5. bölüm · AŞKIN YANINDAN(ABİMİN ARKADAŞI) (ASKIYA ALINDI)
Bölüm 4 "Yanlış sularda yüzdün savcı, şimdi boğulma zamanı."
“Buraya seni sadece uyarmaya getirmiştim ama uslu durmayacağını bilmem gerekirdi!” Ağzıma dolan metalik kan tadını yere tükürürken bir anlığına kararan gözlerime sahip çıkmaya çalıştım. Göğsüme yumruk atılmadıkça buna dayanabilirdim. Acı eşiğim yüksekti ya da çocukluğumdan beri fazlasıyla alışmış olmak beni buna daha da katlanabilir kılıyordu.
“Uslu durmayı sevmediğimi bilmiyor musun?” Kışkırtı dolu bir kahkaha döküldü dudaklarımdan bu sefer. Bileklerimin sabitlendiği zincirleri bir kere daha sanki kırabilecekmişim gibi çekmeye çalıştım. Tavandan sarkan iki halkaya boyun eğecek birisi değildim ben.
“Seni ifşa edeceğim, bunu biliyorsun değil mi?”
“Ve sen o küçücük aklınla bu cümlelerinden korkmayacağımı biliyorsun değil mi?” diye karşılık verdim anında. Omuzlarıma çöken ağırlıkla birlikte dizlerim bir kere daha yere düşmemek adına direnmeye başlamıştı. Titriyordum ve bu iyiye alamet değildi. Kendimi korumaya çalışmıyordum çünkü eğer açık verirsem en zayıf noktama saldırabilecek kadar adi bir adamdı karşımdaki. Kulaklarıma dolan tanıdık melodiyle birlikte dudaklarım usulca yukarı doğru kıvrıldı. Saatlerdir delicesine çalan telefonumu en sonunda yere fırlattığında bakışlarım çatlayan ekranda yazan isme kaydı. Derya beni defalarca kez daha aramış olmalıydı. Zil sesi sustuğunda gördüğüm bildirimler göğsüme koca bir baskı olarak geri döndüğünde burnumdan akan kanlar dudaklarıma doğru ilerlemeye başlamıştı. Daha fazlasına dayanabilecek kadar gücüm yoktu.
“Son kez soruyorum Red hakkında ne biliyorsun!?” Ben cevap veremeden deponun kapısından gelen ani gürültüyle birlikte kafam doğruca rahatlayarak geriye doğru düşmüştü.
“Fena sinirli olduğumu.” diye yanıtladı Karan depoya daldığı arabanın kapısını sert bir şekilde kapatarak içeri adımlarken. Vedat, parmaklarının arasında tuttuğu demiri biraz daha sıkmaya başlamış ve bu parmak boğumlarının beyazlamasına neden olmuştu. Yüzüne konan yırtıcı gülümsemeyle birlikte Karan’ın üzerine doğru adımlarken yan tarafımdaki adamların da ona eşlik etmesiyle birlikte gözlerim Red’e kaydı.
Karan Demir Atasoy’a.
“Vay, vay vay... Cesur giriş, tebrik ettim.” Her zamanki duyduğumdan çok daha boğuk ve sert bir sesle konuştu Karan bu kez.
“Onu çözmek için üç saniyen kaldı.”
“Çözmezsem tek başına bana ne yapabilirsin?” Yüzündeki soğuk ifade ve alaylı gülümsemenin birbirine karışmasıyla birlikte iki parmağını havaya kaldırarak küçük bir daire çizdi Karan. Garaj kapısından içeri doğru koşan siyah köpeklerle birlikte gözlerimi sıkıca kapattım ve mırıltılı küfürler savurdum. Pantolonuna tırmanmaya çalışan bir köpeğin başını sırıtarak okşadıktan hemen sonra tek bir kafa işareti daha verdi. Köpekler doğruca Vedat’ın adamlarının üzerine doğru koşmaya başladığında zincirlerin biraz daha yukarı çekilip çekilemeyeceğini düşünmeye başlamıştım. Sanki hepsi aylardır açmış gibi hırlayarak boş buldukları bir adamın üzerine atlıyorlardı. Kulaklarıma dolan acı dolu iniltileri düşünmeyi sonraya bırakmam gerektiğini kendimde birkaç kez daha fısıldamaya çalıştım. Saçlarımın geriye doğru çekilmesiyle birlikte dudaklarımdan okkalı bir küfür yuvarlanırken bu sefer zincirden kaçmaya çalışmak yerine onu kullanmaya karar verdim. Bileklerimin acısını umursamayarak kendimi hafifçe yukarı doğru çektim ve vücudumun esnekliğini kullanarak etrafımdaki adamlara tekmeler savurmaya çalıştım.
İçeri dolmaya devam eden siyah takım elbiseli adamlarla birlikte gözlerim şaşkınlıkla açılırken zincir az önce dilediğim gibi yukarı doğru çekilmeye başlamıştı. Durun, durun! Tepemde bir vantilatör olduğunu bilmiyordum ama ben!
Dilek dilerken detay vermeyi unutmamak gerekirdi.
“Kırmızı Adam,” diye bağırdım bu kez. “Düşmanını kurtaracak mısın!?” Karan’ın gözleri anında bana kaydığında parmaklarının arasında çevirdiği neşteri zincir kolunu çeviren adamın üzerine doğru fırlattı. Tabii ya... Dosyasında gördüğüm cesetlerdeki kesikler bu yüzden çok pürüzsüzdü.
O bir doktordu.
O bir neşter kullanıyordu.
“Alıkonmak yakışmış!” diye bağırdı alayla. “Ama ben tarafından olsa daha güzel olurdu.” Yanıma doğru her zamankinden hızlı adımlarla yaklaşıyordu. Bu sıkı şeylerin bileklerimden hemen çözülmesi gerekiyordu çünkü biraz daha bu şekilde durursam ağlamaya başlayabilirdim. Anahtarı bulamadığını bildiğimden ne yapmaya çalıştığını henüz anlayamamıştım. “Anahtarı bulun, hemen!” Sesi deponun ücra köşelerinde gür bir şekilde yankılanırken adamların tamamı yerde atan cesetlerin ceplerini yoklamaya başlamıştı. Tahmin ettiğimden çok daha fazla adamı vardı ve her biri Karan daha cümlesini bitirmeden ne istediğini anlıyormuş gibiydi. Ona itaat ediyorlardı.
“Sana yaklaşmamı istemediğini biliyorum ufaklık, korkma tamam mı?” Ben cevap dahi veremeden tek kolunu bacaklarıma sardığında boğazıma kesik bir nefes oturmuştu. Saniyeler içinde beni sol omzuna oturttuğu anda bileklerimin biraz da olsa rahatadığını hissetmek, akmak üzere olan göz yaşlarımı durdurmuş ve Karan’ın kafasını hafifçe kaldırmasını görmeme yetmişti. “İyi misin?”
“İyiyim, omzun...”
“Her kraliçenin bir tahtı vardır, seninki benim omzum olsun.” Duyduğum cümleyle birlikte midemin ters bir takla atması bir olmuş olsa da burnuma dolan küf kokusu bunu keskin bir mide bulantısına dönüştürmeye yetiyordu. İnsan iki dakika duyduklarını sindiremiyor muydu canım bu depoda?
“Hızlı olun!” diye bağırdı bu kez. Yerimde irkilsem de sadece içimden küfürler edebiliyordum çünkü beni kurtaran oydu. “Alper gidip yiyecek bir şeyler getir, Çağrı sen battaniye falan bul, Sefa sende köpekleri çek. Sıra bende.” Getirilen anahtarla birlikte omzunu yavaşça geriye bıraktığında bileklerimin yeniden gerilmesiyle dudaklarımı birbirine bastırdım. Saniyeler içinde acı benliğimi terk ederek ruhumu hapsediliği küçük kavanozun içinden çıkararak serbest bıraktığında derin bir nefes aldım. Bedenimi daha fazla taşıyamayarak yere bıraktığım anda vücudumun sıcak ve yumuşak bir şeye çarpmasıyla birlikte gülümsedim. Anlaşılan düşmanımın düşmanı dostumdur kuralı bizim için geçerli olmayacaktı.
Düşman mıydık? Sanırım.
Düşmanımın düşmanı dostum muydu?
Asla.
“Düşmeyeceksin ufaklık.” derken sesindeki rahatlamış tınıyı iliklerime dek hissedebiliyordum. Kaşlarım usulca çatılırken, “Düşürmezsem düşmezsin.” diye devam etti.
“Düşürür müsün?”
“Düşürmem.”
☼☼☼
“Sizin yeriniz rahat mı hanımefendi? Çay ya da kahve?”
“Kahve fena olmaz aslında.” Tam tahmin ettiğim gibi Karan’ın evinde de çalıştığı bir spor odası vardı. Tam ortasında olmasa da kenarında koca bir ring bulunuyordu ve ben tam tahmin ettiğiniz üzere yere serilen bir minderin üzerinde keyfime bakarak ortada birbirini dövmeye çalışan hayvan gibi altı herifi izliyordum. Ne manzara ama! Hemen sağ tarafımda Derya oturuyordu ve neyse ki gelirken çekirdek istemeyi unutmadığımdan mutluydum.
“Ya beni biraz sola taşır mısınız?” Bileğimdeki morluğu onlara biraz abartarak anlattığımdan bana kıyamıyorlardı tabii. Yanıma yaklaşan Ozan’ı gördüğüm anda ellerimi sanki tezahürat yaparmışcasına yukarı doğru kaldırdım. Üzerinde olduğum minderi uçlarından tutarak havaya kaldırdı ve hafifçe yan tarafa doğru bıraktı. Adamdır bu işte, adamdır.
“Yaşa be Ozan abi!”
“Ver bakayım bir çekirdek.” Ayıklanmış çekirdeklerden birkaç tane alarak ağzına tıktığımda gülümseyerek uzaklaştı ve ringe yeniden girerken göz kırpmayı da ihmal etmedi. Alisu ve Giray sıralarını çoktan diğerlerine bırakmışlardı. Nefes nefese bir şekilde yere oturmuş ve ellerindeki su şişelerini sanki ilk kez su içercesine dudaklarına götürmeye başlamışlardı.
“Fena hızlanmış bu am-”
“Amatördü diyecekti.” diyerek ters bir bakış attı Alisu, Giray’a. Abim gülerek kırmızı eldivenlerinden birini havaya doğru kaldırdı. Bu hareketin mükemmel bir nah olduğunu hepimiz bildiğimizden fazla umursayan da olmamıştı. Derya’nın oturduğu yerden sendeleyerek kalkması ve üzerindeki çekirdek kabuklarını yere silkelemesiyle birlikte yine bomba bir şeylerin olduğunu anlayarak oturuşumu dikleştirmeye çalıştım. Sonuçta o bir magazinciden çok daha hızlı yetişirdi haberlere.
O Derya Akdemir’di.
Neredeyse düşercesine yanımdaki küçük boşluğa kıvrıldıktan hemen sonra parmaklarının arasındaki telefonu üzerime atarcasına bana doğrulttu. Ekranın parlaklığı ilk bakışta gözlerimi kısmama neden olsa da bulanık harfleri seçebildiğim anda tıpkı onda olduğu gibi benim ağzım da bir karış kadar aşağı doğru kaymıştı. Bu neydi şimdi?
İstanbul’da Şüpheli Depo Operasyonu:
Kameralara Yansıyan Gizemli Anlar
Kırmızı Kurdele İsyanı
İstanbul’un sanayi bölgesinde bulunan terk edilmiş bir depoda akşam saatlerinde yaşanan olay, güvenlik kamerasındaki görüntülerin açığa çıkmasıyla birlikte kamuoyu gündemine bir bomba gibi düştü.
Edinilen bilgilere göre uzun süredir kullanılmayan bir durumda olduğu bilinen bir depodan gelen ihbar üzerine bölgeye yönelen ekipler, olay yerine ulaştıklarında depoda birden fazla erkek cesedi ile karşılaştı.
İlk incelemelere göre bazı cesetlerin üzerinde köpek saldırısına bağlı ısırık izleri tespit edilirken, diğer şahısların ise ateşli silah ya da delici-kesici alet kullanılarak öldürüldüğü belirtildi. Olay yerinde çatışma izine dair herhangi bir bulguya da rastlanılmamış. Üstelik cesetlerden birinin cezaevinden yeni tahliye olmuş olan Vedat K. isimli şahısa ait olduğu yönünde şüpheler de mevcut.
Yetkililer bu durumun yüksek disiplinli ve planlı bir infaz ihtimalini güçlendirdiğini belirtti. Depoda yapılan araştırmalara göre rehin tutulan kişiye dair herhangi bir ize rastlanmazken, söz konusu kişinin olaydan kısa süre önce güvenli bir şekilde alandan çıkarıldığı düşünülüyor.
Güvenlik kameralarının incelenmesiyle birlikte operasyonun organize bir gurup tarafından gerçekleştirildiği netlik kazandı. Olay yerinde bulunan kırmızı kurdeleyle birlikte emniyet güçleri depoya uğrayan kişinin Red lakabıyla bilinen ve uzun süredir aranan şahsın bilinen imzası olduğunu doğruladı.
