Bölüm 9 "Şu an bana sarılmak istiyorsun, yapamıyorsun."

Vaveyla Yazarı: Eylül Sütoluk

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: Bölüm 9 "Şu an bana sarılmak istiyorsun, yapamıyorsun."

Kulaklarımdan zihnime akan sadece tek bir kelime, içimdeki alevin vahşi çığlıklarını göğsümün duvarlarına vuruyordu. Kafamın içinde uğuldayan bir ses, bana soğukluğu iliklerime dek hissettiren bir rüzgârı hatırlatıyordu. Parmaklarım her birine aynı görev verilmişçesine titriyordu ve vücudum ona ayak uydurmaya başlamıştı bile. Boğazımda katlanarak büyümeye devam eden keskin yumru, sanki üzerime koca bir ayı oturmuş da ölmüş numarası yapmak için çok geç kalmışım gibi hissettiriyordu. Ben bu hâldeyken, “Siktim lan seni!” diye bağıran tabii ki abim oldu. Oturduğu sandalyenin üzerinden masanın üzerine yaslandı ve karşısında oturan avukatın yakasını kavrayarak kendine doğru çekti. Attığı sert kafayla birlikte refleksle yerimden kalktım ve kendimi yere, çimlerin üzerine bıraktım.

Hâlimizi gören Karan ve korumalar tabii ki bu yöne doğru koşmaya başlamışlardı bile. Abimin dövmekte olduğu avukatı elinden çekip aldıktan sonra yürürken çoktan sıkmış olduğu yumruğu sert bir şekilde yüzüne geçirdi Karan.
“Orospu çocuğu!” dediğinde elini kafasının arkasına yerleştirdi ve sert bir şekilde masanın üzerine gömüverdi. Avukat acı içinde inlerken elini yukarı doğru kaldırmaya çalışsa da abim bileğini sert bir şekilde kavradı ve kendisine sert bir yumruk daha atmasını sağladı.
“Geberteyim mi lan seni!?” diye gürledi Karan bu kez dizlerini yere bastırıp yakasını sert bir şekilde elinde tutup hafifçe kaldırırken. Hem abimin hem de Karan’ın gözlerindeki sinir avukatın irislerini delip geçiyordu sanki. Birbirlerine meydan okurcasına boyunlarındaki damarlar belirginleşmiş ve çenelerindeki kaslar sıkılmaktan seğirmeye başlamıştı.
“Yapma,” dedi avukat aldığı kesik nefeslerin arasından. “Yapma, yapma yeter...” Elini yüzüne siper etmeye çalıştı bu kez. Abim, avukatı Karan’a bırakarak dizlerini yere bastırdı ve yanıma doğru eğildi. Sıcak avuçlarını yanaklarımın üzerinde hissetsem de üzerimdeki şoku atlatamamıştım ve gözlerim hâlâ yerde, Karan’ın ve avukatın üzerindeydi.
“Eğer bu yola tek bir adım atarsan seni öldürürüm, duydun mu!? Anestezi vermeden ciğerini söküp eline veririm, şimdi siktir git!”

“Aden, Aden bak abiciğim bana. Bak bana güzelim.” Zihnimdeki kopuk görüntüler yerini gerçekliğe bıraktığında abimin açık kahve gözlerinin üzerimde olduğunu fark ettim. Avuçlarının altındaki yanaklarım cayır cayır yanıyordu ama gözlerime mi yoksa yüreğime mi eşlik ettiğini ayırt edemiyordum. Aldığım kesik nefeslerin arasından kaçan hıçkırıklarla dizlerimin üzerinde yükseldim ve kollarımı sıkı bir şekilde boynuna sardım. Göğsümde yanan ateş, ruhumu dumanlara boğmuş ve dumanlar etrafımı sarmıştı. Abimin titrek parmakları usulca sırtıma inerken rahatlamış bir nefes verdi ve çenesini kafamın üzerine bastırdı. Göz yaşlarım bir nehir misali yanaklarıma akın etmek istese de onları tutan bir buz vardı sanki. İçimde büyüyen ateş, zihnimdeki soğukluğa karışmıştı da gözlerimin önünde bir duvar misali buz tutmuştu.
“İyiyim, iyiyim.” diyebildim aradan geçen saniyelerin ardından. Nihayet konuştuğumda verdiği derin nefesle birlikte gülümsemeden edemedim.
“Tamam, tamam bakayım.” Hızlı bir şekilde geri çekildikten sonra tıpkı küçüklüğümde yaptığı gibi iki parmağıyla yüzümü kavradı ve yanaklarımı hafifçe sıkarken sanki nadide bir eşyaymışım gibi bakıyordu.
“Ya abi.” Omzunu geriye doğru ittim ve yüzümü parmaklarının arasından çektim. Aynı anda gülümsediğinde Karan’ın bakışlarının da doğrudan üzerimizde olduğunu fark ettim. Çimlere uzanıp başımı karnınn üzerine koyduktan hemen sonra bir anlığına afalladı abim.

“Ne bakıyorsun oğlum, seni de mi kollarıma alayım?”
“Siktir git lan,” dedi Karan anında gülerken. Korumalar avukatı yerden bir çöp torbasıymış gibi kaldırarak dışarı sürüklemeye başlamıştı bile. Onlara bakmamak için çok büyük çaba sarf ediyor olsam da gözlerim kayıp duruyordu. Bunu fark etmiş olmalı ki önüme sanki beş yaşında bir çocukmuşum gibi eğilivermişti Karan.

“Kabul edeceksin Karadağ, biliyorsun.” Abimin üzerinden doğrularak kafamı yukarı doğru kaldırdım ve çenemi dikleştirdim. Meydan okurcasına attığım bakışlara aynı şekilde karşılık veriyor ve gözlerindeki bulutlar, gözlerimdeki ışığı kendine çekiyordu.
“Tekrar teklif et.” Kaşları anında çatılırken afalladığı birkaç saniyenin ardından, “Anlaşmalı, sahte bir şekilde evlenelim mi?” İşaret parmağımı çeneme yerleştirerek düşünüyormuş gibi yaptıktan sonra, “Hayır.” diye cevapladım. Verdiği bıkkınlık dolu koca bir nefesin ardından gözleri bir anlığına abime doğru kaydı ve ardından yeniden üzerime odaklandı.
“Eğer bendeki de karadeniz damarıysa vazgeçmem, ufaklık.”
“O zaman kolay gelsin, koca adam.” Pişkin bir şekilde el sallayışımın ardından sinirli adımlarla bahçenin sınırını aştı ve kendi evinin yolunu tuttu. Ne yalan söyleyeyim, Karan’la eğlenmek fena hâlde güzeldi.

Ertesi Gün...

Alevras livera argolos tonya maçka
Argalos yaylasına çıkamyirum kardan

Bu ne ya?

Ben nasıl vazgeçeyum senun gibi bir yardan
Mugala hıdırnebi geçelum argolosa
Gavuşsak birbirine yaylalar bizim olsa

Allah cezanı vermesin Karan!

Ula ula ula ula ula ula
Alevras livera argolos tonya maçka
Alevras liverada garuştuk ormanlara en acirum acirum
Sevdalık olanlara

“Karan!” diye bağırmaya çalıştım sabahın verdiği uyku mahmurluğunun dolduğu sesimle. Dağılmış saçlarımı umursamayarak üzerimdeki örtüyü yüzüme kapatmaya çalışsam da uyandıktan sonra bir daha uyuyamayan bir insandım. “Karan! Allah cezanı vermesin! Sabahın köründe karadeniz damarın mı tuttu!?” Birkaç saniye cevap gelmesini beklemiştim ama tabii ki gelmemişti. Hem bu kadar ses varken nasıl benim bu cırtlak sesimi duyabilirdi ki? Sıcacık, huzurlu yatağımdan küfürler mırıldanarak kalktım ve terliklerimi dahi giymeyerek açık penceremin önüne doğru ilerledim. Gün ışığı gözlerime vurup acıyla kısmama neden olduğunda elimi güneşe siper etmeye çalıştım ve bakışlarım doğruca bahçedeki kalabalığa doğru kaydı. Ne yapıyorlardı onlar?

“Ha bi horon tepemedunuz da! Bilenunuz yok midur? Gel ula, gel!” Korumalardan birkaçını koluna takmış bahçede dört dönüyordu resmen. Onu daha önce hiç horon teperken görmemiştim. Gördüğüm manzara sinirimi içimden söküp almış ve güneşin yakıcı ışığının damarlarımda ılık ılık gezinmesine neden olmuştu. Dudaklarıma yerleştiğini bile çok sonradan fark ettiğim bir gülümseme konmuş, ayaklarını yere basışlarını izliyordum. Bedeninde, damarlarında, ayağını yere her vuruşunda yankılanan sert ve keskin bir ritim vardı. Bıraktığı titreşim görünmez bir dalga gibi yayılıp bana kadar ulaşıyor, göğsümün ortasında bir yerlerde yankılanıyordu. Omuzları gerilmiş, müziğin ritmine göre titriyor ve her yan tarafa kayışlarında zemin adımları altında titriyordu. Heybet bu değil de neydi? Göz göze gelmek üzere olduğumuzu fark ederek kendimi daha fazla tutamadım ve kaymış tipime aldırmayarak ellerimi dudaklarımın kenarına bastırdım. Madem eğlence istiyordu, en âlâsı olacaktı.

“Şşt, Maçka uşağı!” Kafasını yukarı doğru kaldırır kaldırmaz dudaklarında koca bir gülümseme uyanmıştı. Yeni lakabını sevmişti anlaşılan. Bu sefer sağ yanağındaki gamzesinin çukurlaştığını fark ettim. Bir adamın her yönü mü garip olurdu anlamıyordum ki. Kahkahalar atarak onları izlemeye devam ederken Laren’in de cama çıktığını fark ettim. Ama görünüşe bakılırsa o bundan pek de zevk alıyormuş gibi görünmüyordu. Gözlerinin altında koyu, mor halkalar oluşmuştu ve sarı saçları fena hâlde dağılmıştı.

“Karan! Yemin ederim sikeceğim dalağını! Sabahın yedisinden beri durmuyorsun, kurt mu var lan götünde!?”
“Kızma, kızma! Akşama sana hamsili pilav yaparım, söz!” Laren okkalı bir küfür daha ettikten hemen sonra elinde tuttuğu kıyafetleri benim pencereme doğru attı. Zor da olsa yakalamaya başardığımda derin bir nefes verdi ve parmaklarını sinirle saçlarına geçirdi.

“Size geliyorum, yoksa delireceğim.”
“Pişt!” dedi Karan onu umursamayarak. Bana hitap etmişti. Kafamı ne olduğunu sorarcasına iki yana salladığım anda, “Geleyim mi bende, komşu kızı?” demesiyle birlikte masanın üzerindeki kalemlerden birini üzerine doğru fırlattım. Sabahın sekizinde uykumun içine sıçtığı yetmiyormuş gibi bir de gelip kahvaltı mı edecekti yani? Abim müziği şimdiye dek duymamış olmalıydı. Arka taraftaki odalardan birinde bugünkü maçına hazırlanıyor olmalıydı. Kulağında kulaklık, kimseyi umursamazdı. Dur, maç bugündü!
“Komşularımızla bağlarımızı derinleştirmeyi düşünmüyoruz, Maçka uşağı!”
“O zaman evinize taşınırız!”
“Delirtme lan beni!”
“O zaman siz bize taşınırsınız?”
“Karan!” Yırtıcı bir şekilde gülümsemekle yetindi bu kez. Yapmacık bir şekilde dudaklarını büzdükten hemen sonra müziği kapatmaları için korumalarına işaret verdi ve müzik saniyeler içinde nefesi kesilirmiş gibi havada asılı kaldı. Son demleri kulaklarımın içinden zihnime akarken tüm bedenim çınlıyordu sanki. Ters bakışlarla pencereyi kapattıktan sonra merdivenlerden gelen adım sesleriyle birlikte kafamı kapıya doğru çevirdim. Laren geliyor olmalıydı. Adliyeye ve karakola uğradıktan sonra Derya’yı da alıp bütün gün gezsek fena olmazdı aslında. Akşam nasıl olsa maç vardı...

“Şu adamı alacak kadına Allah sabır versin, yemin ederim! Gece gündüz horonla-”
“Öhm! Hazırlanalım hadi, hadi.” Elinde tuttuğu telefonu sinirli bir şekilde yatağımın üzerine attıktan sonra derin bir nefes verdi. Burada olmak bile rahatlatmıştı onu anlaşılan. Laren kendini doğruca makyaj masasının önüne bırakırken bense dolabımın önüne geçmiş ve perdeyi çektiğime emin olmak için pencereye son bir bakış atmıştım. Elime gelen kıyafetleri alıp kapağı tekrar kapatmadan hemen önce Laren elindeki allık fırçasını masaya atarak yerinden fırladı.

“Dur, dur! Öyle eline geleni mi giyeceksin?Aç bakayım.” Onu Derya’yla bu kadar yalnız bırakmamalıydım. Birbirlerine olması gerekenden çok daha fena bir şekilde benziyorlardı. Ben kendimi bıkkınlık dolu bir nefesle yatağımın üzerine bırakırken o ise kendinden emin bir şekilde dolabımın kapağını açtı ve işaret parmağını çenesinin üzerine yerleştirdi. “Dekolte mi yoksa mini mi?” Kaşları hafifçe çatılırken sırıttı. “Kesinlikle dekolte.”
“Bu konuda hemfikiriz.” dediğim anda güzel bir kahkaha attı ve parmaklarının arasındaki kıyafetleri üzerime doğru fırlattı.
“Hadi sen giyin, sonra yer değişiriz.” Kafamı gülerek salladıktan hemen sonra dolabımı kapağını kapattım ve üzerimdeki ince pijamaları tenimden sıyırarak yere bıraktım.

Siyah büstiyerimin üzerinde siyah, dantelden örülmüş, ince ve uzun kollu bir bluz vardı. Çiçek motifleriyle dolu bir bahçe gibi açılıyor, her motifin altında tenimin sıcaklığı belli belirsiz hissediliyordu. Laren’in zevki gerçek anlamda büyüleyiciydi. Birlikte başaracağımız çok şey olduğuna inanıyordum. Kollarımdaki dantel bileklerime doğru inerek zarif bir şekilde sarılıyordu.

Altımda ise siyah bir kumaşın ihtişamı sessiz çığlıklarla haykırıyordu sanki. Yüksek beliyle belimi saran, geniş paçalı bir pantolondu. Adeta bir prensesin geniş tarlatanlı eteği gibi yere değmeden akıp gidiyordu. Her adımımda hafif bir rüzgârla dalgalanan kumaş, serin bir şekilde tenimde geziyor ve bel kısmındaki dikişler kıvrımlarımı ustaca vurguluyordu. Hem de üzerimdeki bluz tamamen tülden ibaretken...

Çok oyalanmadan kendime güzel, koyu bir makyaj yaptım ve aksesuarlarımla görünüşümü tamamladığıma emin olarak aynanın karşısına geçtim. Koluma taktığım gold takılar kesinlikle siyah dantelin üzerinde müthiş görünüyorlardı. Gönül isterdi ki kolye de takabileyim ama alerjim vardı işte. Boynumun saatlerce kaşınıp benek benek olmasını istemediğimden bu ihtimali kafamdan hızlı bir şekilde silmeye çalıştım. Düşüncesi bile fazlasıyla berbattı. Küçükken bir salak gibi alerjimle inatlaşıp kremlere muhtaç kaldığım günleri kesinlikle unutmamıştım. Marka topuklu ayakkabılarımı ve çantamı koluma geçirdiğim anda yüzümde koca bir gülümsemeyle Laren’e doğru çevirdim bakışlarımı.

