2. bölüm · AŞKIN YANINDAN(ABİMİN ARKADAŞI) (ASKIYA ALINDI)
Bölüm 1 "Ah, fena çekicisin ufaklık."
“Abi! Ben senin çoraplarını toplamak zorunda mıyım!?” Sesim salonda koca yankılara dönüşürken kokusuyla insanlığa savaş açmış çoraplarını yüzüne doğru fırlattım. Çoraplar koltuğun üzerine yayılarak krallığını kurmaya çalışan abimin yüzüne bir bomba misali çarptığında bunun pek de mükemmel bir fikir olmadığını geçirdim içimden. Yine de kendimden ödün vermeyerek kollarımı göğsümde çaprazladım ve dik duruşumdan bir milim dahi kaybetmeyerek gözlerini delip geçmeye çalıştım. Dik burnum ve çokbilmişliğim bazı anlarda işime yarardı. Abim çorabı iki parmağıyla tutup kendinden uzaklaştırdı ve aşağı doğru salladı.
“Evet?” dedi egoist bir tavır takınırken.
“Sebep?”
“Toplamazsan ağzına sokarım da ondan.” diye karşılık verdi o kendini bilmez ve pişkin abi tavırlarıyla. Tüm erkeklerin ortak sorunu muydu bu yoksa abi olanlara mı yükleniyordu bilmiyordum. Kaşlarımı çatarak kafamı iki yana salladım ve mırıltılı bir küfür savurdum. Küfür edebilirdim sonuçta... Aramızdaki abi kardeşlik ilişkisini güçlendirirdi bu değil mi? Ayrıca kendisi de bazen beni fark etmeyerek bazense umursamayarak kendisi de okkalı küfürler ediyordu. Kaşları çatılmış bir şekilde elindeki kumandayı koltuğun üzerine doğru fırlattı.
Tövbe de...
Her zamanki gibi boyunun uzunluğuyla bana psikolojik üstünlük kurmaya çalışacaktı. Omuzlarını gererek tişörtünü düzeltmeye çalıştı.
“Evde vogue çekimi yok abiciğim, sakin olabilirsin.” Cevap verme tenezzülünde bulunmadan kafasını iki yana doğru yatırıp boynunu çıtlatmakla yetindi. Geliyordu, valla geliyordu. Bense çok zeki bir şekilde sadece gözlerimi devirmekle yetiniyordum. Beni buzdolabının üzerine atamazdı öyle değil mi?
Ya da buzdolabını senin üstüne?
Sağ ol iç ses. Kurduğu üstünlüğü kırmaya çalışarak bir elimi yukarı doğru kaldırdım. “Sakın o iki haftadır çıkarmadığın tişörtünle yanıma yaklaşmayı düşünme.” dedim burnumu kırıştırarak. Aynı şekilde karşılık vermek istercesine kollarını göğsünde çaprazladı. “Akşam misafir gelecek abiciğim, annem evi toplayın dedi. Ayrıca daha yapılacak çok şey var, yardım etmen lazım. Ha eğer ben yardım etmem dersen gider musluğu kırarım ve sende erkekliğini kanıtlamak zorunda kalırsın.” Her zaman yaptığı gibi kurduğum cümlelerin tamamını hiçe sayarak sadece sonuncusuna odaklanmıştı. Kollarını iki yana açıp kafasını hafifçe aşağı eğerek imalı bir şekilde bacaklarının arasına doğru baktı.
“Yeterli diye düşünüyorum Aden Beliz Karadağ?” Koltuğa doğru uzanıp yastığı kaptığım gibi üzerine doğru fırlattım.Yastık dahi ona katlanamayarak yan tarafa doğru düşmüştü. “Ayrıca sen abini tehdit mi ediyorsun, velet?” dediğinde yastıktan daha sert şeylerle saldırmam gerektiğini bir kere daha hatırlatmıştım kendime.
“Estağfurullah abiciğim.” dedim sırıtarak. “Haşa, ben sadece önceden uyarı veriyorum.” Koltuğun üzerindeki cips paketini bıkkınlık dolu bir nefes vererek masanın üzerine bıraktı ve üzerindeki kırıntıları çırparak yere düşmesine izin verdi. Sinir hücrelerimin tamamı aynı anda dikleşirken saçlarımı toplamak için kullandığım kalemi düzeltmeye çalıştım ve işaret parmağımı havaya doğru salladım. “Eğer şansını biraz daha zorlarsan gidip kendime görücü bulurum abiciğim.” Kafasını hafifçe yukarı kaldırıp birkaç saniye gözlerimin içine baktıktan sonra beklemediğim bir şekilde gülmeye başladı.
Evet hayvan gibi gülüyordu.
“Lütfen bunu yap Aden,” dedi alay edercesine. Elini karnına bastırmaya başlamıştı. “Çünkü bu gidişle zaten evde kalacaksın.” Abim sayesinde sinirlerim bir kere daha gerilirken burnumdan solumaya başladığımı hissettim. Çirkef bir şekilde, “Sen önce kendine kısmet bul abiciğim, asıl evde kalan sensin. Malum şu heybetinden sonra bahçenin artık sana yeteceğini sanmıyorum.” Abimle aramızda tam altı yaş vardı ve bana evde kaldığımı mı söylüyordu?
“Bak, bak, bak,” dedi yavrularına kızmaya çalışan bir tavuk edasıyla. Dağılan saçları beni buna gerçekten inanmaya zorluyordu. “Laflara bak.” Sinsi bir gülümseme attıktan hemen sonra bakışlarımla birlikte yerdeki yastıkları işaret ettim. Abimse derin bir nefes vererek sanki beş yaşındaki bir çocuk misali yere attığı yastıkları toplamaya başladı. Arada bir mırıldansa dahi sanki hiç duymamış gibi görmezden gelmeye devam ettim. Daha fazla nefes tüketmeye gerek yoktu. Beş dakika içinde tüm salonu toplaması gerekiyordu. Çünkü ikimiz de biliyorduk ki beş dakika sonra küfürler ederek işi bırakacak ve kendini yeniden koltuğun üzerine atıverecekti. Eh, insan evde yıllardır bir ayıyla kalmaya alışıyordu tabii. Bense mutfağa doğru adımladım. Ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu. Acaba dışarıdan mı söyleseydik? Ah, abim tabii ki parasına kıyamaz.
☼☼☼
“Ooo.” diye mırıldandı abim ağzından akan sularla birlikte bakışlarını masanın üzerindeki tabaklarda gezdirirken. Elini uzattığı anda vurcağımı bildiğinden gözleri önce elimdeki tavaya ve daha sonra ise bana kaymıştı. Yapmacık bir şekilde gülümsedikten hemen sonra kafasını salladı ve kendini bir adım geriye doğru çekti. Eğitmesi gerçekten zor olmuştu ve bunu başardığım için hiç olmadığım kadar mutlu hissettiğim sayılı anlardandı. İleride karısının bana teşekkür edeceğine adım kadar emindim. Tabii şu pasaklılıklarını saymazsak...
“Abi ya, ayran alıp gelsene.” Sanki ondan kıyafetlerini katlamasını istermişim gibi gözlerini devirerek ellerini tezgâhın üzerine bastırdı. Kıyafetlerini katlaması gerektiğini ikimizde çok iyi biliyorduk ama bu onun için bir dağı delmekten çok daha zor olduğundan verecek başka örnek bulamadığım için kendime acıdım. Gerçi her kıyafet başına para aldığım için bu benim daha çok işime gelen bir durumdu.
”Ben bunu karıştırayım.” dedi elini parmaklarımın arasındaki kaşığa uzatıp çocuksu bir bakış atmaya çalışırken. Tabii otuz yaşından sonra bunu başarması pek de mümkün olmamıştı ama olsun. Ondan olsa da tek gözlü devlerden birinin çocuğu olurdu. “Ayranı sen al, hem belki karşına kısmet çıkar da senin şu dağınık topuzlu hâlini bile sevebilen bir herif buluruz. Git kızım artık evden ya.” Kafamı gülerek iki yana salladıktan hemen sonra çekmeceden çıkardığım bir çatalı doğruca üzerine doğrulttum. “Hoşt lan!” diye bağırdı kendini refleskle geri çekip bulduğu tepsiyi hızla kendine doğru siper ederken. “Ulan adliyedekiler seni böyle göre savcı mavcı demez sana! Suç değil mi, bildiğin suç yani!” Kafamı bıkkınlık dolu bir şekilde iki yana sallarken çatalı usta bir şekilde parmaklarımın arasında çevirmeye başladım. Bir şeyler çevirmeyi annemden öğrenmiştim. Mutfak meraklısı olduğumdan dolayı bunu genelde çatallarla ya da kaşıklarla yapıyordum ama gerçekten eğlenceliydi.
“Tehdit suçu oluşması için kast, yani karşı tarafa gerçek bir korku salma amacı gerekir. Madde yüz altı, ciddi bir zarar verme iradesi şart. Ben sana çatal sallayınca bir adım geri çekilirsin ama iki adım da üzerime yürürsün abiciğim. Dolayısıyla suçun maddi unsuru yok. Boş yapma yani.” Kaşlarını anlamsız bir biçimde çattı ultra ileri zekâlı abim. Kafası karışmış bir şekilde ince parmaklarını saçlarının arasına daldırarak kaşımaya başladı.
“Hay sikeyim, böyle konuşarak kendini hep haklı çıkarıyorsun ama aslında haklı olan benim. Sadece savunma yapıyorsun, git ayran al hadi.”
“Boksun abi.”
“Sensin bok.”
“Sensin.”
“Sensin!”
“Sensin!” İleri doğru bir adım atarmış gibi yaptığı anda koca bir kahkaha atarak kapıdan dışarı doğru koştum. Üzerime ceket almadığım için kendime sövebileceğim kadar çok rüzgâr vardı. Tenimi soğuk bir şekilde yalayarak geçiyor ve kollarımı sıvazlamaya çalışmama neden oluyordu. Etrafta fazlaca market vardı, birine girip ısınmak için nelerimi vermezdim. Ama abimin aptal takıntısı yüzünden sürekli aynı marka eşyalar ve yiyecekler kullanmak zorundaydık. Aslında değildik ama garip bir şekilde tatlarını ayırt edebiliyordu. Annem de ölmesine kıyamıyordu işte, zavallı kadın neler çekiyordu bu ayı yüzünden. Adımlarım doğrudan kapılardan birine doğru yöneldi ve kendimi başka bir boyuta atıyormuşcasına içeri doğru bıraktım. Işık gözlerimi acıyla kısmama neden olurken raflara bakınmaya çalıştım. Lütfen o ayrandan kalmış olsun. Lütfen kalmış olsun. Avuçlarımı birbirine sürüp dudaklarıma yakınlaştırıp nefesimi üflemeye çalıştım. Asla sıcak olmazdı ki zaten benim ellerim. Hastalığımdan da olabilirdi belki ya da fazla üşümüştüm.
Gözlerim raflarda gezinmeye başlamıştı. Birisi beni bu şekilde görse muhtemelen on sekiz yaşlarında olduğumu düşünebilirdi. Kafamdaki kapüşonu dahi çıkarmamıştım. Abimin sevgilisi olan markayı bulduğum anda derin ve rahatlamış bir nefes vererek elimi sanki bir mücevheri almak için uzanırmışcasına o yöne doğru uzattım. Bir anda karnımda hissettiğim parmaklarla birlikte dudaklarımdan keskin bir çığlık koparken kim olduğunu bilmediğim birine sert bir dirsek geçirmiştim. Arkamı dönerek savunmaya geçtiğim anda gördüğüm manzarayla birlikte gözlerim şok içinde açılırken göğsümün ortası vicdan azabıyla kavrulmaya başlamıştı. Neyse ki kısa boylu değildim de dirseğim pek aşağılara ulaşamamıştı.