Red’in geçmişte gerçekleştirdiği eylemlerde veya olaylarda tüm izleri yok ettiği, hiçbir görüntü ya da ipucu bırakmadığı bilinirken; bu kez kamera kaydı bırakmasının açık bir mesaj olabileceği düşünülüyor. Siyah giyinimli bir erkek figürünün içeride hiç kimse kalmadıktan sonra çıkış kapısında durduğu ve kameraya doğrudan bakıp kafasını alay edercesine eğerek el salladığı tespit edildi. Red’in bu tavrı uzmanlar tarafından bilinçli bir meydan okuma olarak değerlendiriliyor.
Yetkililer, kurtarılan kişinin kimliğine ve olayın detaylarına ilişkin resmi bir açıklama yapmazken, operasyonun ardından Red’in son görüntüsü dışındaki tüm dijital sistemlerin ve kayıtların silindiği tespit edildi.
Akıllardaysa tek bir soru kalmıştı.
Kimdi bu adam ve neden görülmek istedi?
Daha fazlası için takipte kalın!
İçimde bir şeylerin yükselmeye başladığını hissediyordum. Ne korkuydu ne de acı, sanki daha çok dişlerimin arasında sıkışan ve adını koyamadığım bir gerilimdi. Kalbimin her vuruşta hızlanmaya başladığını değil de bu sefer yavaşlamaya başladığını hissediyordum. Bedenim okuduğum şeylerin ağırlığıyla kendini frenlemeye çalışıyor gibiydi. Operasyon, cesetler, kırmızı kurdele... Kelimeler her ne kadar tanıdık olsa da anlamları bana ait değildi.
Karan Demir Atasoy.
Adını haberde göremiyor olsam da her satırda kulaklarımda yankılanan fısıltıyı, onu, hissediyordum. Haber onun diliyle yazılmamıştı ama onu anlatıyordu. Hızlı, sessiz, geri dönülmez ve soğukkanlı. Telefonu olması gerekenden çok daha sıkı tuttuğumu fark ederek kaşlarımı çattım. Karan’ın kafasını naz yaparmışcasına yan tarafa doğru eğip alayla kameraya el salladığı görüntüler içimde uyuyan bir yerleri canlandırmıştı sanki. Ayların ardından uyanan bir ejderhaya mı benziyordu yoksa alçıdan yeni çıkarılan bir kola mı ayırt edemiyordum.
Meydan okumuştu.
Açık açık bunu ben yaptım der gibiydi.
Karan’ın yöntemleri ve benim sınırlarım birer ışın kılıcı gibi kesişeceklerdi ve o zaman bunun geri dönüşü olmayacaktı. Belki şu an onu düşmanım olarak görsem de ileride bir gün ona ihtiyacım olacak ve ortaklık teklifini kabul edecektim.
O gün bizim kaderimizin ya baştan yazıldığı gün olacaktı ya da attığımız kanlı imzaların kırmızı birer mürekkepe dönüşerek yere damlamasına neden olacaktı.
Ve bunun ikimiz de farkındaydık.
İnce ipler üzerinde yürüyorduk ve aynı ipteydik.
Derya’nın omzuma çarpan sıcak avcunu hissettiğim anda irkilerek kendimi toparlamaya çalıştım. Telefonunu yeniden ona uzatırken gözlerimse doğruca Karan’ın üzerine doğru kaymıştı. Bakışlarımı kaçırmadan bakıyordum bu kez, doğruca, tıpkı onun kameraya attığı nazlı bakışlar gibi. Yanımda hissettiğim gölgeyle birlikte kesik bir nefes alırken abim olduğunu fark ettiğim anda rahatlayarak kendimi üzerine doğru bıraktım. Yorgun olması ya da terlemesi umurumda dahi değildi, bunu o da biliyordu.
“İyi misin Aden?” diye fısıldadı kulağıma doğru eğilirken. Sanki kimsenin kötü bir durumda olduğumu anlamamaması için ayrıyeten özenmiş gibiydi.
“İyiyim abi.”
“İyi misin Aden?”
“İyiyim abi.”
“İyi misin Aden?”
“Değilim abi.” Verdiği yorgun nefesten hemen sonra eldivenlerinden birini ağzına yaklaştırarak bandajını dişleriyle çekip attı. Nihayet parmaklarını hissettmeye başlayan saçlarım sanki yılların ardından çöllere düşen bir yağmur damlası gibi süzülüvermişti ruhuma. Kafamı sıcak göğsünün üzerine çektiğinde verdiğim titrek nefesle birlikte sayısız öpücükler bıraktı bu sefer. Onun için her zaman küçük kardeştim tabii. O okula giderken defterlerini yırtan, emekleyerek peşinden koşmaya çalışan minik bir kız çocuğuydum ve hiçbir zaman büyümeyecektim. Bizi fark eden ilk kişi Alisu olmuştu. Gözlerimiz bir anlığına buluştuğunda beni toparlamak adına eldivenlerini çıkartarak boş kalan ringin ortasına doğru fırlattı.
“Görkem’in çocukluğunu anlatasım geldi şu an, Aden iyi dinle.” Göz kırptığı anda içimdeki neşeli çocuk yeniden uyanmış ve abimin göğsüne iyice yerleşerek tüm dikkatimi ona vermiştim.
“Aliş, sikerim belanı.” diye fısıldadı abim dişlerinin arasından. Tabii bu kimin umurunda olmuştu? Hiç kimsenin. Giray yanımıza yaklaşarak Derya’nın kucağında duran çekirdek paketinden koca bir avuç alırken Derya vakit kaybetmeyerek tırnaklarını elinin üzerine bastırdı. Giray her ne kadar canı yansa da yalnızca kaşlarını çatarak karşılık verdi ve tıpkı az önce Ozan’ın ve Ediz’in yaptığı gibi bağdaş kurarak bakışlarını Alisu’ya doğru uzattı.
“Aden henüz küçüktü, birkaç aylıktı. Kontrolleri için hastaneye gidiyorduk, arabada ben de vardım. Görkem’le arka koltukta güya oyun oynayacağız.”
“Allah kahretsin Aliş, sus!” dedi bu sefer abim. Neyi anlatacağını biliyor olduğundan bu onun için koca bir rezillikti tabii. Sonuçta hangi kardeş abisinin rezilliği eline geçtiğinde susardı ki?
O tabii ki ben değildim!
Elinde tuttuğu su şişesinin dudaklarından uzaklaştırırken, “Tamer amca gelen geçen kornaya basınca etrafa bakınıyor tabii.” diye devam etti. “Arabada arıza olduğunu ya da dörtlüleri açık bıraktığını falan düşündü önce. Ama nereden bilsin ki Görkem arkada camdan gelene geçene nah çekiyordu.” Kulaklarıma çarpan kahkahalar dudaklarımdan kopan neşeye karışırken abimse avuçlarını yüzüne bastırarak geriye doğru çekilmeye çalışıyordu.
“Aden de alkış çalmayı yeni öğrendiğinde ağlarken alkış çalıyordu, onları da anlatsana oğlum. Niye beni rezil ediyorsun?”
“Rezililk Aliş’de be Görkem.” dedi bu sefer Ozan gözlerini Alisu’ya dikerken. “Altı yaşına kadar bezlenen sen değilsin sonuçta.” Alisu önündeki ayakkabılardan birini küfürler ederek Ozan’a fırlattığında az önceki hüznümden eser kalmadığını fark etmek göğsümde bir şeylerin sızlamasına neden olmuştu. Evet belki erkeklerin arasında büyümüştüm ama onlar benim korumalarımdı, abilerimdi.
“Siz şimdi birbirinizi yemeye devam edin, biz Aden’le aldığı elbiselere bakalım.” Bu seferki umursamaz gülüş Karan’dan gelmişti. Çıkardığı boks eldivenlerinden birini parmaklarının arasında sallamaya başlarken, “Eğer aldıklarının arasında elbise bulabilirsen bak Derya.” dedi. “Çeyiz dizmiş kendine, sadece gecelik eksik.”
“Onu da sen hediye olarak alıp getirirsin o zaman Karan abi.” diyerek yerimden kalktıktan hemen sonra Derya’nın omzuna doğru attım kolumu.
“Tabii.” dedi Karan gözlerini üzerimde gezdirirken. “Kırmızı alacağım.” Üzerine fırlatılan ayakkabılara okkalı küfürler savururken Derya ve bense onları yalnız bırakarak kendimizi kapıdan dışarı doğru attık. Beni elbiseler için çıkarmadığını bildiğimden meraklı bakışlarım doğruca ona kaymıştı. Aşağı doğru eğdiği kirpikleri doğrucan titremeye başlayan parmaklarına bakıyordu.
“Aden?”
“Hm?”
“Ben bir bok yedim.” Duyduğum cümleyle birlikte bıkkınlık dolu bir nefes verdikten hemen sonra parmaklarımı sinirle saçlarıma geçirdim. Tamam, bu alışık olmadığımız bir durum değildi. Çünkü onu arayıp bir belaya bulaştığımı söyleyen taraf her zaman ben olurdum. Bu sefer belaya bulaşan o olunca insan korkuyordu tabii ama ecele faydası yoktu işte. Okyanusun derinliklerinden yüzeye doğru fırlamak isteyen duygularımın zincirlerine birer taş bağlayarak biraz daha bekletmeye çalıştım.
“Tamam, tamam ne yaptın? Adam mı öldürdün?”
“Hayır.”
“Yaraladın mı?”
“Hayır.”
“Kaçırdın mı?”
“Hayır Aden! Ben, sen miyim? Babamla konuştum...”
“Ne yaptın?” diye sordum bu kez tam anlamamış gibi üzerine doğru eğilirken. Tırnaklarını birbirine bastırarak hafifçe yutkunurken bir kez daha, “Babamla konuştum.” demesiyle birlikte bıkkınlık dolu bir nefes verdim. Bunu yapmış olduğuna inanamıyordum. O pislik herif Derya’ya her bokun acısını yaşatmıştı ve Derya kahretsin ki anılara saygısı olan bir insandı.
Ben öyle değildim.
O bir insanı anılarındaki gibi sevmeye alıştıktı ve bazen insanlar anılarımızda olduğu gibi kalmazdı.
Bense bir insanı silerken anılarıyla birlikte silenlerdendim.
O sürece bakardı, ben sonuca.
“Asıl problem bu değil Aden.”
“Lan daha ne bok yiyebilirsin!?” Gerçek anlamda çıldırmamak için sırtımı duvara yaslayarak bağdaş kurdum ve yere oturdum. Sinirleneceğimi bildiğinden yavaş yavaş söylemeye çalıştığının ikimizde farkındaydık. Kapıdan birinin çıkmasıyla birlikte kafamı hafifçe kaldırarak irislerimin içine uzanan mavi halkalara doğru bıraktım kendimi.
“Ne arıyorsunuz siz burada?”
“Aramıyoruz biz, ne arayacağız? Tabii ki aramıyoruz hiçbir şey.” demeye çalıştı Derya. Tabii ki beceremiyordu. Stres olduğu anlarda ağlayan, kekeleyen bir kızdı. Gözleri usulca gözlerime tutunurken mavi okyanusundan taşan sular çillerle kaplı yanaklarına tutunarak aşağı doğru kaymaya başlamıştı.
Onu tanıyordum.
Yerimden kalkarak kollarımı sıkıca vücuduna sararken Alisu’nun anlamsızca çatılan kaşlarına sadece gülümseyerek yanıt verdim.
“Söyle hadi,” dedim bu sefer nazikçe. “Kızmayacağım.”
“Söz mü?” dedi bu sefer burnunu çekmeye çalışırken.
“Söz.”
“Görücü ayarlamış.”
“Ne!?”
“Dans gösterime gelip izleyeceklermiş, Aden ben o herifin karşısında dans etmem. Tamam tabii normal bir dans ama o da orada olacak...”
“Gösteri ne zamandı?”
“Bu akşam.”
☼☼☼
“Doğru anlayıp anlamadığımı ölçeceğim bir saniye, aklım karıştı.” diyerek ellerini masanın üzerinde bağladı ve üzerimize doğru eğildi Giray. O daha sorusunu dahi soramadan, “Akıl sik değil ki insanlara sokasın.” diyerek elindeki çay bardağını sehpanın üzerine bıraktı Karan. Giray gözlerini yalancı bir hüzünle Karan’a çevirdi bu kez.
“Ayıp oluyor.”
“Sana ayıp olmaz.” Kafasını iki yana salladıktan hemen sonra bir kere daha kahverengi bakışlarını bize uzattı Giray.
“Derya’nın yerine sen mi çıkacaksın? Hem de onun partneriyle?” Ağzımı açmıştım ki kulaklarımda uğuldayan cam kırıklarıyla birlikte kaşlarımı çatarak kafamı yan tarafa doğru çevirdim. Karan’ın sinirli bir şekilde yerdeki cam kırıklarını toplamaya çalıştığını fark ettiğim anda korumaların o tarafa doğru koştuğunu da görmemek elde değildi. Elini havaya kaldırarak onları durdurduktan sonra gözlerini bir anlığına abime uzattı Karan. Aralarında ne geçtiğini bilmesem de onları umursamamaya çalışarak elimdeki allık fırçasını bir kez daha yanaklarımda gezdirmeye devam ettim. Tamam belki biraz fazla sürüyor olabilirdim ama uçup gidiyordu sonuçta öyle değil mi?
“Tehlikeli olabilir.” Duyduğum cümleyle birlikte sinirli bakışlarım doğruca Ediz’e doğru kaymıştı. “Tamam; sen daha tehlikeli de olabilirsin, yani öyle de olabilir tabii ki.” diye ekledi saçmalayarak.