“Hazırım, bakayım sana.”
“Bende hazırım.” derken gülümsedi ve çevresinde bir tur dönmeyi de unutmadı. “Derya’ya yazdım ben. Önce karakola gidelim, sen işlerini hâlledersin. Çıkışta da onu alır sokaklara akarız.” Telefonumu hızlı bir şekilde kaptım ve merdivenlerden aşağı doğru adımladım. Hatta adeta koştuğum da söylenebilirdi.

“Abi! Biz çıkıyoruz! İyi çalışmalar sana!”
“Dikkat edin! Eğer biri bir şey derse getirin, götüne kum sokup torba yapalım!”
“Anlaştık!”
“Görüşürüz güzelim!” Laren’in hâlimize gülmesiyle birlikte ikimiz birden kapıdan dışarı çıktık. Evdeki ruh hâlimizden ayrılıp kendimizi dışarı bırakmak bile mükemmeldi. Sanki iki farklı dünya arasında gidip geliyormuş gibi hissediyordum. Gündelik hayatım ve iş hayatım birbirinden o kadar farklıydı ki aradaki ince çizgide bütün yaşamım değişebiliyordu. Çok geçmeden aradaki minik duvarın üzerinden geçip Karan’ın evinin bahçesine girdim. Korumaların bakışlarını tek tek üzerimde hissedebiliyordum. Tenimde gezinen gözler bana her zamanki gibi güzek bir güç ve özgüven verirken gözlerim en sonunda Alper’i bulmayı başarmıştı. Kafamı nasıl olmuşum anlamına gelen bir şekilde iki yana salladığım anda kısa bir en etrafına bakındı ve kimsenin kendisini izlemediğine emin olduktan sonra eliyle beğendiğini belli eden güzel bir hareket yaptı. Dudaklarımdan neşeli bir kahkaha koparken teşekkür maksadında güzel bir kalp gönderdim.

Elimi dudaklarımın iki kenarına rujumu bozmamaya dikkat ederek yerleştirdim ve sesimin çatallaşmamasına dikkat ederek, “Karan abi!” diye bağırdım. Anında çıkmasını beklemiş olsam da birkaç saniye bekletmeyi tercih etti. En sonunda parmaklarının arasında tuttuğu bebek mavisi havluyla birlikte pencereden dışarı doğru uzandı. Saçları ıslak, darmadağındı. Üzerinde hiçbir şey olmadığı çıplak omuzlarından belliydi ve aşağıdan bakınca bile heybeti salkanamayacak kadar büyüktü. Bandajını çıkarmamıştı ve omzunda sanki ona farklı bir güç katarmış gibi parlıyordu.
“Söyle, abisi!”
“Canım Karan abiciğim, kartını atar mısın!?” Güldü.
“Karşılığında ne alacağım!?”
“Gelirken çikolata alırım, söz!” Dudaklarına yerleşen alaylı sırıtışla birlikte sol yanağındaki gamzesinin derinleştiğin buradan bile hissedebiliyordum. Gözleri birkaç saniye boyunca her zerremde gezindikten sonra, “Ben kumral seviyorum!” diye karşılık verdi. Kaşlarım sinirli bir edayla çatılırken yaptığım tek şey güzel bir nahla karşılık vermek olmuştu. “Ayıp be komşu kızı,” dedi bu kez kahkahalarının arasından. “Ayrıca şu an üzerimde hiçbir şey yok biliyor musun? Sana bakacağım derken aşağı düşersem neler olur haberin var mı?”
“Geberip gidersin, gerizekâlı!” Birkaç saniye duraksarken parmaklarını ıslak, siyah saçlarının arasına geçirip dağıttı.
“Yani evet, o da bir seçenek.”
“Karan!”
“He abisinin gülü,”
“Yemin ederim karışlarım seni!” Kaşlarını bir kez daha alayla çattı ama sesindeki alay yüz ifadesindekini fazlasıyla geçmişti bile. Ellerini iki yana açarken kendi vücudunu süzdüğünü hissettim.
“Kapım açık, yalnız biraz uzun sürebilir! Malum ellerin küçük!” Göz bebeklerimin şok içinde büyüdüğünü kimsenin görmemesini umdum.
“Sen büyük değilsin yani!?”
“174 minik kızlara göre sanırım biraz öyleyim!”
“174 boyundaki tüm kızlar boydan girsin sana! Aşağılık pislik! Gidiyorum ben!” Bu sefer tahminimden çok daha gerçek, çok daha güzel, çok daha sıcak bir kahkaha çarptı kulaklarıma.
“Şşt, Adana güzeli! Sefa’da kartım!” Adımlarım olduğum yere çakılırken gözlerimi birkaç saniye kapattım. Dakikalardır boşuna mı dil döküyordum ben yani? Sinirli bakışlarım Sefa’yı bulduğu anda attığım sert adımlarla yankılanan topuk seslerim neredeyse iki katına kadar çıkmıştı. Sanki yürümek için değil de zemini delmek için varlardı.

“Sefa?” derken sesimdeki korkutucu tınıyı ben bile hissedebiliyordum. Tahminimden çok daha sert ve soğuk çıkmıştı. Avcumu öne doğru uzattığım anda dudaklarını kıpırdatarak özür dilemeyi ihmal etmedi ve kartı elimin içine bırakıverdi. Gözlerim bir kez daha yukarı, Karan’a, doğru kaydı.

“Limitini doldurayım da gör!” Anında, “Limitsiz, ufaklık!” diye karşılık verdiğinde okkalı bir küfür savurdum. Olsun bu da güzeldi, işime gelirdi. Hem de fazlasıyla, öyle değil mi? Dudaklarıma yerleşen yırtıcı gülümsemeyle karşılık verdikten hemen sonra Laren’le birlikte arabama doğru ilerledim. Korumaların bizimle gelmesini tercih etmediğimizden bu günün güzel geçeceğine adım kadar emindim. Evet onları seviyordum, hepsi benim arkadaşımdı. Ama Laren yanımdayken pabuçları kesinlikle dama atılırdı.

Arabaya yerleştikten sonra camlarımızı da sonuna kadar açmayı ihmal etmedik. Evin kapısından bir an önce çıkmak için gaza yüklendiğim anda Laren güzelim saçlarını rüzgârdan korumaya çalışıyordu. Benimse umurumda dahi değildi. Gaza biraz daha yüklendiğim anda savurduğu küfürlere yalnızca kahkahalarımla karşılık veriyordum. Şehir yanımızdan bir nehir gibi akıp giderken şarkının sesini birazcık daha açtım ve sağ elimi direksiyondan çekmeden diğer elimi saçlarımda gezdirdim. Üstü açık bir arabam olsa ne kadar da güzel olurdu. Aslında gidip alabilirdim ama modellerden hangisini seçeceğim hakkında en ufak bir fikrim olmadığından bunu yapamıyordum. Arabaları düşünmeyi sonraya bırkarak yola odaklanmaya çalıştım. Karakol gelmek üzereydik ve Elay’ın dosyasına eklediklerimiz hakkında daha ileri gidilip gidilmediğini öğrenmek zorundaydım. Yeşim’in dosyasını da istemeli ve benzerliklerin tamamını çıkarmalıydım. Onun dışında bakmam gereken birkaç suçlu dosyası daha vardı.

Nihayet vardığımızda direksiyonu bu kez biraz daha yumuşak bir şekilde otoparka kırdım ve bulabildiğim güzel bir yere park etmeye çalıştım. Nihayet kendimden emin olduktan sonra gözlerim doğruca Laren’e doğru kaymıştı.
“Geliyor musun?” Birkaç saniye duraksadı.
“Yok, kalsam daha iyi.” Bakışlarını kaçırdığını fark ettiğim anda açtığım kapıyı yeniden kapattım ve gözlerimi mavi irislerine uzattım. Sakladığı bir şeyler vardı. Anlatmadığı, anlatamadığı ama canını yakan bir şeyler vardı.
Göğsünün ortasında yanmaya devam eden bir ateş olduğunu hissedebiliyordum.
Sıcaklığı yüzüme vuruyordu.

“Anlat hadi.” Afalladı.
“Ne? Neyi?” Ters bir bakış atarak kafamı aşağı doğru eğdiğim anda neyi kast ettiğimi anlayarak derin bir nefes verdi. Her zaman makyajını her şeyden çok daha fazla önemseyen Laren, gözlerimin önünde yanaklarının ıslanmasına izin vermişti. Yüreğime sızan ince kırıklarla ruhumdaki cam parçaları bir bütündü sanki. Teker teker her biri boğazımdaki yumrunun üzerine diziliyor ve konuşmamı engelliyordu. Teselli edemiyordum, biri ne zaman yanımda ağlasa teselli edemiyordum. “Abimden.” diyebildi dakikaların sonunda sessizliğini bozarak. Parmakları titremeye başlamıştı ve avuçlarını yüzüne kapatmamak için çok büyük çaba sarf ediyordu. “Yıllar önce ben bir halt ettim, abim girdi araya. Babamın haberi yok, annem zaten yoktu. Ben yanlışlıkla birine tokat atmıştım, bir başkası sanıp. Olaylar büyüdü, kavgalar çıktı. Bırakmadılar peşimi. Sadece abim vardı yanımda,” Hıçkırıkları güçlenirken daha fazla dayanamarak avuçlarını yüzüne bastırdı. Abisine duyduğu özlem ve hissettiği acı birbirine karışmıştı. Veremediği her kesik nefeste ciğerinden bir parça düşüyordu sanki dışarıya. Burnunu çekeye çalışırken, “Sonra bir gün çevirdiler etrafımı, tam bitirecekler işimi abim koştu. Güçsüz değildi ama hepsi karşı koyamadı.” Güçlü bir haykırış koparırcasına ağlamaya devam etti. “Bıçakladılar, defalarca. Gözlerimin önünde. Issız bir yerdi, her şeyi alıp gittiler. Abim kollarımda çırpındı, rengi kollarımda soldu, son nefesini kollarımda verdi. Ölmeden bir gün önce karakolda karşılaşmıştık hepsiyle. O günden beri adımımı atmadım. Bugün 16 Mart, abimin doğum günü.” Kurduğu her cümlenin her biri farklı silahlardan çıkan kurşunları andırıyordu. Onunla birlikte bende ağlamaya başlamıştım.
“Özür dilerim.” diyebildim sadece. “Özür dilerim, bugün dışarı çıkmamalıydık. Çok canı-”
“Hayır.” diye kestirip attı. “Abim öyle söyledi. Eğer bugün onunlaymış gibi eğlenmezsem beni asla sevmeyeceğini söyledi. Son kez bunu istedi, yapamam.” Burnumu çekerek elimi usulca elinin üzerine yerleştirdim.
“Eğleneceğiz, söz.” Daha fazlasına dayanamayarak kafasını salladı ve dudaklarına gerçek olmadığını adım kadar iyi bildiğim yalancı bir gülümseme yerleştirdi.
“Hadi sen işlerini yap, bende makyajımı tazelerim.” Kafamı sallayarak ona son bir bakış atıp arabadan indim.

Bunu öğrenmek bana fazlasıyla ağır gelmişti. Demek bu yüzden abime ve bana acı içinde bakıp gülümsüyordu. Göğsümdeki baskı her adımımda ikiye katlanıyordu sanki. Nefes almaya çalışıyordum ama bir şey izin vermiyor, ciğerlerimin önünde bir engel yükseliyordu. Bir saniye geç, bir saniye erken çarpıyordu sanki kalbim. Alışıktım, buna alışıktım ve az sonra geçeceğini umut ettim. Çünkü her zaman bunu yapıyordum. Duruşumu sanki az önce ağlamamışcasına dikleştirmeye çalıştım. Kapının önünde bekleyen iki memura başımla selam verip gülümsemeye çalıştım. Az önce duyduklarımdan sonra gülümsemek fazlasıyla zordu benim için. Kapıdan her zamanki gibi geçtikten sonra doğruca merdivenlere yöneldim. Odama gitmeli ve Alisu’ya yanıma gelmesini söylemeliydim.

“Savcım!” Kafamı çevirir çevirmez onu gördüğüme o kadar sevinmiştim ki. Dudaklarıma az önceki acı dolu dakikalardan sonra ilk kez gerçek bir tebessüm yerleşmişti. Sanki bir define bulmuş gibi kollarımı sıkı bir şekilde boynuna sardığımda aynı şekilde karşılık verdi. Konuşacak çok şeyimiz vardı. “Gel hadi, aldım seninkileri.”
“Süpersin be Alisu.” Koca bir kahkaha attıktan hemen sonra kolunu omzumun üzerine bıraktı ve birlikte benim odamın yolunu tuttuk. Genelde dosyalarımı eve ister, işimi evde hâllederdim. Bazı durumlarda olay yerine gittiğim de olurdu ama bu işleri genelde bir başka savcı yapardı. Sonra dosyalar benim elime gelirdi. Kapıyı açtıktan sonra sanki liseli bir ergen gibi çantamı masanın üzerine doğru fırlattım ve sandalyelerden birine çöküverdim. Bu tavırlarım onu her seferinde güldürürdü.

“Aliş ya, ne olur güzel bir şey olmuş olsun. Lütfen, çok ihtiyacım var.” Yapmacık bir şekilde duraksadı ve işaret parmağını çenesinin üzerine yerleştirdi.
“Şaka şaka,” dedi yüzümün düştüğünü gördüğü anda dayanamayarak. “Var tabii ki. Bak şimdi, senin şu fotoğrafını verdiğin adamın aslında çok büyük ortakları varmış.” Elinde tuttuğu dosyayı açarak çıkardığı resimleri masanın üzerine bıraktı. “Arkadaşlarla toplantı yaptık, planı bildirme işini de ben kaptım.” Kibirli bir horoz gibi bakıyordu. Elinde olsa kepezini de kaldıracağına adım kadar emindim. Onu bu şekilde hayal ettiğimi bilse bana neler derdi acaba? Gülüşümü saklamak adına dudaklarımı ısırırken, “Genelde bir teknede büyük iş adamlarıyla toplantılar yapıyormuş. O iş adamları da kendi hâlinde bir otelde kızları pazarlayan elemanlarmış zaten. Sonra aralarından kızlar satın alıyormuş, bir mal gibi. Sonra kızların kendisine göre en güzellerini buradaki mekâna alıp diğerlerini başka ülkelerdeki ortaklarına gönderiyormuş.” Üzgün ve derin bir nefes verdi. “Yabancı ortaklara henüz ulaşamadık çünkü her şeyi fazlasıyla gizli yapmış Ama genel olarak evli adamları hedef alıyor, özellikle kırklı yaşların başında ve ortasında olanları.” Duyduğum son cümleyle birlikte ellerimi yüzüme kapatarak sandalyemde geriye doğru yaslandım. İşler fazlasıyla karışıyordu.

“Ne oldu?”
“Allah kahretsin,”
“Aden? Korkutuyorsun.” Ellerimi yüzümden çekerken kirpiklerimi usulca kaldırıp buz mavisi harelerine odaklanmaya çalıştım.
“Aliş?”
“Hm?”
“Karan bana anlaşmalı evlilik teklif etti.”
“Ne?” Gözleri şok içinde büyürken kaşları anlamsızca çatılmış ve refleksle geriye doğru bir adım atmıştı. Hissettiği her şeyi iliklerine dek hissettiren bir insan olduğundan onu bu hâlde görmek benim için bir ilk değil, fazlasıyla alıştığım bir durumdu. İkimiz de aynı bakışlarka birbirimizi süzüyor, ilk konuşmayı kimin başlatacağını bekliyorduk. Eninde sonunda dayanamayarak konuşan her zaman ben olurdum ama bu kez durumu tersine çevirmek adına ilk konuşan Alisu olmuştu.