“Ay Alisu, özür dilerim. Acıdı mı? Acıdı mı, bakayım.” Öne doğru düşen kafasını kaldırıp çenesini ovarak ters bir bakış attı Ali İhsan bana. Adı Ali İhsan Cankaya’ydı ama benim içinse Alisu. Çocukluğum onunla geçtiğinden konuşmayı bana resmen o öğretmiş olsa da adını bir türlü öğretememişti. Abimle de zaten uzun yıllardır arkadaşlardı. Çocukken adını telaffuz edemediğimden böyle kalmıştı adı. Yüzüne yayılan gülümsemeyle birlikte kollarını açtığında kendimi göğsüne doğru bıraktım. Aynı şekilde kapüşonunu sarı saçlarını kapatmak için kullandığı anda derin bir nefes verdi.
“Al hadi ne istiyorsan, şerefsiz abin ayranın parasını dahi vermemiştir.”
“Hakikaten vermedi.” Alayla güldükten hemen sonra kolunun altından çıkmama izin vermeyerek market arabalarından birini çekti yanına. Ne sevdiğimi bildiğinden neyin hangi rafta olduğunu ezbere biliyordu. Doldurduğu arabayı güçlükle iterken arkadan destek vermesiyle birlikte kollarımdaki ağırlıklar kalkmış ve benim aksime arabayı bir oyuncak misali sürmeye başlamıştı. Nihayet kasaya geldikten sonra bana fırsat vermeden her şeyin parasını nakit bir şekilde ödemiş ve elime bir poşet dahi vermeden yürümeye başlamıştı. İşte adam, işte adam! Bir tarafta Alisu gibi bir adam, diğer tarafta benim boklu abim... Mükemmel arkadaşlık! Ben bu düşüncelerle adımlarına yetişmeye çalışırken o ise çoktan konuşmaya başlamıştı.
“Eee?” dedi heybetini görstermek adına kısa bir an duraksarken. “Görkem piçi ne yapıyor? O niye çıkmadı bu saatte?”
“O meşgul bir beyefendi. Sırf üşendiği için saç tellerini tek tek saymaya başlayıp kendini meşgul ilan ederek dahi beni marekete gönderebilir Alisu biliyorsun.” Poşetleri motorunun direksiyonuna astıktan hemen sonra kaskı bana uzatarak sırıttı.
“Bilmez miyim? Koltuğa yayılmış cips yiyordur.” Gözlerim parıldayarak açıldığında, “Tam olarak öyle.” diye yanıtladım cümlesini. Artçı koltuğuna yerleşerek kollarımı sıkıca beline sardığımda motoru çalıştırarak gaza yüklendi. Ayaklarımı sallamak isterdim ama ne yazık ki yere değiyorlardı. Kim demişti ki bana uzun bir kız ol diye...
“Ee? Sen nasılsın?” Vizörünü açarak aynadan bir anlığına bana doğru baktı. Küçükken yaşadığımız her şey değişmişti ama buz mavisi gözleri beni hâlâ ilk günkü kadar hipnotize etmeyi başarıyordu.
“Uğraşıyoruz bir şekilde, abin anlatmıyor mu hiç?”
“Tövbe de Aliş, abimden bahsediyoruz.” Dudaklarından koca bir kahkaha dökülürken saniyeler içinde frene basmış ve kafasındaki kaskı çıkararak direksiyondaki boş kalan yerlere sıkıştırmaya çalıştı. Eve doğru yaklaşamamıştı çünkü mahallede kavgalı olduğu birkaç kişi vardı. Abim olmadan köşeyi dönmeyi bu yüzden pek sevmiyordu. Zaten cadde olduğu için korkmuyordum da... Ayrıca Aliş travmalarımı bilmiyordu ki... Duraksadığımı fark ettiği anda kafamı hafifçe yukarı kaldırarak kaşlarını çattı.
“İyi misin sen? Biri bir şey mi dedi sana?”
“Yok, yok iyiyim. Soğuk biraz, ondandır.” Kafasını sallayarak derin bir nefes verdikten sonra verdiği küçük işaretle birlikte adımlarımı ters yöne doğru atmaya başlamıştım. Eve gidene dek beni izleyeceğini bildiğimden için rahattı. Yüzüme vuran soğuğa küfürler ederek ilerlemeye devam ettim. Altımdaki eşofman belimden aşağı her adımımda biraz daha kayıyor ve paçalarım yere sürünmeye başlıyordu Çoğu kızın sorunu eşofmanların kısa gelmesiydi. Benim sorunumsa uzun eşofman bulmak değil, belime oturmamasıydı. Eğer elimde poşetler olmasaydı muhtemelen havalanıp rezil dahi olabilirdim. Adımlarım gittikçe hızlanırken ani bir şekilde üzerime kırılan direksiyonla birlikte korkuyla geriye doğru adımladım.
Bana yaklaşıyordu.
Bana yaklaşıyordu.
Kesin beni kaçıracaklardı. Ağzımı burnumu kapatarak arabaya atacaklardı, ıssız bir kulübeye götüreceklerdi. Taciz edeceklerdi, böbreğimin birini alacaklardı. Ya da kahretsin ki ben şizofrenin tekiydim! Ne yapacağımı bilmeyerek etrafıma bakınmaya başladım. Tabii Ali İhsan ne olduğunu ya da neden etrafıma bir ördek misali bakındığımı anlamıyordu. Elimdeki poşetleri sakin kalmaya çalışarak yere bıraktıktan sonra kesik nefeslerime söz geçirmeye çalıştım. Araba yanıma iyice yaklaştığı anda aklıma gelen ilk şeyi yaparak yerde gördüğüm koca kaldırım taşını parmaklarımın arasına alıp arabanın camından içeri doğru fırlattım. Sürücü keskin bir şekilde frene basarken bense şok içinde bir adım gerilemekle yetinmiştim. Arabanın asfaltta çığlık atan lastikleri kulaklarımı kanatırken kalbim göğsümden fırlayacakmışcasına delicesine çarpmaya başlamıştı. Ellerim titriyor, midem bulanıyor ve sanırım başım dönmeye başlıyordu. Kafamı hafifçe çevirdiğim anda bakışlarım doğruca Ali İhsan’ın şok içinde büyüyen irislerine kaymıştı.
Ben bir savcıydım.
O bir polisti.
Arabanın içinde gördüğüm siyah karaltıyla birlikte Ali İhsan’ın doğruca yanıma koştuğunu fark etmem biraz zaman almıştı. Kolumu tutup sertçe çekmeye başladığında gücüne karşı koyamayarak paşa paşa peşinden ilerlemeye başlamıştım. Her ne olursa olsun adam beni kesinlikle görmüş olmalıydı. Bundan kaçışım yoktu. Motora bindikten sonra kaçla gittiğimizi umursamayarak arka mahalleye doğru yöneldi. Lastiklerin sürünerek asfaltta attığı her çığlık göğsümdeki baskıyı biraz daha artırarak yüreğimin hoplamasına neden oluyordu.
Sakin ol Aden bu senin işlediğin ilk suç değil.
Daha önce de bunu yaptın sakin ol.
Evet, tamam saçmalıyorum.
“Alisu?”
“Hm?”
“Ne yapacağız biz?”
“Şu an seni tutuklamalıyım.”
“Alisu beni tutuklamaz.”
“Suç ortağı olacağız.” Dudaklarımdaki gülümsemeyle birlikte belindeki kollarımı biraz daha sıklaştırarak yumuş yumuş bir hâle getirip onu biraz daha yumuşatmaya çalıştım. Bu her zaman işe yarayan sayılı yöntemlerimden bir tanesiydi. Ne yaptığımı gerçekten iyi bilecek kadar yakından tanıyordu beni. “Tamam, tamam.” dedi gülerek. “Abine söylemeyeceğim.” Evin önüne geldiğimiz anda derin bir nefes vererek kafamı yukarı doğru kaldırdım. “Korkma, hallederiz. Yani, umarım.”
“Yarın gel, tamam mı?”
“Tamam, hadi gir sen içeri. Üşüme daha fazla. Prens prensesi arar, Alisu şu yoldan kaçar.” İki parmağını alnına götürerek verdiği selamdan hemen sonra gaza basarak ara yollara sapıp uzaklaşmaya çalıştı. İşte böyle bir belaydım. Girdiği her bok çukuruna kendiyle birlikte bir başkasını da sürükleyen bir bela mıknatısıydım.
Ben Aden Beliz Karadağ, belanın ta kendisiydim. Aslında çekilecek bir kız falan da değildim. Kapıyı açıp içeri girerken dahi takıntılı bir şekilde karoların çizgilerine basmamaya devam eden yedi yaşında bir kız olmayı hayal ederdim. Yirmi dört yaşında hafif salak, bir o kadar da özgüvenli ve herkesin çekindiği bir savcı olmuştum. Bir tarafım her ne kadar soğuk olsa da diğer tarafım her zaman sıcak ve salağın tekiydi. Abim boksördü ve onlarca erkeğin arasında büyümek beni gerçekten de deli bir kadın yapmıştı. Ne sakin kalabiliyordum ne de öfkeme hâkim olabiliyordum. Babamın da abimin de eli kolu uzundu. Bulaştığım her belanın arkasını onlar topluyor ve annem üçümüze birden defalarca kez ayar çekiyordu. Tabii buna yalnızca gülüp geçmeye başlayalı uzun zaman olmuştu. Artık o da alışmıştı hâlimize. Babam şirketini yöneten, işinde gücünde bir adamdı. Abim her gün düzenli idmanlar yapıp her akşam efendi efendi cips paketini kucağına yerleştiren boksçulardandı. Kaybettiği maçlar olurdu bazen ama karşısına çıkan adamlara göre oldukça büyük bir cüssesi vardı. Sanırım bizde genetikti... Arkadaşlarının çoğu defalarca kez evimize gelmişti ve Alisu ile de komşu olduğumuz için tanışmıştık.
“Pişt, velet? O surat ne öyle?” Elinde tuttuğu elmayı hafifçe üzerine silerek koca bir ısırık aldıktan sonra kolunu omzuma attı abim. Ağırlığıyla birlikte gerçek anlamda yere çökmeme ramak kalmıştı. Boyu tam yüz doksan altı santimetreydi. Kilosunu tahmin dahi edemiyordum. Ne vardı benim birkaç santimim daha ona gitse de iki metre olsaydı...
“Ne? Ne surat? Hangi surat? Kim surat?” Daha fazla saçmamalamak adına, “Ayrıca o elmayı üstüne silmeden yesen daha az mikrop kapardın abiciğim.” diyerek konuyu dağıtmaya çalıştım. Yüzünü buruşturarak saçlarımı iyice karıştırdıktan hemen sonra, “Çok konuşma minik hanım.” diye cevap verdi. “Abisine laf edene ne derler bilir misin sen?”
“Hayır, ne derlermiş?”
“Her şeyi de ben mi söyleyeceğim, git öğren de gel.”
“Zorbasın abi.” Karşılık olarak yalnızca güzel bir nahla karşılık verdi abim. Erkekler gerçekten büyümüyordu. Kafamı iki yana sallayarak aldığım ayranı masanın üzerine bırakıp abimin dizmeyi başardığı tabaklara baktım. En azından bunu yapabilmişti. Gerçek bir başarı abiciğim, bravo! Annem hizmetçilerden nefret ettiği için evde amele gibi çalıştırılan kişi ben oluyordum. Bazı anlarda abim de yardım ediyordu tabii. En azından boyumun uzunluğunu bahane etmeye çalıştığında annem bunu kabul etmeyerek perdeleri ona astırıyordu mesela. Gözlerim masanın üzerinde olması gereken sürahiyi ararken dolabın üzerinde olduğunu görüşümle birlikte bıkkınlık dolu bir nefes vererek elimi alnıma bastırdım. Boyumun yetmediği tek dolap o dolaptı ve kahretsin ki abime muhtaçtım.
“Abi!”
“Ne!?”
“Hayvan gibi bağırma, gel de sürahiyi indir!”
“Gelir misin de!”
“Demeyeceğim!”
“Gelir misin de!”
“Of abi! Gelir misin!?”
“Gelir misin abiciğim de!”
“Gelir misin abiciğim!?”
