemsizce durdum. Kafamı sesin geldiği yöne çevirince o gözlerle buluştum.
Yaman Ateş Karahan buradaydı.
Adamın yanında vuruldum zaten ne yapabilirdi? Hiç bir şey.
Geri yatağa yattım.
"Teşekkür ederim."
Hiç bir şeyi kendisi yaptırmamış gibi.
"Yapmam gerekeni yaptım."
Evet bizde bunu istiyorduk.
"Ben gidebilir miyim?"
"Serumun bitsin gidersin."
"Peki, bir şey daha sorabilir miyim?"
"Sor."
"Beni niye vurdular?"
Dedi, kendini vurduran kız.
"Dedim sana yaklaşma bana diye."
Yaman'ın cevabı beklediğim kadar sert, beklediğim kadar mesafeliydi. Ama bu buz dağının altında bir yerlerde, kurduğum tuzağın ilk çatlaklarının oluştuğunu hissedebiliyordum. Gözlerindeki o ifade; bir suçluluk değildi belki ama kesinlikle bir "sorumluluk" belirtisiydi.
İstediğim de tam buydu.
"Yaklaşma demiştin," dedim sesimi hafifçe titreterek. "Ama yaklaşmadan seni nasıl tanıyabilirdim ki? Ya da neden hedefte olduğunu?"
Yaman, oturduğu sandalyede hafifçe öne doğru eğildi. Dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini kenetlemişti. Bakışları üzerimde ağır bir yük gibi duruyordu. "Tanımana gerek yok. Benim etrafımda olan herkes ya avdır ya da avcı. Sen ise..." Duraksadı, gözlerini kıstı. "Sen ise sadece yanlış zamanda yanlış yerde olan bir sivil gibi duruyorsun."
İçimden bir gülme isteği yükseldi. Sivil mi? Eğer bilseydi bu merminin yerini santim santim hesapladığımı, herhalde o serumu damarımdan kendisi çeker çıkarırdı.
"Sivil ya da değil," diye fısıldadım yastığa biraz daha gömülerek. "Şu an buradayım. Ve görünen o ki, senin dünyan sandığımdan daha karanlık."
Yaman ayağa kalktı. Boyu, odadaki bütün ışığı kapatacak kadar uzundu sanki. Adımları sessiz ama tehditkârdı. Yatağın ucuna kadar gelip durdu.
"Karanlık seni korkutuyorsa, serum biter bitmez arkana bakmadan kaçarsın," dedi sesi buz gibi bir tınıyla. "Ama eğer kalırsan, bir sonraki mermi bu kadar insaflı olmayabilir."
Kapıya doğru yöneldiğinde arkasından seslendim:
"Kaçmayacağımı ikimiz de biliyoruz Yaman. Yoksa beni bu hastane odasında yalnız bırakmaz, kapıya adam yığmazdın. Beni koruyorsun, çünkü artık sende benim bir parçam var."
Durdu. Elini kapı koluna attı ama açmadı. Omuzlarının gerildiğini gördüm. Hiçbir şey demeden dışarı çıktı. Kapı kapandığında odada kalan tek ses, serumun ritmik damlama sesiydi.
Kendi kendime gülümsedim. Oyun yeni başlıyordu ve ben kartlarımı tam da planladığım gibi dağıtmıştım. Şimdi tek yapmam gereken, bizimkilerin dışarıda temiz olduğundan emin olmaktı.
Odanın sessizliği, Yaman çıktıktan sonra üzerime bir kâbus gibi çöktü. Serumun her damlası, damarlarımda soğuk bir sızı gibi ilerliyordu. Plan kusursuz işlemişti ama bedeli ağırdı. Sol omzumdaki yanma hissi, aldığım riskin fiziksel kanıtıydı.
Kendi kendime fısıldadım: "Acı geçicidir, zafer baki."
Dakikalar sonra kapı hafifçe aralandı. İçeri giren Yaman değildi; onun sağ kolu olduğunu bildiğim, yüzünde derin bir yara izi taşıyan o adamdı. Elinde küçük bir poşet tutuyordu.
"Yaman Bey gönderdi," dedi sesi pürüzlüydü. "Telefonun parçalanmıştı. Yenisi burada, hattın takılı. İçinde sadece onun numarası kayıtlı."