“Sen ciddisin.”
“Bu mu yani Alisu?” diye karşılık verdim bozulmuş bir tavırla. Sesli bir şekilde yutkunurken konuşmasına fırsat vermeyerek devam ettim. “Senin söylediklerini o da söyledi, eli kolu tahminimden de uzunmuş. Biz ortak olmaya karar verdik çünkü senden istediğim ikinci dosya da onun yengesi var. Cinayeti Elay’la örtüşüyor ve onlar gibi çok çok kız var. Görüntüleriyle tehdit edilmiş olabilirler, biliyorsun. Mekânın sahibi de zaten Yeliz’in eski kocasıymış. Bu adam üzerinden ona ulaşmalıyız, sonra dış bağlantıları da buluruz. Ayrıca akşam abimin maçı var, şu manyak herifi canlı alırsak işimize yarar ama Karan’dan şüpheliyim. Her şeyin tersini yapıyor. Yaraya su değmemesi gerektiğini bilen en iyi kişi olması gerekiyorken gelirken banyodaydı. Of, bilmiyorum be Alisu.”
“Adam karadenizli be kızım, tutuyor işte damarı.”
“Ben o damarı kesmesini bilirim.” Dudakları düz bir çizgi hâlini alırken az önce şokla ayağa fırladığı koltuğun üzerine yeniden oturdu ve düşünmeye başladı.

“Bizimkilerin planı yüksek mevkili bir iş adamı profili oluşturup tekneye girmekti. Kızlardan birkaçı gönüllü, senden onay bekliyoruz hepimiz. Ama diğer tarafta Karan da var, geçen sorguda onu görenler oldu. Siz oraya giderseniz ve bizimkiler de orada olursa çok kötü şeyler olur Aden. Çözüm bulmamız lazım.” Derin bir nefes daha verdim. Bugüne kadar her soruna anında çözüm bulabilen ya da bir sorunun içinden kıvrılarak çıkan ben, şu an herhangi bir çözüm bulamıyordum. “Bir karar bildirmem gerekiyor.” dedi dakikaların sonunda odada asılı kalan sessizliğe karışarak. Kafasının karıştığını boncuk gözlerindeki bakışından anlamamak mümkün değildi. Vereceği kararın omuzlarımdaki yüküne aldırmayarak kafamı onaylarcasına salladım ve kirpiklerimi usulca yukarı kaldırdım.
“Gizli göreve çıksınlar, dikkatli olun.” Kafasını sallayarak dosyaların kapağını kapattı ve kucağıma bıraktıktan hemen sonra mesai arkadaşlarının yanına doğru ilerledi. Belinde asılı duran telsizden kulaklarıma cızırtılı sesler yükseliyor ama uzaklaşıyor oluşunun verdiği etkiyle birlikte zihnimdeki kapılara çarpamadan geri yere düşüyordu.

Masamın üzerindeki diğer dosyalara da göz gezdirip yanıma alsam iyi olacaktı. Evde olanlara zaten bakıp emniyettekilerle konuşmuştum. Bunlar yeni olmalıydı. Tuğberk’le kesinlikle konuşmalıydım. O benim Alisu’dan sonra buradaki tek güvencemdi. Evet bir sürü memur, avukat, savcı arkadaşlarım vardı. Ama bazılarıyla biraz daha iyi anlaşabiliyordum ve bu benim kesinlikle işime yarıyordu. Saçlarımı omuzlarımın gerisine doğru savurarak masamın başına oturdum ve saatin çok geç olmamasına dikkat ederek dosyaları incelemeye başladım.

☼☼☼

Laren’i daha fazla bekletmemek için baktığım ya da bakmadığım tüm dosyaların kapaklarını kapatırken gördüğüm bir satırla kaşlarım anlamsızca çatılmıştı. Elimde Yeliz’in dosyası vardı ve hızlıca göz gezdirip kapatmak dışında başka bir amacım yoktu. Ama içgüdülerime dayanamayarak gördüğüm satırla birlikte dosyanın kapağını tekrar açıp masanın üzerine yerleştirdim. Göğsüm delicesine çarpıyor ve kaburgalarımı yumrukluyordu sanki.

ADLİ TIP KURUMU
OTOPSİ RAPORU

Rapor No: 2012/856-QT
Düzenleyen Birim: Adli Tıp Kurumu
Otopsi Tarihi: 09/09/2012
Otopsi Yeri: Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Yeri

KİMLİK BİLGİLERİ
Adı Soyadı: Yeliz Atasoy
Cinsiyet: Kadın
Yaş: 23
Meslek: Öğretim Üyesi
Teslim Eden Birim: İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü
Olay Türü: Şüpheli Ölüm

OTOPSİYE SEVK GEREKÇESİ

Mağdurun kamuya açık bir alanda ölü bulunması, olayın oluş şeklinin intihar ile uyumlu olup olmadığı hususunda tereddüt bulunması ve ölüm sebebinin net olarak belirlenememesi nedeniyle adli otopsi yapılması gerekli görülmüştür.
Kurban, göğsündeki delici-kesici yaralarla ve vücutta ek travma izleriyle ölü olarak bulunmuştur. Ölüm tarihi ve saati olay yerindeki ilk raporlara göre 09/09/2012, saat 18.00 olarak belirlenmiştir.

DIŞ MUAYENE BULGULARI

Göğüs bölgesinde çok sayıda kesik ve delici yara, derin ve düzensiz.
Vücutta ek darp ve ezilme izleri: özellikle kollar ve bacaklarda keskin olmayan darbeler, travmatik kontüzyonlar tespit edilmiştir.
Tırnaklarda, savunma amaçlı kazınmış yaralar mevcut ve bazıları doku altı seviyesindedir.

İÇ MUAYENE BULGULARI

Göğüs boşluğunda kalp çıkarılmış, kesiler kontrollü.
İç organlarda beklenmeyen bazı bulgular: mide içeriğinde yarı sindirilmiş gıda parçaları bulunmuştur.
Karaciğer ve böbreklerde, ölüm öncesi stres hormanları normalin üst seviyesine çıkmıştır.

TOKSİKOLOJİ İNCELEMESİ

Alkol: Negatif
Uyuşturucu/Uyarıcı Madde: Negatif
Reçeteli İlaçlar: Klinik doz sınırları içerisinde
Sonuç: Mağdurun ölümünde bilinç kaybına yol açacak herhangi bir kimyasal bir madde bulunamamıştır.

Titreyen parmaklarıma aldırmamaya çalışarak elimi masamın üzerinde duran çantaya atmaya çalıştım. Hemen telefonumu bulmalıydım. Yanlış bir şeyler vardı. Kesinlikle yanlış olan bir şeyler vardı. Tıpkı Elay’ın dosyasında olayın intihar mı yoksa cinayet mi olduğunun tam yazılmadığı gibi. Umursamayarak karıştırmaya devam ettiğim çantamın içinden telefonumu çıkardığım gibi rehberime girerek Karan’ın üzerine tıkladım. Sanki dışarıdan bir el göğüs kafesimi eğip bükerek yüreğimi söküp dışarı çıkarmaya çalışıyordu. Tırnaklarımı stresle yememek için zor duruyordum. Midemde keskin kramplar geziniyor ve kulaklarımda tiz sesli bir çınlama uğulduyordu.
“Efendim?” dedi nihayet kaçıncı olduğunu sayamadığım aramaların sonunda. Konuşabilmek için fazlasıyla çaba sarf ediyordum ve bunun farkına vardığını iliklerime dek hissettim.
“Karan...” Sesim her zamanki gibi kendinden emin olmaktan çok cılız bir şekilde boğazıma kaçmıştı. İkimiz de bunun farkındaydık ve şu an kaşlarını çatarak tüm dikkatinin bana kesildiğini hissedebiliyordum. Yüzü gözlerimin önünde belirip bir saniye içinde tekrardan kayboluyor ve zihnimdeki küçük kapıların ardına kilitleniyordu.
“N-Ne oldu? Neredesin? Aden?”
“Sakin, sakin ol.” Derin bir nefes vermeye çalıştım. “Yeliz’in sendeki dosyasında midesiyle alakalı herhangi bir şey yazıyor muydu?”
“Ne?” diye bir nidayla karşılık verdi anında. Afalladığı belliydi. “Seninle beraber okuduk ya, ufaklık. Her hangi bir şey yoktu.” Kesik nefeslerim göğsümde düğümleniyor ve boğazımdaki keskin yumrunun içinde paslı bir bıçak dönüp duruyordu.
“Raporlar... Birisi değiştirmiş. Sana fotoğrafını atacağım, evde konuşuruz ta-”
“Sen sakin ol, sakin ol. Kim yaptıysa buluruz, çık sen karakoldan.” Bir anlığına etrafımı kontrol etme gereksinimi duymuştum. Ne yapabilirdi ki? Onu görenler olmuştu, kim olduğunu biliyorlardı ve bir delilik yaparsa kesinlikle tutuklanabilirdi. Adamları onu kurtaramazdı.
“Sakın bir delilik yapma, bir şey daha var. Eve gelince konuşuruz dedim.” Gülüşüyle birlikte dudaklarından derin bir nefes kaçtı. İçinden yükselen alayı içimde hissettim.

“Sen bana emir mi veriyorsun?”
“Evet? Veremez miyim?”
“Verebilirsin.”
“O zaman uslu dur, ihtiyar. Kır dizini evde beni bekle, gecelere akıp gelirim.” Güldü.
“Hay hay efendim, iyi eğlenceler.” Telefonu kapattığım anda az önceki korkumdan eser kalmadığını hissetmek beni fazlasıyla şaşırtmıştı. Derin düşüncelerle telefona sarılmış ve karakolda bir köstebek olduğunu söylemek için Karan’ı aramıştım. O ise benimle alay etmiş ve durumu fazlasıyla önemsiyor olsa bile rahat bir tavır takınmayı seçmişti. Ne diyebilirdim ki? Onun bu hâllerine alışmam gerektiğini hatırlattım kendime. Nasıl olsa kaderimiz bir şekilde aynı çizgi üzerine denk düşmüştü.

Dudaklarıma tatlı bir tebessüm yerleşirken aklıma önce Derya ve sonraysa Elay gelmişti. Çünkü korkuyla ya da ağlayarak açtığın bir telefon görüşmesinin sonunda seni güldürerek kapatmanı sağlayan insanların yeri her zaman ayrı olurdu. Elay’la, Derya’dan daha önce tanıştığım için Kerim’i daha önce anlatmıştım. Ondan önce kime anlattıysam bana unutmamı söylerdi, kafama çok taktığımı söylerdi. Ama o beni her gün kendisi aramaya başlamıştı, anlatayım diye. Hep ben rahatlayana kadar konuşmama ve anlatmama izin vermişti. Sonra Derya girmişti hayatıma. Her şeyim olmuştu. Elay olmadığında her zaman yanımda o vardı. Elay son zamanlarda bizden uzaklaşmış sanki yaşadığımız her şeyi, paylaştığımız her anıyı silip tozlu defterlerin arasına düşen kuru bir çiçek yapmıştı. Solmuş ve gitmişti.

Parmaklarım titremeye başladığında eşyalarımı toplamam gerektiğini hatırlattım kendime. Laren’i daha fazla bekletemezdim. Göz pınarlarıma dolan yaşları durdurmak için kafamı hafifçe yukarı kaldırdım ve burnumu çekmeye çalıştım. İyiydim, olmasam bile iyi olacaktım. Çantamı koluma takıp odama son bir bakış attım ve koluma aldığım dosyalarla birlikte kendimi serin koridora attım. Yanımdan geçen herkese başımla selamlar verirken yalancı bir gülümseme takmaya çalıştım dudaklarıma. Nihayet kapıya yaklaştığım anda biraz da olsa rahatladığımı hissettim.

“Savcım!” dedi bir ses. Adımlarım olduğum yere çakılırken gözlerimi bir anlığına kapattım ve yavaşça arkamı döndüm.
“Evet?” Karşımda en fazla benden birkaç yaş büyük bir polis memuru vardı. Nereden koştuğunu bilmiyordum ama nefes nefese kalmıştı. Elimi yavaşça omzunun üzerine bastırdım. Kafasını hafifçe yukarı kaldırıp afallamış bir şekilde bana baktığında gülmeden duramadım. Bunu beklemiyordu ama ben insanlara sert davranmayı seven bir insan değildim. “Sakin ol, nefes al önce. Sonra söylersin.” Avuçlarını dizlerinin üzerinden çekti ve yumruğunu sıkarak dudaklarına yaklaştırıp hafifçe öksürdü. İyi olduğunu belli eden küçük bir kafa sallayışından hemen sonra, “Ali İhsan komiserim gönderdi. Yarın Orhan müdürümle görüşmeniz gerekiyormuş. Gamze Hanım da orada olacakmış. Onu söylememi istedi.” Dudaklarım düz bir çizgi hâlini alırken bıkkınlık dolu bir nefes verdim ve kafamı onaylarcasına salladım. Alisu neden mesaj atmak yerine onu göndermişti ki? Kesin bir şeyleri yanlış yapmış olmalıydı da bu kadar koşmak mecburiyetinde kalmıştı.

O kendini toparlamaya devam ederken bense nihayet kapıdan çıkmayı başarmış ve kendimi karakolun boğucu sessizliğinden koparıp dışarı atmıştım. Havası bile değişiyordu insanın. Evet işimi seviyordum ve bununla gurur duyuyordum ama gündelik hayatım benim için çok başkaydı. Kollarımı iki yana doğru açmamak için kendimi güçlükle tuttum ve ciğerlerime derin bir nefes çekmeye çalıştım. Adımlarımı yere kendimden emin bir şekilde basarak otoparka doğru ilerledim. Arabamın yanına yaklaştığım anda kulaklarımda atmaya başlayan müzik sesiyle birlikte gülümsedim. Laren’den başkası açmış olamazdı. Arabamın kapısını açıp sürücü koltuğuna yerleşirken göğsümde yükselen ses neredeyse iki katına çıkmıştı. Şarkının ritmi içimde bir yerlerdeydi sanki.

“Biraz eğlenmişsin sanki.” Kaldırdığı kollarını gülerek indirirken neşeyle kafasını salladı. İçeri girerken arabada yalnız bıraktığım için dakikalarca kendimi suçladığım Laren’den eser yoktu. Şarkının sesini biraz daha açarak gaza yüklendim ve Derya’nın yanına doğru kırdım direksiyonu. Bir yandan bağıra bağıra şarkı söylerken dakikalar süren yolumuzun sonuna geldiğimizde sesini biraz kıstım ve camı aşağı doğru indirerek delicesine kornaya bastım.

“Şşt, yavru! Hadi gel aşağıya!” Laren yanımda kahkahalara gömülürken bense, “Derya! Hadi be yavrum!” diye bağırmaya devam ettim. Nihayet Derya camı açtığında o da tıpkı Laren gibi gülmeye başlamıştı ve elini karnının üzerine bastırmaya çalışıyordu.
“Dur!” demeye çalıştı kahkahalarının arasından. “Yapma, dikişlerim açılacak!” Gülerek pencereyi kapattıktan hemen sonra yanımıza doğru koştuğunu bildiğimden aynı şekilde camımı yukarı doğru çektim. Saniyeler içinde kapıdan dışarı çıkıp arka taraftaki kapıyı açtı ve koltukların üzerine yerleşti.