“Hayır!” Mırıldanarak küfürler ettikten hemen sonra buz dolabın kapağını açarak yumurtalıkta duran yumurtalardan birini parmaklarımın arasına aldım ve kafamı koridorun dışına uzatıp koltuğun üzerinde oturan abimin üzerine doğru fırlattım.
Bingo.
Artık banyo yapacak bir nedeni vardı.
Allah’ım sana şükürler olsun. Okkalı bir küfür savurarak parmaklarının arasında tuttuğu kumandayı koltuğun üzerine doğru fırlattı. “Bunun hesabını ödeyeceksin.”
“Abim öder.”
“Aden!” Küfürler ederek banyoya yöneldiğinde kahkaha atmamak için elimi karnıma bastırmaya başlamıştım. İşte böyle yola getirirler seni Görkem Bey. Allah’ım lütfen abim birine âşık olsun ve düzelsin. Lütfen! İnsanlığın devamı için gerçek bir ihtiyaç bu lütfen!
Gerçek anlamda lütfen!
Gerçekten lütfen!
Kapının çalmasıyla birlikte gözlerim bir anlığına aynaya kaydı. Saçlarım pek dağılmış sayılmazdı ve gözlerimin altındaki mor halkalar da tahmin ettiğimden çok daha az belliydi. Makyaj yapmama gerek yoktu. Kapı biraz daha çalarsa muhtemelen sayısız küfür yiyeceğimi bildiğimden hızlıca açarak anneme, babama ve yanında gelen misafirlere baktım. Onları tanıyordum, babamın sayısız ortaklarından biri olduklarına kesinlikle emindim. Ama son zamanlarda her şey o kadar karışıktı ki kimin gerçekten ortağı olduğunu fena karıştırmaya başlamıştım. Kapıyı kenara doğru çekmeye çalıştım. Eğer biraz daha onları süzersem beynimde bir problem olduğunu falan düşünebilirlerdi.
“Hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk kızım, abin nerde?”
“Banyoda o, çıkar birkaç aya.”
“Ne?” dedi misafir olarak gelen adamlardan bir tanesi. Babamın gözlerinden gözlerime yansıyan kırmızı lazerleri gördüğüm anda birkaç saniyeliğine midemin ters bir takla attığını hissettim.
“Hm... Siz buyurmaz mısınız? Geçin şöyle.” Ailecek gelmişlerdi, en azından pek de kalabalık değillerdi. Erken giderlerdi öyle değil mi? Misafireri seviyordum ama babamla birlikte gece bizde kalma kararı verdikleri anda kavga çıkarmak benim en iyi görevlerimden bir tanesiydi. Her misafir için abimden iki yüzlük koparınca çok daha mükemmel de olabiliyordu tabii ki. Çok geçmeden herkes masaya oturduğunda abimin daha çıkmadığını fark ederek ters bir bakış attı annem. Dudaklarımı gülmemek için birbirine çivilerken yerimden kalkarak ağzıma attığım son lokmayı çiğnemeye çalışıp banyonun kapısına doğru adımladım. Kapıyı yavaşça çalsam da beni duyabileceğini sanmıyordum ama anneme yalan söylemektense beni duymamasını tercih ederdim.
“Abi! Çık hadi, yemek yiyoruz.” Omzumu kapıya yaslayarak beklemeye başlasam da yaptığım tek şey dakikalarca kıpırdamadan durmak dışında hiçbir şeydi. Eğer hemen gidersem kesin ona seslendiğime inanmazlardı ve ben bunu düşünmemeleri için enayi gibi koridorda beklemek zorunda kalıyordum. Ne de güzel kokuyordu yemekler... Ah güzelim yemekler... Söz veriyorum geleceğim, bekleyin. Kulağıma çarpan adım sesleriyle birlikte kafamı yavaşça sol tarafa doğru çevirerek gelen kişiye baktım. Kaşlarım hafifçe çatılırken yalnızca, “Lavabo diğer tarafta.” diyebildim. Yaklaşık olarak abimle aynı yaşlarda sayılırdı. En azından birkaç saniye baktıktan sonra bende bıraktığı saçma izlenim bu şekildeydi. Dudaklarına usul bir gülümseme yerleşirken etrafına bakınmayı ihmal etmedi.
“Onun için gelmemiştim, nelerden hoşlanırsınız?”
“Yanında topuklu giyebileceğim erkeklerden.” Kendimden emin bir şekilde ileri doğru attığım adım onu korkutmamış, aksine cesaretlendirmiş gibiydi. Aramızda yalnızca birkaç santimetrelik minik bir fark vardı. Bir seksen dahi olmayabilirdi. Benden uzun dahi olsa ondan daha büyük durduğuma adım kadar emindim. Parmaklarıyla hafifçe kirli sakalını ovduktan sonra kesik bir nefes vererek üzerime doğru eğildi. “Eğer uzaklaşmazsanız hiç iyi şeyler olmaz. Biliyorsunuz, ben bir savcıyım.” Yanımdaki kapı aniden açılırken bir anlığına irkildiğimi hissettim. Ben daha ne olduğunu dahi anlamadan, “Ve bende bir boksör.” diye ekleyerek adamı yakasından kavrayıp içeri çekti abim. Yapabildiğim tek şey şok içinde kapıya bakmak dışında hiçbir şey olmuştu. Bu kadar hızlı olabileceğini tahmin etmesem de içeriden duyulan acı dolu bir inlemeyle birlikte avuçlarımı kulaklarıma bastırmak istedim. Kapı açıldığında abim üzerine giydiği atlet ve altındaki şortla birlikte dışarı çıkarken bakışlarımın içeri kaymasına dahi izin vermedi. Avuçlarını omuzlarımın üzerine bastırarak beni kendine doğru çevirdi ve gözlerini gözlerimin tam içine dikti. İçeriden yüzüme çarpan sıcak hava ve abimin saçlarından damlayan küçük damlalarla birlikte hissettiğim şok neredeyse iki katına kadar çıkmıştı.
“İyi misin güzelim?” Dudaklarım konuşmak için aralanmıyordu, yaptığım tek şey hızlı bir şekilde kafa sallamak ve dolan gözlerimden akacak olan yaşları durdurmaya çalışmaktı. Bunun istemsizce olduğunu bilen iki kişiden biriydi abim. Birisi Derya’ydı. En yakın arkadaşımdı. Diğeri ise abimdi. Ali İhsan dahi bilmiyordu ve onun bilmiyor oluşu her seferinde beni cayır cayır yakan alevlerin arasına atıyordu. Kafamı usulca göğsüne gömmek isteyerek kendine çekti ve derin bir nefes vererek çenesini başımın üzerine yasladıktan sonra saçlarımın arasına sayısızca öpücük kondurdu.
2015
“Kızım! Hadi yemeğe gel!”
“Geliyorum anne!” Titreyen parmaklarımın arasındaki telefonu masanın üzerine bırakmadan hemen önce derin bir nefes almaya çalıştım. Merdivenlerden koşarak aşağı indiğimde abimin yüzündeki bilmiş ifade doğruca beni süzmeye başlamıştı. Neden aramızda bu kadar fazla yaş farkı vardı ki? O reşit olalı bir yıl olmuştu ve benim reşit olmama ise henüz beş yıl vardı. Yemeğimi deli bir hızla yedikten hemen sonra dilimin ucunda yuvarlayarak yemeklerin çok güzel olduğunu söyledim ve merdivenlerden yukarı doğru koşmaya başladım. Abim kesinlikle bir şeylerden şüphe ediyor olmalıydı. Onu gözlerindeki ifadeyi iliklerime dek hissedecek kadar çok tanıyordum. Odamın kapısını anahtarı üç kez çevirerek kilitledikten hemen sonra doğruca telefonuma uzandım. Bu yaptığım kesinlikle çok yanlış bir şeydi ama fazlasıyla tatlı geliyordu. En azından şimdilik...
Kerim: Geldin mi geri?
Ben: Geldim.
Kerim: Ee? Ne diyorsun? Teklifimi kabul ediyor musun?
Ben: Bilmiyorum, henüz çok küçük değil miyiz?
Kerim: Hayır değiliz, büyümek için yalnızca bir duvar vardır ve bu duvardan atlaman gerekir.
Ben: O zaman ben henüz atlamadım.
Kerim: Ben atlamana yardım ederim. Hem ben merak ediyorum seni. Görmek istiyorum.
Ben: Nasıl yani?
Kerim: Aynı sınıftaydık evet ama liseye geçince görüşmez olduk, çok zaman geçti. Fotoğraf atsana.
Ben: Ben çekilmeyi sevmem kii.
Kerim: Olsun, at sen yine de. Hem seksi olsun.
Ben: Ama çekemem.
Akan göz yaşlarımı giydiğim tişörtün koluna silmeye çalışırken bir yandan da Kerim’i oyalamaya çalışıyordum. Engellemek istesem de onun böyle birisi olduğuna inanmak istemeyen bir taraf daha vardı içimde. Aynı sınıfta okumuştuk. Aynı sıralarda oturmuş ve yeri geldiğinde aynı matematik sorusuna beraber kafa yormuştuk. O benim arkadaşımdı, şimdi konuştuğum kişiyse tanımadığım bir yabancıydı. Nefesimi tutmaya çalışarak kimsenin beni duymaması için güçlü bir çaba içerisine girmiştim. Avuçlarımı titreyen dizlerimin üzerine bastırarak kendimi dizginlemeye çalıştım. Gelen her bildirim sesi göğsüme çakılan bir kurşun gibiydi. Kalbimi avuçlayarak olduğu yerden atmak ister gibiydi...
*Bir fotoğraf gönderildi.*
Kerim: Bak bunun gibi olsun.
Allah kahretsin... Allah kahretsin ki bana örnek fotoğraf atmak için bir kızın vücudunu kullanmıştı. Telefona uzanmak için kıpırdayamıyordum bile. Şok ve hayal kırıklığı benliğimin tamamını ele geçirmişti. İstemsizce her zerrem titriyor ve acıyla yanan tenimi biraz daha kavuruyordu. Yalnızca yatağımın üzerine bırakmıştım teleofonumu ve açık ekrandan atmaya devam ettiği mesajlara bakıyordum.
Ve her mesaj hayatımı biraz daha karartarak beni zifiri bir karanlığının kollarının arasına bırakıyordu. Göğsümden çıkan her hırıltılı nefes acımı içimdeki organların arasına bir bedeni toprağa bırakırcasına gömüyordu sanki. Ben o beden olmak istemiyordum, ben toprağımın tozları esen rüzgâra karışarak yüzüme çarpsın istemiyordum.
Kerim: Daha önce hiç ilişkiye girdin mi?
Hayır, hayır on üç yaşındayım. On üç yaşındayız. Hayır...
Kerim: Bence deneyimlemelisin.
Kerim: Bak anlatayım, hem kadınların hem de erkeklerin kendine özel bazı bölgeleri vardır. Kadınlarda dışarıdan herhangi bir şekilde dokunulduğunda insana zevk hissi verir burası. Hatta istersen fotoğrafını atabilirim.
Kerim: Hem fotoğraf atacaktın? Çekemedin mi yine? İstersen yatağının üzerine uzanıp poz verebilirsin, öyle çekebilirsin. Ya da aynanın karşısında.
Kerim: Ne zaman buluşuyoruz hem?
Kapının çalmasıyla birlikte göğsümün ortasına koca bir baskı daha çökmüş ve ağlamaktan kızarıp şişmeye başlamış gözlerim anında aynaya kaymıştı. Abimi içeri almamalıydım. Beni bu hâlde görmemeliydi. Telefonu umursamayarak ayağa kalktım ve gözlerimi hızlıca silmeye çalıştım. Doğru dürüst kalktığım dahi söylenemezdi. Hissettiğim korkunç duygular dizlerimin üzerine düşmeme neden olsa da kalkmak zorunda olduğumu bildiğimden kendimi zorlamaya başlamıştım. Telefonu titreyen parmaklarımın arasına alarak doğruca engelleme tuşuna bastığım anda odamın kapısı güçlü bir sesle duvara savrulmuş ve menteşelerin birkaçından çıkan metalik ses göz yaşlarımın bir kez daha yanaklarıma uzanmasına neden olmuştu. Kafamı diğer tarafa çevirerek pencereyi açmaya çalıştım.