Poşeti komodinin üzerine bıraktı. Tam çıkacakken dayanamayıp sordum:
"Arkadaşlarımdan bir haber var mı? O karmaşada onları kaybettim."
Adam kapı eşiğinde durdu, omzunun üzerinden bana tuhaf bir bakış attı. "Yaman Bey çevredeki herkesi sorgulattı. Kimse seninle bağlantılı görünmüyordu, o yüzden serbest bırakıldılar. Şanslıymışsın."
Şans değil, profesyonellikti. Bizimkiler iz bırakmadan kaybolmayı iyi bilirdi. Kapı kapandığında hemen telefona uzandım. Titreyen parmaklarımla rehberi açtım. Gerçekten de tek bir isim vardı: Ateş.
Gelen bir mesaj bildirimiyle ekran aydınlandı:
"Uyandığında kapıdaki korumalara haber ver. Seni eve onlar bırakacak. Ve sakın bir daha benim çizgimi geçmeye kalkma, bu sefer seni ben vururum."
Telefonu göğsüme bastırıp derin bir nefes aldım. Beni vuracağını söylüyordu ama numarasını vermişti. Beni uzaklaştırmak istiyordu ama güvenliğimi sağlıyordu.
Yaman Ateş Karahan, kendine ördüğün o duvarlarda ilk gediği ben açtım. Şimdi o gedikten içeri sızma vaktiydi.
Serumun son damlaları inerken yavaşça doğruldum. Başım dönüyordu ama umursamadım. Bu oyun için canımı ortaya koymuştum; şimdi sıra o canın karşılığını almaktaydı.
Ayaklarımı yataktan aşağı sarkıttım ve aynadaki yansımama baktım. Solgun, bitkin ama gözleri hırsla parlayan bir kız.
Kendimden korkmalıydım. Çünkü bu kız, istediğini alana kadar durmayacaktı.
Yavaşça ayağa kalktım. Kolumdaki serumu sertçe çıkardım. Hastane önlüğünün içindeki aciz görüntümden nefret etsem de, yüzümdeki o kararlı ifadeyi korumaya çalıştım.
Askıdaki ceketimi omzuma attığımda, yaramın sızısı beynime bir şimşek gibi çaktı. Dişlerimi sıktım. Acı, diri olduğumu hatırlatıyordu.
Kapıyı açtığımda iki devasa adamın koridorda beklediğini gördüm. Beni görünce hemen toparlandılar.
"Yaman Bey’in talimatı var," dedi soldaki. "Sizi biz götüreceğiz."
"Gerek yok, kendim giderim," dedim, ama bu tamamen bir oyundu. Israr edeceklerini biliyordum.
"Talimat kesin," dedi adam, itiraz kabul etmeyen bir sesle.
Hastaneden çıkış yaparken korumalar arkamdan gelmeye yeltendiğinde aniden durdum. "Gelmenize gerek yok, kendi başımın çaresine bakabilirim."
"Yaman Bey'in talimatı var," dedi korumalardan iri yarı olanı. "Sizi bizzat bırakmamız gerekiyor."
Soğuk bir ter döksem de sesimi sabit tuttum. Eğer onları Aksoyların evine, yani bizimkilerin karargahına götürürsem her şey biterdi. Üstelik Yaman’ın en büyük düşmanı olan Aksoy Malikanesi ile bağlantımızı, o malikanenin gölgesinde büyüdüğümüzü öğrenmesi demek, ölüm fermanımız demekti. Yaman henüz Aksoylarla olan bağımızı bilmiyordu ve bu gizli kalmalıydı.
"Beni takip etmenizden hoşlanmıyorum," dedim ters bir tavırla. "Zaten onun yüzünden vuruldum. Şimdi de özgürlüğümü mü alıyor elimden? Eğer çok ısrarcıysa, ona söyleyin; beni bir daha görmek istiyorsa bana biraz alan bıraksın."
Adamlar birbirine baktı. Yaman’ın "Onu eve götürün" uyarısına rağmen benim bu kafa tutan tavrım onları ikilemde bırakmıştı. En sonunda geri adım attılar ama bir araba mesafeyle beni izlemeye devam edeceklerini biliyordum.
Hastanenin ana kapısından çıkıp rastgele bir taksiye bindim.