“Hadi gidelim!” dedi neşe içinde ellerini birbirine vururken.
“Nereye gidiyoruz?” diye duraksadı Laren. İkisine birlikte dönerek, “Önce kıyafet alır sonra yemek yeriz. Gerisini düşünürüz.” dediğimde gülümsediler ve bense müziğin sesini tekrardan kökleyerek topuklu ayakkabımı korkusuca gaz pedalının üzerine ittim.

☼☼☼

“Kızlar, ben çok yoruldum.” Elimde tuttuğum poşetleri isyan edercesine yere bıraktığımda ikisi de aynı şekilde yanıma çöktüler. Kollarım poşet taşımaktan fazlasıyla yorulmuştu ve üstelik bunu tokken yapmak neredeyse iki kat daha fazla yorucuydu.
“Al benden de o kadar.”
“Arabaya kadar yürümemiz lazım.” Avuçlarımı mırıltılı küfürlerle yüzüme kapatırken yoldan geçen bir abinin önümüze beş lira atmasıyla birlikte üçümüzün bakışları birbirini bulmuştu. Şok benliğime sinsi bir duman gibi yayılırken ayaklarımın dibindeki beş lirayı elime alarak adamın peşinden ilerledim. Ben kalktığım anda kızlar da kalktığı için üçümüz birlikte sürü gibi peşinden koşmaya başlamıştık.

Bizi gördüğü anda gözleri korkuyla açılırken adımlarını hızlandırmış hatta koşmaya bile başlamıştı. Ne ettiğimiz okkalı küfürlere kulak asıyor ne de bağırışlarımıza bir kere bile dönüp karşılık veriyordu.
“Gelmeyin!” diye bağırdı saniyelerin sonunda. “Daha fazla vermem! Gelme, diyorum!” Pes ederek elimde tuttuğum parayı Laren’e doğru uzattım. Aramızda sağlam kalan tek kişiyi oydu.
Pardon?
En azından bedenen iç ses.
“Abi! Abi dur, koşma! Dilenci değiliz biz, al paranı!” O koşmaya devam ederken Derya ve bense poşetlerimizi de çaldırmamak için yeniden oturduğumuz yere dönmek zorunda kalmıştık. İkimiz de sağlam değildik sonuçta. Poşetleri teker teker bileklerimize takarken gördüğüm son bir mağazayla birlikte ışıldayan gözlerim Derya’ya doğru kaymıştı. Şu an ona üzgün bir köpek gibi baktığımın ikimiz de farkındaydık ve bana hayır diyemeyeceğini bildiğimden ağzımı açmıyordum bile.

“Hayır ya, Aden...” Laren’in yanımıza yaklaştığını fark ettiğim anda acımaya başlayan bileklerimi umursamayarak onun yanına doğru koştum. Güzelim sarı tutamları terden boynuna yapışmıştı ama bunu umursuyormuş gibi görünmüyordu. Parmaklarımı hızlı bir şekilde bileğine sarıp mağazadan içeri çektiğimde bir yandan gülerken diğer yandan da küfürler ettiğini hissedebiliyordum. Kapıdan girer girmez yüzüme çarpan soğuk havayla birlikte gözlerimi bir anlığına kapattım.

“Hoş geldiniz.” dedi çalışanlardan birisi hemen güler yüzüyle bizi karşılayarak.
“Hoş bulduk.” diye karşılık verdiğimde Laren beni kolumdan tutarak yanına doğru çekmiş ve kulağıma doğru eğilmişti.
“Eve gitmemiz lazım. Hem abinin maçı var, hem de Karan kartından şarap aldığımızı öğrenirse sıçarız.” Söylediklerinin doğru olduğunu bildiğimden yapabildiğim tek şey dudaklarımı ısırmaktı. Ağzımı açacağım esnada yanımızda bekleyen çalışanın özür dileyerek araya girmesi beni bir anlığına susturmuş ve afallatmıştı.
“Kulak misafiri oldum, Karan derken? Karan Demir Atasoy mu?” Bakışlarımız Laren’le birbirini bulurken kaşlarımız çatılmıştı.
“Evet?” Cebinden çıkardığı telefonla birlikte işaret parmağını beklememizi söylercesine yukarı doğru kaldırdı. Bu neydi şimdi? Okuldan kaçtığı velisine haber verilen bir öğrenci gibi hissetmem normal miydi?

“Alo? Karan Bey, iki hanımefendi geldi. Sizi tanıyorlarmış sanırım.” Birkaç saniye duraksadıktan sonra gözleri bize doğru kaydı. Sesli bir şekilde yutkunurken, “Evet, fazlasıyla.” dedikten hemen sonra gözleri şok içinde büyüdü. Aceleci bir tavırla telefonu kapatıp alnından aşağı düşen boncuk boncuk terleri elinin tersiyle silmeye çalıştı.

Ellerini umursamaz bir tavırla iki yana açtığında, “Ne oldu?” dedi Laren benden önce davranarak. Çalışan bir yandan arkasındaki cam dolabın kapağını açıp çıkardığı şarap şişesini bize doğru uzatırken diğer yandansa, “Güzeller mi diye sordu.” dedi dürüst bir şekilde.
“Sen ne dedin?”
“Evet, fazlasıyla dedim.”
“O ne dedi?” diyen bendim bu kez.
“Bir daha bakarsan retinanı sikerim dedi.” Şok bizi birkaç saniye duraksatmış olsa da tavrımızdan ödün vermemeye çalışıyorduk. Eğer düşündüğümüz gibi görünüyorsak sıkıntı yoktu ama eğer yalan söylemeye çalışan beş yaşındaki bir çocuk gibi görünüyorsak bu fena berbattı. Uzattığı cam şişeye karşılık kartı post cihazına yaklaştırdığımızda elini kaldırarak gülümsedi. Bugün fena hâlde garip geçiyordu ve anlaşılan eve gitmeden bunları kesinlikle anlayamayacaktık. Şişeyi de aldıklarımız arasına ekledikten sonra mağazadan çıktık.

Derya kaldırımın bir kenarında oturmuş bir şekilde bizi bekliyordu ve bir mağazaya daha girersek bizi kesinlikle öldürürdü. Yere bıraktığımız poşetleri güçlükle yeniden bileklerimize taktık ve arabamın yolunu tuttuk. Bütün poşetleri bagaja yerleştirmiş olsak da pedallara basamayacak kadar yorgun hissediyordum kendimi. İnce, narin parmaklarım direksiyonu son bir güçle kavradı ve kendime eve kadar sürebileceğimi söyleyerek zorlmaya devam ettim. Her kırmızı ışık farklı bir işkenceydi sanki. Dakikalarca süren bu ıstırabın sonunda nihayet bahçeye girebilmiştik. Frene bastığım gibi kapıyı açtı ve başımı dışarı doğru uzattım.

“Alper, Sefa, Çakıl, kim varsa!” Yorgun bir şekilde kafamı direksiyona bastırmaya başlamıştım. Migrenim yine tutmuştu ve başım feci şekilde zonkluyordu. Yanlışlıkla tıpkı bir uzun hava gibi çalmaya başladığım korna başta Derya ve Laren olmak üzere yanımıza doğru yaklaşan bütün korumaları güldürmeye yetmişti. Kafamı yavaşça yukarı kaldırdığımda etrafımıza toplanan onlarca koruma bir anlığına afallamama neden oldu. Sayamayacağım kadar fazlalardı ama buna alışmam gerektiğini hatırlattım kendime.

“Aden Hanım?” dedi Alper.
“İyi misiniz?” diye ekledi Sefa. Hemen arkasından Çakıl, “Sorana kadar alın kızı, dingiller.” dediğinde dudaklarıma minik bir tebessüm yerleşmişti. Koltuğun üzerinden havalandığımı hissettiğim anda iç sesim yüzlerce kez korkmadığımı söylemeye başlamıştı.
Çakıl’ı tanıyordum, Çakıl’ı biliyordum.
Çakıl’ı tanıyordum, Çakıl’ı biliyordum.
Çakıl’ı tanıyordum, Çakıl’ı biliyordum.
Saniyeler içinde arabadaki tüm eşyalarımız korumaların bileklerine dizilivermişti. Onları gerçekten seviyordum. Gidip miligramı yüksek bir ağrı kesici içsem kesinlikle iyi olacaktı. Üstelik hava daha yeni kararmıştı ve abimin maçına gitmek için tahminimden çok daha az zamanımız vardı. Kulaklarımda yankılanan gür sesle birlikte kafamı girişe doğru çevirdim bu kez. Kim olduğunu tahmin etmek kesinlikle zor değildi ama yanılmıştım. Gelen abimdi.

“Ne oluyor lan? Ne oldu?” İki koca adımla yanımda belirdiği anda diğerleri de arkasından bu tarafa doğru koşmuştu. Çakıl beni abimin kollarının arasına bırakıp birkaç adım geri çekildi ve çantamı arabanın içinden çıkarıp beklemeye koyuldu. “Aden, iyi misin?”
“İyiyim abiciğim, iyiyim.” diyerek onu yatıştırmaya çalıştım. Sesi fazlasıyla endişeliydi ve bu kadar önemli bir maçı varken aklının kesinlikle bende kalmasını istemiyordum. “Sadece yoruldum ve başım ağrıyor.” Verdiği derin nefesle birlikte gerçek anlamda rahatladığını ben dahi hissedebiliyordum. Aklıma gelen çocukluğumla birlikte göz pınarlarım kirpiklerimi ıslatmış ve kollarımı sıkı bir şekilde boynuna sarmıştım bile. Sanki hâlâ bebekmişim gibi ciğerlerine derin bir nefes çektikten sonra korumalardan birine verdiği işaretle hafiçe kaşlarımı çattım. İçeriden gelen spor ayakkabılarla birlikte gülmeye başladığımda aynı şekilde gülerek beni kucağından indirdi ve eğilip ayakkabıları narin bir şekilde giymeme yardım etti.

“Abi,”
“Hm?”
“Ben artık o düşündüğün küçük kardeşin değilim, giyebilirim. Kalk hadi yerden.” Önümden kalkmadan kafasını hafifçe yukarı doğru kaldırdı. Bakışları her zamankinin aksine alaylı ya da rahat değil, aksine yumuşak ve buğuluydu. Mühürlenmişti sanki açık kahve hareleri benimkilere.
“Sen hâlâ o küçük kızsın. Yaşı kaç olursa olsun kollarımda ağlayan, sarılmak için üzerime koşan, gitmeyeyim diye elini açıp kapatarak yanına gelmemi isteyen bir bebeksin ve hep öyle kalacaksın.” Bir damla göz yaşı sol yanağımdan aşağı doğru süzüldüğünde daha fazlasına yol açacağını bildiğimden elimin tersiyle hızlı bir şekilde silmeye çalıştım. Nihayet yerden kalktığında ellerini birbirine vurararak çırptı.

“Hadi gidelim.” dedi saniyelerin sonunda. Benimse dudaklarım titremeyi bırakmamış olsa da tıpkı diğer herkes gibi arabanın içine yerleşmek dışında yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Ölüme mi gidiyorduk yoksa maça mı hiçbirimiz emin değildik. Nihayet herkes yerleştiğinde Karan sürücü koltuğuna geçeceği anda abimin onu tutmasıyla başta o olmak üzere hepimizin kaşları çatılmıştı. Seslerinin duyulmayacağını biliyordum ama dudak okuyabiliyordum. Bu benim küçüklüğümden beri sahip olduğum sayılı yeteneklerden biriydi.

Dudakları düz bir çizgi hâlini alırken bir elini abimin omzuna bastırdı ve gözlerini gözlerinin tam içine dikti Karan. “Güven bana.” dediğini çözebilmiştim. “Senin canın, onun canı; onun canı, benim canım. Ölümüm pahasına korurum, güven bana.” Kafasını hafifçe salladıktan hemen sonra sıkıca sarıldı abim Karan’a. Sırtına birkaç kez vurup sıvazladığını hissedebiliyordum. Yavaşça ayrılırken, “Aynı şey Ada için de geçerli, biliyorsun.” dediğinde dudaklarımı dişlemiş ve yumruklarımı sıkmaya başlamıştım. Bu kadar eski dost olup da onu bilmemesi beni çok daha fazla şok ederdi zaten. Nihayet birbirlerine güven dolu saf bakışlar attıktan hemen sonra arabaya binmeyi başarmışlardı. Dakikalar süren sessiz bir yolculuktan sonra nihayet ineceğimiz yere vardığımda bakışlarım bir anlığına abime kaydı. Gözlerinde her zaman olduğu gibi müthiş bir rekabet vardı.

Salondan içeri adımızı attığım an havanın bile değiştiğini hissettim. Dışarıdaki sırada dünya, sıkıcı düzen geride kalmış da yerini yoğun, sıcak ve nabız gibi atan bir kalabalığın kolları arasına bırakmıştı. İçerisi tahmin ettiğimden çok daha fazla insanla doluydu. Herkesin bakışları aynı noktadaydı, bir ringte ve bir de üzerimizde.

Işıklar tavandan aşağı sert bir şekilde vuruyor ve ring salonun ortasında bir sahne gibi yükseliyordu. Etrafı karanlıktan koparılmış, söküp alınmışcasına aydınlatılmıştı. Sanki herkesin gölgede kalması kimsenin umurunda değildi de sadece o kare, o halatlarla çevrili yer tek başına bir dünya kurmuştu. Ter kokusu yoğun ve saklanamayan bir şekilde havada asılı kalmış; parfümlere, enerji içeceklerine ve sigara dumanının üzerlerinden silinmediği insanların arasında dolaşıyordu.

Sesler çılgınca kulaklarımda uğuldamaya başlamıştı. Bağırışlar zihnimde keskin yankılarla dönüp duruyor ve tekrar tekrar derinlere gömsem de yüzeye çıkmanın bir yolunu buluyordu. Bir köşeden ıslıklar, diğer köşeden yüksek sesli kahkahalar, bir diğerinden sert küfürler... İnsanların tamamı aynı şeyi bekliyordu sanki. Bir darbe, bir düşüş ve bir kazanan. İşin kötü tarafı bunun tuhaf bir şekilde kimseye yabancı gelmemesiydi.

Ringin etrafı çoktan doldurulmuştu sadece bizim oturacağımız koltuklar sayılı bir şekilde boş bırakılmıştı. Abim antrenörüyle çoğu zaman anlaşamasa bile birbirlerini bırakmazlardı. Etraftaki gözler keskin, bakışlar hesaplıydı. Arka tarafa doğru kalabalığn tavırları da değişiyordu sanki. Lisede ya da ortaokulda olduğu gibi arka dörtlü kuralı burada da geçerli miydi yoksa? Omuzlar birbirine çarpıyor, insanlar yer açmak için birbirini itiyor, birileri geçerken sert bir şekilde kolumuza çarpıp gidiyordu.

Bir an için abimi düşünmeden edemedim. Onun için de zor olmalıydı. Biraz sonra o en parlak ışıkların olduğu noktada, herkesin biraz daha net bir görüş elde edebilmek için birbirini ezdiği o noktada olacaktı. Bunu düşünmek bile göğsümün sıkışmasına fazlasıyla yetiyordu, o buna nasıl dayanıyordu anlamıyordum. Kenarda bekliyorduk, hepimiz. Hiçbirimiz bizim için ayrılan koltuklara oturmamıştık. Korumaların etrafa güzelce dağıldığına emin olduktan sonra bir an bana bakarak arkasını döndü abim. Omuzları gergindi ama telaşla karışık bir duygu daha vardı sanki üzerinde. Uzun süredir taşıdığı bir yükün alışılmış ağırlığı binmişti omuzlarına... Parmaklarını eldivenlerinin içinde hafifçe oynattığını seçebiliyordum. Yumruklarını sıkıyor ve her hareketi parlak ışığın altından gözlerime keskince yansıyordu.