“Aden?” dedi abim yumuşak bir sesle. “Abiciğim iyi misin sen?” Az önce odamın kapısını kıran hâlinden eser yoktu sanki. Bir anda uçup gitmişti içindeki sinirli kişi.
“İ-İyiyim abi, sen neden geldin?” Kahretsin ki sesimin titremesine engel olamamıştım. Ama abim buna engel olmuş olsam da bir şeyler olduğunu anlayabilecek kadar zekiydi.
“Yalan söylemeyi bırakıp gerçekleri anlatana kadar tekrar soracağım , iyi misin Aden?”
“İyiyim abi.”
“İyi misin Aden?” dedi bir kez daha.
“Değilim abi.” Kafamı pencerenin pervazsına yaslayarak ciğerimden dışarı fırlayaran hıçkırıkları serbest bıraktım. Göğsümden yükselen acı dolu kesik nefesler abimin kısa bir an duraksamasına neden olmuştu. Bunu fark edebiliyordum. Kapıyı hızlıca kapattıktan hemen sonra sırtımda hissettiğim sıcak gövdeyle birlikte yavaşça geriye doğru döndüm. Sinirliydi, biliyordum. Yaptığı tek şey bana bunu yansıtmamaktı. Kafamı usulca sıcacık göğsüne bastırarak göğsümü yaran kalbimin baskısını hissetmemeye çalıştım. Gözleri yatağın üzerine fırlattığım telefona kayar kaymaz kafamı çaresizce iki yana sallamaya başladım.
“Bakma.” diyebildim sadece. “Hayır, abi hayır bakma.” Yavaşça geriye çekilip gözlerini kısa bir an kapatıktan sonra elini yatağımın üzerindeki telefona uzattı. Sıçmıştım, gerçek anlamda sıçmıştım. Kim bilir ne kadar kızardı bana... Parmak izimi zorla okutmayacağını bildiğimden ıslak gözlerimi doğruca gözlerine dikmiştim. Evet bunu yapmayacaktı, ikimizin de bildiğini çok iyi biliyordu.
“Aç şunu.” dedi neredeyse fısıldayarak. Kafamı bir kez daha iki yana salladığım anda gözlerini bir anlığına kapattı ve yeniden açtığındaysa ıslak bir ifade vardı yüzünde. İliklerime dek özür dilediğini hissedebildiğim bir anda bileğimi kavrayarak panelin üzerine bastırdı ve ekranın açılmasıyla birlikte bacaklarımın titremeye başlaması bir olmuştu. Sırtım duvardan aşağı doğru kaymaya başlarken elimi dudaklarımın üzerine kapatarak hıçkırıklarımı duymaması içim çabaladım. Abimin gözleri şok içinde ekranda gördüğü mesajlarla açılmış ve sıktığı yumruklarından dolayı parmaklarının boğumları beyazlamaya başlamıştı. Parmaklarının tuşlarda gezindiğini fark ettiğim anda avuçlarımı gözlerimin üzerine bastırdım. Telefonu yeniden yatağın üzerine bıraktıktan sonra elini cebine attı. Birini arıyor gibi görünüyordu.
“Alo? Karan bizimkiler yanında mı?”
“Evet.” dedi telefonun diğer ucundaki kişi.
“Ben gelemeyeceğim, söylersin.”
“Konum at Görkem.”
“Ne?”
“Hangi siktiğimin deliğine gidiyorsan konum at, bende geliyorum. Seni yalnız dövdürtmem, yardım edeyim enayilere de iki yumruk atabilsinler.” Abimin dudakları yarım bir gülümsemeyle yukarı kıvrılsa da telefonu hızlı bir şekilde kapattıktan hemen sonra annemin kapıda belirmesiyle birlikte bıkkınlık dolu bir nefes verdi.
“Yine nereye gidiyorsun oğlum sen?” dedi annem kızacağını belli eder bir şekilde kollarını göğsünde bağlayarak kapıya yaslandığında. Abimse cevap vermeyi umursamadı ve giydiği beyaz gömleğin yakasını düzeltmeye çalıştı. Annemin yanından hızlı bir rüzgâr gibi geçmeden hemen önceyse, “Babama söyle avukat ayarlasın.” demeyi de ihmal etmedi.
Ve gitti.
Evet belki küçüktüm, yanlış bir şey yapmıştım. Ama bu benim hayatım boyunca unutamayacağım bir gece olmuştu. Aklıma her geldiğinde göz yaşlarımı tutamadığım ve kendimi abimin kollarına attığım mesajlardı. İnsanların bana defalarca kez umursamamamı söylediği mesajlardı. Kimseyi sevemeyeceğimi bana düşündüren mesajlardı. Kimseye korkusuzca sarılamayacağımı anladığım mesajlardı. Temastan nefret etmeme neden olan mesajlardı.
Güvenmeyi korkuya dönüştüren mesajlardı.
Ve ben Aden Beliz Karadağ, bunu abim ve Derya dışında hiç kimseye anlatamamıştım.
Ali İhsan dahi bilmiyordu.
Gelen her bildirimde göğsüne baskı çöken bir kıza dönüşmüştüm.
Bana bunu öğretense sınıf arkadaşlarımdan bir tanesiydi.
Karşılaşmamak için evden dışarı aylarca adım atamamama neden olan sınıf arkadaşımdı.
Yanıma yaklaşan insanlara karşı geriye adımlamayı bana öğreten kişiydi.
Ve ben birini sevmekten ölesiye korkan bir kıza dönüşmüştüm.
☼☼☼
Adliyenin merdivenleri her sabah aynı kokardı. Soğuk mermer, çay ve uykusuz insanların üstüne sinmiş endişeler...Kapıdan içeri adımımı attığım anda seslerin boğuklaştığını hissettim. Ayak sesleri yankılanıyor ama konuşmalar yarım kalıyordu sanki. Kimse yüksek sesli cümleler kurmaya cesaret edemezdi. Evet belki gündelik hayatımda gerçekten cıvık ve belalı olabilirdim ama iş mesleğime geldiği anda kişiliğim tamamen baştan yazılıyordu. Şu ana kadar baktığım davalar ve yaptığım işler gerçekten büyük ve ciddi işlerdi. Verilen selamları başımla onaylayarak odama girdim ve kapıyı arkamdan kapatarak floresan lambanın beyaz ışığının aydınlattığı masamın üzerinde duran kalın dosyalara ve çekilmiş fotoğraflara baktım. Yangın yerinden çekilmiş kareler ve siyahlaşmış metalin, erimiş plastiğin ve is tutmuş bir duvara yaslanarak bulunan bir ceset.
Cesedin yüzü görünmüyordu. Yalnızca ellerini görebiliyordum ve yanmış gibilerdi, sanki son ana dek hayatta kalmak için tutunacak bir dal aramış gibiydi. Dosyayı çevirirken parmaklarım kısa bir an duraksadı ve bir cümlede takılı kaldı gözlerim.
Ölüm sebebi: Duman inhalasyonu.
Kaşlarım anlamsızca çatılırken elimde tuttuğum kalemi cümlenin altına bastırdım. Mürekkep kağıda yayılarak koca bir leke bırakırken kelimelerin zihnime bağırmaya başladığını hissetmiştim. Derin bir nefes vererek parmaklarımı şakaklarıma bastırdım ve yerimden kalkarak pencerenin önüne yaklaştım. Aşağıdaki insanların aceleyle yürüyüşlerini izledim biraz. Kimisi acele ediyor, kimisi kaderine gidiyordu. Kimisiyse bakışlarını adliyeye çevirmiş ve heybetini izliyormuş gibiydi. Adliye yalnızca bir bina değildi. İçerideki herkesin farklı bir hikâyesi vardı.
Ve bazı hikâyeler anlatılmadan gömülürdü.
Kapının tıkladığını hissederek yavaşça arkamı döndüm. Olay yeri ekibi içeri girdiği anda oda daralmıştı sanki, başlıyorduk ve ben bitirmeye niyetliydim. Polis memuru bir anlığına gözlerini kaçırmaya çalışıyor, itfaiye görevlisi cümlelerini tartarak kurmak için etrafı inceliyordu sanki. Hemen yanlarındaysa bir avukat bulunuyordu. CMK zorunluluğu... Masanın kenarındaki sandalyelere oturduklarında topuklu ayakkabımı yere vurmaya özen göstererek koltuğuma yerleştim. Polis memuru verdiğim işaretle birlikte dışarı çıktıktan sonra derin bir nefes vererek duruşumu dikleştirdim. Zabıt kâtibi de yerine yerleştikten hemen sonra başlamamak için hiçbir nedenim olmadığını fark ettim.
“Yangın nerede başlamış?” diye sordum.
“Konteynerin arka kısmında savcım.” Alaylı bir gülümseme uzandı dudaklarımın kenarına.
“Orada elektrik tesisatı yok.” Avukat koltuğa iyice yerleşirken çantasını aynına koydu, dosyayı açtı ve kalemini çıkardı. Kâtip ise bilgisayarı çoktan açmış, saati yazmış, dosya numarasını girmiş ve yazmaya koyulmuştu. Derin bir nefes vererek devam ettim. “Lehinize olan delilleri sunabilirsiniz, avukatınız yanınızda.” Adam başını salladığı anda avukatı araya girdi.
“Müvekkilim yalnızca sorulan sorulara cevap verecek.” Gözlerimi dosyadan ayırmadım ve bakışlarımı gezdirmeye devam ederken cevapladım kurduğu cümleyi.
“Merak etmeyin, zaten yalnızca cevap alabileceği sorular soran bir savcıyım Avukat Bey.” Hafifçe gülümserken içime garip bir his oturduğunu hissettim. O gülüşün altında yatan çok fazla şey olduğuna adım kadar emindim.
“Olay günü saat 20.00 civarında neredeydiniz?” Adam ezberlenmiş bir ses tonuyla bir anlığına avukatına bakarak konuşmaya başladı.
“Evdeydim savcım.”
“Tek başınıza mı?”
“Evet.” Avukatı anında araya girmeye yeltendi.
“Müvekkilim daha önce de belirtti-”
“Gerekirse konuşursunuz Avukat Bey.” dedim başımı kaldırıp ters bir bakış atarak. Odaya yayılan sessizlikle birlikte organlarımın dahi buz kestiğini hissettim. Dudaklarını araladığında cevap vermeye yelteneceğini fark ederek devam ettim. “Sözümü bir kez daha keserseniz bunu tutanağa geçiririm.” Kâtip parmaklarını klavyenin üzerinde gezdirmeye devam ederken bense yeniden ifadesini aldığım şüpheliye dönerek elimde tutuğum tükenmez kalemi parmaklarımı arasında çevirmeye başlamıştım.
“Evde olduğunuzu söylediniz, o hâlde telefonunuz neden olay yerindeki baz istasyonuna bağlandı?” Adamın omuzları gerilirken gözleri bir anlığına yanında duracak avukatını aradı. Avukatı bir kez daha araya daldı.
“Teknik bir hata-” Cümlesin devam etmesine izin vermeyerek elimde tuttuğum kalemi kırmak istercesine masanın üzerine bastırdım. Çıkan tok sesle birlikte adam hızla irkilirken benim bakışlarımsa delici bir şekilde avukatın ve şüphelinin arasında gidip gelmeye başlamıştı.
“Burada ihtimaller değil, deliller konuşur Avukat Bey.” Parmaklarım dosyanın içinden çıkardığım fotoğrafın üzerinde kısa bir an gezindikten hemen sonra doğruca şüpheliye doğrulttum ve yavaşça masaya bırakarak öne doğru ittim. “Bu konteyneri biliyor musunuz?”
“Hayır.”
“O hâlde bilmediğiniz bir konteynerin anahtarı neden sizde var?”