“Kalkın, gidiyoruz. Karan abiciğim adamların hazır öyle değil mi?” Yapmacık bakışlarım Karan’a kaydığında avcunun kenarında gördüğüm kesik bir anlığına duraksamama neden olmuştu. Neyse ki doktordu da onun için endişelenmeme gerek yoktu.
Öyleyse nedendi bu içimde hafifçe kanayan sızı?
“Ben, şey yapayım. Arabayı şey edeyim.” Ayağımdaki topuklu ayakkabıları her zaman yaptığımın aksine bu kez yere vura vura ilerleyemeyecek kadar aklım kalmıştı çıktığım odada. Beni kurtaran Karan’dı. Tamam, bu anlaşmamızdaki maddelerden bir tanesini karşılıyor olsa dahi içimde bir çiçeğin karların arasından yükselerek açmasına neden olmuştu.
Kardelendi.
Karan’dı.
Sefa’nın anahtarı bana uzatmasıyla birlikte kendime gelerek kapımı açtım ve kendimi içeri doğru attım. Arabayı çalıştırmadan birkaç saniye beklemek zorundaymış gibi hissetmiştim kendimi. İçimi rahatsız eden bir duygu vardı. Ne olduğunu anlayamayacığım kada garip ve mide bulandırıcıydı. Kalbimden yükselen bir dumandan farksızdı sanki. Ama duman yalnıca ateşlerin olduğu yerden yayılmazdı ki...
Bazen soğuktan, bazen kalbimizden, bazen ruhumuzdan, bazense yalnızca bir sigaradan...
Ne demişler? Sigaramın dumanına sarsam, saklasam seni...
“Aden! Bekle, birlikte gidelim.”
“Abi?” Kapı çalarmışcasına işaret parmağını ters bir şekilde siyah filmle kaplanmış cama vurmaya başlamıştı abim. Sanki içimdeki sinir söylediği cümlelerle ve Derya’nın ıslak bakışlarıyla harmanlanarak kaynatıyordu kanımı. Bendeki problem buydu işte, öfke hâkimiyeti. Bakışlarımı üzerinden çekerek direksiyonu sıkıca kavramış olan parmaklarımın acımaya başladığını fark ettim. Gaza yükleneceğimi anladığı anda bir adım geriye doğru çekilerek yanından bir rüzgâr gibi geçmeme izin verdi abim. Ağırlıkla açılan demir kapıların arasından lastiklerin çığlık atmasına izin vererek geçtiğimde arkamdan duyulan ıslık sesiyle birlikte dikiz aynasına kısa bir bakış attım. Hemen arkamda gördüğüm siyah arabayla birlikte mırıltılı bir küfür savurduktan hemen sonra sağ tarafa doğru yanaşarak camı yavaşça aşağı doğru indirdim. Aynı anda camını açmasıyla birlikte dudaklarının bir kenarı usulca yukarı doğru kıvrıldı.
“Delirdin mi sen!?” diye bağırdı bana fırsat bırakmadan. “Ne bu sinir be kızım!?”
“Sevdiklerime zarar gelmediği sürece zararsızımdır Atasoy! Ayrıca evet, delirdim!” Direksiyonu sert bir şekilde çevirerek arabayı önüme kırdı ve ani bir şekilde frene basmama neden oldu. İnatçı herif! Arabasına çarpmama yalnızca birkaç santimetre kala durmayı başarabilmiştim ve bu onun umurundaki son şeymiş gibi görünüyordu. Arabasının kapısını kırarcasına kapattıktan sonra açtığım camı hızlı bir şekilde kapatarak ona yeterli alan tanımayı reddettim. Tabii bunu pek de takmışa benzemiyordu. Parmaklarını sinirle saçlarının arasına daldırarak konuşmaya başladı.
“Aden bak, anlıyorum sinirlisin. Ama bu şekilde çevrene zarar vermekten başka hiçbir şey yapmayacaksın! Abinin yanından o şiddetle geçmiş olabilirsin evet çünkü o izin verdi! Ama ben izin vermem! Zaten oraya gideceksin, önce ya da sonra gitmenin ne önemi var!? Tamam bende arabayı delice kullanmayı seviyorum ama ben ölmekten korkmuyorum! Senin korkman lazım, sen ölümü hak etmeyecek kadar güzelsin! Ayrıca bakma bana nazlı nazlı! Sinirlenemiyorum, sinirlenmem lazım şuan! Sinirlen... Sinir... Hay sikeyim!” Arabasının lastiğine sert bir tekme attıktan hemen sora yeniden sürücü koltuğuna geçti ve önümden ilerlemeye başladı. Direksiyonu her ne kadar kırmaya çalışsam dahi önüne geçmeme asla izin vermiyordu. Neden bu kadar sinirlendiğini anlayamıyordum. Geçen sefer bu şekilde kullandığımda neden bu kadar tepki vermemişti o zaman? Anlamıyordum, onu gerçekten anlamıyordum. Çözecektik, açığa çıkmayan sır olmazdı.
Nihayet arabalarımız durduğunda önüne durduğumuz koca salona kısa bir bakış attım. Sahnede her ne kadar tek olmayacağımı bilsem de içimde bir şeyler bana her şeyin boka saracağını fısıldamaya çoktan başlamıştı bile. Her zaman öyle olmaz mıydı zaten? Kendimize güzel olaylara umutlandığımzıda aptal adını takıp içten içe inanmaya devam eden de bizler değil miydik?
Gözlerime çarpan ilk şey ışık olmuştu. Sokağı yutmak istercesine kaldırımların üzerine ince bir toz gibi yayılan sıcak, sarı ışık... İçerideki hareketleri saklamaya çalışıyor da beceriksiz olduğunu kendine fısıldamaya kıyamıyor gibiydi. Yüksek tavanlı yapının ön cephesi abartılı değildi, aksine kendini gizleyen bir ihtişamı vardı. Girişteki geniş kapılar aralık bırakılmıştı ve kapının önünde duran insanlar konuşmuyor, fısıldıyordu. Hepsinin soylu ailelerden geldikleri üzerindeki kıyafelerden belli oluyordu.
İçeri doğru bir adım attığımda dışarıdaki hava içimde dağılmıştı sanki. Omuzlarıma değen sıcaklık, dışarıdaki serinliğin kemiklerimi terk etmesini sağlamıştı. Burnuma çarpan ilk şeyin her ne kadar cilalanmış ahşap kokusu olmasını beklesem de ciğerlerime yoğun bir parfüm dışında soluyabildiğim hiçbir şey yoktu.
Açın lan camları! Ölüyoruz burada!
Elimi ağzıma yaklaştırarak öksürmeye başladığımda sırtımda hissettiğim rüzgârla birlikte kafamı hafifçe geriye doğru çevirdim. Karan’ın ayaklarını hafifçe kaldırma gereksinimi bile duymadan yukarıdaki havalandırma pencerelerini açtğını fark etmek dudaklarıma ince bir tebessüm yaymıştı. Kafasını sanki yaramaz bir çocukla uğraşıyormuşcasına iki yana doğru salladıktan hemen sonra iki koca adımla yanıma yanaştı.
“Üşüyeceksin şimdi de.” Üzerinden çıkardığı ceketi omuzlarımın üzerine bıraktıktan hemen sonra bakışlarını tıpkı benim yaptığım gibi etrafta gezdirmeye başladı. Yukarıdan sarkan avizeler ışığı doğrudan vermiyor, duvarlara çarptırarak etrafa yayıyor gibiydi. Sahne masalardan neredeyse yarım metre kadar yükseklikte olsa da kendini anında göze çarptıracak kadar muhteşem görünüyordu. Sahnenin önünden kan kırmızı kumaşların ağırlığını hissedebiliyordum. Bir an için perdenin arkasında bekleyen dansçıların nefeslerini hissettim içimde. Derya her dansa az da olsa hâkimdi ve bu sadece bir anma töreni için yapılmış bir düzenleme olduğundan vals gösterisi olacaktı. İçerideki sessizlik bedenimdeki gerginliğe karışıyor ve aldığım nefeslerin ciğerlerime varamadan yeniden dudaklarımdan kaçmasına neden oluyordu. Gösterini başlamasına neredeyse yarım saat kadar olsa da masalar neredeyse tamamen dolmuştu. İnsanların bakışları sanki perdelerin başka bir boyuta açılan kapılar misali canlanmasına neden olacak kadar odaklıydı.
Abimin, “Aden, hadi sen Derya ile birlikte sahne arkasına geç güzelim. Az kaldı zaten gösteriye, eğer biri seni rahatsız ederse ya da kötü hissedersen saçlarını geriye savur tamam mı? Anlarım ben.”
“Anlarsın sen.” dedim dudaklarıma güzel bir tebessüm yerleşirken. Derya’nın stresten bir kere daha gözlerinin dolduğunu fark ettiğimde ağlamasına izin vermeyerek elimi yavaşça sırtına attım ve ikimiz birlikte doğruca diğer dansçıların olduğu sahne arkasına doğru ilerledik.
Karan Demir Atasoy
Oturduğum sandalyede ayağımı yere vurmaya başlayalı dakikalar olmuştu. “Görkem.” dedim bir kez daha bakışlarımı sahneden bir milim dahi ayırmayarak.
“Yine ne var? Yine ne var evveliyatını siktiğim yine ne var?”
“Telefonun versene.” Bıkkınlık dolu bir nefes verdikten hemen sonra cebinden çıkardığı telefonu doğruca bana uzattı. Şifresini bildiğimden açtırma gereksinimi duymayacağımı biliyordu. İnterneti olmasını umarak arama çubuğunun üzerine tıkladım. Bizde de vardı planlar, sevdiğimiz kadının ilk dansını tanımadığımız bir herife bırakacak kadar enayi değildik sonuçta.
Vals nasıl yapılır?
Bir yandan videoyu izlemeye çalışırken verdiğim kafa işaretiyle birlikte ayağa kalktı Görkem. Gözlerindeki bakışa bakılırsa yine bir boklar yiyeceğimin farkındaydı ve beni benden daha iyi tanıdığı da bir gerçekti. Kimsenin dikkatini çekmediğimizden emin olmaya çalışarak sahnenin arka tarafına doğru ilerlemeye başladık. Gösteriye yalnızca on dakika kadar az bir süre kalmıştı. Gözlerimi ekrandan ayırmadığım için önümde yürüyen insanlara çarpmaktan yalnızca bir adımlık mesafeyle ya da Görkem’in parmaklarının kolumu sıkıca kavrayarak yan tarafa doğru çekmesiyle kurtulabiliyordum. Kıskançlık sinsi bir zehir gibi her hücremde çoğalmaya devam ederken nihayet dansçıların olduğu yere vardığımızda omzuma güçlü bir yumruk geçirmeyi ihmal etmedi.
“Oradalar.”Kafamı ani bir şekilde kaldırarak aldığı her nefese muhtaç olduğum kadına güzel bir bakış atmaya çalıştım. O beni görmediği için içimde bir şeyler kıyılıyor olsa da gözlerim doğruca yanındaki boş bakışlı elemana doğru uzandı. Neden bu kadar gülüyordu bu herif? Sarkıntılık mı yapacaktı? Niye aralarındaki mesafeyi her adımında kısaltmaya çalışıyordu?
“Bu lavukla mı dans edecek?” demeye çalıştım dişlerimin arasından sinirle.
“En fazla bir seksen.” diyerek gerçekten boş konuştuğunu kanıtladı Görkem bu sefer.
“Görkem!” diye bağırdım. “Siktirme bana boyunu, çağırmamız lazım buraya.”
“Ne getirdin sen yanında?”
“Eter.”
“Ne?” Verdiği tepkileri ya da kurmaya çalıştığ aptalca cümleleri umursamayarak yanımızdan geçen bir dansçııyı son anda durdurarak yanıma doğru çektim. Onu korkutmamaya özen göstererek Aden’in yanındaki dansçıyı çağırmasını istediğimde Görkem’in faltaşı gibi açılan gözlerinin her zerremde gezinmeye başladığını fark ettim. Telefonunun ekranını kapatma gereksinimi duymayarak, kıskançlıktan da olabilir tabii, yeniden ona uzattığımda ekranda gördüğü video gülmesine neden olmuştu. “Oğlum sen harbi âşıksın lan.”
“Görkem konuşma Görkem, lavuk geliyor.”
Tam da Görkem’in tahminlerinde olduğu gibi bir seksen civarındaydı. Düzgün bir şekilde yan tarafa doğru taradığı saçları ve ona uygun renkte sarıya çalan gözleri vardı. Benden yaşça küçük olsa da Aden’le neredeyse yaşıt sayılabilirdi.
“Ne var? Partnerimin yanına dönmem gerekiyor.” Gözlerim bir anlığına Görkem’e kaydı. Karşımdaki adamın kaşlarıysa ellerimi arkamda sakladığımdan dolayı çatılmışa benziyor gibiydi. Az sabret aslanım öğreneceksin demek istesem dahi bunu yapmak yerine parmaklarımın arasında tuttuğum pamuğu doğruca ağzının ve burnunun üzerine kapattım. Sanki bütün gücümü kullanmak istercesine sıkı tuttuğumdan dolayı kıpırdayamamış ve ağır vücudu saniyeler içinde kollarımın arasına yığılıvermişti. Daha fazla tutmaya gerek duymayarak ani bir şekilde yere bıraktığımda Görkem’in avcunu ağzının üzerine kapatarak beni izlediğini fark ettim. Kafamı iki yana sallayarak ters bir bakış attığımda aniden irkilerek kendini toparlaması ve yerde baygın bir şekilde yatan adamı sahnenin gerisine doğru çekmesi bir olmuştu. Dansı son bir kez daha kafamda tekrar ettikten hemen sonra kravatımı hafifçe çekiştirerek kendime nefes alacak alan tanımaya çalıştım ve gerisini boş bir zamanı kollarının arasına atarak dansçıların arasına doğru adımladım.