Antrenörü yanına yaklaştığında kalabalığın sesi bir anlığına geriye doğru çekilmişti. Ya da ben öyle hissetmiş olabilirdim.
“İlk raundda acele etme,” dedi kelimelerini ölçerek. Evet anlaşamıyor olabilirlerdi ama birbirlerini abimle fena hâlde iyi tamamlıyorlardı. Konuşmasının bana her zaman yavaş geldiğini söylerdim abime, o ise her zaman gülmekle yetinirdi. Sanırım alışmıştı. “Solunu kullan, mesafeni koru. Oyununa girme.” Abim başıyla herhangi bir şekilde onaylamıyor olsa bile dediklerini harfi harfine yapacağından şüphem yoktu. Eldivenlerine odaklanır, başını bir an bile kaldırmazdı. Gözlerini de. Omuzlarının sabitlenmiş, nefesinin düzeni sıklaşmıştı. “Sinirlenirsen kaybedersin.” dedi antrenör bu kez bir elini abimin omzuna bastırıp gözlerini gözlerine dikerken. “Sen onu oynat, o seni değil.” Abim bu kez hafif bir şekilde başını salladı. Sanki söylenen her şeyi kabul etmiş de içeri alıp vücudunun çeşitli yerlerine yerleştirmiş gibiydi. Nihayet kafasını kendinden emin bir şekilde kaldırıp ringe ve tribünlere dizilmiş insanlara baktığında dudaklarıma tanıdık bir tebessüm yerleşmişti. Yoğunlaşmış bir dikkat demekti bu onun için. Dış dünyayı geride bırakmak, tek bir noktaya sabitlenmek demekti.

Eldivenlerini birbirine vurduğunda çıkan tok sesle birlikte kalabalıktan keskin çığlıklar ve uğultular yükselmişti. Sesler sıyrılıp kulaklarımda yankılanıyor ve bedenimin her zerresine ulaşıyordu. İsmi bağrıldığında alkışlar birbirine karışmış ve sayısız ıslık yükselmişti. Yolunun üzerinde yürümeye başladığında kalabalık sanki ikiye ayrılmıştı. İnsanlar bilinçsize taşmış oldukları yolun üzerinden kenara doğru çekiliyordu. Eldivenlerini iplerin üzerine yerleştirdiğinde derin bir nefes aldığını hissettim, aynı anda nefes alıyorduk. Hemen ardından başını eğerek iplerin altından kendini içeri bıraktığında ışık onu kolları arasına almıştı. Artık gölgede değildi, saklanıp kaçabileceği hiçbir yer yoktu.

Ringin ortasındaydı ve cüssesi daha ağır, daha görünür hâle gelmişti. Bulunduğu alanı sahiplenmişti, merkeze kendini yerleştiriyordu. Omuzları dik ve yumrukları sıkııydı.
“Sendeyiz Görkem!” diye bağırdı Giray.
“Ez geç!” dedi Ozan.
“Hâlledersin!” derken bir yandan da tribünleri coşturmaya çalıştı Ediz. Abimin dudaklarının istemsizce yukarı kıvrıldığını fark ettim. Alisu, Ediz’in yanına geçmiş tribünlerle ilgilenirken Karan’sa sadece abimle uzun bir şekilde bakışmıştı. Birbirlerine söyledikleri şeyleri anlayamıyordum bu sefer. Sonuçta dudak okuyabilsem de gözlerini okuyamazdım, bu gibi yeteneklerim yoktu.

Uğultu bir anda başka bir tarafa kaydığı anda başlar o tarafa doğru döndü. Buna bende dahildim. Abimin üzerinde toplanan dikkat sanki bir bıçakla ortadan ikiye ayrılmıştı.
Rakibi geliyordu.
Adımlarını tam seçemiyordum çünkü etrafındaki insanlar onu bir perde gibi kapatmışlardı. Ama varlığı hissediliyordu. Yaklaştıkça o görünmeyen yük daha da belirginleşmişti. İplerin arasından içeri girdiğinde az önce abim kucak açan sert ışıklar bu kez onu da içine almıştı. Artık yalnız değillerdi, iki kişilerdi. Abim başını hafifçe öne doğru eğdiğinde göz göze gelmişler ve aralarında geçen elektrik ringten taşıp üzerimize bir yağmur gibi yağmıştı sanki. Aralarında yalnızca bir sınır çizgisi vardı. Hakem geri çekildiğinde sanki zaman da ringten yuvarlanıp aşağı düşüvermişti. İki irade ve iki farklı sabırdan başka hiçbir şey kalmamıştı ringte. Zil çaldığında ikisi de geriye doğru bir adım attı. İlk adımı atan abim olmadı, gardını yukarıda tuttu. Omuzlarını hafifçe öne doğru kapattı ve çenesini aşağı doğru çekti. Rakibiyse üzerine gelen keskin, yoklayıcı bir jabla başladı. Hemen ardından ikincisi de geldi ve gecikmeden bir crossla mesafeyi kapadı. Sert bir yumruk yemiş olsa da geri çekilmedi abim.

“Hadi Görkem!” diye bağırdı birisi tribünlerden. “Görkem, saldır!” Abim bir nabız gibi ileri doğru atılıp karşılık vermeye başlamıştı bu sefer. Hızlı bir jab ve ardından bir crossla devam etti. Rakibi bu duruma fazlasıyla hazırlıkla bir şekilde gardını kapattığında mırıltılı bir küfür savurdum. Abim dengesini kaybetmemek için büyük çaba sarf ediyordu ve bunu başarmıştı ama yine de yumruklarının ritminin değişmesine engel olamamıştı. Odaklanamıyor muydu anlamıyordum. Aklı kesinlikle bende olmalıydı. Bu yaptıklarının başka bir açıklaması kesinlikle olamazdı. Gelen sol kroşe gardın üzerinden sızmış gibi gelmişti, abim koluyla bloklamaya çalışsa da sert yumruğu ben bile hissedebilmiştim. Bu şekilde devam ederse dövülebilirdi. Kaybetmesi umurumda dahi değildi ama dövülecek olması içime ince ince işliyor, bir yarayı derinden derinden kanatıyordu. Abim geriye doğru küçük bir adım atar atmaz rakibi bunu fırsat bilmiş ve hamlelerini hızlandırmıştı. Abimse bir boşluk kolluyor ve en ufak hamle yapabilmek için küçük bir aralık bekliyordu.

Birkaç saniyenin ardından yakaladığı boşluğa hızlı bir job attı ve ardından gelen bir crossla rakibini geriye doğru itmeye çalıştı. Bunu başarmış olsa da yeterli değildi. Devam edemiyordu. Devam edemiyordu çünkü bakışları sürekli bana kayıp duruyordu. Ve bunca yılda abimden öğrendiğim tek şey, boksta devam etmediğin her anın rakibine ait olduğuydu. Art arda yapılan hamleler o kadar hızlıydı ki neredeyse seçemiyordum bile. Abim sırtını sert bir şekilde halatlara çarpsa da gelen yumruktan seri bir şekilde eğilmeyi başarmıştı. Kaybedebilirdi ama canı yanarsa canım yanardı.

Kalbim göğüs kafesimi deli bir şekilde döverken zil çaldı ve ilk raund bitti. Puanlar fazlasıyla birikmişti ve ilk raundu kaybetmişti. Kaybetmiştik. Abim sinirli bir şekilde köşesine yürüdü ve sandalyesine geçip oturdu. Omuzları hâlâ dikti ama nefesleri dudaklarından kesik kesik dökülüyordu. Havlusu omzuna atılırken antrenörü anında yanına eğildi.
“Görkem, onun temposuna giriyorsun. Oğlum toparlan, topla kafanı. O oynuyor, sen oynamıyorsun.” Sırtını sertçe sıvazlarken uzattığı su şişesini hızlı bir şekilde alıp yudumladı abim. Başı öne doğru yeniden düştüğünde bu sefer bağıran bendim.
“Abi! Düşünme beni, lütfen! Maçına odaklan!” Abim kafasını çavirip bana bakarken gülümsedi. Benim gözlerimse refleksle Karan’a doğru kaymıştı. “Bak,” dedim kolunu tutup hafifçe kaldırırken. “Karan var, sen maçına odaklan.” İkisinin bakışları önce birbirine ve daha sonraysa bana doğru kaymıştı. Yaptığım rezilliğin farkına vardığımda parmaklarımı usulca Karan’ın kolundan çekmeye çalıştım ama titremeden edemiyordum. Teni tenime tek bir saniye içinde mühürlenmiş, damarlarıma akmıştı sanki.
“Mesafeni geri al.” dedi Karan bu kez neredeyse fısıldayarak. Abimin onu anlayabildiğini bildiğimden içim rahattı. “Kollarını sıkıştır, art arda jabini kullan. Sıkıştır, kroşe bas.”

Zil ikinci kez çaldığında abim omzundaki havluyu fırlattı ve tekrar ringin ortasına doğru adımladı. Rakibi de aynı şekilde ortaya geldiğinde yumruklarını bir kez daha birbirine vurdu. İlk hamle gelir gelmez arka taraftan gür bir ses duyuldu bu sefer, “Karan Bey!” diye bağırdı korumalardan bir tanesi. Ne olduğunu anlayamadan ışıkların tamamı sönmüş ve koca bir sıcaklık bedenime örtülmüştü. Üzerime kapanmıştı, tek bir saniye düşünmeden. Vücudundaki her kasın beni korumak için gerildiğini hissedebiliyordum.
“Eğil, eğil, eğil! Siviller dışında tut kapıları!” diye karşılık verdi Karan. “Onur, Hamza, Ogi, Alper gelin bu tarafa! Etrafıma doluşan korumalarla birlikte hafifçe aşağı doğru eğilsem de elime geçebilecek bir silah arıyordum. Onlara yardım etmeliydim. Kalabalık çığlıklar içinde salonu boşaltırken etrafımdan acı dolu inlemeler yükselip kulaklarıma çarpıyordu.

“Kalabalıklar!” diye bağırdı korumalardan birisi. Karanlığın arasından uzanan bir kol bana doğru yaklaşıyordu. Karanlık bakışlar ölümcül bir odakla üzerime saplanmıştı sanki. İlk hamle benimle değil, Karan’la karşılaşmış ve boşa çıkmıştı. Üzerimize fırlatılan bir objeyle birlikte gözlerimi sıkıca kapatsam da Karan’ın koluna çarptığını hissedebiliyordum. Sertti, fazlasıyla ama savrulmayı başarmıştı.
“Karan, Karan bırak dövüşeyim.”
“Saçmalama, saçmalama Aden.”
“Saçmalamıyorum, kollarının arasında güvende mi-”
“Evet.” Sinirli bir şekilde elimi belindeki kemere atıp silahını çektim ve parmaklarımın arasına kendimden emin bir şekilde yerleştirerek ateş etmeye başladım. Ondan uzaklaşmamıştım, hâlâ önümdeydi ama kurallarına uymadığım için sinirlenmişe benziyordu. Zaten sırtı vücudumu fazlasıyla kapatıyordu ve vurulsam bile içim rahattı. Korumalardan birinin diğerlerine de silah verdiğini gördüğümde mırıltılı bir küfür savurdum. Bu kadar fazlalar mıydı gerçekten? Parmaklarımın arasındaki silahın titremesine engel olmaya çalışırken bir yandan da ateş etmeye devam ediyordum. İnsanlar bağırışlar ve çığlıklarla sürü şeklinde kapılara akın ettiği için bunu yapmak pek de kolay değildi. Çünkü adamları sivillerin arasına yerleşerek bize fena oyun oynuyorlardı. Onlarla doğrudan iletişime geçebilecek kadar yakın olanlarsa sadece korumalardı.

Adamın üzerimize doğru yürürken sivilleri kullandığını görebiliyordum. Onların arkasına sığınıyordu çünkü ateş ederken masum insanlara zarar gelmesini istemiyorduk.
“Gel.” dedi Karan nefes nefese önüme geçerken. Eklemlerinin tamamı kan içindeydi. “Gel de sikeyim ecdadını.” diye mırıldandı. Bir yandan keskin emirler vermeye devam ediyordu ama içerisi sivillerin çıkmasına rağmen çok daha fazla doluyor gibiydi. Hata yapıyorlardı, hata yapıyorlardı çünkü dışarıdan gelecek olan yüzlerce adamımız vardı. Karan’ın hepsine haber uçurduğunu anlamak pek de zor değildi. Aynı anda bildiri aldıkları bir yer vardı ve bu mükemmeldi. Adam silahını hafifçe havaya kaldırdığı anda etraftaki tüm kıyamet bir anlığına susmuş ve insanlık kesik nefeslerden yeniden dirilmişti sanki.

“Ah savcı, güzel savcı...” Karan’ı iterek sinirle öne doğru çıkmaya çalışsam da belime sarılan parmakları beni sıkı bir şekilde yerime mıhlamaya yetmişti. İkimiz de sinirliydik, hepimiz öyleydik ve birbirimizi dizginlemeye çalışıyorduk. Etrafımda bizimkiler dışında onlarca koruma daha vardı ve adamın sıkacağı tek bir kurşun anında ölümüne sebep olabilirdi. Tabii bizim de... Adamlarımız etrafa dağılana dek zaman kazanmalıydık. “Şşt, sakin ol savcı. Tik, tak, tik, tak... Zamanın doldu.” Bakışlarım sinirle gözlerini delip geçerken bu kez öne atılan kişi ben değil, Karan olmuştu.
“Oğlum seni evire çevire sikerim, duydun mu beni!?” Bu sinirli hâllerimiz karşısında onun yaptığı tek şey gülmek oluyordu. Yan tarafta Ozan, abimi; Ediz, Alisu’yu güçlükle tutmaya çalışıyordu. Korumalarsa içlerindeki öfkeyi kusabilmek için Karan’dan geçerli bir işaret bekliyorlardı. Tanışıp tanışmadığım herkesin sinirle yumruklarını sıkmaya başladığını fark etmek pek de zor değildi.

Adam elini havaya doğru kaldırıp parmağını şıklattığında kulaklarıma çarpan zincir sesiyle birlikte duraksadım. Kafamı yukarı doğru kaldıracağım anda Karan’ın sıcak göğsü sanki bir çarşaf gibi sırtımın üzerine kapanmış ve kafamı aşağı doğru eğmişti. Metal zincir sesleri delice kulaklarıma çarparken sıcaklığın arttığını hissettim.
Demirler.
Demirler sıcaktı.
Ve bu sıcaklık bedenime çarpıyordu. Buna rağmen Karan’ın tek bir saniye dahi acıyla inlemediğini hissetmek göğsüme koca bir baskı bırakırken boşluktan görebildiğim tek şey korumaların zincirleri zar zor tutmaya başlamış olduğuydu. Üzerimize düşen demirlere engel olamamışlardı ama asıl kafesin içinde kalmamıza engel olmuşlardı, birkaç metre yukarımızda sallanıyordu. Demir kutu üzerimizde sallanırken Karan kafasını hafifçe yukarı doğru kaldırdı ve kendisiyle birlikte beni de doğruca kenara doğru çekti. Kafes saniyeler içinde yere düştüğünde göğsümüz delicesine inip kalkıyordu.