Avukat, “Savcım bu soru yönlen-”
“Gayet net.” dedim sert bir sesle. “Ve ben bir cevap istiyorum.” Odadaki zamanın yavaşladığını hissettim o an. Karşımda elleriyle oynamaya başlayan adamı aldığı kesik nefesler delicesine hızlanmış ve alnından akan boncuk boncuk terler gözüme bir hayli çarpmaya başlamıştı. Avuçlarını dizlerinin üzerinde kenetlemeye çalıştı, kendi dizginleme gayretindeydi.
“Ben... Ben oradaydım. Tartıştık, maaşını istiyordu. İttim, düştü.” Hissettiğim zaferler birlikte dudaklarıma koca bir sırıtışın yerleşmemesi için çabalamaya başlamıştım. Sandalyemi biraz daha ileri çekerek masanın üzerinden aldığım kalemi bir kez daha çevirmeye başladım. Avukatsa artık konuşmuyordu, başını öne doğru eğmişti.
“Devam edin.”
“Yangını ben çıkarmadım.” dedi kendini kanıtlamak istercesine. “Ama çıktığını gördüm, söndürmedim.
“Maktülün ensesindeki darbe izini siz yaptınız öyle değil mi?” Adam yavaşça başını salladı.
“Evet.” Kâtip her şeyi yazmaya devam etti. Tek tek, kelime kelime, hiçbir şey eksiltmeden.
“İfadeniz tamamlandı. Tutanak okunacak.” Dakikalar içinde itiraz gelmediği için zaferim kesinleşmiş ve imzalar atılmıştı. Kendimden emin bir şekilde yavaşça ayağa kalktım. Kapı açıldığında bekleyen polisler adamın bileklerinen ters kelepçe takıp kollarına girerek götürmüş ve odam saniyeler içinde tamamen boşalmıştı.
Aden bir cinayet savcısıydı, Beliz ise bir suçlu.
Adalet bazen bağırarak değil, sessizce bulurdu yerini.
Bazen koca kahkahalara dönüşürdü.
Bazense yankılı çığlıklara.
☼☼☼
Telefonun diğer tarafına hitaben, “Alisu ben çıkıyorum.” dedim. Parmaklarımın arasında tuttuğum anahtarı çantamın içine attıktan hemen sonra merdivenlere doğru adımlamaya başladım. Hava çoktan kararmıştı.
“Tamam ben de yoldayım, alayım mı seni?”
“Ben gelirim, sen geç bize. Abim muhtemelen alt kattadır.”
“Tamam, görüşürüz.”
“Görüşürüz.” Adliyeden çıktıktan sonra çantamın içinde kaybolan araba anahtarını bulmaya çalıştım. Her seferinde bunu yapmak gerçekten sinirime dokunuyordu. Aradan geçen dakikalar sonucunda nihayet arabama binebilmiştim. Bunu atlatmam gerekiyordu. Kendime gerçek anlamda bir anahtarlık yapsam iyi olacaktı. Evin önüne vardığımda aşağıda gördüğüm kalabalıkla birlikte kaşlarım anlamsıza çatılmıştı. Kimindi bu arabalar ya da motorlar? Aliş bize söylemeden arkadaşlarını getirmezdi ki buraya? Abim de idman yaptığı zamanlarda fazla arkadaş çağıran birisi değildi. Evet çoğunu tanıyor olsam da biraz garip hissetmemek elde değildi. Sonuçta onlarca erkeğin arasında büyümüştüm. Yeri geldiğinde dövüş taktikleri, bazense sövüş taktikleri öğrenmiştim. Ha bir de mükemmel çalımlar atmayı...
Kapıyı açıp kafamı yavaşça içeri uzattığımda gördüğüm manzarayla birlikte kocaman gülümsedim. Neyse ki gelenleri tanıyordum. Alisu doğruca yanıma koşup beni kolunun altına alırken hemen ardından Ediz yaklaştı. Açık kahve tonlarındaki saçlarını karıştırarak omzunu duvara yaslamadan hemen önce aşağı doğru eğilerek kafamızı birbirine vurup tokalaştıktan hemen sonra koca bir kahkaha döküldü dudaklarımdan. Onları gerçekten özlemiştim.
“Ne arıyorsunuz lan siz burada?”
“Abine görücüye geldik, maçı varmış. Bizi kullanacakmış.”
“Şaşırmadım.” Herkesle birlikte yavaş adımlarla bodruma indiğimizde abim tam tahmin ettiğim gibi Ozan’ı almıştı karşısına. Abim buraya spor aletlerini dizene kadar neler çekmişti. Onun yaşındaki insanlar çeyizini düzerken abimse sadece spor aletlerini alabilmek için iki işte birden çalışmıştı birkaç ay. Diğerlerinin desteğiyle birlikte de babamı ikna etmeyi başarmıştı. Aslında hepsi abim yaşındaydı ve ben yalnızca işime gelince onlara abi diye sesleniyordum. Bunu tabii ki bildiklerinden yalnızca gülmekle ve ne istersem yapmakla meşgul oluyorlardı. Alışmışlardı bana. Aralarında yalnızca birinin sevgilisi vardı. Aralarında derken siz abimin ekibini bilmiyorsunuz tabii...
Görkem -mağara ayısı abim-
Karan
Ozan
Ediz
Alisu
Giray
Guruplarına verdikleri isim ise KOÇLAR’dı. Anlamını çocukluğumdan beri bilmiyordum ve benden gerçekten iyi saklıyorlardı. WhatsApp’daki mesajlarıı okumama asla izin vermiyor ve her seferinde avuçlarını kafama bastırarak beni geriye itiyorlardı. Abim her zaman çok fazla küfür olduğunu ve bu yüzden izin vermediklerini söylerdi. Duyduklarım bana bir hayli yettiği için daha fazlasını görmek istemediğimden yalan olduğunu bilsem de üstelememiştim. Ama gerçeği de ölesiye merak ediyor, öğreneceğim günü hevesle beklemeden de duramıyordum. Birkaçı eksikti. Giray ve Karan yoktu. Karan’ın abisinin yanına gittiğini bildiğimden aklıma takılan kişi Giray olmuştu. O bizi yalnız bırakmazdı, umarım kötü bir şey olmazdı.
“Veriyoruz biz abimi, alıp götürebilirsiniz.” Abim aldığı yorgun nefeslerin arasından boks eldivenini bana doğru doğrulttu. Nah çektiğine gerçekten yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım.
“Seni geri çöpe atma zamanı geldi galiba velet.” Dil çıkardığım anda sağ tarafımdakilerden birinin yanaklarımı sıkmaya başladığını fark ettim. Ne yaptığımı umursamayarak hızla dönüp tükürdüğümde Alisu’nun ve abimin dudaklarından kopan koca kahkahalar odanın soğuk ve ücra kalan köşelerini dahi ısıtmaya yetmişti. Ama refleksti sonuçta...
“Abdest de aldık çok şükür. Lama mısın kızım sen? Tükürülür mü böyle insana?”
“Özür dilerim Ediz abiciğim.” Gülerek kafasını iki yana salladığında abim telefonuna gelen mesajla birlikte bakışlarını diğerlerine çevirdi. İçerisi saniyeler içinde boşalırken ne olduğunu anlamadığım bir şekilde çatılmıştı kaşlarım. Evet, bela geliyorum demezdi. Hatta haber bile vermezdi ki! Adımlarını takip etmeye çalıştığım anda önüme geçen cüsseyle birlikte dudaklarımı büzerek Ali İhsan’a baktım. Bu bakışlar bazı anlarda işe yarasa da sanırım şimdi hiçbir boka yaramıyordu...
“Bizim daha önemli işlerimiz var. Kamera kayıtlarına ulaşmışlar.”
“Neyin kamera kaydı Alisu? Hiçbir şey anlamıyorum.” Kafasını hafifçe eğerek etrafı kolaçan ettikten hemen sonra sanki önemli bir kasanın şifresini söylermiş gibi üzerime doğru eğildi. “Senin kaldırım taşı fırlattığın zamandaki kamera kayıtları.” Gözlerim faltaşı gibi açılırken abimin içeri girmesiyle birlikte kendimi ve yüzümden dökülen tepkileri toparlamaya çalıştım. Tabii Alisu’nun bu konuda pek başarılı olduğu söylenemezdi. Abimin bakışları ikimizin üzerinde donakalırken kaşlarını hafifçe çatarak duruşunu dikleştirdi.
“Ne var sizde?” dedi donuk bir sesle.
“Sen ne istersen o var abiciğim.”
“Çay var mı çay?”
“Olmaz mı, var tabii ki. Var değil mi Aden?” diyerek kolumu dürtmeye başladı Aliş. Kolumun birkaç saat içinde moraracağına emin olsam da tepki vermeyerek kafamı sallamakla yetindim.
“Olmaz olur mu?” dedim sözlerini onaylarcasına. “Az önce Rize’nin dağlarından topladık da geldik.”
“Boş yapma da doldur hadi.”
“Bok iç.”
“Kes, velet.”
“Otuz yaşında adamsın annem atmasa hâlâ ördekli donunla gezeceksin, bir de ben mi velet oluyorum?” Fırlattığı yastıkla birlikte gülmeye başladığım anda diğerlerinin de dudaklarını birbirine bastırmaya çalıştığını fark ederek mutfağa doğru adımladım. Çıkardığım çay bardaklarını tepsilerden birinin üzerine dizerken gözümün iliştiği bir şeyi fark ederek dolaplardan birinin kapağını yeniden açtım. Bardaklardan birinin içinde gördüğüm siyah bir bellekle birlikte elimi bardağa atsam da çayın kaynamaya başladığını fark ederek bunu sonraya bıraktım. Bu eve taşınalı pek uzun zaman olmamıştı. Muhtemelen babamın sayısız dosyalarını yükleyerek kıyıda köşede unuttuğu sayısız belleklerden sadece bir tanesiydi. İyi de neden bir bardağın içine koymuş olabilirdi ki?
Bundan birkaç ay öncesine kadar çocukluğumun geçtiği evde yaşamaya devam ediyorduk. Babamın yaptığı anlaşmalarla birlikte bir anda burada bulmuştuk kendimizi. Abimin kazandığı maçlarsa onu geçindirmeye yetiyor ve eskisi kadar dilenmiyordu babama. O hâllerini her ne kadar özlediğimi fark etmiş olsam da yapabildiğim tek şey derin ve titrek bir nefes vermekten ibaretti. Sonuçta yaşıtlarının çocukları olurken o hâlâ bekardı. Ekibindekilerle birlikte hepsine en kısa sürede bir kısmet bulmak gerekiyordu. Bardakları doldurduktan sonra yanlarına koyduğum şekerlere minik birer bakış attım. Tepsiyi parmaklarımın arasına sıkıca aldım ve yavaş adımlarla içeri doğru adımladım. Abim hariç herkesin salona geçtiğini fark ettiğim anda hissettiğim öfkenin damarlarıma karışmasıyla birlikte çatılmıştı kaşlarım. Elimdeki tepsiyi yavaşça sehpanın üzerine koyarken, “Abim nerede?” diyebildim. İyi insanın lafın üzerine gelmesi miydi yoksa iti an çomağı hazırla mıydı bilmiyordum ama tam o anda abim girmişti içeri. Yüzü asık olmasaydı eğer kesinlikle laf atacağımı biliyordu. İki dakika önce her şey normalken şimdi ne olmuştu da asılmıştı suratı bu kadar? Sanırım diğerleri de benimle aynı şekilde düşünüyor olmalıydı. Yüz ifadeleri bunu sorgulamama gerek bırakmadan ele veriyordu.
“Abi? Ne oldu?” Elindeki telefonu bıkkınlık dolu bir nefesle koltuklardan birinin üzerine fırlattı abim. Ellerini derin bir nefes vererek gür ve kahverengi saçlarının arasına daldırırken, “Ya manyak kadının teki Karan’ın arabasına kaldırım taşı fırlatmış.” Duyduğum cümleyle birlikte şok her zerremi ele geçirirken kocaman açılan gözlerim anında Ali İhsan’a kaymış, onun bakışları da anında benim gözlerime doğru uzanmaya yeltenmişti bile. Sıktığım yumruğu yavaşça ağzıma yaklaştırıp boğazıma kaçan tükrükleri yutmaya çalıştım. Kalbim öksürüklerimle birlikte ağzıma gelmiş ve dışarı çıkmaya yeltenmişti.