Korumaların siyah aracı birkaç araç geriden bizi takip ediyordu. Dikiz aynasından onları izlerken şoföre seslendim: "Amca, ara sokaklara gir. İzleniyoruz."
Onları atlatmam on dakikamı aldı. Eski mahallelerin dar sokaklarında izimi kaybettirdikten sonra taksiden inip farklı bir taksiye bindim. Taksiciye Aksoyların Malikanesi dedikten birkaç dakika sonra malikaneye gelmiştik.
Eve giriş yaptığımda bizimkilerin hepsi salondaki koltuklara oturmuştu. Yüzlerinden gerginlikleri çok güzel okunuyordu.
"Selam." Diyerek cıvıl cıvıl giriş yaptım.
Hepsinin bakışları anında bana döndü. İlk önce sargıdaki koluma sonra yüzüme.
Duru koşarak bana sarıldı. "Kızım sen manyak mısın? Kendini vurdurmak ne ya?"
Asel'de hemen Duru'nun yanına geçip bana sarıldı."Gerçekten korktum."
İkiside çok sert sarıldığı için kolum acıdı. Bunu belli etmek istemesemde ağzımdan çıkan inlemeye engel olamadım. İnlememi duyunca ikiside anında geri çekildi.
"İyi misin?" Dedi Asel.
"Özür dileriz." Dedi Duru.
"Abartmayın." Diyerek salona geçip kendimi koltuğa attım. Erkeklerden ses çıkmıyordu. Onlara baktım.
"Kağancığım nasılsın?"
Şimdi uğraşma vaktiydi.
Yutkundu. "Kötü."
"Niye canım, çok güzel şeyler yaptım oysa."
Üç defa yutkundu. "Güzel değildi ya."
Kocaman kahkaha attım. "Aferin lan sana. Bu korkaklar yapamadı sen yaptın."
Şaşkın bakışları bana döndü. "Anlamadım."
"Kıt mısın?"
"Öyle diyorsanız öyledir."
"Şaka lan Aferin diyorum. A-fe-rin."
"Sağolun İnci hanım."
"Hanım?"
"Sağol İnci."
Kağanla uğraşmayı bırakıp ciddiyete döndüm. "Plan işe yaradı. Yaman bana telefon verdi ve içinde sadece kendi numarası var. Korudu da. Yaklaşma felan bir şeyler geveledi. Bilmiyor ki ondan daha tehlikeliyim."
"İnci bu arada baya iyi oyuncusun." Dedi Aras.
"Baya."
"Şimdi ne olacak?" Dedi Meriçhan.
"Şimdi, ben bu telefonu Yaman'a istemiyorum diye şirkete yanına götüreceğim. Sonrasını gittikten sonra halledicez."
"Anladım."
Ayağa kalktım. Belki baya uyumuş olabilirim ama yorgunum yani. Yarında yoğun. Her gün yoğun zaten. "Ben dinleneyim. Sizde yarın izin yapın." Hepsi başını salladı.
Merdivenlere yönelip odaya çıkmaya başladım. Üst kata çıkıp odama girdim.
Odamın kapısını kapatır kapatmaz, az önce salonda sergilediğim o "demir leydi" imajı omuzlarımdan dökülüp gitti. Gerçekten yorgundum. Sadece fiziksel bir yorgunluk da değildi bu; Aksoyların bu soğuk malikanesi ile Yaman’ın o tekinsiz dünyası arasında gerilen bir ipte yürümek, ruhumu tüketmişti.
Yatağımın kenarına çöktüm. Sağ elimle, sol omzumdaki sargıya hafifçe dokundum. Merminin yakıp geçtiği yer hala zonkluyordu. Kağan’a "Aferin" demiştim ama o tetiği çekerken eli biraz bile titrese, şu an bir yatağın üzerinde değil, bir morg masasında olabilirdim.
"Kendi hayatını kumar masasına koydun İnci," diye fısıldadım aynadaki yansımama. "Ve şimdi zar atmaya devam etmen gerekiyor."
Yaman’ın verdiği telefonu komodinin üzerine bıraktım. Cihaz, şık ve pahalı duruyordu; tıpkı sahibi gibi. Ama benim için bu telefon, sadece bir iletişim aracı değil, Yaman’ın zihnine sızmak için kullanacağım bir truva atıydı.