“Güzel.” dedi kesik, sıcak bir nefesle. Tenini yakan ateş boğazına yükselmişti. Elini yere düşen demirlerden birinin bağlandığı, daha soğuk olan kısıma doğru attı. “Sıra bizde.” Kafasını hafifçe çevirip korumalarına verdiği işaretle birlikte sırıttı. İçine çektiği gücü iliklerime dek hissedebiliyordum. Desteğe gelen yüzlerce koruma kapılardan içeri sızarken ellerinde tuttukları silahlar doğruca önümüze dizilmiş adamlara doğrultulmuştu. Evet kalabalıklardı, biz daha kalabalıktık. Adamın göz bebeklerinin korkuyla büyüdüğünü fark ettiğimde gülmeden duramadım. Ellerindeki silahları yavaş bir şekilde yere bıraktıklarında kendinden emin bir şekilde yanına doğru ilerledi Karan. Hemen ardından benim adımlarım yükselmişti. Sonra abim, Alisu, Ozan, Giray, Ediz, herkes... Yere bırakılan silahların hepsi birer tekmeyle uzaklaştırıldığında çaresizliklerini iliklerime dek hissedebiliyordum. Üzerindeki siyah gömleğini kollarını üstün bir titizlikle temizledikten sonra elinde tuttuğu demirle sert bir darbe indirdi.

Ondan gelen bu ani hareketle birlikte etraftaki herkes aşağı doğru koşmuş ve kavgaya karışmışlardı. Bir köşede bizimkiler, diğer köşede korumalar, herkes birbirine girmişti. Tekmeler, demir çubuklar, yumruklar... Hepsi havayı bir ok gibi yarıyor ve birbirine karışıyordu. Kesik nefes sesleri ve acı dolu inleyişler kulaklarımda bir çınlamaya dönüşürken koltuklardan birine oturdum ve bir bacağımı diğerinin üzerine atıp arkama iyice yaslanarak olanları izlemeye başladım. Derya ve Laren saniyeler içinde iki yanıma oturduklarında onların da benden pek farkı olduğunu söyleyemezdim.

Havada uçuşan metal çubukların ve demirlerin sert çarpışmalarıyla birlikte, odanın içinde hava biraz daha ısınmış ve neredeyse yoğun bir sis gibi dolmuştu. Nefes almak bir yükümlülükten öte adeta bir mücadeleye dönüşmüştü. Havada dönen her mücadele, her yumruk, her tekme gözlerimin önünde dans ediyordu. Karan’ın kasları gerilmiş, gözlerindeki soğukkanlı kararlılık ve refleksleriyle etrafımızda dönen kaosun ortasında dikiliyordu.
Abim ringteki disiplinli ve kontrollü tavırlarını burada da korumaya çalışsa da etrafındaki saldırgan kalabalık arasında savruluyordu. Artık kendi bildiğini okuyacağını belli eden, meydan okurcasına kısılan gözleri ve kilitlenen çenesiyle gerçek bir savaşçıyı andırıyordu.
Alisu çevresini tarıyor ve hızlı adımlarla öne atılıp herkese yetişmeye çalışıyordu. Ellerini, kollarını ve tekmelerini savurarak kendisini üzerine gelen objelerden koruyor ve kendi etrafında küçük bir kaos yaratıyordu. Ozan, Giray ve Ediz’se birbirlerine koordine olmuş gibi hareket ediyorlardı. Birisi yumruklarıyla adamın yalpalamasını sağlıyor, diğer ikisinin önüne atıyordu. Birisi önüne düşen adama sert demir darbeleri indiriyor ve diğeriyse keskin ritimlerle bayıltıyordu.

Korumalarsa aralarda kalmış, dengelerini korumaya çalışıyordu. Bir yandan kendi savunmalarını yapıyor ve bir yandansa bakışlarını Karan’ın üzerinden ayırmıyorlardı. Her hareketleri ona ve birbirlerine bağlıydı sanki. Gözlerim bir kez daha üzerine kaydığında hissettiği sinirin gerçek bir şekilde bedenini ele geçirdiği gözler önüne serilen bir durumudu. Önümde tüm heybetiyle bir dağ gibi duruyor ve parmaklarının arasında tuttuğu demiri nasıl yaptığını anlayamadığım bir şekilde çeviriyordu. Üzerine koşan her adama öyle hızlı vuruyordu ki yerimde irkilmeden edemiyordum. Her çığlık, her bir inleme kulaklarımda nefes kesen bir senfoniye dönüşüyordu. Bense her hareketi içime işleyerek, nefesimi tutarak izliyordum. Tam o esnada elindeki demiri usta bir şekilde çevirmeye devam ederken yukarı doğru kaldırdı Karan.

“Duruyoruz!” Sanki içerisi yaşayan bir insandı ve nefesi ani bir şekilde kesilirmiş gibi etraftaki herkes bir adım geriye doğru çekilmişti. Ellerinde olsa oturup çiçek olacaklarını düşünmek dudaklarımı gülmemek için dişlememe neden olmuştu. “Şu arkadaşı alıyoruz,” Gülümsedi. “Gece eğlenceğiz.” Parmaklarının arasında tuttuğu demirle önünde kanlar içinde yatan adama yırtıcı bir bakış attı. Demir saniyeler içinde yere düşerken etraftaki korumalar doğruca o yöne doğru ilerleyip yerde kanlar içinde yatan adamı kollarından tuttu ve yukarı doğru kaldırdı. Delicesine dayak yemiş olsa bile yüzünde hâlâ yırtıcı bir gülümseme vardı. Akli dengesinin yerinde olmadığı bakışlarından dahi belli olabiliyordu.
“Karan Demir Atasoy...” diye fısıldadı. Ağzındaki kanı yere tükürdü.
“Güzel,” dedi Karan kendinden emin bir edayla. “Adımı söyleyemeyene dek sikeceğim seni!” Kafasının tek bir işaretiyle adam yerden kaldırıp kapıya doğru sürüklenmişti. Etraftaki kalabalık korumalar sayesinde yavaş yavaş dağılırken abim verdiği titrek nefesle birlikte elini Karan’ın omzuna atmayı ihmal etmedi. Karan’ın irkildiğini fark ettiğimde göğsüme keskin bir sızı saplanmıştı. Canı yanmış olmalıydı. İkisinin bakışları bir anlığına birbirini bulduğunda gülümsedim. Dostlukları beni bile mutlu edecek kadar güzeldi. Acısına rağmen abime sıkıca sarılıp omzunu sıvazlamasına izin verdi Karan.

“Eyvallah.” dedi abim kafasını hafifçe sallarken.
“Sizde kalsın eyvallah.”
“Siz kimsiniz?”
“Kulağına söylerim sonra.” Küfrünü sansürlediğini fark etmek hepimizin gülmesine neden olurken geceyi atlatmayı başardığımız için mutluydum. Yerimizden yavaşça kalktığımızda kızlar korumalarla birlikte arabalara doğru ilerlerken bense sessiz bir şekilde abimin ve Karan’ın yanına çoktan adımlamıştım. Gözlerim abime kaydığında usul bir yavaşlıkla kollarını vücuduma sardı.

“İyi misin?”
“İyiyim abiciğim, iyiyim.” Vücudu o kadar büyük bir sıcaklıkla yanıyordu ki bir an demirlerin onun üzerine de düştüğünü düşünmeden edemedim. Birkaç saniye bakışları Karan ve benim aramda gidip geldikten sonra verdiği derin nefesle birlikte korumaların peşinden kapıya doğru ilerledi. İçeride yalnızca birkaç koruma Karan ve ben dışında hiç kimse kalmamıştı. Muhtemelen kamera kayıtlarını ve diğer tüm şeyleri hâlledecek olanlar onlardı.

Adımlarım usul bir kedi gibi yavaş yavaş yanına doğru ilerlemişti. Ona bir teşekkür borçluydum. Ellerimi önümde birleştirerek yaramaz bir çocuk gibi parmaklarımla oynamaya başladığımda baş parmağını kullanarak aşağı eğdiğim kafamı hafifçe yukarı doğru kaldırdı. Yoğun bakışları irislerimi irislerine hapsederken boyuna yetişebilmek için parmak uçlarımda yükselmek istiyordum. Ama kendimi tutmayı başarabilirdim.
“Teşekkür etmene gerek yok, ufaklık. Yanmaktan korksak Adanalı...”
“Ne?” dedim kaşlarımı anlamsızca çatarken. “Ne Adanalı?”
“Adanalı insanları evimize almazdık diyecektim.” Sesli bir şekilde yutkunduğunda ademelması keskin bir şekilde hareketlenmişti. Onu elime almak tahminimden çok daha kolaydı ve bu beni her seferinde fena eğlendiriyordu. Ama diğer taraftansa onun eline düşmek beni sarsıyordu. Bir yandan bunu istediğimi hissediyor ve diğer yandansa ince bir çizgi üzerinde gittiğimi hatırlatıyordum kendime.

“Şu an...” Devam edemediğimi fark ettiği anda derin bir nefes verdi ve avuçlarını omuzlarımın üzerine bastırarak sanki bir çocukla konuşuyormuşcasına üzerime doğru eğildi.
“Şu an bana sarılmak istiyorsun, yapamıyorsun.” Gülümsedi. “Ama bunu düşümen bile yeter, hadi gidelim.” Kirpiklerimi usulca yukarı doğru kaldırmaya çalıştım ve gözlerine tutundum. Islak bakışlarla kafamı onaylarcasına salladıktan sonra onunla birlikte kapıya doğru adımladım. Beni tanıyordu, beni biliyordu ve bu bana yetiyordu. Bir anda önüme geçip dizlerinden birini sert zeminin üzerine bastırdı ve ince parmaklarını spor ayakkabımın çözülen bağcıklarına attı. Şok benliğimi deli bir depremle sarsmıştı sanki. Burnumu çekerken konuşmama izin vermedi. “Nefise teyze kuzenlerime her zaman sana abin gibi davranan bir adamı seç derdi.” Güzel bir fiyonk yaptıktan sonra yerden kalktı ve bense yalnızca kafamı sallamakla yetinebilmiştim. Söyleyebilecek tek bir kelime dahi bulamıyordum. Titreyesim vardı, bu sefer korkudan değil. Ama neyden olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Dudaklarımın kenarına belli belirsiz bir gülümseme yerleşirken yanına vardığımız arabanın kapısını açtı ve bir adım geriye doğru çekildi. Kafamı sallayarak içeri bindiğimde yerini biliyormuşcasına sürücü koltuğuna yerleşti ve motoru çalıştırdı.

Tek bir arabaya sığmadığımız için birkaçımız diğer arabalara dağılmıştık. Arkadansa korumalar geliyordu. Güneş batmıştı ve etrafa yıldızların tek tük aydınlattığı bir karanlık hâkimdi. Şehrin ışıkları yanımızdan akarken camı sonuna kadar açtım ve kafamı hafifçe dışarı çıkardım. Temiz havayı öyle çok seviyordum ki. Saçlarım deli bir şekilde savrulmaya başladığında gözlerimi sıkı bir şekilde kapattım. Birkaç dakika sonra aklıma gelen soruyla birlikte kafamı yanımda oturanlara doğru çevirdim.
“Adam nerede?” Kimsenin cevaplamasına izin vermeyerek, “Hak ettiği yerde.” dedi Karan. Sesi bir duvar kadar sert ve soğuktu. Kafasını yan taraftan öne doğru uzatıp, “Bagajda.” diye ekledi Alisu. Dudaklarım aralansa da tek kelime etmeyerek yeniden cama doğru döndüm ve kendi köşeme yerleştim. Dakikalar boyunca süren yolculuğumuzda kimse tek kelime dahi etmeden eve gelmiştik. Konuşacak mecalimiz olmadığından mıydı yoksa hepimiz sessizliği mi tercih etmiştik bilmiyordum.

Bahçenin kapısından içeri girip kendimi eve atacağım anda arkamdan kulaklarıma çarpan alay dolu kahkahayı duymam beni durdurmaya yetmişti.
“Hâlâ benimle kalmayı istiyorsan itiraz yok, komşu kızı.” Gözlerimi bir anlığına kapattıktan sonra rezil olduğumu anlayarak arkamı dönmeden diğer tarafa doğru koştum. İki bahçeyi birbirinden güçlükle ayıran küçük, çiçekli duvarın üzerinden atladım ve doğruca kapıyı açıp merdivenlerden yukarı doğru koştum. Kendimi odama atmak dışında yapmak istediğim hiçbir şey yoktu.
“Abim, yavaş! Bak düşme sakın, taşımam seni!”
“Boksun abi!”
“Sensin bok!” Kendimi odadan içeri bırakır bırakmaz sırtımı kapıya yaslayaraık derin bir nefes verdim. Bugün gerçek anlamda fena yorucu bir gündü. Yorgunluk her kemiğime yüzlerce kez işlemişti. Sanki bedenim çivili bir yatağa yatırılmıştı da sabahlara kadar işkence edilmiş gibi hissediyordum. Parmaklarımı sinirli bir şekilde saçlarıma daldırdım ve geriye doğru savurdum. Ilık bir duşa girmek için her şeyimi verirdim ama şu an bunu yapabilecek kadar enerjim kesinlikle yoktu. Eşyalarımı yere teker teker bıraktım ve ayaklarımın üzerinde güçlükle yükselerek kendimi yatağımın üzerine attım. Birkaç saat bu şekilde dursam iyi olacaktı. Üzerimi örtmeden uyumak umurumda dahi değildi.

☼☼☼

Başımın içinde sanki kornasına durmaksızın basılan bir araba varmış gibiydi. Kafamı güçlükle altımdaki yastığın üzeriden kaldırmaya çalıştım. Pencereyi dahi kapatmamıştım. Mırıltılı küfürlerle dağılmış saçlarımı geriye doğru ittim ve kendimi yumuşak yatağımdan kalkmak için zorlamaya çalıştım. Pencereyi kapatmak için sağ tarafa doğru adımladığımda Karan’ın kendi odasının içinde volta attığını görmek kaşlarımı bir anlığına çatmama neden olmuştu. Ne yapıyordu o? Gecenin bu saatinde uyuyor olması gerekmiyor muydu? Gece yarısını geçeli neredeyse iki buçuk saat olmuştu. Şeytanın kulağıma fısıldamasıyla birlikte masamın üzerinde duran tokalardan birini parmaklarımın arasına aldım ve beni görmediğine emin olduğum bir anda açık penceresinden içeri doğru fırlattım. Kendimi doğruca duvarın arkasına çekip kıkırdamaya başlarken savurduğu küfürleri duyabiliyordum.

Tam kafamı uzatacağım anda penceremden içeri düşen kalemle kahkaha atmamak için elimi dudaklarımın üzerine kapatmak zorunda kalmıştım. Başımı kaldırmadan masama uzanmaya çalıştım. Aldığım allık fırçasını doğruca pencereden içeri fırlattıktan sonra yeniden duvarın arkasına saklandım. Bu sefer penceremden süzülen defterle birlikte hafifçe kaşlarımı çattı.
“Yanlış yaptın, ihtiyar! Bunu okuyacağım!”
“Ah, beni bununla korkutamazsın! Yapacağın tek şey benden etkilenmek olacak ufaklık, okuyabilirsin!” Elimi deftere atarak yavaşça ayağa kalktım ve pencereden dışarı uzattım. Çok geçmeden Karan da kendini gösterdiğinde dudaklarındaki ukala gülümsemeyi iliklerime dek hissedebiliyordum.
“Bundan çok eminsin.”
“Fazlasıyla.”
“Beş dakika sonra iğrenerek bu defteri kapına getireceğim.” Gözlerimi kısıp sinirli bir bakış atarken pencereyi sert bir şekilde kapattım ve defteri kucağıma çekerek yere oturdum. Sayfalarını dikkatli bir şekilde karıştırmaya başlarken içimden gelen satırların üzerine kapattım bakışlarımı. El yazısının bu kadar güzel olması beni bir anlığına afallatmış olsa bile odaklanmam gereken asıl şeyin içindekiler olduğunu hatırlattım kendime.