Aden Beliz Karadağ
“Karan? Ne işin var senin burada?” Etrafımızdaki tüm bakışların üzerimize kilitlendiğini fark ettiğim anda gergin bir şekilde parmaklarımla oynamaya başlamıştım. Derya arka tarafta çıkışımız için bekliyordu ve önlem almak adına yanında Ediz ve Alisu’yu bırakmıştık. Diğerlerinin de uslu bir şekilde gösteriyi izlemesi ve beni dizginlemesi gerekiyordu, ta ki Karan yanıma gelip oyunu bozana dek... Dansçıların yargılayan bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum.
“Partnerin son anda vazgeçince devreye girmek zorunda kaldım, dans etmekten nefret ederim.”
“Ne?” diye bir nida döküldü dudaklarımdan. Gözlerim söylediği şeye inanmak istemezcesine sahnenin arka tarafına doğru uzandığında bir adım yan tarafa doğru kayarak görüşümü kısıtlamayı başarmıştı. Zira kimin böyle heybetli bir vücut karşısında arka tarafı görmeye gücü yetebilirdi ki? Ben sözlerime devam edemeden yan taraftan bir başkası çoktan dahil olmuştu bile konuşmaya.
“Yalnız o ilk iki düğmesi açık gömlekle sahneye adım atamazsın.” Karan ileri doğru bir adım atar atmaz bir elimi hızlı bir şekilde göğsüne bastırarak geriye doğru ittim. Bir anlığına da olsa avcumun her zerresinde tenimden kayan teninin sıcaklığını hissetmek göğsüme keskin bir ağrı çökmesine neden olmuştu. Dolaplardan birinin üzerinde duran kıyafetleri gördüğü anda burnundan soluyarak o tarafa doğru ilerledi ve üzerindeki gömleğin düğmelerini teker teker açmaya başladı. Kulaklarıma çarpan fısıltılar içimde kabaran sıcaklığın yavaş yavaş sinire dönüşmesine neden olurken herhangi bir kavga çıkarmamak adına yumruklarımı sıkmaya başlamıştım. Erkekler onu sanki bir düşmanmış gibi izlerken birkaç kız dışında diğerleriyse birbirlerinin omzuna dokunarak fısıldamaya başlamışlardı bile. Ben buna neden bu kadar sinirlenmiştim? Bana neydi ki?
Saniyeler içinde tıpkı onun yaptığı gibi önüne geçişim tahmin ettiğim üzere onu güldürmeye ve cesaretlendirmeye yetmişti. Sırtımın göğsüne usulca değip kalktığını hissederken sıcak nefesinin boynumu okşamasıyla birlikte nefesimi tuttum.
“Kıskandın mı ufaklık?”
“Gösteriyi bok edeceksin ihtiyar, çabuk giyin.”
“Tabii, kesinlikle.” Kıyafetlerini nispet yaparcasına giydikten hemen sonra kravatını düzlemeye çalışırken içerideki yankılanan anonsla birlikte mırıltılı bir küfür savurdum. Derya’nın ve partnerinin bu gösterideki rolünü bildiğinden, hatta dansı bildiğinden, hiç emin olmasam dahi işlerinin karışmamasını bir kez daha dilerleyerek diğer çiftlerin peşinden sahneye doğru bir adım attım. Kolumda hayvan gibi bir herifle hem de... Açılın a dostlar! Gözünüz big boy görsün, tabii kafanızı biraz kaldırın yoksa görmek istemeyeceğiniz kadar farklı şeyler görebilirsiniz...
Nefesim göğsüme sığamayacak kadar hızlıydı. Salonun soğuğu ayak bileklerimden yukarı tırmanırken sıcaklığı ise saçlarıma yapışarak sırtımdan aşağı doğru kayıyormuş gibiydi. Işıklar bir anda üzerimize çevrilirken kalabalığın üzerimde hissettiğim bakışları gerilmeme ve kesik bir nefes almama neden olmuştu. İçimdeki gerginlik parlak ışıkların tenime değmesiyle yerini karşı konulamaz bir heyecana doğru teslim etmeye başlamıştı. Müzik başladığı anda gözlerim bir anlığına Karan’a değmiş ve uzattığı elini titreyişime hâkim olmaya çalışarak tutmak için elimden geleni yapmıştım. Parmaklarının parmaklarıma yaptığı nazik dokunuş içimde bir dalganın kıyıya çarpmasını sağlamış ve gözlerim etkilenmiş bir biçimde gözlerinde takılı kalmıştı. Bakışlarının altında hissettiğim yoğunlukla ezilmeye başlarken bir yandan da vücudumun müziğe uygun bir şekilde kıvrılmasını kontrol etmeye çalışıyordum. “Vals, zarif ve özgür bir danstır beyaz kuğu. En çok kanatlarını savurmak isteyen kadınlara yakışır.” dediğinde adımlarımı unutmamak için büyük bir çaba sarf ederek nefesimi tuttum. Göğsüm ve göğsü arasındaki mesafe az önceki partnerimle olandan çok daha kısa olmamasına karşın aramızda bir köprü varmış gibi hissediyordum.
Ben dönmeye devam ettikçe eteğim havalanıyor ve çıplak bacaklarımı okşayarak tenimden sıyrılıp kaçan kumaş her seferinde nabzımın hızlanmasına neden oluyordu. Bakışlarımı ne zaman ona uzatsam gözlerinin üzerimde olduğunu biliyor olmak iyice gerilmeme neden oluyordu. Nihayet yeniden yaklaştığımız bir zamanda kulağına fısıldayabileceğim güzel bir fırsat yakalamayı başarmıştım.
“Bana öyle bakma.”
“Nasıl bakmayayım?” dediği anda yeniden uzaklaşmış ve avuçlarımızı birbirine bastırmıştık. Yan yana gelişimizi bir kez daha fırsat bilerek, “Etkilenmiş gibi.” dediğim anda ritim birden değişmiş ve parmakları tahmine ettiğimden çok daha sıkı bir şekilde belimi kavramıştı. Heyecandan birbirine karışan kesik nefeslerimiz konuşma yetimizi her ne kadar kaybetmemize neden olmuş olsa da dilimin dolanmak için gösterdiği çabayı önemsememeye çalıştım.
“Etkileniyorum.” dediği anda ezberlediğim tüm figürleri bir anlığına unutarak dansı karıştırmamak için büyük çaba sarf etmiştim. Sanki zaman yavaşlamıştı da her hareketimiz saniyelere değik dakikalara tutunmaya çalışarak kalabalığın arasına düşüyor gibiydi. Cevap vereceğim bir anda orkestranın güçlü ama kontrollü yükselişiyle birlikte müziğin sonuna yaklaştığımızı fark edeerek orta kısma doğru ilerlemiştik.
Adımlarımız senkron, dönüşlerimiz neredeyse kusuruz sayılırdı ve herkes son anda vereceğimiz bitiriş pozunun hazırlığı içerisine girmişti. O an geldiğinde; salonun tamamı aynı anda duracakken, bedenler donacakken ve valsin o klasik, zarif finali çizilecekken içimde belirden ani ve yıkıcı bir karar vardı. Dans boyunca içimde büyüyen ve Karan’ın bakışları altında artık ilk kez kontrolu eline almak isteyen mücadeleci tarafım nihayet bana altında kaldığı moloz yığınından çıkarak el sallamıştı. Dokunuşlarda yankılanan o his, bir harekete dönüşerek bedenimin kontrolünü elimden aldığında gözlerim doğruca Karan’ın gözlerine kilitlenmişti. Herkes aynı anda sabitlenirken, bense Karan’ın koluna tutularak selam vermek yerine parmaklarımı omzu ve boynu arasındaki boşluktan kaydırarak onu kendime doğru çektim.
Sert bir hareketti ama kendini zarafetin altına gizlemişti. Bilinçli ve kontrollüydü, bu yüzden de çok tehlikeliydi. Bir anlığına afalladığını fark etsem de beni düzeltmek yerine müziğin bitişinin farkına vararak geri çekilmedi. Aksine çağrımı kabul edermişcesine aramızda kalan birkaç santimetrelik mesafeyi biraz daha kapatmak ister gibiydi.
“Beni delirtme Atasoy.”
“Bunun karşılığını istiyorum Karadağ.” demeye çalıştı verdiği kesik nefeslerin arasından. Sanki gözlerimizden birer ışın çıkıyordu da ortada çarpışarak koca bir ışık huzmesi yaratmış gibiydi. Herkes aynı pozisyonu vermişken, biz vermiyorduk. Göğsü göğsüme yapışık bir hâldeydi ve dakikalar önce hızlanmaya başlamış nefesini artık sanırım tutmaya başlamıştı. Göğsünün inip kalktığını neredeyse hissedemiyordum bile. Kalbimin ritmi göğüs kafesimi parçalamak istercesine atıyordu. Yerini biliyormuşcasına belime sarılmış olan parmakları hissettiğim gerginliğin altında tenimde baskılar bırakıyor ve yerini işaretliyordu sanki.
“Oynama benimle, her şeyini kaybedersin.” Fısıltılarım doğrudan dudaklarına ulaşmak ister gibiydi. Dudakları sinsi bir şekilde yukarı kıvrılırken kafasını hafifçe sol tarafıma uzatarak kulağıma doğru eğildi.
“Oynayan sensen, kaybeden ben olmam. Ama dikkat et, bu oyunda kazananlar da yanar ufaklık. Ve inan bana bir oyunu tehlikeli kılan asıl şey oynadığın kişidir.” Alkışlar bir kulağımda, kendinden emin sesi diğer kulağımda yankılanıyordu. Midemden yukarı çıkan hisle birlikte yavaşça geriye çekilerek sahneden aşağı müthiş bir zarafetle inen çiftlere doğru baktım. Bunu yapma gereksinimi duymayarak hızlı adımlarla sahneden aşağı inerken etrafa bakınan gözleri hissedişimle birlikte Derya’nın babasını da fark etmem bir olmuştu.
Gözleri sahnede, yan taraflarda ve arkasında fıldır fıldır dönmeye başlamıştı ve sinirli olduğu buradan dahi anlaşılabilecek kadar kızarmıştı. Karan’ın diğer tarafa yönelmiş olmasını umursamayarak yanına doğru adımladığımda sırtımda hissettiğim mırıltılı küfürle birlikte gülümsedim.
“Derya’yı mı arıyorsun Yasin amca?”
“Evet, dansını çalmak için mi çıktın sahneye?” dedi iğneleyici bir ses tonuyla ellerini ceplerine yerleştirirken.
“En azından senin gibi hayatını çalmak için uğraşmadığıma emin olabilirsin.” Elini sinirle koluma uzattığı anda hemen sağımdan gelen bir güçle birlikte indirmek zorunda kalmıştı. Karan’ın uzun parmakları kolunu o kadar sıkı kavramıştı ki canının yandığını bakışlarımla dahi hissetmemek elde değildi.
“Bir kadının elleri tutulmak için vardır Yasin Bey,” dedi bileğimi nazikçe kavrayarak bir adım geriye doğru çekerken. “Çekilmek için değil.”
“Karan Demir Atasoy...” diye fısıldadı Yasin amca dilini sinirli bir şekilde dudaklarında gezdirip kafasını sallamaya başlarken. “Gittikçe babana benzemeye başlamışsın, ya onun gibi dibe batarsan? Hatırlıyor musun babanın dosyalarını?” Karan’ın dudaklarına sinirli bir gülümseme yayılırken ellerini ceplerine yerleştirerek bir adım ileri doğru gitti. Etrafımıza toplanan korumaları gördüğüm anda adamlarının aslında tahmin ettiğimden çok daha fazla olduğunu bir kez daha anlamıştım. Elimi Karan’ın göğsüne bastırarak bir adım attım ve gövdemin cüssesinin yanına geçmesine izin verdim.
“İhtimaller değil, fiiller yargılanır. Bir insanın geleceği, babasının ihtimalleriyle değil kendi fiilleriyle değerlendirilir. Babalar üzerinden dosya yazmıyoruz biz, deliliniz yoksa soyadına suç atamazsınız. Eğer Karan’ı yargılatmak istiyorsan aile albümü değil dosya getir.” Daha fazla konuşma gereği duyumayarak parmaklarımı doğruca Karan’ın gömleğine uzatarak çekiştirmeye başladım. Karşı koymayarak adımlarımı takip ederken sırtımdaki gözlerini hissedebiliyordum. İçerideki tüm misafirlerin bakışları bizdeydi çünkü hemen arkamızdan bizi takip eden yüzlerce koruma vardı.
“Bana bakmayı kes.”
“Beni savunmana gerek yoktu küçük hanım ama diliniz uzunmuş.”
“Henüz nasıl bir savcı olduğumu görmedin Bay Kırmızı.” Parmaklarım yavaşça gevşediğinde kavradığım yakasını bırakarak arabanın içinde gördüğüm iki tanıdık yüze doğru baktım. Bir saniye, Alisu neredeydi? Derya, Ediz’i önemsemeyerek kapıyı açıp yanıma doğru koştuğunda gülümseyerek kollarımı açtım ve bana sarılmasına izin verdim. Burnunu çekerek konuşmaya çalıştığından söylediklerini net bir şekilde anlamıyor olsam da teşekkür ettiğini biliyordum. Parmaklarımı usulca sırtına indirerek birkaç kez sıvazladıktan hemen sonra yavaşça geriye doğru çekildim.