Gece boyu parça parça kabuslar gördüm. Rüyalarımda beyaz hastane tavanları, siyah takım elbiseli adamlar ve Yaman’ın o buz mavisi bakışları birbirine karışıyordu. Bir ara sıçrayarak uyandım, ter içindeydim. Telefonun ekranı karanlıkta bir anlığına parladı mı yoksa ben mi hayal gördüm, emin olamadım.
Sabah güneşin ilk ışıkları malikanenin pencerelerinden sızarken ayağa kalktım. Bugün stratejik davranmam gerekiyordu. Mağdur ama inatçı, korunmaya muhtaç ama başı dik o kızı oynamaya devam edecektim.
Siyah, dar bir jean ve omzumu çok sıkmayacak salaş, gri bir kazak seçtim. Saçlarımı dağınık bıraktım. Aynada kendime baktığımda, "korkmuş ama pes etmemiş" o görüntüyü yakaladığımı anladım.
Aşağı indiğimde malikane sessizdi. Bizimkilere izin vermiştim, muhtemelen hepsi kendi odalarında ya da şehrin başka bir köşesinde bu gerginliğin yorgunluğunu atıyordu.
Mutfaktan bir elma alıp evden çıktım. Garajdaki eski ama hızlı arabalarımdan birine atlayıp şehir merkezine, Krahan Holding'in o devasa cam binasına doğru yola çıktım.
Şirketin önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. Burası Yaman’ın kalesiydi.
Girişteki güvenlikler beni hemen tanıdı. Muhtemelen dünkü olaydan sonra fotoğraflarım tüm birimlere dağıtılmıştı. "İnci Hanım, buyurun," dedi biri, asansöre kadar eşlik ederek.
En üst kata çıktığımda, sekreteri beni durdurmaya çalıştı ama kapıyı çoktan itmiştim bile.
Yaman, devasa cam masasının arkasında oturmuş, önündeki dosyalara bakıyordu. İçeri girmemle başını bile kaldırmadan konuştu:
"Hastanede olman gerekiyordu. Ya da en azından, dün gece bıraktığım yerde."
Masasına yaklaştım. Cebimden o telefonu çıkarıp masanın tam ortasına, dosyaların üzerine sertçe bıraktım.
"Bunu geri getirmen için verdin herhalde," dedim sesimi hafifçe yükselterek. "Beni korumanı ya da numaranı bana vermeni istemedim Yaman. Ben sadece... dünkü olay için bir özür bekliyordum, bir takip cihazı değil."
Yaman yavaşça başını kaldırdı. Bakışları önce telefona, sonra gözlerime takıldı. Koltuğunda arkasına yaslanıp ellerini birleştirdi.
"Özür dilemem," dedi düz bir sesle. "Ama seni yaşatırım. Ve şu an, o telefonu oraya bırakarak hayatının en büyük hatasını yapıyorsun. Çünkü o kapıdan dışarı adım attığın an, artık benim korumam altında olmayacaksın. Aksoyların etrafta kol gezdiği bir şehirde, tek başına ne kadar dayanabilirsin sanıyorsun?"
Duyduğum isimle kalbim bir an duracak gibi oldu ama çaktırmadım. Aksoyların etrafta kol gezdiği bir şehir... Bilmiyordu ki, şu an tam karşısında duran kız, o malikanenin kalbinden geliyordu.
"Aksoylar mı?" dedim, bilmezden gelerek. "Onlar da kim? Senin düşmanların beni ilgilendirmiyor Yaman. Ben sadece huzur istiyorum."
Yaman ayağa kalktı. Aramızdaki o koca masa bir anda yok olmuş gibiydi. Masanın etrafından dolanıp tam önümde durdu. Aradaki mesafeyi öyle bir daralttı ki, parfümünün o sert kokusunu alabiliyordum.
"Huzur istiyorsan yanlış adama çarptın," diye fısıldadı. Elini uzatıp masanın üzerindeki telefonu aldı ve zorla avcumun içine geri bıraktı. Parmakları tenime değdiğinde içimin titrediğini hissettim. "Bu telefon sende kalacak. Ve ben ne zaman ararsam, o telefon açılacak. Anladın mı?"