Sustukça büyüdü içimdeki her çığlık.
Adını andığım her an biraz daha kırıldık.
Gözlerinden silinmiş, bana dair her his.
Hasretinle yansın bu soğuk gece, biz...

Nefesimin ağırlaştığını hissettim. Dudaklarım aralanmış ama tek bir kelime çıkmamıştı. Sanki biri eliyle göğsümün ortasına bastırıyordu da nefes almamı zorlaştırıyordu. Parmaklarım istemsiz bir şekilde defterin kenarlarına daha sıkı sarılmıştı. Kendimi cümlelerin içine koyduğum anda içimin cız ettiğini hissettim. Mırıldanıyordum ama sesim açığa çıkacakmış gibi değildi, saklnıp kaçıyordu sanki. Sesli bir şekilde yutkunurken defterin bir sayfasını daha çevirdim. Üç kıtalık bir şiir vardı ve gözlerim istemsizce takılı kalmıştı.

Sabahı sana böldüm, geceyi kendime.
Ama ikisi de sensiz, ikisi de eksik yine.
Doktorum ama çare bulunmaz derdime.
Ortada gezen bendim, bu kıza âşığım diye.

Adın içimde keskin bir kor, yangın
Güzelliğinle aklımı başımdan aldın.
Her savaştan çıkarım, yenilmem sandım.
Buz gibi soğuk havada, tek bakışına yandım.

Sustum çünkü aldım, kandım.
Hayallerimden sadece sen kaldın.
Adını dilimden sonsuza dek sildim sandım.
Meğer kalbim ezberlemiş, her atışta seni andım...

Parmaklarımın arasında tuttuğum defteri sert bir şekilde kapattım ve kafamı arkamdaki duvara yaslayarak gözlerimi kapatıp derin nefesler almaya çalıştım. Ellerim deli bir şekilde titremeye başlamışken kirpiklerimi yukarı doğru kaldırdım ve tavana kilitledim.
“Ne yaptın sen? Ne bu sevda?” diye fısıldadım. Yerimden sendeleyerek kalktıktan sonra elimdeki defterle birlikte merdivenlere doğru koştum. Sevdasını elimde tutamazdım. Tarihlere bakılırsa birkaç yıl öncesine ait bir sevdaydı. Ama kolay unutulmazdı, defteri sakladığına göre unutamamış olmalıydı. Islanan gözlerimi hızlı bir şekilde silmeye çalıştım. Laren’in ve abimin duymasını umursamayarak kapıyı hızlı bir şekilde açtım ve kendimi bahçeye attım.

“Aden Hanım?” dedi hemen korumalardan birisi.
“İyi misiniz?” diye bekledi diğeri hemen.
“Aden Hanım,”
“İyiyim.” demeye çalıştım kesik nefeslerimin arasından.

Küçük duvarın üzerinden bir çırpıda atlayarak kendimi kapının önüne bıraktım. Sanki beni işkenceye maruz bırakan birinin önüne gelmişim gibi titriyordum. Karan’ı tahmin ettiğimden çok daha az tanıyordum. Evet, sinirli bir adamdı. Evet, inatçı bir adamdı.
Ama abim haklıydı.
Siyahtı Karan, beyaz severdi.

Sıktığım yumruğumu usulca kaldırıp kapıya vuracağım anda açılmasıyla birlikte elim havada asılı kalmış ve duraksamıştım. Kafamı yavaşça yukarı kaldırdığımda Karan’la göz göze gelmiştim. Bakışları tahminimden çok daha yumuşaktı ve gözleri yüzümde gezindikten sonra usulca elimdeki deftere kaydı. Ağzı bir karış aşağı doğru düşerken anında üzerime doğru eğildi ve elimde tuttuğum defteri alıp yan tarafa doğru attı.
“Ağladın mı sen?” dedi sıcak, büyük avuçlarını yanaklarımın üzerine kapatırken. Sesli bir şekilde yutkunurken ellerini çekti ve yukarı doğru kaldırarak bir adım geriye doğru çekildi. Korkacağımı düşünmüştü, okuduklarımdan sonra korkacağımı düşünmüştü. “Tamam, tamam gel. Gel içeri Aden, hadi. Yaklaşmayacağım, yemin ederim.” Birkaç saniye duraksamış olsam da gözlerim yerdeki deftere kaydığında karşı koyamayarak içeri adımladım. Bana fırsat bırakmadan eğilerek yerdeki defteri aldı ve masanın üzerine doğru attı. Kafasının işaretiyle ikimiz birlikte alışık olduğum merdivenlerden yukarı doğru adımladık.

Odasına ilk kez çıkmıyordum ama içimde garip bir his dolaşıp duruyordu. Kapıyı açıp içeri girmemi bekledi ve yavaş bir şekilde kapattıktan sonra verdiği derin nefesle birlikte bana döndü. Parmaklarını saçlarına daldırıp karıştırdığında yapabildiğim tek şey onu bir heykel gibi izlemek dışında hiçbir şeydi. Birkaç adım geriledi, ikimiz de konuşmayı tercih etmiyorduk. Ellerini pencerenin pervazına yaslayarak eğildiğinde sırtındaki kaslar kasılmış, bense küçük adımlarla yanına doğru ilerlemiştim. Parmağımı yavaşça sırtına dokundurduğum anda refleksle eğildi ve dudaklarından acılı bir, “Ah.” döküldü. Titreyen parmağımı usulca geri çekerken gözlerimiz buluşmuştu.

“Sırtına pansuman yapamazsın tabii...” Banyoya doğru yöneldiğim anda derin bir nefes döküldü dudaklarından.
“Aden, gerek yok. İyiyim ben.”
“Üstünü çıkar, Karan.” Banyoya sanki kendi evimdeymiş gibi dalıp ilk yardım kitini aldım ve kapıyı kapatarak yatağa doğru adımladım. El mecbur dediklerimi yapacağını bildiğimden içim rahattı. Kimsenin gelmeyeceğine emin olmak için kapının üzerindeki anahtarı çevirdi ve kilitledi. Dış dünyanın gürültüsünün içeri sızmasına izin vermiyordu sanki. İçeriye ağır, yoğun bir sessizlik yayılırken yaşanan kaosun yankısı ve söylenmemiş cümlelerin boğazda düğümlenen ağırlığı hissedilir bir mesafe yaratıyordu.

Hiçbir şey söylemeden yanıma doğru ilerlerken adımlarının bu kez sertlikle değil, ilk kez taşıdığı yükün ağırlığıyla taşındığını hissettim. Omuzları hâlâ gergindi ama bu sefer birine karşı değil de kendi içinde verdiği bir savaşta dimdik durur gibiydi. Gömleğinin düğmelerini yavaşça, tek tek çözerken gözlerimi kaçırmadım. Her bir düğme açıldıkça aramızdaki mesafe biraz daha siliniyor, odadaki hava ağırlaşıyor ve nefes almak fark edilir bir çabaya dönüşüyordu. Gömleği omuzlarından kaydığında zaman gerçek anlamda yavaşladı.

Sırtı sandığımdan daha geniş, daha sert ve daha... kırıktı. Yeni yanık izleri hâlâ kızarık, hâlâ canlı, hâlâ sıcaklığını koruyordu. Çizgiler derisinin üzerinde acının en taze hâlini taşıyor ama onların altında çok daha eski, çok daha derin ve çok daha sessiz izler vardı.
Eski izler.
Solmuş, beyazlaşmış, dokuya işlemiş ve artık sadece fiziksel bir yara olmaktan çıkıp geçmişin kalıcı bir izi hâline gelmişti. Nefesim bir anlığına kesildi, boğazımda takılı kalmıştı. Belli etmemeye çalışırken elimi yavaşça ileri doğru uzattım. En eski izlerden birine dokundum, çok hafiftim. Sanki gerçekten orada değilmiş gibi dokunmuştum. Parmağımın altında teninin dokusu değişiyordu. Pürüzsüz değil, sert değil ama farklıydı. Bir şey anlatmaya çalışıyordu da kelimeleri eksik kaldığından cümlenin sonunu getiremiyor gibiydi. Parmağımın ucu yaranın üzerinde hareketlendiğinden nefesinin değiştiğini hissettim.
“Karan, bu...” dedim cümleyi tamamlayamadan.
“Şşt, yok bir şey.” Yutkunduğunu hissettim. Parmaklarım bir izden diğerine kaydı, her biri farklıydı sanki. Her biri başka bir zamana aitti ve hepsi, sanki onun hiç anlatmadığı bir hikâyenin parçaları gibi sırtında duruyordu. Elimi bir saniyeliğine geri çekerken boğazımdan yükselen her kelimeyi kusmak istedim ama yapamıyordum.

Aldığım pamukla yeni yaralardan birine dokunduğumda sıcaklık parmaklarıma kadar ulaşmıştı. Taze yanıkların altında hâlâ canlı bir acı vardı ve o acı, onun tek bir kelime etmeden duruşuyla daha da ağırlaşıyordu. Canı yanıyordu, çok fena yanıyordu. Ama ne konuşuyor ne dişlerini sıkıyor ne de başka bir tepki veriyordu. Yaptığı tek şey doğruca ileri, duvara bakmaktı. Neredeyse nefes bile almıyormuş gibiydi, yaptığı tek şeyin acı içinde gözleirni kapatmak olduğunu önümde bir ayna olmamasına rağmen hissediyordum. Titreyen elimi yaranın üzerinde gezdirmeye devam ederken, “Canın yanıyor.” demeden duramadım. Neredeyse fısıldıyordum.
“Acımıyor.” diye cevap verdi.
“Bu kadar, bu kadar ne yaşadın sen Karan?” Pansumanı yaparken ellerim yavaşlıyordu ve ondan bir cevap bekliyordum. Her hareketim biraz daha dikkatliydi çünkü yaralarına değil, ona dokunuyordum. Onu ilk kez bu kadar savunmasız ve bu kadar gerçek görüyordum.

Son bandajı da yerleştirdiğimde ellerim bir an havada asılı kaldı. Ne yapacağımı bilemediğim o boşlukta gözlerim sırtındaki eski izlerdeydi. Soramıyordum. Bunları kim yaptı diye soramıyordum.
Çünkü bazı şeyler anlatılmak için değildi.
Sadece görülmek içindi.
Ve gömülmek için.
Ben görmüştüm.
Karan gömmüştü.

Hafifçe doğrulduğunda aramızda mesafe yeniden oluşmuştu ama bu sefer farklıydı çünkü o mesafenin içinde artık bilmediğim değil, bildiğim şeyler vardı.
Ve o an anladım ki Karan sadece karanlık değildi, siyah değildi.
Karan yanmıştı.
O yanıklar hâlâ sönmemişti, korları alev alevdi.
Ve kül olmuştu.
Küllere düşen tek şeyse siyahlıktı.

Henüz bana dönmemişti. Elini sandalyenin üzerine attığı siyah gömleğe uzattığında kendime engel olamayarak başımı usulca sırtına yasladım. Bu hareketim ani bir şekilde irkilmesine neden olsa da nefesini tuttu. Kıpırdamadı ve bana izin verdi.
Çünkü biliyordu.
Ona değil, yaralarına yaslamıştım başımı.
Saçlarım teninde bir nehir gibi akarken dakikalarca küçük nefesler almıştı. Sırf geri çekilmeyeyim, sırf korkmayayım diye. Neydi bu şimdi? Gitar çalmak için canını verecek çocuğun kollarını kesip canının yarısını almak mıydı? Yoksa bulutlara çıkmak isteyen bir kuşun kanatlarını yolmak mı?

Burnumu sesli bir şekilde çektiğimde başı hafifçe aşağı doğru düştü.
“Ada içindi.” dedi korkak bir fısıltıyla. Gözlerimi kapattığım anda bir damla yaş yanağımdan aşağı doğru süzülüverdi. Elimin tersiyle itmeye çalışırken, “Abim tedavi görüyordu.” diye devam etti. “Lösemiydi Ada.” Avuçlarımı yüzüme kapatmak istedim. Dudaklarından zorla boşalan kelimeler bulutlardan dökülen yağmur damlaları gibi yanaklarıma düşüyordu. Ne o kıpırdayabiliyordu ne de ben. “Beş yaşındaydı, okulu bitirmemiştim daha. Kimse duramadı yanında, ben kaldım. Saçları dökülürken görmesin diye her gün yatağını ben topladım, yerleri ben sildim. Uyduruk bir şampuan markası ismi bulup saçlarını dökmüş dedim, kendi saçlarımı da kestim. Abime söyleyemedim bile Aden, sakladım. Hepimiz sakladık.” Bu hikâyenin sırtındaki izlere giden bağlantısını merak ediyordum ama her kelimesinde yanıklardan lav dökülüyordu sanki aşağı. Bandajın üzerine yasladığım yanağım yanıyordu sanki. Teninden yayılan sıcaklık benliğimi sarmış, yakıp kavuruyordu.

“Anlatmak zo-”
“Abim olmayınca şirket işleri çöktü, ben de yardım edemiyordum babama. İflas ettik, ilaç lazımdı.” Birkaç saniye duraksadı ve ruhundan yükselip boğazına dolan kelimeleri yutmaya çalıştı. “Para olmayınca alamıyorduk ilaçları, yemeğimizden kıstık. Kıyafetlerimizi sattık, her şeyi yaptık ama yetmedi. Hepimiz çalışmaya başladık, yine yetmedi. Para yoktu.” Konuşmak ve susmak arasında sıkışmışlığın verdiği çaresizlikle titrek bir nefes verdi Karan. Sırtına yaptığım pansumanın altında hâlâ sıcaklığını koruyan yaralar, odanın içinde dolaşan sessizliğe karışmışken konşmasını bekledim. “Ama ilaç lazımdı.” Ama ile başlayan o iki kelimenin ardına anlatılmamış bir sürü şey birikmişti ve bunu hafifçe çatallanan sesinden anlamamak mümkün değildi. Kurduğu cümlelerin ağırlığı omuzlarıma çökmüştü, kırıktı sesi. “Eczacı ilaçları para olmadan vermiyordu.”
“Ne yaptın sen Karan?” diyebildim sadece. Belli belirsiz gülümsediğini hissettim. Ellerimi sırtından çekemiyordum, eğer çekersem anlatacakları yarım kalacakmış gibi hissediyordum. Bakışlarını zeminden ayırmadan, “Birini buldum.” diye devam etti. Kelimeler biraz daha yavaşlamış, sanki her biri ağzından zorla kopuyormuş gibiydi. “Sinir hastası bir adamdı, krizler geçirirdi her gün. Okuldan çıkıp önce işe giderdim, sonra yanına. Para verirdi, karşılığında...” Cümlesi yarım, havada asılı kaldı. Nefesim istemsizce yavaşlamıştı. Parmaklarımdan biri sırtındaki izlerden birine değdiğinde bu sefer geri çekilmedim. Çünkü artık sadece bir yaraya değil, bir hikâyeye dokunuyordum.
Ve ben o hikâyenin ortasında sessiz bir tanıktım.