“Alisu nerede?”
“Telsizden ihbar geldi, gitti birden.” Kafamı sallayarak derin bir nefes verdiğimde abimin de korumaların peşinden yanımıza varması bir olmuştu. Nefes nefese kalmış olmasının bir sebebi olmalıydı öyle değil mi? Gözleri bir anlığına üzerimizde gezindikten hemen sonra Karan’ın ve benim aramdan geçerek koşmaya devam etti. Nereye gittiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bahçeden çıktığında onu karşılayan trafik ışıklarını umursamayarak yaya geçidinden koşarak geçerken çalan kornalar kulaklarımı tırmalamaya yetmişti bile. Nereye gidiyordu ki bu kadar koştur koştur? Kafamı sol tarafa doğru eğerek yediği bokları görmeye çalışırken etrafına toplanan kalabalığı görmek tabiri caizse karaciğerimin bir taraflarıma kaçmasına yetmişti. Yan taraflarında duran bir kız vardı ama kim olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Elini kolunu sallayarak sinirli bir şekilde konuşmaya başlamasının hemen ardından çenesine sallanan yumrukla birlikte bir adım geriye doğru sendeledi.
Karan tek bir saniye dahi beklemeden bizi korumalarıyla bir başa bırakarak arabaların önünden karşıya doğru koştu. Kalın kornaların karışık tonları bir kez daha kulaklarımı zedelese de saniyeler içinde abimin yanına varmış ve ona yumruk atan adamı yakasından kavrayarak sert bir kafa geçirmişti. Ozan, Ediz, Giray ve korumaların yarısı da peşlerinden karşı tarafa doğru koşarken kavga iyice şiddetlenmişti bile. Yumruklar birbirine karışmaya başlamıştı.
“Alper?”
“Buyurun Aden Hanım.”
“Derya’nın yanında kal.” Çantamı kolumdan çıkaracağım anda parmaklarını sıkıca bileğime sarmasıyla birlikte ters bir bakış attım.
“Gitmenize izin veremem.” dedi süt dökmüş bir kedi uysallığıyla. Gözlerimi bir anlığına kapatıp boşluğuna attığım dizle birlikte yaya geçidine doğru koşmaya başlarken, “İzin almadım zaten!” diye bağırmayı da ihmal etmedim. Göğsümde parçalanan kalbim beni deli bir çarpıntının kolları arasına bıraksa da sadece mırıltılı bir küfür savurmakla yetindim. Nihayet yanlarına vardığımda görünenden çok daha kalabalık olduklarını görmek sert bir şekilde yutkunmama neden olmuştu.
Onları gördüğüm anda ortamın kokusu dahi değişmişti sanki. Havada asılı kalan ağır, metalik tat ciğerlerimi sanki bir borunun içine hapsetmişim gibi hissettiriyordu. Kalabalık tek bir köşede toplanmamış, aksine dağılmıştı. Parçalanmış ve kontrolsüz bir şekilde sanki her köşede kendi kavgasını yaratmışlar gibiydi. Sol tarafta yere düşmüş birkaç adam vardı; kimisi dizlerini karnına çekmiş kimisi ise kollarını başının üzerine siper etmişti. Diğer tarafta ayakta kalanlarsa hâlâ nefes nefese, öfkeyi elden bırakmaya niyeti olmayan bakışlarla birbirlerine sert hamleler yapmaya devam ediyorlardı. Ne ara bu kadar kalabalıklaştıklarını anlayamasam da Karan’ın adamları da en az onlar kadar kalabalıktı.
Kirpiklerimi hafifçe yukarı doğru kaldırarak abime attığım kısa bakışta, dudağının kenarından süzülen kanı görmek parmaklarımın bir anlığına titremesine neden olmuştu. Duruşu dik ve omuzları az öncekinin aksine çok daha sertti sanki. Yumrukları gevşememişti ve alışkanlıkla sıktığı çenesi kavganın henüz bitmediğini fısıldıyordu. Birkaç adım ötesinde ise Karan vardı. Kaşının kenarından süzülen kan şakaklarına ulaşmış ve saçlarının arasına karışarak yanağına doğru kaymaya çalışıyordu. Onun etrafında ise dağılmış bir şekilde Ozan, Giray ve Ediz duruyordu. Henüz fazla yorulmamışlardı belli ki.
“Görkem!” diye bağırdı Ediz. Abimin bakışları yan taraftan gelecek olan sopa darbesine son anda kaydığında Karan’ın, adamın ayağını sert bir şekilde yan tarafa doğru çekip yere düşürmesi ve yüzüne sert bir dirsek darbesi gömmesiyle birlikte gülümsedi.
“Eyvallah devrem.” dedi elini uzatıp kaldırırken.
“Senden de eyvallah.” diyerek yerden kalktı ve etrafına kısa bir bakış attı Karan. Dudaklarına yerleşen gururlu gülümsemeyle birlikte adamlarına ve yerde yatan sopalı heriflere bakarken kravatını çekiştirerek düzeltmeye çalıştı. Abimin gözlerini takip ettiğimde gördüğüm manzara dudaklarımın şaşkınlıkla aralanmasına neden olsa da bir şey söylemedim.
Tam köşede sarışın bir kız duruyordu. Kahkülleri güzel yüzünü hafif de olsa kapatmaya yeltenmişti. Kavganın tam içinde miydi yoksa sadece görgü tanığı mıydı bilmiyordum ama bakışları abimle buluşur buluşmaz diğer tarafa doğru koşmaya başladı. Kendisine zarar vereceğinden korkmuş olmalıydı. Ama öyle olsa çok daha önceden kaçıp gitmez miydi? Abim tek bir saniye beklemeden peşinden yola koyulurken yavaş adımlarla Karan’a doğru yaklaştım. Beni gördüğü anda ellerini çırparak üzerine sildi ve ukala bir sırıtış kondurdu dudaklarına.
“Adliyeye kadar gelelim mi?” dedi göz kırparken.
“Orasını ben hâllederim,” Gözlerim birkaç saniyeliğine yüzünde süzüldü. “Sen iyi misin?” Duyduğu cümleyle birlikte dudaklarındaki gülüş yerini saf bir şaşkınlığa bıraktığında tepki vermeyerek cevabını beklediğimi fark etti ve “İyiyim, iyiyim evet.” diyebildi.
“O kız kimdi?” Verdiği derin nefesin ardından abimin az önce gözden kaybolduğu karanlık sokağa uzun bir bakış bıraktı.
“Bize lazım olan birinin kızı.” Kaşlarım anlamsızca çatıldığında, “Neye lazım olan? Ne halt yiyorsunuz siz?” diyebildim. Bu sefer soruma cevap verme zahmetinde dahi bulunmayarak görmezden geldi ve bakışlarını adamlarına doğru çevirdi.
“Hepiniz iyi misiniz?”
“İyiyiz Karan Bey.” diye cevap verdi birisi dişlerini sıkarken. “Yalnız kolumu takarsanız beni mutlu edersiniz.” Karan adamın yanına yaklaşmasına izin vermeyerek elini yavaşça kaldırdı ve durmasını sağladıktan hemen sonra kendisi onun yanına doğru adımladı. Parmaklarını sıkı bir şekilde omzuna ve koluna yerleştirdikten hemen sonra içinde kalan son güç kırıntılarını kullanarak adamının kolunu yukarı doğru itti. Kulaklarıma çarpan kemik sesi ve acı dolu bir inleme birbirine karışsa da midemin yukarı tırmanmaması için elimden geleni yapmaya çalıştım. Buraya koşmamalıydım ve bu iyi bir fikir değildi. Çaprıntımın, baş dönmemin ve mide bulantımın kavanozun içine atılarak çalkalanmaya başladığını hissettim. Parmaklarım midemi avuçlarken etrafımda gördüğüm ağaçların birine yaslanmaya çalıştım. Gerizekâlı mısın kızım sen? Mal mısın? Niye koşuyorsun uhud savaşında dağda kalan son savaşçı gibi?
“İyi misin?” dedi Sefa yanıma doğru hızla yaklaşırken.
“Karan Bey?” diye ekledi Alper. Karan’ın kafası yavaşça bulunduğum tarafa doğru dönerken tek koca adımla yanıma yaklaşması bir olmuştu.
“Koştun mu sen Aden?” dedi. “Koştun sen...” diye yanıtladı kendi sorusunu. Kafamı belli belirsiz bir suçlulukla aşağı yukarı sallarken yukarı doğru tırmanan midemi biraz daha sıkmaya çalıştım. Birazdan öğürmeye başlayacaktım. Beklemediğim bir anda kravatını çekip attı ve üzerindeki ceketi çimlerin üzerine bıraktı. Omuzlarıma bastırarak beni ceketinin üzerine oturttuğu anda kirpiklerim usulca kirpiklerine tutundu.
Bir kez daha.
Bir kez daha dizlerinden birinin üzerine çökmüştü, önümdeydi. Önümü kesmiyordu ama bana orada olduğunu fısıldıyordu sanki. Yakınımdaydı ama kendini her seferinde geride tutmaya özen gösteriyordu, yüzüme bakışıysa dikkatli ve bir o kadar da yargısızdı. “Tamam, bak bana.” İki parmağı çenemi kavrayarak usulca yukarı kaldırdıktan hemen sonra gözlerinde gördüğüm endişe ve yoğunluk midemin bir kez daha ters bir takla atmasına sebep olmuştu. “Yavaşlıyoruz, tamam mı? Şimdi beni sakince onayla. Göğsünde baskı mı var yoksa batma mı?”
“Baskı.” demeye çalıştım öksürüklerimin arasından. Verdiği titrek bir nefesten hemen sonra etrafımızdaki korumalarına doğru uzandı bakışları.
“Aç etrafı, aç! Gürültü yok.” Bir kere daha bana döndü. Saçları karışmış, kaşı patlamış ve yanaklarına çizikler oturmuştu. “Gözlerin kararıyor mu?”
“Arada, ilaçlarımı aldım Karan. Bir şey olmaz.” Avuçlarımı yere bastırarak kalkmaya yeltendiğim anda az önceki sıkı hâlinin görünümünü kemiklerinde taşımaya devam eden parmakları nazik bir şekilde bileğimi kavradı ve tekrardan yerime mıhladı.
“Yarım ya da çeyrek de olmasın Aden, bırak işimi yapayım.”
“Sen doktorluğu bıraktın Karan.” diyerek yaptığı büyük hatayı acımasızca yüzüne vurduğumda birkaç saniye duraksadı. Adamlarından birkaçı ona seslense dahi kafasını çevirip bakmıyor, dünyada sadece ben varmışım gibi benimle ilgileniyordu.
“Hasta olarak gör o zaman beni, doktorculuk oynayan bir akıl hastası. Benimle say şimdi. Dörde kadar al... tutma... altıya kadar ver. Acele etmiyoruz.” Söylediklerini bedenimin titremesinin geçmesini umarak yapmaya başladığımda arkasında gördüğüm karaltıyla birlikte çattım kaşlarımı. Abimin az önce gördüğümüz kızı omzuna attığını fark ederek öksürmeye başlamam ve yan tarafa doğru eğilmem bir oldu. Karan’ın gözleri de abimin üzerine tutunduğunda kızın küfürler ederek abimin omzuna vurmaya çalışmasını izledim bu kez. Bu neydi şimdi?
“Görkem?” dedi Karan ikimizin yerine.
“Vurma kızım artık! Yemin ederim çöpün içine bırakırım seni!”
“Bana bak yaban öküzü, seni şişe sokar ateşin üzerinde çeviririm! İndir lan beni!” Abim omzunda tutmaya devam ettiği kızı sanki bir çöp torbası gibi yere bıraktıktan hemen sonra bileğine yediği tekmeyle birlikte mırıltılı bir küfür savurdu. Aldığım derin nefesleri fark eder etmez yere bıraktığı kızı unutarak yanıma doğru koştu. Eğer göğsümdeki baskı beni gebertecekmiş gibi hissetmesem koşuşuna deliler gibi gülebilirdim.
“Aden, iyi misin? Hastaneye gidelim mi? Gidelim mi? Evde mi kaldı senin ilaçların, içtin mi hepsini?”
“Abi, abi dur. İçtim hepsini, iyiyim.” Verdiği derin nefesten hemen sonra elini kafamın arkasına bastırarak beni yavaşça göğsüne doğru çekti. Gözlerim bir anlığına kızın üzerine kayarken bir kez daha arkasını dönerek koşmaya başlamasıyla birlikte abimin sendeleyerek yerden kalkması bir olmuştu.
“Lan sarı! Yeter, yordun beni!” Etrafımızda yankılanan kahkahalarla birlikte aynı gülümseme benim dudaklarıma da konarken abim bir kez daha peşinden koştuğu kızı kolundan yakalayarak kendine doğru çekti. Kızın dudaklarından okkalı bir küfür savrulduğunda Karan’ın dudaklarından dökülen sıcak kahkahanın içime serpiştirdiği yaşam yağmurlarını hissettim. Abim güldüğümüzü görür görmez sinirli bir nefes verirken bize gerek kalmadan Giray girdi konuşmaya.
“Lan Görkem? Kız mı kaçırıyorsun şimdi de?”