“Eee?” dedi Ali İhsan benim yerime. “Bulmuşlar mı kamera kaydı falan?”
“Sadece bir görüntü var, siz hâlledebilir misiniz ya? Baksanız bir adliyede.” Gözlerimi kaçırmaya çalışarak parmaklarımı enseme attım. Kimseyle göz göze gelme Aden. Sen heyecanlanınca ya da strese girince kekeleyen bir kızsın. Miden bulanmamalı hayır, şu an olmaz. “Abiciğim?”
“Ha? Ha evet, evet bakarız biz Alisu ile.”
“Güzel, bir bulalım ben neler yapacağım onlara.” Titremeye başlayan parmaklarının arasında tuttuğu sıcak çay bardağını yavaşça önündeki sehpanın üzerine bıraktı Ali İhsan. Tamam, kabul ediyorum pek yavaş değildi. Az daha düşürüyordu. Eğer bela benim de başımda olmasa deli gibi güleceğime adım kadar emindim. Abim Aliş’ten birkaç santimetre daha uzundu ama yan yana geldiklerinde yıllardır boks yapıyor olması nedeniyle gerçekten garip görünüyorlardı. Aliş’in yumrukları abimi yaralardı ama abimin yumrukları Aliş’i bayıltabilirdi bile...
“Neler yapacaksın?” dedi sesindeki ürkek tınıyı saklamaya çalışarak yakasını düzeltirken.
“Eşek sudan gelinceye kadar döveceğim oğlum, başka ne yapayım? Adam aylardır Trabzon’da abisinin yanında. O yokken biz de taşınınca dün ilk kez gelecekti çocuk. Yeni geldi zaten İstanbul’a. Yol soracağım diye yaklaşmış kadına, o manyak da fırlatmış taşı işte.”
“Ölmemiş mi?”
“Ne?” diye bir nidayla karşılık verdi sorduğum soruya karşılık olarak. Yüzündeki afallamış ifadeyle birlikte durumu kurtarmak adına devreye girdi Aliş.
“Yani durumu iyi mi diyor.”
“Ha.” dedi abim yeniden rahatlayarak oturduğu koltuğa iyice gömülürken. “Dikiş atmışlar.”
“Ölme durumu yok mu yani?” Aliş sıçıp sıvadığımı anlatmaya çalışır bir bakış daha atarken abim bir kez daha afallayarak öne doğru eğilmişti.
“Yani kötü değil dimi demek istiyor.”
“Ha... Yok yok, zaten şikayetçi de olmuş. Kısa sürede de bulunur gibi. Eli kolu uzun adamdır Karan.”
“Deme ya.” Alisu’nun kolumu çekeleyerek beni aniden ayağa kaldırmasıyla birlikte içerideki gözlerin tamamı üzerimize çevrilmişti.
Ozan, “Gidin de adliyeye bakın bari.” dediği anda çevreden gelen onaylayıcı birkaç cümleyle birlikte kendimi saniyeler içinde Aliş’in kırmızı motorunun arkasında buluvermiştim. Hayat ne kadar da değişkendi böyle? Ya da bize vay ki ki vay vay...
“Alisu?”
“Hm?”
“Ne yapacağız?”
“Kamera kayıtlarını sileriz.” diyerek pişkince yanıtladı sorumu. Sanki her zaman işlediği bir suçmuş gibi konuşmuştu. Çünkü her zaman işlediği bir suçtu.
Tamam, tamam en başından anlatayım.
Ben Aden Beliz Karadağ, namıdiğer Ghost. Çocukluğumdan beri yalnızca üç arkadaşla birlikte büyüdüm. Ta ki birisi acımasızca katledilip okuduğum üniverstesinin kapısına asılana kadar...
Ölümüyle birlikte girdiğim adalet arayışında yanımda olan üç kişi vardı. Abim, Alisu ve Derya. Derya benim avcımdı. Sahadaki elim kolumdu. Önce şüphelendiğim adamların yanına gidip onları konuşturur ve sahte bir buluşma ayarlayarak benimle buluşmalarını sağlardı. Bense gidip işlerini güzel bir şekilde bitirirdim. Ali İhsan ise bütün kanıtları yok etmekle görevliydi. Gerçi birbirlerinden pek haz ettikleri söylenmese de katlanmak zorunda oldukları için susuyorlardı.
☼☼☼
Adliyenin kapısından içeri girdiğimiz anda yüzüme çarpan basık havayla birlikte gözlerim Aliş’e kaydı. O da bende her zaman olduğumuz gibi gözüktüğümüz için şanslıydık. Dışarıdaki gürültü yoktu burada. Her şey fazlasıyla düzenli, fazlasıyla temiz ve fazlasıyla sessizdi.
Bu sessizliğin ne anlama geldiğini biliyordum.
Burası adaletin evi değildi.
Düzenin eviydi.
Güvenlikten geçerken metalin öten sesiyle birlikte kalbimin de sert bir şekilde çarptığını hissettim. Midem fena bulanıyordu ve Alisu bunun olacağını bildiğinden belindeki küçük çantanın içine koca bir poşet koymuştu bile. Bir anlığına nefesim kesilse de kendimi toparlamayı başararak gözlerimi kapattım ve ileri doğru bir adım attım. Kalbim bana her zaman ihanet etmeye hazırdı.
Ama şimdi olmazdı.
Şimdi ayakta kalmak zorundaydım.
Koridorlar uzundu, adliye koridorları her zaman uzun olurdu. İnsanlar attığı her adımda düşünmeye biraz daha zorlanıyordu sanki. Ayağımız yere her çarptığında kendimize itiraf edemediğimiz tüm yalanların doğruları gözlerimizin önünden geçiyordu.
Duvarlarda çerçevelenmiş fotoğraflar, ünvanlar, isimler...
Her biri bana hayatımı bir kez daha hatırlatmak isteyerek işlediğim suçların kare kare ciğerlerime dolmasına neden oluyordu sanki.
Bir memurun masasının önünde durduk ilk önce. Sıradan bir konuşmaydı aramızca geçen cümleler. Gündelik, önemsiz, defalarca yapılmış kısa konuşmalar... Kimse umursamazdı, kimse şüphelenmezdi. Çünkü herkes kendi işine gömülürdü burada. Adliyede kimse kimseyi gerçekten görmezdi.
Asansöre bindiğimiz anda kapının kapanmasıyla birlikte kalp atışlarımın bir kez daha hızlanmaya başladığını hissettim. Dar alanlar beni hep zorlardı. Göğsümde beliren tanıdık ağrıya karşı yalnızca derin nefesler almakla yetindim. Bu bana yetmiyordu, Ali İhsan da bunun farkındaydı ama bir şey demedi.
Söylenebilecek bir şey de yoktu zaten. Bu benim hayatımın bir parçasıydı. Bir şey sormamayı tercih etti.
Bazı sorular sorulmazdı.
Katlar indikçe içimden bir şeylerin de inmeye başladığını hissettim. Bir basamak daha ve bir çizgi daha...
Kapısı kilitli bir bölümün önünde durmuştuk.
Adliyede bazı odalar vardır.
Kapıları hep kapalıdır, içeride konuşulanlar dışarı taşmaz. Ben o odaları iyi tanıyordum. Sanki zaman buradaki sessizliğe bürünmüştü. Alisu yavaşça kapıya yaklaştı ve kısa bir duraksamanın ardından nefesimizi tutarak içeri doğru attık adımımızı. Oda küçük olmasa dahi dar hissettiren bir yapıya sahipti. Duvarlar açık renkli ama solukluğuyla insanın içini karartıyordu. Birkaç masa, birkaç ekran ve dosyalar...
Ali İhsan ceketini çıkartarak sandalyelerden birinin üzerine bıraktığında eldivenlerini fark ederek gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim. Gerçekten iyi bir eğitimi vardı, bir hacker olmasa dahi onlara yarışa girip son savaşında kaybedebileceğine adım kadar emindim. O parmaklarını klavyenin üzerinde gezdirmeye koyulurken bense bir değnek gibi olduğu yerde dikilmeye başlamıştım.
Bazı gerçekler yok edilemezdi.
Yalnızca yük başkasının omzuna bırakılırdı.
Dünya böyle acımasızdı işte.
Birisi gelirdi ve siz omuzlarınıza bıraktığı yükün altından dizleriniz titreyerek kalkmaya çalışırken bir yandan da o yükün kendi yükünüz olmamasının acısını çekerdiniz.
“Çıkalım hadi.”
“Bitti mi?”
“Bitti tabii.”
“Aslansın, kaplansın.”
“Ve insanım.”
“Ve insansın Alisu.” Dudaklarında oluşan alaylı gülümsemeyle birlikte kolunu omzuma attı ve beni kendine doğru çekti. Ceketini de omzuna attığı anda kemiklerimde dahi hissettiğim titreme yavaş yavaş benliğimi terk etmeye başlamış ve ruhumun dakikalar sonra ilk kez rahatlamaya başladığımı hissetmiştim.
Üzgünüm Karan ama bunu sanırım kendi aramızda halletmemiz gerekecek. Yeniden aydınlık koridorlara çıktığımızda tıpkı az önce benim yaptığım gibi kendini rahatlatmaya çalıştı Alisu.
“Aden, abin haklı. Karan eli kolu uzun adamdır, uzamadan çözmemiz lazım.”
“Ben gidip konuşsam iyi olur.” Birkaç saniye duraksadıktan hemen sonra kurumuş dudaklarını yalayarak ıslatmaya çalıştı. Düşünüyor gibiydi, aklına yatmayan bir şeyler olmalıydı. Kaşlarımdan birisi beklentili bir şekilde havaya kalktığında kafasını refleksle iki yana salladı.
“Buna emin misin? Tersi pistir bak onun, inatçıdır.”
“Deli deliden korkmaz, merak etme.”
“Ama Trabzonlu.”
“Bende Adanalıyım Alisu?”
“Deli deliyi dizginler diyorsun?”
“İki deli bir araya gelmemeli diyorum.”
Sırıtarak göz kırptığım anda iki parmağını alnına götürerek güzel bir selam çaktı ve diğer tarafa doğru ilerlemeye başladı. Adresi telefonuma atacağını bildiğimden içim rahattı. Abimin arkadaşlarının tamamını tanırdım ama hiçbiriyle bir araya gelip yalnız konuştuğum olmamıştı. Haklarında bildiklerimse yalnızca kaç sevgili yaptıkları, bir milyon dolarları olsa kiminle ne yapacakları, kirli çamaşırları ve eski sevgililerinin isimleri dışında hiçbir şeydi. Açıkçası bundan fazlası da kesinlikle benim umurumda olmayan konulardandı. Kapıdan çıkacağım anda memurlardan birinin seslenmesiyle birlikte arkamı dönme ihtiyacı hissettim.
“Savcım? Bir dosya geldi, sizin bakmanız istenmiş. Arkası kuvvetli biriymiş sanırım, incelemedim. Kırmızı bir dosyaydı.”
“Tamam, masama bırak. Bakarım ben sonra.”
“Tamamdır savcım.” Mırıltılı bir küfür savurduktan hemen sonra adliyenin kapısından dışarı bıraktım kendimi. En önemli dosyalar benim çıkışıma denk gelirdi zaten. Ciğerlerime sanki ilk kez dünyaya gelmişim de ilk nefesimi alıyormuşum gibi derin bir nefes çektikten hemen sonra arabamın sürücü koltuğuna yerleştim. Anahtarı çevirdikten hemen sonra gelen bildirim sesiyle birlikte usul bir gülümseme uyandı dudaklarımda. Alisu olmalıydı, adresi atmıştı sanırım.
Arabayı çalıştırdıktan sonra derin bir nefes verdim. Karan’ı yalnızca uzaktan tanıyordum. Aramızdaki bağ sadece selamlaşmaktan ibaret olmuştu. Hatta Trabzonlu olduğunu dahi unuttuğumu fark ettim. Ama olsun, bu beni zorlamazdı. Ben bir savcıydım.