“Karşılık vermemem gerekiyordu.” dedi. “Durmam gerekiyordu, ne kadar sürerse sürsün. Eğer karşılık verirsem parayı azaltırdı.” Anlamıştım ki bir kavganın sonucu değildi bu izler, bir kararın sonucuydu. Gülümsedi bu kez. “Yeterince verince ilaçları almayı başardım. Biraz zaman geçti, abim Ada’yı öğrendi. Kim sakladı bunu benden diye hesap sorunca öne atıldım, tutmaya çalıştılar ama durmadım. İlaçlarını almadığı bir gün, bir de abim dövdü beni. Sonra... Sonra hatırlamadı tabii, yeni izleri görünce kimin yaptığını sordu ve ben sadece sustum Aden. Tek kelime edemedim, uydurdum bir yalan. Konu öyle kapandı gitti işte ama pişman değildim. Daha fena dövüleceğimi bilsem yine yaparım.” Başımı sırtından yavaşça çekerek aşağı doğru eğdim. Demek bu yüzden pansuman yaparken canı yansa da kıpırdamıyor, tepki vermiyordu. Ne olduğunu tam olarak anlamdıramasam da içimde bir yerde derin, ağır ve sarsıcı bir şeyin yer ettiğini hissediyordum.
Çünkü bazı insanlar sevdikleri için savaşmazlardı.
Bazı insanlar sevdikleri için kendilerini yok ederdi.

☼☼☼

“Karan Bey?”
“Aden Hanım, iyi misiniz?”
“Aden Hanım?”
“Karan Bey siz?”

Birbirine karışan kirpiklerimi yavaşça aralamaya çalıştım. Ağrıdan zonklayan başımı yavaşça kaldırdığımda kendi odamda olmadığımı fark ederek kaşlarımı çattım. Zihnime düşen karelerle birlikte derin bir nefes verirken karışık saçlarımı geriye doğru ittim. Tabii ya, gece Karan’a pansuman yapmıştım öyle değil mi? Laren ve Derya sabah beni bulamayınca kimm bilir korumalara ne demişler, abimi nasıl uyandırmışlardı? Bakışlarım yatağın diğer ucuna doğru kaydığında Karan’ın koca cüssesini bir karışlık yere sığdırmaya çalışması gülmeme neden olmuştu. Yere yatak atmaya üşenmişti de yatağı bana bırakmak için saçma bir sebep bulmuştu sanki? Evde boş odalar varken neden rahat bir şekilde uyumayı seçmeyip yanımda kaldığını merak etsem de korumaların üzerimdeki bakışları bu meraklı gizlememe neden oldu.

“Günaydın arkadaşlar, ben uyandırırım Karan’ı. Geç uyuduk biraz.” Gözlerim afallamış bir şekilde açıldı. “Yani geç uyuduk derken...”
“Biz anladık.” dedi Alper müthiş bir nidayla. Göz kapaklarını yukarı kaldırmadan, “Sikerim seni Alper.” diye karşılık verdi Karan. Uykuluk, sersem ve çatallaşmış sesinin bana bu kadar huzur vermemesi gerekiyordu. Göğsümün ortasında sıcak bir şeylerin eridiğini hissettim adeta. Bu garipti, bu garipti çünkü ben kimseye karşı sıcaklık hissetmezdim.
“Size de günaydın Karan Bey, bende sizi çok seviyorum.” dedi Alper.
“Hadi oğlum, hadi çıkıyoruz.” diyerek diğer dört korumayı dışarı itmeye çalıştı Sefa. Minnet dolu bakışlarla teşekkür ettiğimde tıpkı abimmiş gibi gülümsemekle yetindi ve korumaları kendisiyle birlikte dışarı atmayı başardı.

“Günaydın Adana güzeli.” dedi Karan uyku sersemliğiyle mahmurlaşan sesiyle.
“Günaydın Maçka uşağı.” dediğimde gülümsedi. Üzerimde hâlâ dünkü kıyafetlerim vardı. Değişememiştim bile. Yorgunluğum fazlasıyla geçmişti ve kendimi kahvaltıdan önce sıcak bir duşun altına atsam iyi olacaktı. Yumuşak, sıcacık yatağın üzerinden kalkıp gözlerimi ovarak kapıya doğru ilerlediğimde arkamdan yükselen sesini duydum.
“Kahvaltı yapıp gidersin, çağırırız diğerlerini de.”
“Bugün sendeniz yani.”
“Her gün benden olsanız çok güzel olur aslında.”
“Ne?”
“Yok bir şey.” Esneyerek kapıyı açtım ve kendimi merdivenlerin olduğu hole bıraktım. Çarptığım koca cüsseyle birlikte kaşlarım çatılırken kafamı yavaşça yukarı doğru kaldırıp sinirli bir şekilde karşımdaki kişiye baktım.

“Sen kapı mı dinliyorsun Sefa abi?”
“Yok be kızım.”
“Az önce diğerlerini çıkaran sendin, ne çakalsın sen var ya.”
“Şşt.” Göz kırparak kravatını çekiştirip düzeltti ve yan tarafa doğru bir adım atarak yolumu açtı. Ben merdivenlerden aşağı doğru inerken o ise beklemediğim bir şekilde kendini Karan’ın odasına attı. Anlaşılan bugün hiçbir şeye anlam veremeyecektim. Omzumu silkerek aşağı indim ve kendimi banyo kapısından içeri bıraktım.

Karan Demir Atasoy

Sefa abinin, “Karan?” diyen sesi odanın içindeki o ağır sessizliği ince bir çizik gibi yararken başımı istemsizce o tarafa çevirdim. Göğsümde yanan ateşi bilen tek korumamdı. Evli olan tek korumamdı. Yıllardır ne zaman dağılsam beni toplayan, ne zaman susmayı seçsem susuşumu anlayan iki sesten biriydi. Belki de bu yüzden onun karşısında güçlü durmak gibi bir derdim hiçbir zaman olmamıştı. Kapıyı yavaşça kapatarak yanıma geldiğinde asık suratımı görmek onun için bir ilk değildi. Alışıktı bu hâllerime. “Topla kendini be oğlum, bak Aden güçlü bir kadın. Biliyorum onu böyle görmek seni paramparça ediyor ama-”
“Abi yapamıyorum. Yapamıyorum abi, olmuyor. Kendini alışverişe, kitaplara, şarkılara saklayıp kaçıyor. Bana kaçsın isterken, benden uzak olan her şeye kaçıyor. Benden korkuyor mu emin olamıyorum. İsterse kellemi kesip odasına assın umurumda değil abi dayanamıyorum. Parmağının ucu tenime değse delice sarılmak istiyorum. Kokusunu içime bir kere çekmek istiyorum. Bir kere, yemin ederim sadece bir kere. O kadar derin çekeceğim ki dünyadaki oksijen tükense sikimde olmayacak.” Ağır, yorgun bir sessizlik çökmüştü. Kafasını aşağı doğru eğip derin bir nefes verdi ve havada sırtımı sıvazlamak için asılı kalan elini bacağımın üzerine indirip birkaç kez vurdu. Dokunamamıştı, o kadar kötü müydü sırtım?

“Oğlum, Aden senden korkmuyor.” dedi tane tane. “Bunu o kalın kafana iyice sok aslanım, tamam mı? Aden aynılarını tekrar yaşamaktan korkuyor. Ha dersin ben yaşatmam, bunun farkında zaten. Sen denizde bir kere boğulsan tekrar girmekten korkmaz mısın? Bir binanın yedinci katından düşsen, tekrar balkona çıkmaktan korkmaz mısın?” Söylediği cümlelerin ağırlığıyla birlikte omuzlarım aşağı düştüğünde gözlerimiz buluşmuştu. İçime oturuyordu kelimeler. Çenemdeki kaslar sıkılmaktan seğirmeye başlamıştı. “Vaz mı geçiyorsun aslanım?”
“Vazgeçersem şerefsizim abi.”

Aden Beliz Karadağ

“Abi! Hadi, sofra bekliyor!”
“Bekle be kızım, geliyoruz!”
“Bok ye abi, gelme!”
“Sen bok ye, geleceğim! Canım arkadaşım, bir tanecik dostumun evi! Sana ne be!” Gülmemek için kafamı diğer tarafa çevirdiğimde bu sefer araya giren kişi Karan’dı.
“Lan Görkem! Bu kadar mı yoksulsun lan!?”
“Sen tüm kızlara taş çıkartırsın devrem!”
“Siktir git lan!” Yankılanan neşeli kahkahalarla birlikte çıktığım kapının önünden mutfağa doğru koştum. Tabakların taşınmasına yardım etsem iyi olacaktı. Derya gelmeyi başarabilmişti ama anlaşılan abim ve Laren bir işler karıştırıyorlardı. Üzerimi henüz değişememenin verdiği hüznü saklamaya çalışırken doğruca mutfağa doğru ilerledim. Tabakların yanına yerleştirilmiş küçük kaseleri gördüğümde kaşlarım anlamsızca çatılmıştı. Mutfaktan yayılan mis gibi kokunun sebebi nu muydu yani?

“Karan abiciğim, nedir bu?” derken elime aldığım iki kaseyle birlikte arkamı döndüğümde koca bir cüsseye çarpışımla kaselerden birisi elimden aşağı doğru kaymıştı. Aşağı doğu eğilerek refleksle tabağı tutarken, “Kuymak.” dedi Karan bilmiş bir edayla. “Kuymak abisinin gülü.” İması kaşlarımın çatılmasına sebep olurken elimdeki diğer tabağı da tezgâhın üzerine bırakarak kollarımı göğsümde bağlamadan edemedim.
“Sen hepimize kuymak mı yaptın Karan?”
“Siz kahvaltıda ciğer yerken sıkıntı olmuyor da biz kuymak yapınca mı sıkıntı oluyor, Aden Hanım?” Göz bebeklerimin afallayışımın etkisiyle büyüdüğünü ben dahi hissedebiliyordum. Beni bu kadar tanıması asla iyi değildi. Nereden öğrenmişti ki bunları? Çocukluktan kalma bir fotoğrafım vardı ve onu görmeyen hiç kimse sabah kahvaltısında ciğer yediğimi bilemezdi.
“Sen...” Göz kırparak eline aldığı kaselerle birlikte mutfaktan dışarı doğru adımladığında arkasından şok içinde bakakalmıştım.

Kendimi toparlamaya çalışarak tezgâhın üzerindeki diğer kaseleri de elime aldım ve masanın yanına doğru ilerledim. Nihayet herkes masaya toplanabildiğinde güzel bir kahvaltı yapmamak için sayılabilecek herhangi geçerli bir sebebimiz yoktu. Karan’ın korumalarna tıpkı arkadaşıymış gibi davranması o kadar güzeldi ki. Aradan geçen dakikalarda hiç kimse tek kelime dahi etmiyordu. Ta ki bir koruma gelip bir kadının beni çağırdığını söyleyene dek... Masadaki bütün bakışlar bana doğru kaydığında elimde tuttuğum çatalı kendimden emin bir şekilde tabağımın kenarına bıraktım ve kapıya doğru ilerlerken söyledikleri kişinin içeri girmesiyle birlikte adımlarım olduğum yere çakılı kalmıştı. Tanımadığım birisi değildi, babamın avukatlarındandı.

Başıyla herkese selam verirken, “Günaydın.” dedi. Dudakları düz bir çizgi hâlini alırken gülümsedi ve elinde tuttuğu evrakları sanki beni dövercesine göğsüme bastırdı. Bizimkiler masadan kalkarken korumaların tamamı etrafıma dizilmişti bile.
“Yolarım lan seni!” diye bağırdı Derya.
“Al benden de o kadar.” diye ekledi Laren parmaklarını çıtlatırken. Verdiğim derin nefesle birlikte elimi yavaşça havaya kaldırdım ve hem onlara hem de korumalara durmaları için kesin bir işaret verdim. Öne doğru yalnızca tek bir adım attığımda üstünlük kurmayı başarmıştım. Bakışları vücudumun her zerresinde gezerken, “Kendini babama kaç parada sattın Aksa?” Elini tokat atmak için yukarı doğru kaldırdığı anda bileğini keskin bir şekilde kavradım ve sertçe aşağı doğru indirdim. “Şşt, sadece konuşuyoruz. Ayrıca bir dahaki sefere elini bana değil, kime ait olduğunu hatırlayamadığın o onuruna kaldır.”
“Kendini bu kadar üstün görme.” diye çemkirdi bu kez saçlarını geriye doğru atarken. İleri doğru bir adım atarak aramızdaki mesafeyi iyice sıfırladım ve sinirini bozabilecek kadar küçük bir kahkaha attım.
“Tabii ki öyleyim. Hem meslek insanı ağırlaştırır derler, sende pek işe yaramış gibi durmuyor. Görünüşe bakılırsa sen kiminle konuştuğunu anlayamıyorsun.” Gülümsedim. “Sorun değil, ben böyle hataları düzeltmekte iyiyim. Ama unutmayı hiç sevmem,” Kendimden emin bir şekilde kulağına doğru yaklaştım bu sefer. “Unutturmayı da.” İşkence gibi bir hızla geri çekildikten sonra yere düşen evrakları parmaklarımın arasına aldım ve derin bir nefes verdim.

Gözlerim bulanık harfleri seçmeye başladığında okuduğum her kelimenin bir hançer gibi göğsüme saplandığını hissettim.

Mali ehliyetsizlik göz önünde bulundurularak mal varlığının korunması amacıyla vesayet talebi başlatılmıştır.
Tarafınıza tebliğ edilen bu belgeye göre, 72 saat içinde herhangi bir itirazda bulunmaması durumunda Aden Beliz Karadağ’ın mal varlığı üzerindeki tüm hak ve yetkiler yasal vasiye geçecek ve üçüncü şahısların müdahalesiyle korunması mümkün olmayacaktır.
Bu süre zarfında herhangi bir aksiyon alınmaması Aden Beliz Karadağ’ın mal varlığını kaybetmesi anlamına gelir. İlgili mevzuat gereği yasal vasi, mal varlığı üzerinde serbestçe tasarrufta bulunabilecektir.

Gözlerim belgeyi hızlı bir şekilde tararken boşta kalan elimi yumruk yapmış ve delicesine sıkmaya başlamıştım. Uzun tırnaklarımın avuç içime battığını hissediyordum ama buna rağmen durmadım. Canımın yanması umurumda dahi değildi. Kalbim her seferinde göğsümü yırtacakmış gibi çarpıyordu sanki. Dışarıdan bir el göğüs kafesimi eğip bükerek kalbimi parmaklarının arasına almıştı da sıkıyordu. Yere atıp üzerine basıyordu. Zihnimde yankılanan alarmlar geri dönüşsüz bir zamanlayıcı gibi beynimi sarsmıştı. Öfke ve şok birbirine karışmış, babamın mal varlığımı gasp etme düşüncesi damarlarımdan akan kanı kaynatmıştı. Adeta damarlarımda kaynayan ateşler geziyordu. Dünya ayaklarımın altından kayıyor, kontrolüm ellerimden uçup gidiyordu. Buna rağmen kendimi toparlamaya ve kıyıya vuran hiçbir tepkimi belli etmemeye çalışarak evrakları tıpkı onun yaptığı gibi sertçe göğsüne bastırdım.

Kafamı hızlı bir şekilde çevirdiğimde herkesin bakışları bana, benim bakışlarımsa Karan’a doğru kaymıştı. Kendimden emin bakışlarım keskin kahvelerine ilişirken, “Teklifin hâlâ geçerliyse kabul ediyorum.” dediğimde anlamsızca kaşlarını çattı; afallamıştı. İçerideki bakışların tamamı benim ve Karan’ın arasında gidip gelirken o zehirli sözcüğü söyledim. “Evlenelim.”