Giray seni şu arabanın lastiğinin yerine takarım.” diye karşılık verdi abim. Ediz’in ağzını açmasına fırsat vermeden abimin önünde dikilmeye devam eden sarışın kız girdi bu sefer araya.
“Ne istiyorsun lan sen benden!?”
“Ne bağırıyorsun kızım cırtlak cırtlak? Ben olmasam ne yapardı bu herifler sana, haberin var mı!?” diyerek önündeki kızın üzerine sinirli bir edayla eğildi abim.
“Bıraksaydın gebertselerdi o zaman!”
“Dur orada sarı papatya, o kadar şerefsiz gibi mi duruyorum?”
“Dur bir bakayım.” Birkaç saniye duraksayarak çenesine uzattı parmaklarını.
“Yok valla daha şerefsiz gibi duruyorsun.”
“Hasbinallah! Karan, Aden’i sen al. Ben bunu getiririm.”
“Pardon, bu derken?” Daha fazlasına dayanamayacağımı bildiğimden avuçlarımı üzerinde olduğum ceketin üstüne bastırdım ve yavaşça ayağa kalktım. Ayaklarım zemine yeni değmişti ki Karan’ın bir elini bacaklarımı altından geçirerek beni kucağına almasıyla birlikte dudaklarımdan koca bir çığlık koptu.
Cici kızlar gibi gülerek kollarımı boynuna saracağımı düşünmediniz öyle değil mi?
Kendimi aşağı doğru itmeye çalıştığım anda mırıltılı küfürler savurarak boşta kalan elini de kullanmak zorunda kalmıştı. Avuçlarımı göğsünün üzerine bastırarak kendimi biraz daha geriye itmeye çalıştım.
“Kızım manyak mısın sen!?”
“He ya, manyağım napıcan!?”
“Bak şive de kaydı, rahat dur. Yemeyeceğim seni.” Yüzümü kırıştırarak sinirli bir bakış attıktan hemen sonra omzuna sıkı bir şekilde tutunarak dişlerimi gömleğinin üzerinden tenine geçirdim. “Ah! Ula baa bak! Deli etma beni, ha şu çöp kutusuna atacağum şimdi!”
“At ula! At yiyorsa! Bak bakalım seni nasıl nezarete attırıyorum!” Verdiği bıkkınlık dolu bir nefesin ardından kollarımı göğsümde çaprazlayarak kendimi ona teslim etmek zorunda kalmıştım. Bu güçle kollarının arasından kurtulmama imkan yoktu. Üstelik bunu ona abim söylemişken ölse bırakmazdı ki beni.
Arkamızda yürüyen onlarca hatta belki yüzlerce korumaya rağmen attığı adımların her birini kendinden emin ve kararlı bir şekilde atıyordu. Çok geçmeden yolda gördüğüm pamuk şekerlerle birlikte dudaklarıma sinsi bir gülümseme yerleşirken parmaklarımı omzundan usulca boynuna doğru kaydırdım.
“Karan abi.”
“Yesin seni Karan abi!”
“Bağırma bana bok herif!”
“Az önce uysaldın, şimdi niye saldırıyorsun elinden şekeri alınmış çocuklar gibi!?” Dudaklarımı müthiş bir oyunculukla titretirken kafamı hafifçe geriye doğru atarak arkamızda kalan pamuk şekerci amcaya baktım.
“Pamuk şeker istiyorum, pamuk şeker alalım mı? Alalım mı? Uslu da dururum hem, alalım mı pamuk şeker? Alalım mı?” Attığı adımların yavaşlamasıyla birlikte göğsü sanki aksi bir yönde ilerleyerek hızla inip kalkmaya başlamıştı. Gözlerini bir anlığına kapatarak dilini dudaklarında gezdirdikten hemen sonra mırıltılı bir küfür savurdu ve geriye dönüp adımlamaya başladı. Korumaların da teker teker dönmeye başladığını görmek koca bir kahkaha atmama neden olurken bir yandan da bacaklarımı neşeyle sallamaya başlamıştım. Evet elimde olsa boğazına çoktan bıçak dayamış olabilirdim ama şu an bunu yapmasını söyleyen kişi abim olduğundan düşmanlığımızı eve gidene dek unutmak zorundaydım.
“Abi sen şuradan versene iki pamuk şeker.” Kollarımın sıkı bir şekilde durduğuna emin olduktan hemen sonra ağırlığımı tek koluna vererek boştaki kolunu cebine attı ve cüzdanını çıkardı. Satıcı amcanın elime bıraktığı mavi pamuk şekerlerle birlikte dudaklarım çocuksu bir neşeyle yukarı doğru kıvrıldı. Karan parasını ödedikten hemen sonra cüzdanını yeniden pantolonunun cebine yerleştirdi ve yeniden bana döndü.
“Başka isteğiniz var mı Aden Hanım? Tekne falan? Malum benim paramla benim teknemi satın aldınız, hatırlatmak istedim.”
“Şu an keyfimi bozmaz mısın lütfen?” Kafasını iki yana sallayarak güldükten hemen sonra pamuk şekerden kopardığım parçalardan biriyle arkama doğru baktım.
“Alper, yaklaş.” Gülerek kaşlarını çattıktan hemen sonra yanıma doğru yaklaştı ve parmaklarımın arasında tuttuğum pamuk şekeri ağzının içine bıraktım. “Sefa.” dedim aynı şekilde. Gülerek öne doğru bir adım atmasıyla birlikte aynı şekilde ona da bir parça verdim. Karan’ın sinirli bir nefes verdiğini hissettiğimde hemen yanlarındaki korumaya döndüm.
“Adın ne senin?”
“Sana ne Aden.” dedi Karan onun yerine. “Ayrıca hepsine tek tek verecek misin? Ver birini çok istiyorsan kendi aralarında paylaşsınlar.”
“Sana ne Karan.” diye çemkirdim aynı şekilde. Kollarındaki ağırlığımı arttırmak adına kıpırdanarak yerime iyice yerleşirken arabanın yanına yaklaştığımızı görmek dudaklarımın bir kez daha aşağı doğru düşmesine neden olmuştu. Eğlenceliydi ama korumalarla arkadaş olmak, haksız mıyım? Üstelik onlar bana kötü davranmıyorlardı ki. Korkutmuyorlardı beni, koruyorlardı.
“Savcım?” Duyduğum cümleyle birlikte ağzımdaki pamuk şeker boğazıma doğru yol alırken öksürmeden edemedim. Fazlasıyla tanıdık bir sesti. Karan duyduğu sesle birlikte sırıtarak arkasını döndüğü anda gördüğüm kişilerle birlikte duraksadım. Adliyedeyken sürekli işlerime yardım eden iki memurdan biri tam karşımda duruyordu ve sanırım yanındaki de... cumhuriyet savcılarındandı. Kardeş olduklarını bildiğimden zihnimdeki düşüncelerin tamamını diğer tarafa doğru atmaya çalıştım.
“Tuğberk, ne işin var senin burada?” Dudakları alayla yukarı doğru kıvrılırken bakışları usulca Karan’a doğru kaydı. Adliyedeki tavırlarımdan sonra beni bu şekilde görmesi hiç iyi olmamıştı tabii...
“Hiç.” dedi dudaklarını birbirine bastırmaya çalışarak. “Nöbetten çıktım, ablamla turlayalım dedik.” Gözlerim hemen yanındaki ablasına doğru kayarken kadın benim şaşkınlığımın aksine hâlime güldü ve kafasını sallayarak selam verdi.
“Merhaba Aden.”
Avuçlarımı Karan’ın göğsüne bastırarak kendimi aşağı doğru itmeye çalışırken, “Merhaba Gamze Hanım, ben ineyi-”
“Hayır, hayır gerek yok. Keyfinize bakın, iş yapmıyoruz sonuçta.” diyerek lafımı kesti ve durdurdu beni. Göz kapaklarının ardındaki alaylı bakışı hissederken yanaklarımın bir domates gibi kızardığına adım kadar emindim. Kahretsin ki tenim fazla beyazdı. “Size iyi eğlenceler, görüşürüz Karan Bey.”
“Görüşürüz Gamze Hanım.” diye karşılık verdi Karan beni bir koluyla tutmaya devam edip önce Gamze’nin daha sonra ise Tuğberk’in elini sıkarken. İkisi birlikte gülerek uzaklaştığında kafamı doğruca yukarı doğru kaldırarak Karan’a baktım. Nereden tanıyordu ki Gamze Hanım’ı? Adliyede tanıdıkları ve adamları olduğunu biliyor olsam da bunu sadece memurlardan hayal etmek de benim ayıbımdı sanırım.
“Karan?”
“Fazla meraklısın ufaklık.”
“Ama sormadım ki.”
“Gamze’yi nereden tanıdığımı soracaktın.”
Gamze’yi?
Kaşlarımı anlamsız bir şekilde çattığımda dudaklarının bir kenarı yukarı doğru kıvrıldı. “Eski bir arkadaşım.” diye yanıtladı zihnimi okuduğunu belli edercesine. Kaşlarımdan biri şok içinde havaya doğru kalktığında kafasını anlık olarak aşağı eğerek gözlerini bir ok misali irislerimin tam içine hapsetti. “Liseden.” diye yanıtladı bu sefer. Çok geçmeden kalçam arabanın yumuşak minderlerine bırakıldığında Karan’ın da yanıma binmesiyle birlikte Sefa da sürücü koltuğuna geçmiş ve diğerleriyse önümüzde park hâlinde duran arabalara dağılmışlardı. Omuzlarımı silkerek bir kere daha öne doğru uzanarak elimdeki pamuk şekerden Sefa’ya biraz daha verdim.
“Yok mu bana?” dedi Karan bu sefer az öncekinden daha yumuşak bir tonla.
“Bok ye sen.” Güldü.
“Vermeyecek misin?”
“Bitince çubuğu boğazına sokacaktım.” Paketi hâlâ kapalı olan pamuk şekerin çubuğunu keskin bir şekilde boğazının üzerine bastırdığımda sesli bir şekilde yutkundu. Adem elması parmaklarımın ucunda yükselip alçalırmış gibi hareketlenirken acımasız bakışlarım bu sefer doğruca gözlerine tutundu. Yutkunmuş olsa dahi her seferinde olduğu kadar rahat görünüyordu. “Bunu buraya sokarsam ne olur, Doktor?” Anında yanıtladı:
“Ölebilirim.”
“Güzel.” diye gülümseyerek yeniden yerime yerleşip pamuk şekerimi yemeye devam ettim. Asıl eğlencemiz evde başlayacaktı sanırım.
Tanımadığımız bir kızla birlikte.
☼☼☼
Masanın üzerinden abime bir bakış daha atarken, “Tamam, şimdi tekrar soruyorum. Lütfen bana farklı bir cevap ver.” diyerek elinde tuttuğu çatalı tabağının kenarına bıraktı Karan.
“Bu kız, onun kızı ve senin amacın kızı kendine âşık edip adamın bizi şikayet etmemesini sağlamak.”
“Aynen öyle.” diye yanıtladı abim ağzına tıktığı yemeğini bitirmeye çalışırken. Bu sefer araya girense bendim. Bir yandan ağzımdakini püskürtmemeye çalışırken diğer yandansa konuşmaya çalışıyordum.
“Aklı başında olan hangi kız sana âşık olur abi? Güldürme lütfen, tehdit etsen daha çabuk kurtulursunuz.” Alisu masanın karşı tarafından elini uzatırken dayanamayarak bir beşlik çaktım. Ozan yemeğe kalamamıştı, sevgilisini bir an olsun yalnız bırakmıyordu ki yemek yesin. Hemen karşımda Alisu, onun yanında ise Ediz ve Giray oturuyordu. Diğer uçta Karan ve benim yanımda Derya vardı. Derya’nın yanınaysa sırasıyla abim ve getirdiği kız dizilmişlerdi. Tuvaletten döndüğünü fark ettiğim anda dudaklarımı birbirine bastırarak gülüşümü saklamaya çalıştım.
Tabii siz merak ediyorsunuz öyle değil mi? Ne şikayeti Aden? Ne oluyor kızım yine mi kafandan kuruyorsun falan dediniz mi? Gelin, anlatıyorum hemen.
2013
Karan: Görkem seninki geldi.
Görkem: Dersteyim amın oğlu, nasıl geleyim?
Karan: Kaç okuldan orospu çocuğu, yapmadığın şey mi?
Görkem: Kaçamam, bırakır bu beni. Zaten bana gıcık.
Karan: Ders ne?
Görkem: Fizik.
Karan: Siktir et, kopya veririm geçersin. Gel hadi.
Görkem: İlk sınavın kaç ki?
Karan. 97.
Görkem: Oha amk benim tüm fizik sınavlarını toplasan o kadar yapmıyor.
Görkem: Dur, geliyom.
Kafasını yukarı doğru kaldırır kaldırmaz fizik hocasını gördüğü an mırıltılı bir küfür savurarak elindeki telefonu saklamaya çalıştı Görkem. Son anda Karan’ın sohbetinden çıkmaya çalışarak Aden’in üzerine tıkladı. Mesajına henüz dönememişti ama önemli bir şey yazmış olmasını umdu. Kafasında fizik hocası olduğundan mı bilinmez neredeyse hiç saç kalmamış kalan hocası kafasını kaşıdı ve sinirli bir bakış atarak elini Görkem’in elindeki telefona uzatarak çekip aldı. Sınıftaki bütün öğrencilerin bakışlarını sırtında hisseden genç yavaştan gerilmeye başlamışken öğretmeninin bakışlarında yakaladığı bir anlık yumuşama ona karşı konulamayacak kadar büyük bir güç vermişti.