Yaman’ın parmakları avcumun içindeki telefonu sıkıştırırken, gözlerindeki o otoriter ifade bir an bile sarsılmadı. Tam ağzımı açıp itiraz edecekmiş gibi bir hamle yapacaktım ki, kapı hızla vurulmadan açıldı.
İçeri giren, dün hastanede gördüğüm o yara izli adamdı. Nefes nefese kalmıştı ve yüzündeki ifade bir felaketin habercisi gibiydi.
"Efendim," dedi adam, benim varlığımı tamamen yok sayarak. "Dün geceki olaydan sonra güvenlik protokollerini güncelledik ama bir sorunumuz var. En yakın koruma ekibinizden iki kişi... Aksoyların adamlarıyla bağlantılı çıktı. Onları hallettik ama şu an ciddi bir güvenlik açığımız var. Acilen yeni bir transfer yapmamız lazım, kimseye güvenemiyoruz."
Yaman’ın bakışları anında buz kesti. "Benim yanıma kadar sızdılar mı?" diye gürledi. Sesi odanın duvarlarında yankılandı.
İşte beklediğim fırsat, altın tepside sunulmuştu. Yaman’ın en zayıf anı, birine güvenmeye en çok ihtiyaç duyduğu andı. Aksoyların malikanesinde aldığım o ağır dövüş eğitimleri, silah kullanma becerilerim ve strateji yeteneğim zihnimde birer birer canlandı.
Yavaşça araya girdim. Sesim az önceki mağdur tondan tamamen sıyrılmış, soğukkanlı ve kendinden emin bir tona bürünmüştü.
"Yeni birini aramana gerek yok," dedim sakin bir sesle.
Yaman ve yanındaki adam aynı anda bana döndü. Yaman’ın kaşları çatıldı. "Sen ne saçmalıyorsun?"
"Duydun işte. Yanına sızan adamların vurduğu o kız, yani ben... Belki de aradığın o güvenilir koruma benimdir."
Yaman kısa, ruhsuz bir kahkaha attı. "Sen mi? Daha dün omzundan vuruldun, acıdan bayılmak üzereydin. Bir silahı doğru dürüst tutabildiğinden bile şüpheliyim."
"Merminin önüne atlayacak kadar deliyim Yaman. Ve dün gece o mermiyi yediğimde, senin korumaların etrafta sadece izliyordu. Ben ise seni korumaya çalıştım. Ayrıca..." dedim ve masasının üzerindeki ağır bronz kağıt ağırlığını tek hamlede kaptım. Havaya fırlatıp diğer elimle, omzumdaki sızıyı görmezden gelerek havada yakaladım ve masaya geri bıraktı. "Gördüğünden çok daha fazlasıyım. Sıradan bir sivilin o mahallelerden nasıl sağ çıktığını sanıyorsun?"
Yaman adımlarıyla üzerime yürüdü. Bu seferki yakınlığı bir tehditti. "Bana bak küçük hanım. Bu bir oyun değil. Kanlı bir savaşın ortasındayım."
"Ben de o savaşın ortasında vuruldum!" diye dikleştim. "Beni koruman altına almak istemiyor muydun? İşte sana fırsat. Beni yanına al. Hem gözünün önünde olurum, hem de sana olan can borcumu –ki öyle sanmanı istiyorum– öderim. Üstelik kimse benim gibi birinin senin koruman olacağını tahmin etmez. En iyi kamuflaj, en az beklenen kişidir."
Yaman bir süre hiçbir şey söylemeden gözlerimin derinliklerine baktı. Sanki ruhumu okumaya, arkamdaki Aksoy gölgesini görmeye çalışıyordu. Odada ölümcül bir sessizlik oldu.
Sonunda yanındaki adama döndü, gözlerini benden ayırmadan konuştu:
"Poligona götürün şunu. Eğer tek bir karavan çekmezse, yarın sabah sekizde kapımda olsun. Ama unutma İnci... Eğer en ufak bir yanlışını sezersem, o Aksoylardan önce ben senin ipini çekerim."
Gülümsedim. Bu, bir kurdun inine girmek için verilen izindi.
"Merak etme," dedim telefonu cebime koyarken. "Benimle güvende olduğun kadar, kimsede güvende olmayacaksın."
Bilmiyordu ki kurdu korumaya talip olan aslında avcıydı.
Bölüm etkileşimi