Ve kimseye boyun eğmezdim.
Kafamda kurduğum senaryolarla birlikte radyoyu açtığımda parmaklarım müziğe karşı ritmik bir şekilde direksiyona vurmaya başlamıştı. Şarkının sözleri kulağıma çarpar çarpmaz Trabzonlu birinin yanına gittiğimi fark ederek duraksamadan edemedim.
♫Ohnenni koçari
Koçari kimun yari
Ohnenni koçari
Koçari benum yarim♫
“Hayır, hayır ya saçmalama.” dedim kendi kendime konuşmaya başlarken. Direksiyonu sert bir şekilde çevirdiğim anda yanan kırmızı ışıkla birlikte okkalı bir küfür daha savurdum. “Gördün mü Hülya abla, olmaz Karadenizli adamdan.” Kendi kendime dakikalarca konuştuktan sonra nihayet Aliş’in attığı konuma varabildiğim için mutluydum. Taşlı yollardan ve garip köprülerden geçmeden buraya gelebilmek gerçekten büyük bir başarıydı. Genelde Ali İhsan’ın attığı konumlar dağların başında olduğu için burayı gerçekten garipseyeceğime emindim. Arabamı park ettikten hemen sonra kapıyı açtım ve bakışlarımı gördüğüm koca villanın üzerinden çekemeden tekrar kapattım. Buraya gelmiş derken tekil konuşmamışlar mıydı? Yalnız başına yaşayan bir adam neden bu kadar büyük bir ev tercih ediyordu ki?
İçimi garip bir sessizlik kaplamıştı. Gürültülü bir ihtişam değil de fazla kontrollü bir yaşam gibiydi. Beyaz taş cephe gün batımının solgun ışığında neredeyse bir mermer gibi parlıyordu. Duvarlar pürüzsüz değildi, özellikle girişte kullanılan taş doku gelip ona dokunmamı söylercesine çığlık atıyordu sanki.
Ana giriş yüksek ve kemerli, kapı simsiyah ve çift kanatlıydı. Mat ve pürüzsüz bir yüzeye sahipti, bir kapıdan çok sınıra benzediği dahi söylenebilirdi. Kapının üzerindeki girişin iki yanında simetrik yerleştirilmiş palmiyeler vardı. Süsten çok birer nöbetçi gibiydiler sanki.
Çatı koyu tonlarda keskin hatlı ve katman katman ilerliyordu. Balkon korkulukları ince siyah metalden yapılmıştı. Gereksi hiçbir şey yoktu, her şey detaylı ve ölçülüydü. Karan’ın disiplinli ve planlı birisi olduğu sanki seçtiği evden dahi belliymiş gibiydi.
Garaj kapısı kapalı ama önünde duran siyah spor araba her şeyi fısıldıyordu sanki. Ölüm sessizliğinden dahi pahalı görünüyordu. Bir tarafım arabayı çizmek için ölesiye can atarken diğer tarafım ise sürücü koltuğunun yumuşaklığını düşünmeden edemiyordu. Arabası o kadar siyahtı ki benim beyaz arabamın yanında gerçek bir zıtlıkla göze çarpıyordu.
“Hanımefendi çekilir misiniz?”
Bir saniye, ne?
“Pardon?”
Kafasındaki şapkayı düzeltmeye ve elinde taşıdığı masayı aynı dikkatle tutmaya devam ederken, “Eşya taşıyoruz içeri hanımefendi.” diye karşılık verdi adamlardan bir tanesi. Üzerlerindeki mavi tulumları gördüğüm anda aklıma gelen dahiyane fikirle birlikte dudaklarıma usul bir gülümseme yerleşti.
“Başka tulum var mı?”
“Arabanın arkasında vardır, neden?” Parmaklarım anında çantamın küçük gözüne uzandı ve savcı kimliğimi çıkartarak gösterişimin ardından yavaş adımlarla arabalarının yanına doğru adımladım. Birazcık oyundan kimseye zarar gelmezdi öyle değil mi? Kapıların kapandığından emin olarak içeride bulduğum mavi tulumlardan birini üzerime geçirdim ve yeniden dışarı çıktım. Elime aldığım kutulardan birini sanki gerçekten bir işçiymiş gibi içeri doğru taşımaya başladım.
İçerisi dışarıdan göründüğünün aksine düşündüğümden çok daha genişti. Sol tarafımda bir merdiven ve tam karşımda ise salon ve açık bir mutfak bulunuyordu. Sırıtarak merdivenlerden yukarı adımladığımda kutuyu hangi odaya bırakacağımı sormayı unuttuğumu fark ederek mırıltılı bir küfür savurdum. Bu kadar çabuk ifşa olmamalıydım. Odalara çaktırmadan baksam en fazla ne olabilirdi ki? Ayağımla açık olan kapılardan birini usulca ittirerek kafamı içeri doğru uzattım.
Evet kızım kesinlikle görünmüyorsun. O üzerindeki kendine en az iki beden büyük pantolona doladığın kemer seni kurtarır mı sandın?
Teşekkür ederim iç ses.
Sanırım burada hiçbir kutu yoktu. Arkamı döneceğim esnada kafamda hissettiğim namluyla birlikte damarlarımdan akan kanın dahi donduğunu hissettim. Tam anlamıyla sıçmıştım. Soğuk, duvar gibi bir ses çarptı kulaklarıma bu sefer.
“Onu yavaşça yere bırak.”
“Hızlıca bıraksam?”
“Deli etme beni, sıkarım kafana.” Elimde tuttuğum kutuyu nispet edercesine tutmayı bıraktığım anda içinde cam olmasını önemsemeyerek yere düşüşünü izledim.
“Ula kırılacak yazıyor kör müsün!?” diyerek kafamdaki metal baskıyı arttırdı arkamdaki adam. Fena soğuktu ve muhtemelen Karan olmalıydı. Ayrıca kafama ilk kez silah dayanmadığı için bunu pek umursadığım önemsenemezdi.
“E kırdım işte.” Verdiği sinirli nefeslerin arasından kafamdaki namluyu yavaşça indirme kararı alarak kapıyı kapatmış ama yüzüme bakmaya tenezzül dahi etmemişti.
“Kimsin sen? Erkek olmadığının ikimiz de farkındayız.” Ses tonunun iliklerimi titrettiğini hissettiğim anda yeni bir yalan aramayı bir anlığına bırakmak istemiştim. O nasıl ses be adam... Göz bebeklerimin istemsizce büyüdüğünü hissettim.
“Ya erkeksem?” diyebildim sadece. Kadın olduğumu bilen bir herife! Erkek olabilme ihtimalimden bahsetmiştim! Sıçmış ve ciddi anlamda sıvamıştım! Kulaklarıma çarpan küçük bir kahkahadan hemen sonra boynumda hissettiğim sıcak nefesle birlikte nefesimi tuttum. Parmaklarımın titrediğini hissedebiliyordum. Odada yalnızca o ve ben olmasına rağmen kulağıma kararlı bir şekilde fısıldamakla yetindi.
“Daha önce sütyen takan bir erkek görmemiştim, etkilendim doğrusu.”
“Bok herif!” Dirseğimi suratına doğru salladığım anda ani bir refleksle eğilmiş ve hemen ardından ayağını bacağıma takmayı da ihmal etmemişti. Sırtım sertçe zeminle buluştuğu anda kahve çekirdeğinin en koyu tonuna sahip gözleri benimkilerin tam içine bir mıknatıs misali kilitlenmişti. Siyah denebilirdi, fena koyuydu. Yerden hızlıca kalkmaya çalışırken yüzüne salladığım yumruktan bu sefer kaçamamış ve aldığı darbeyle birlikte hafifçe sendelemişti. Bu da yerden kalkmam için mükemmel bir zaman demekti. Dudaklarına sinirli bir gülümseme yerleşirken bu sefer saldırı yapan kişi ben değil o olmuştu. Bacağımı hızla aşağı doğru çektiğinde dudaklarımdan kopan tiz çığlıkla birlikte iri ve damarlı elleri doğrudan dudaklarımın üzerine kapanmıştı. Bu sefer yerden kalkmam neredeyse mümkün dahi değilmiş gibiydi.
“Abinden güzel ders almışsın ufaklık.” Elini hızla dudaklarımın üzerinden indirikten hemen sonra çirkef bir şekilde, “Yesin seni ufaklık!” diye çemkirdim. Üzerimden kalkma zahmetinde bulunduktan hemen sonra kendimi geriye doğru çekerek yerden kalktım ve üzerimdeki tozları çırpmaya başladım.
“Ev temiz.”
“Üzerimde sen vardın.” Dudaklarının bir kenarı yırtıcı bir gülümsemeyle yukarı kıvrılırken, “Benim evime giren sensin, üstelik en son hukuk fakültesi okuyordun.” Ben daha kendimi savunacak herhangi bir cevap dahi veremeden kapı ani bir şekilde açılmış ve içeri az önce aşağıda karşılaştığım iki mavi tulumlu adam girivermişti. Bakışları büyük bir tiksintiyle Karan’ın üzerinde takılı kalmıştı.
“İyi misiniz sayın savcım?” dedi bir tanesi. Karan koca bir kahkaha atarken bense kırılan potumun cezasını işçilere kesmemek için yalnızca kafamı sallayıp derin bir nefes vermekle yetinebilmiştim. Birkaç kez daha emin olmak için beni ele verdikten hemen sonra kapıyı tekrardan kapatarak dışarı çıkmışlar ve Karan’sa geniş omuzlarından birini duvara yaslamış ve kollarını göğsünde çaprazlayarak bana ters bakışlar atmaya başlamıştı. Ayaklarımı yere vurarak yanına ilerlediğim anda gerçekten komik göründüğümü fark ederek yanaklarımın kızarmasına engel olamadım. Mavi iş tulumunun altında topuklu ayakkabılarımla gelmiştim adamın evine. Bildiğin ben gizlice girmeye geldim der gibi paketlemiştim kendimi. İşaret parmağım hızla göğsüne çarptı, kendimden ödün vermemeliydim.
“Sakın tek kelime etme.”
“Abini arayacağım ve evime girmeye çalıştığını söyleyeceğim.”
“Eğer bunu yaparsan seni doğduğuna pişman ederim.” diye tısladım bu sefer. Avuçlarım doğruca giydiği siyah gömleğin yakasına yapışırken gözlerindeki alaylı ifade yerini öfkeli kıvılcımlara bırakmıştı. Bakışları ciddi anlamda korkutucu olsa dahi bedenimin titrediğini ona fark ettirmemeliydim. Yıllardır bu şekilde büyümüştüm ve bunu değiştirmeye de hiç niyetim yoktu. Zaten değiştiği anda da benliğimi kaybedeceğimi biliyordum. Evet beni koruyacak insanlar vardı, en başta abim olmak üzere. Ama ben kendimi koruyamazsam hiçbir şeyin bir anlamı kalmazdı ki.
“Ellerini yakamdan çek ve daha fazla ileri gitme ufaklık.” Yakasındaki parmaklarım biraz daha sıkılaşlırken parmak uçlarımda yükselmeye çalıştım. Kahretsin ki topukluyla dahi boyuna uzanamıyor ve ona karşı üstünlük kuramıyordum. Evren bana her şeyi bilerek mi yapıyordu acaba? Sınava girmeden önce dua ederken duvardaki ruhuna fatiha yazısıyla karşılaşmak gibi bir şey miydi bu?
“Öyle mi beyefendi? Ne yaparsın ileri gidersem? Abimi arayıp şikayet mi edersin?”
“Ellerini yakamdan çek ve daha fazla ileri gitme ufaklık.”
“Sesin gelmiyor.” dedim bu sefer sinirlenmeye devam ettiğini fark edip alay edercesine.
“Ula baa bak! Deli etma beni, çek ha elleruni yakamdan!” Dudaklarımı birbirine bastırarak hafifçe geriye çekildiğimde kaşları anlamsız bir biçimde çatılmış ve hâlime bir gerizekâlı olduğumu söyler gibi bakmaya başlamıştı. “Ula ne diye gülüp duraysun sen?”