“Hocam?” dedi neredeyse kedi kadar çıkan bir sesle. “Hangi ilacı içeceğini sormuştur...”
“Hangisi?” diye sordu bu kez karşısındaki hoca aynı sinirli bakışı korumaya çalışarak. Ama bunu yapamadığı o yorgun gözlerinden fazlasıyla belli oluyordu.
“Kırmızı olan hocam.” Büyük ve tebeşire bulanmış parmakları telefonun ekranında gezindikten hemen sonra telefonu Görkem’e tekrar uzattı Fizik hocası.
“Kalp de koydum.” dedi kendini övermiş gibi .
“Sağ olun hocam, Allah razı olsun. Çok teşekkür ederim.” diye yanıtlarken şaşkınlık tüm yüzünden okunuyordu genç adamın. “Ben bir arasam tuvalete gidip, telefonu kutuya da bırakırım.” Birkaç saniye duraksadıktan hemen sonra derin bir nefes verdi yaşlı adam. Gözlüğünü yukarı iterek düzeltmeye çalışırken, “İyi, git ama çabuk gel.” dedi. Görkem yerinden hızlı bir şekilde kalktıktan sonra kapıdan uçarcasına çıktı ve küçük kardeşine onlarca mesaj attıktan hemen sonra merdivenlerden aşağı doğru koştu. Okulun arka tarafına adımı atar atmaz kendini yukarı doğru itti ve duvardan dışarı bıraktı. Karan abisinin yanında kaldığı için okula gelememişti ve adam onun evini nasıl olduysa bir şekilde bulmuştu anlaşılan. Arkasından araba gelirmişcesine dokuz yıllık arkadaşının evine doğru koştu Görkem. Nihayet kendisine tanıdık gelmeye başlayan sokağa girdiğinde içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Karan zaten zor günlerden geçiyordu ve herhangi bir olayı daha kaldırabilecek kadar güçlü değildi.
Arkadaşının kalmaya başladığı evin önüne geldiğinde derin bir nefes aldı ve tek bir saniye beklemeden içeri doğru koştu. Evin önünde sadece bir araba olması ona göremediği ama hissedebildiği bir güç vermişti. Karan’sa kulaklarına çarpan adım seslerini yalnızca kendisinin duymuş olmasını dileyerek gülümsememeye çalışıyordu. Görkem nihayet içeri girdiğinde nefes nefese kalmış olmasına değdiğini hissetti. En azından en yakın arkadaşının yaşadığını görmek onu bir nebze de olsa mutlu etmeye yetmişti. Karan ellerini yukarı doğru kaldırmış ve karşısında duran adamın silahının ucundan çıkacak olan mermiye kucak açmıştı adeta. Neyse ki abisi diğer odadaydı ve uyuyordu da ortam biraz daha ateşlenmiyordu.
“Ulan!” dedi karşılarında duran adam. “Ulan siz kim, benim adamlarımdan birini dövmek kim lan!?”
“Yürekli adammışsın, çalışanı için çabalayan patron çok az bu devirde. Tebrik ettim valla.” diyerek tıpkı dakikalardır yaptığı gibi onu alaya vurmaya devam etti Karan. Şu ana dek kafasına kurşun yememiş olmasının tek nedeni adamın Görkem’i beklemiş olmasıyken bu yaptığı ne kadar doğruydu tartışılırdı tabii. Dilinin ucunda yuvarlanan küfürleri birer domino taşı gibi devirerek havaya savurdu Görkem. Ardındansa adamın kolunu kavrayarak diğer tarafa doğru çevirdi ve sırtına sert bir diz geçirdi.
Karan sanki ondan gelecek olan bu işareti bekliyormuş gibi yerinden fırlayarak adamın gevşeyen parmaklarının arasındaki silahı çekip aldı ve tüm gücünü kullanarak merdivenlerden aşağı doğru fırlattı.
“Niye tek geldin lan!? Diğer adamların bize gelemedi mi!?” diye gürlerken yakasını kavrayarak çenesine sert bir yumruk geçirdi ve adamı Karan’a doğru itti Görkem. Bu herhangi bir kavgada yaptıkları sıradan bir rutine dönüşmüştü artık. Üzerine sendeleyen adamı sert bir şekilde kavrayarak kafasını yüzünün ortasına geçirdi ve yeniden Görkem’e doğru itti Karan. Görkem’se bu sefer onu duvara sıkıştırmak adına diğer tarafa doğru iterken adamın sendeleyerek merdivenlerden aşağı doğru yuvarlanışı çarpmıştı iki dostun gözüne. Adam saniyeler içinde düşerek karşıdaki duvara çarpar çarpmaz Karan’ın ve Görkem’in bakışları birbirine doğru kaymıştı.
“Öldü mü lan?” dedi Görkem kafasını merdivenlere doğru uzatırken.
“Bilmiyorum.” diye yanıtladı Karan dostunun sözlerini. İkisi birlikte koşarcasına merdivenlerden aşağı doğru indi ve yerde yatan adamın üzerine doğru eğildi. Tıpa ilgisi olmasa da yaptığı araştırmalar sonucu ilk yardım biliyordu Karan. Tabii nedeni bambaşkaydı...
Onun tıpa ilgisi yoktu ki.
Korkudan değil ama neyden titrediğini de bilmediği parmaklarını usulca adamın nabzına bakmak için boynuna bastırdı. “Yavaş, kan kaybediyor. Ölür bu burada Görkem, ne yapacağız?”
“Halledeceğiz, sakin olalım. Düşünelim...”
“Düşüncelerini sikeyim Görkem, tut ucundan hadi! Hadi!”
☼☼☼
Tabii bu olaydan sonra adam uzunca bir süre iyileşmeyi beklemiş. Ellerini serbestçe kullanamamış, yürüyememiş hatta bazen konuşamamış bile. Abimleri polise vermek yerine de kendi gücüyle yıkmak istemiş ama nereden bilsin Karan’ın bu kadar çok adamı olacağını? Böyle de kuyuya düşmüş işte. Eğer bizimkiler onu ellerinden kaçırırsa doğruca polise gideceğini bildiklerinden kızını da kaçırdılar!
Mükemmel, öyle değil mi? Benim ultra zekalı abim de kızı kendisine âşık ederek babasını ikna ettirmeyi planladığından işler daha da çok karışıyor tabii...
“Susun, susun.” dedi Ediz elindeki kaşığı yeniden dudaklarına yaklaştırırken. “Geliyor.”
“Susmanıza gerek yok, sağır değilim.” diyerek Ediz’e tiksinti dolu bir bakış attı sarı saçları yüzünü usul bir döküntüyle çevrelemiş olan kız.
“Abimleri bilmem ama biz seninle iyi anlaşabiliriz.” dediğimde masadaki tüm gözler benim üzerime doğru kaymıştı. Usul bir gülümseme yayıldı kızın dudaklarına, hissedebiliyordum.
“Ayrıca benim bu yaban öküzüne âşık olmam için kollarımda son nefesini vermesini falan lazım. Çok umutlanmayın yani, babamı elinizden bir kurtarayım neler yapacağım size.” diyerek elindeki çatalı tabağın üzerine sürttü. Kulaklarımda hissettiğim dayanılmaz çınlamayla birlikte gözlerimi sıkıca kapatırken, “Siz hariç.” dedi. Bakışlarının ulaştığı son noktada Derya ve ben vardık. Gözlerim Derya’ya kayar kaymaz ikimiz birlikte masadan kalktık ve salona doğru adımladık. Hemen peşimizden onun da geldiğini gördüğümüz anda gülümseyerek koltuklardan birinin üzerine yerleştik ve dedikodu yapacağımı belirtir bir şekilde bağdaş kurarak yanımıza oturmasını izledik.
“Tanışalım.” dedi Derya hemen. Bakmayın siz bu kadar hızlı olduğuna. Bu hâlleri sadece meraktan. “Derya ben.” diyerek elini uzattı. Yanımıza oturan kız az öncekinin aksine koca bir neşeyle Derya’nın elini sıktı.
“Laren bende.”
“Vay.” dedim aynı şekilde elimi uzatırken. “Güzel isimmiş, Aden bende.”
“Seninki de güzelmiş cennet bahçesi.” dediği anda dudaklarım koca bir gülümsemeyle yukarı doğru kıvrıldı. “Biz yukarı mı çıksak?” Kafamı onaylarcasına sallayarak yerimden ayaklanmaya çalışırken bacağımın üzerine oturmuş olduğumu unutarak koltuğun üzerinden kendimi aşağı doğru bırakmıştım. Ben okkalı bir küfür savurup bacağımı okşamaya başlamışken Laren şok içinde bana bakıyordu. Derya mı? O da elini koltuğun kenarına yaslayıp yere doğru çökerek çoktan gülmeye başlamıştı bile. “Sen yerden kalkana kadar biz Laren’le albümünüze bakarız.”
“Derya?”
“Efendim?”
“Siktir git.”
“Tamaamm.” Onların ikisi gülüşüerek merdivenlerden yukarı doğru adımlarken bense kafamı iki yana doğru sallayarak yerden kalktım ve üzerimi çırpmaya çalıştım. Yukarı doğru koca bir adım attığım esnada kulaklarıma çarpan tanıdık melodiyle birlikte olduğum yere mıhlanarak duraksadım. Telefonumu aşağıda bırakacak oluşuma mı şaşırmalıydım yoksa bu saatte telefonumun çalışına mı? Hızlı adımlarla masaya doğru yaklaşıp telefonu cevaplayarak kulağıma dayadım.
“Efendim?”
“Dosyamı açtırmışsın, güzel cesaret.” dedi tanıdık olmayan bir ses. Değiştirilmişe benziyordu. Bir erkek sesiydi ama ünlü bir oyuncuya aitti. “Bu karakterin fanıymışsın, onun sesini kullanayım dedim.” Duyduğum kelimelerle birlikte parmaklarımın titreyişine engel olmaya çalışırken bizimkilere doğru bakmamaya çalışarak bakışlarımı pencerelere doğru uzattım.
“Elay’ı ve Yeliz’i öldüren sen değilsen, işimiz yok.”
“Ah, hayır. Artık çok geç, dosyamı açmadan önce beni daha iyi araştırmalıydın. O baz istasyonu benim iş yerimdi ve yeni bir telefon alıp gitmiştim. Sağdaki penceredeydim ve korumaların hiçbiri beni görmedi. Yanlış sularda yüzdün savcı, şimdi boğulma zamanı.” Tek kelime dahi edemeden telefon tak diye kapanmış ve bacaklarım bir anlığına titremişti. Tehdit edilmeye alışıktım, tehlikeye alışıktım.
Ama bunun akli dengesi yerinde olmayan bir psikopat tarafından yapılması omugramdan aşağı soğuk bir ürperti indirmeye yetmişti. Gözlerim masanın üzerinden bana tutunan bakışlarda teker teker gezinmeye başlarken gözlerim sağ taraftaki pencereye doğru kaydı. Hızlı adımlarla o tarafa doğru ilerleyerek pencereyi açtım ve beni tokatlamak uğruna mıdır bilmem deli gibi esen rüzgâra kendimi bıraktım. Gözlerim kuruyor ve saçlarım havalanıyordu. Pervazın üzerine bırakılan cep saatini gördüğüm anda tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Saati parmaklarımın arasına alıp dikkatli bir şekilde içeri doğru adımladım.
“Aden? Ne oldu?” diyen Giray’ı umursamayı sonraya bırakarak bakışlarımı doğruca Karan’a doğru çevirdim.
“Adamların uyuyor mu Karan?” dedim elimde tuttuğum saati hafifçe sallamaya başlayarak. Kaşları anlamsız bir şekilde çatılırken anında masadan hızlı bir şekilde kalkarak kapıya doğru ilerledi. Attığı her adım damarlarından akan kanı fokurdatmak istercesine sert ve kendinden emindi. Kapıyı tekmesiyle sert bir şekilde savurduğunda bedenimin bir anlığına irkildiğini hissettim. Doğruca peşinden dışarı çıktığımda rüzgâr bir kere daha tenimi yalayarak kollarımı sıvazlamama neden olmuştu. Etrafta gezmeye devam eden korumaların yanına vardığımız anda sinirini bana yansıtmayarak nazik bir şekilde bileğimi kavradı ve elimdeki saati korumalara doğrulttu.
“Bu ne!? Uzun eşek mi oynuyorsunuz lan siz burada!?” diye gürledi. Boğazından çıkan haykırış bir adım gerilememe neden olurken önünde duran korumalarsa ellerini birleştirerek kafalarını aşağı doğru eğmişlerdi. “Kim bıraktı lan bu saati!?” dedi bu kez. “Psikopat aşağılığın teki benim evimme giriyor ve siz bundan haberdar değil misiniz!? Kim bekliyordu sağ arkada!?” Gür sesi bir yıldırım misali kulaklarımda öyle bir uğultuya dönüşüyordu ki gören boğazında kasırgalar koptuğuna yemin dahi edebilirdi. Aradan geçen saniyeler sonunda korumalardan birisi “Yunus.” dediğinde söylediği kişiyi tanımadığımı fark ederek duraksadım. Karan mırıltılı bir küfür savurduktan hemen sonra karşısında duran korumanın beline attığı elini mat bir silahla doldurmuş ve yeri inleten adımlarla birlikte bahçenin diğer tarafına doğru adımlamıştı bile. Ben de dahil diğer korumalar merakımıza yenik düşerek anında peşinden adımladık.
Soğuk rüzgâr biraz daha hızlanarak bedenimi keskin bir bıçak gibi ikiye bölüyordu. Metal değiyordu sanki tenime. Arka bahçeye adım atar atmaz yerde gördüğüm siyah karaltıyla birlikte geriye doğru bir adım attım.
“Merak etmeyin Aden Hanım.” dedi Alper kulağıma doğru. Sanırım ürktüğümü fark ederek yanıma yaklaşan kişi oydu. “Biz bunlara alışığız, yarına biri daha ölmezse şükrederek geçiririz her günümümüzü.”
Gözlerim Karan’ın karanlık yüzünde asılı kalırken, “Öyleyse neden onun yanında durmaya devam ediyorsunuz?” demeden duramadım. Sonuçta kim kendi canını sadece koruması olduğu bir adamın düşmanına uğurlatmak isterdi ki çok geçmeden cevapladı Alper sorumu.
“Ülkede Karan Bey dışında uğruna ölünebilecek pek adam yok, yaptığı işler kirli gibi görünebilir ama aslında onu tanımıyorsunuz Aden Hanım. Hepimiz ölüm fermanımızı imzalayarak geçtik karşısına. Sefa’nın kızı mesela... Karan Bey olmasa yaşayamazdı. Orkun evlenemezdi, Ilgaz sokaklarda yaşardı... Üstelik küçük yardımlar değil bunlar. Ben kimsesiz birine yardım edecek olsam ona hem iş verip, hem ev alıp, hem de altına araba çekip düğününde yarım kilo altın takmam mesela.”
“Oha para mı sıçıyor bu adam?” Tepkim karşısında gülüşünü saklamaya çalışarak kravatını düzeltti.
“İnan bana bunu biz de defalarca kez iddia konusu yaptık, hâlâ kazanan yok.” Karan’ın çenesini sıkarak yerden kalktığını fark ettğimde benim yüzümden bir azar daha işitmemeleri için anında susuverdim.
“Güzel cesaret!” diye bağırdı. Sanki etrafta onlarca görünmez kamera varmış da onu çekermiş gibiydi. “Benim evimin bahçesine adım atmaya cüret etmek güzel cesaret! Adamlarımdan birinin canına kıymak güzel cesaret! Akrebi yedinin üzerine denk getirmişsin! Ama şunu bil! Yakınımdaki herhangi birine, özellikle de bir kadına, zarar vermeye kalkarsan cesedini parçalara ayırıp köpeklerime yediririm! Git bu sikik oyunlarını senden korkan adamlara oyna!” Yanımızdan hızlı bir şekilde geçerken bileğimi kavrayarak beni de yanında sürüklemesiyle birlikte mırıltılı bir çığlık kaçtı dudaklarımdan. Yeniden içeri girdiğimizde telefonunun çalmasıyla birlikte çatılmış kaşları anında aşağı indi ve aramayı cevaplayarak telefonu kulağına yaklaştırdı.
“Efendim prenses?” Yanına sokulmaya çalıştığımı fark ettiği anda telefonu kendinden uzaklaştırarak hoparlöre almasıyla birlikte dudaklarıma usul bir tebessüm yerleşti.
“Amca!” dedi Ada neşeli bir sesle. “Geçen sefer bulmamıştın, bu sefer buldun mu anneme benzeyen birini?” Karan’ın nefesi ve dudakları anlık olarak titrerken sırtını yaran bir bıçak varmış gibi gözlerini kapadı. O henüz cevap veremeden telefonun diğer ucundan kısık sesler duyulmaya devam etti. “Allah’ım, güzel Allah’ım... Lütfen bulmuş olsun, lütfen bulmuş olsun, lütfen bulmuş olsun... Babam, annem çok güzel olduğu için onu yanına aldığını söyledi. O bu kadar güzel olmasın, sonra ben kime sarılırım? Lütfen bulmuş olsun...” Onu duymadığımızı düşünerek kurduğu kısık cümleler boğazımda keskin bir yumru oluşturmaya yetmişti. Göğsümün tam ortasına çöken baskıyla birlikte ona fırsat bırakmadan, “Evet, buldu.” diyen bendim. Ada’nın attığı çığlık göz yaşlarımı hızlandırırken Karan’ın şok içinde büyüyen gecenin en saf karanlığına sahip hareleri üzerimde gezinmeye başlamıştı. “Amca! Amca biliyordum! Yaşasın! Yaşasın sen de çok güzelsin! Ama çok değil... Ama yaşasın!” Attığı her neşeli kahkaha içime yayılmış çorak topraklara hüznün gökkuşağıyla birlikte düşen bir yağmur damlası gibiydi.
Karan siyahtı.
Ve siyah içinde her rengi taşıdığı için çok kararmıştı.
Aden beyazdı.
Ve beyaz içine renk almaktan korktuğu için yalnız kalmıştı.
Karan siyah kaldıkça derinleşti.
Aden beyaz kaldıkça silikleşti.
☼☼☼
Ediz’in “Biz kalkalım, saat geç oldu.” diyerek yerinden yavaşça kalkmasıyla birlikte dakikalardır aslında hepimizin suskunluğunun farkına varmıştım. Hep birlikte onları yolcu etmek için ayağa doğru kalktığımızda merdivenlerden yüksek sesle gelen kahkahalar ve adımlarla birlikte gözlerimiz o tarafa doğru kaymıştı. Laren sanki daha önce hiç gülmemiş gibi kahkahalar atıyor ve Derya sanıyorum ki onu durdurmaya çalışıyordu. Yanlarından ineli çok olmamıştı. Uzun bir süre eski fotoğraf albümlerine bakmıştık. Bana, abime, babama, anneme...
“Ver şunu!” diye bağırdı bu kez Derya kahkahalarının arasından.
“Hayır, hayır!” diye karşılık verdi Laren gülemeye devam ederken. Neye bu kadar çok tepki verdiklerini anlayamamıştım. Yanlarına doğru koştuğumda elinde tuttuğu fotoğrafı doğruca avuçlarımın arasına bıraktı Laren. Aynı kahkaha çok geçmeden benim de yayılırken parmaklarımı ceplerimde gezdirerek telefonumu aradım. Fotoğrafın aynısını galerime de yerleştirerek sinsi bir şekilde diğerlerine doğru çevirdim. Karan anında, “Lan!” diye bir tepki verirken diğerleriyse çoktan gülmeye başlamışlardı. Üzerime doğru koştuğunu görmek benim de aynı şekilde diğer tarafa doğru koşmama neden olurken bir yandan da gülmeye devam ediyordum. Neydi biliyor musunuz?
Sünnet fotoğrafı.
“Ufaklık! Ver şunu bana!”
“Gel de al, ihtiyar.” Koşmaya devam ederken savurduğu mırıltılı küfürleri duyabiliyordum. Hemen yanında bir erkek çocuğu daha vardı. Abisi olmalıydı. Bacaklarının arasına bırakılan çiçek ve ağzındaki emzikle, siyah beyaz çıkarılan fotoğrafta fazlasıyla tatlı duruyordu. “Dur, dur, dur!” dedim bir elimi öne doğru uzatırken. Hareketim ikimizin de olduğu yere çakılarak durmasına neden olurken gözlerimi kısarak bakışlarımı doğruca pantolonun üzerine kaydırdım.
“Ne?” dedi anlamsızca.
“Çok da fark varmış gibi durmuyor.” Kulağıma en çok Giray’ın kahkahası çarptığından bu sefer doğruca onun arkasına koşarken, “O kadar emin olma ufaklık!” diye gürledi Karan bu kez. “Bozdurma şimdi benim ağzımı şu itlerin yanında.” Verdiğim bıkkınlık dolu nefesten hemen sonra yavaş adımlarla birlikte yanına yaklaşarak fotoğrafı ona uzattım. Bu kadar şaka bu günlük yeterdi de artardı öyle değil mi? Ediz, Giray ve Derya kapıdan gülerek dışarı çıktığında bedenime çöken yorgunlukla birlikte kendimi koltuklardan birinin üzerine, Laren’in hemen yanına, bıraktım. Sonuçta şu andan itibaren birbirimizi kollamamız gerektiğini ikimiz de biliyorduk.
“Siz ikiniz yan yana durmayın.” diyerek kucağındaki cips paketini masanın üzerine doğru fırlattı abim. Gözlerimiz Laren’le bir anlığına buluşurken ikimizin de aynı anda sesli bir nah çekmesiyle birlikte duraksadı abim. Kafasını küfür ederek iki yana salladıktan hemen sonra Karan’ın da yanına oturmasıyla birlikte evdeki kadro tamamlanmıştı. Ne güzel eğlence getirmiştik işte Karan’ın evine. Bir evin bu kadar boş olması demek eğlencesiz ve ruhsuz olması demekti sonuçta.
Sondaki harfi uzatarak, “Evet.” dedi ve bakışlarını bana doğru çevirdi Karan. “Gelelim satın aldığınız şeylere Aden Hanım.” Bakışlarımı kaçırarak oturduğum koltuğa kendimi daha da çok bastırırken araya giren kişi Laren’di. Kendinden emin bir edayla, “Ne olmuş yani kız biraz harcama yaptıysa?”
“Biraz mı?” diye atladı abim oturduğu koltuktan. “Ben bir böbreğimi, akciğerimi, üstüne beynimi satsam o tekneyi alamam.”
“Sen beynini satma, iflas edersin zaten.” diyerek güzel bir kapakla karşılık verdi Laren. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken, “Tamam, birazcık fazla oldu.” diye ekledim. “Ama feda olmasın mı bana?”
“Konumuz bu değil.”
“Feda olmasın mı bana?”
“Aden tekne kullanmayı da bilmiyorsun?”
“Olmasın mı yani?”
“Beni delirtiyorsun.”
“Feda olmasın mı bana?”
“Feda olsun sana.”
Bir kez daha araya giren telefonuyla birlikte gözlerimi Karan’ın yoğunlaşmış bakışlarının içinden çekip çıkarmaya çalıştım. Sanki aramızda bir zincir varmış da gözlerimiz birbirine kilitlenmişcesine zordu bunu yapmak. Nihayet telefonunu fark ederek omuzları titreyen bir edayla kafasını çevirmeyi başardı ve aramayı cevaplayarak kulağına yaklaştırdı.
“Efendim anne? Ula ne gavuru İstanbul’a gelince insanlarla Trabzon uşaği gibi mi konuşayum da? Özüm mözüm yerindedur benum. Ha bu saatte ne diye aradun sen? Haa anladum anladum. Ne kadar kalacağmuş İstanbul’da? Ha bir haftacuk tatil için bula bula burayı mi bulmuş? E iyi, gönder bakalum baa ama bak sakun orada laf çıkarma. Ağrisuz başımi ağrutmayun benum. İyi, kapadum.” Kapının çalmasıyla birlikte Karan derin bir nefes vererek yerinden kalktı ve yavaş adımlarla kapıya yaklaştı. Kapının metal, soğuk kulpunu aşağı indirir indirmez gelen kişiyi gördüğüm anda göğsümün ortasına koca bir baskının çöktüğünü hissettim. Hemen girişte siyah saçları beline kadar uzanan genç bir kadın duruyordu. Vücudunu sanki naz yapmak istercesine kapıya yaslamış ve kirpiklerini doğruca Karan’ın üzerine doğru indirerek gülümsemeye başlamıştı.
Kimdi bu kadın?
“Bir hoşgeldin demeyecek misin?”
“Annem aradığı için bu eve adım atabiliyorsun, bunun farkındasın değil mi?” Dudaklarını üzülmüş bir edayla üzerken elini Karan’ın omzuna doğru atmasıyla birlikte abimin bakışları doğruca bir oraya bir de bana doğru kaymaya başlamıştı. Karan kendini sanki bir mıknatısmış da aynı kutupla temas etmiş gibi anında geriye doğru çekerek kadının yolunu açtı. Girişe bırakılan valiz korumalar tarafından yukarı doğru taşınırken Laren’in benden çok daha fazla sinirlendiğini iliklerime dek hissedebiliyordum. Kadının yanımıza doğru yaklaşmasıyla birlikte benden önce ayağa kalkarak elini uzattı.
“Laren ben.” dedi soğuk bir şekilde. Kadın onun aksine yapmacık bir gülümsemeyle karşılık verirken elini sıktı. Sinsiliğin vücut bulmuş hâlini andırıyordu sanki.
“Öyle mi? Memnun oldum, Eslem bende.” Laren kafasını aynı şekilde sallayarak yeniden koltuğa, yanımdaki yerine, kurulurken Eslem’in bakışlarıysa doğruca bana doğru kaymıştı. Ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse boynumdaki bene doğru uzatmıştı kirpiklerini. Neden bu kadar çok dikkatini çektiğini bilmesem de parmaklarım usulca boynum ve köprücük kemiğim arasına güzelce yerleşmiş küçük, kahverengi noktaya doğru kaydı. Buna yenik düşmeyerek yerimden kalktım, aramızda on santim kadar boy farkı vardı.
“Aden.” dedim elimi uzatırken bakışlarımı gözlerinden çekmeyerek. Siyah saçlarını geriye doğru savurduktan hemen sonra güçlükle elimi sıktı ve “Eslem bende.” diye ekledi. “Karan’ın beşik kertmesiyim.”