“Ya ben senin Trabzonlu olduğunu unutmuşum, birden şiven kayınca komik geldi.” diyebildim aldığım kesik nefeslerin arasından.
“Allah’ım ya sabır, Yarabbim sabır!” Parmaklarını şakaklarının üzerine bastırıp hafifçe ovmaya başladı ve gözlerini kısa bir anlığına kapattı.
“Tamam, tamam.” dedim dakikaların sonunda. Gözlerimdeki çocuksu bakış onu ikna etmişe benzemiyordu. Bakışlarımın alnından saçlarının köklerine uzanan beyaz bandaja kaydığını gördüğü anda istemsiz bir refleksle tentürdiyotla kirlenmiş bandaja salladı elini. Bu şahaseri benim yaptığımı bilse ne kadar kızabilirdi ki bana öyle değil mi? “En baştan başlayalım.” diyerek elimi ona doğru uzattım. Konuyu dağıtmaya çalıştığımı fark etmiş miydi? Birkaç saniye karşılık vermesini bekledikten sonra gerçek bir öküz olduğunu fark ederek elini kaldırıp tokalaşmamızı sağlamaya çalıştım. “Ben Aden?”
“Defol evimden Aden.” Bıkkınlık dolu bir nefes verdikten sonra sinirlenmenin zamanı olmadığını kendime hatırlatmaya çalışarak bir kez daha, “Ben Aden.” demeye karar verdim.
“Evimden defol Aden.”
“Kelimelerin yerlerini değiştirince anlam değişiyor mu sanıyorsun, hödük herif!?” Omzunu sertçe geriye ittiğim anda burnundan soluduğunu fark ederek duraksadım. Elini cebine attığını gördüğüm anda kendimi adeta üzerine attım. Abimi aramasına izin vermemeliydim. Olaylar daha fazla boka sarabilir ya da kökünden çözülebilirdi ama bundan önce Aliş de bende abimden keskin birer fırça yerdik. Bunun olmasını isteyen en son kişilerden biri dahi değildim. O telefonu geriye çekmeye çalıştıkça bense saçını yakalamayı başarmış ve onu zorla aşağı doğru çekmeye başlamıştım.
“Manyak mısın lan sen!?”
“Manyağım lan ben! Ver şu telefonu bana!” Nihayet saçını parmaklarımın arasından kurtarmayı başardığı anda arama tuşuna basmış olması hiç de işime gelmemişti. Duruşunu dikleştirmeye ve düzeltmeye çalıştığını fark ettiğim anda derin bir nefes vererek sırtına doğru zıpladım. Ölmek vardı, dönmek yoktu. Rezillikse rezillikti. Bu adam benim abimin arkadaşı değil miydi zaten? Abim sayılırdı ve abimin sırtına atlayabilirdim öyle değil mi?
“Kene misin kızım sen!?”
“He ya keneyim, ne yapıcaksın!?”
“Ula in şu sırtımdan!” Telefonu yakalayarak ondan uzaklaştırmaya çalışmak adına odanın diğer tarafına doğru fırlattığımda ikimizin de aldığı kesik nefesler birbirine karışmış ve yorgunluk her bir zerremizi yarışırcasına ele geçirmeye başlamıştı sanki. Her bir hücremin akşama ayrı bir ağrıyla kasılacağını bilsem de bunu umursamıyordum. İleri doğru atılacağını fark ettiğim anda pencerenin önüne konmuş olan saksılardan birini alarak üzerine doğru fırlattım. Kollarını kendini korumak adına yüzüne siper etmek yerine yalnızca sinsi bir sırıtışla yan tarafa doğru eğilmişti. Gözleri bir anlığına kırılan saksının parçalarına ve dağılarak yere yayılmış olan toprak parçacıklarına kaydığında çoktan almayı başardığım telefonunu pencereden dışarı doğru uzattım.
“Yaklaşırsan atarım.”
“Kaç yaşında kızsın, yakışıyor mu bu hareketler?”
“Çok konuşma dede, atarım dedim.” Kafasını sanki haylaz bir çocukla uğraşıyormuş gibi iki yana sallamaya başlayarak omzunu duvara yasladı ve kollarınıysa göğsünde bağlamakla yetindi.
“Bende Karan.”
“Ne?”
“Yeniden başlayalım dedin ya, bende Karan diyorum işte.” Sinir damarlarımdan akan kana karışırken aşağı salladığım telefonu umursamayarak yanına doğru adımladım ve kafamı kendimden emin bir şekilde dikleştirerek alev dolu bakışlarımı irislerinin tam ortasında gezdirmeye çalıştım.
“Sen beni deli etmeye mi çalışıyorsun!?”
“Ula asıl sen beni deli edeysun! Aramayacağum abini, ver artık telefoni.” Gözlerimi kısıp sezgi dolu bakışlar atmaya çalışarak telefonunu istemeyerek de olsa ona uzattım. Kafasıyla yerdeki toprak yığınını işaret ettiği anda içeri giren siyah takımlı adamlarla birlikte kesik bir nefes kaçtı dudaklarımdan. Eli kolu dışında ayağı falan da mı uzundu bu herifin...
“Oha bunlar ne?”
“Ha onlar mı? Hiç, korumalarım. Eğer o toprakları temizlemezsen seni onlara vereceğim.” Gördüğüm iri kıyım adamlara bakmaya çalışırken bir diğer taraftansa dudaklarımı hafifçe büzerek ileri doğru bir adım attım. Ellerim önümde birleşmiş ve gözlerimse tatlı bir yalancılıkla hafifçe dolmuştu.
“Yaa Karan abi?”
“Yesin seni Karan abi! Çok konuşma, hadi.” Karnına attığım sert yumrukla birlikte acı içinde öne doğru eğilmiş ve üzerime doğru bir adım atan korumaları tek bir el işaretiyle durdurmuştu. Bana verdiği en ufak zararda onu abime şikayet edebilirdim öyle değil mi? Onun ettiği tehditlere karşılık, bunlarda benimkilerdi tabii.
“Boksun Karan.”
“Ah, evet tabii.” Korumalarından birinin verdiği sandalyeye oturarak keyiflenmiş ve yerine yerleşmişti bile. Korumalardan birinin uzattığı eldivenleri parmaklarıma geçirerek kendimi yere doğru bıraktım. Avuçlarıma almaya çalıştığım minik çakıl taşlarıyla dolu toprakları yanıma bırakılan çöp kutusunun içine doldurmaya başladığımda bir yandan da Karan’a ters bakışlar atmaya başlamıştım.
“Bakma bana yandan yandan.” dedi fark ettiğini belli eden umursamaz bir tavırla.
“Çakarım sana dikten dikten görürsün.” Çalan telefonla birlikte edeceğim yeni küfür yarıda kalmış olsa da merak benliğimi ele geçirmiş ve eldivenlerimi hızla çıkarıp atarak aramayı cevapladım ve telefonu kulağıma bastırdım.
“Efendim abi?”
“Abiciğim neredesin?” Sesinin kötü geldiğini fark ettiğim anda korku kalbimi ele geçirerek göğsümün ortasına alışık bir baskı çökmesine neden olmuştu. Gözlerim korkuyla büyümüş ve Karan dahi gerildiğimi fark etmişti.
“Abi sen... Senin sesin?”
“Abim, annemler kaza yapmış.”
“Ne?”
Tek bir kelime yeter miydi insanın dünyasını başına yıkmaya? Yoksa dünya dediğimiz şey hayallerimizden ibaretti ve yalnızca bir hayal kırıklığı mıydı bu? İnsanlar için konuşmak ya da kötü bir haberi ani bir şekilde söylemek kolaydı belki de. Ama ya anlamak? Tek bir kelimeyi anlamak için onu defalarcaz kez duymamız gerekmez miydi kötü zamanlarda? Her söylenene farklı bir nida ve şok içinde cevap vermez miydi insan? Anladıktan sonraysa elini göğsüne atardı. Çünkü insanlar bir diğerini kalbinde saklardı. Onunla yaşananlar, onunla konuşulanlar, kalbimizin bir tarafına gömülüp anılarımıza karışmaz mıydı zaten? Sahi, o yüzden mi kötü bir haber alınca doğruca göğsümüzü avuçluyorduk?
Yoksa başına bir şey gelen kişinin canımızdan biri olmasından dolayı mı?
Hangisi daha doğru bilmiyordum ama bende göğsümü avuçlamıştım. Kim için avuçlamıştım?
Ailem için.
Telefon parmaklarımın arasından kayarken bacaklarım titremiş ve dengemi kaybedişimle birlikte sırtım sertçe duvara çarpmıştı. Adamlar teker teker dışarı çıkmaya başlarken Karan’sa saniyeler içinde yanıma doğru eğilmiş ve parmaklarını doğruca kollarıma sararak beni ayağa kaldırmaya çalışmıştı. Harcadığı güç nefes almak için verdiğim çabadan neredeyse farksızdı.
“Tamam, tamam sakin ol.” Göz yaşlarımın yanaklarımdan akmaya başladığını fark ederek kafamı istemsizce iki yana doğru salladım.
“Ha-Hayır, hayır olamam. Hayır...” Kendimi tokatlamak istesem de ne bunu yapabilecek kadar gücüm vardı ne de henüz yaşadığım ilk şoku atlatabilmiştim. Babam işkolik bir adamdı. Onunla aynı evdeyken dahi uzak mesafe ilişkisi yaşasak da babamdı. Annemdi. Ailemdi. Yanlarına gitmem gerekiyordu, kendimi ameliyathanenin kapısının önüne atmam gerekiyordu. Yaşamaları için elimden gelen her şeyi yapmam gerekiyordu.
Ve ben, bunun bir kaza olmadığına adım kadar eminidim. Aldığım kesik nefesler Karan’ın kulaklarımda yalnızca bir uğultuyla dolaşan fısıltılı cümlelerine karışıyordu. Yerimden sendeleyerek kalktıktan hemen sonra bu sefer çalan telefonun onunki olmasıyla birlikte kaçmak için güzel bir fırsat yakalamış ve kendimi merdivenlerden aşağı doğru bırakmıştım. Bir yandan telefonunu arayan kişiyle konuşmaya çalışırken diğer yandansa üzerine almaya çalıştığı ceketle peşime takılmıştı. Onun saçma işlerini yapmak için zamanım yoktu, kurtulmak zorundaydım.
Gerekirse kanını akıtırdım.
Hayatımda ilk kez topuklu ayakkabılarımın üzerinde bu kadar zor yürüdüğümü hissettim. Arabamın kapısını açarken titreyen parmaklarımdaki kemiklerin sızladığını hissettim. Güçsüz düşerdim, buna benzer anlarda güçsüz düşerdim. Kerim’den sonra su şişelerinin kapaklarını dahi açamıyordum, bana su veren kişi abimden başkası olmuyordu. Şimdiyse beni çaresizce arayarak yardım isteyen kişi oydu. Kapımı hızlı bir şekilde kapatmaya çalışarak güçlükle direksiyonu kavradım. Göğsümdeki baskı her geçen saniye artıyor ve başım daha keskin bir şekilde dönüyordu. Kalbimdeki çarpıntılar gözlerimin kararmasına neden olsa da bunu gözlerimi açık tutmaya çalışarak geçirmeye çalıştım ve gaza yüklendim. Kaçla gittiğimi dahi görmüyordum ve açık söylemek gerekirse bu umurumda dahi değildi. Sert bir şekilde dönerek kapıdan çıktığımda Karan’ın siyah arabası peşime takılmış ve peşindeki siyah arabalarla birlikte beni takip etmeye başlamıştı. Ben ne için uğraşıyordum, o ne için uğraşıyordu? Onlardn kurtulmam gerekiyordu. Gözlerim bu kez başımın dönmesiyle değil sinirle karardığında sert bir şekilde direksiyonu kırdım ve arabasının etrafında birkaç tur döndükten sonra ara yollardan birine saparak biraz daha gaza yüklendim. Hissettiği şokla birlikte durmuş olmalıydı. Neyse ki aramızdaki mesafeyi tahmin ettiğimden çok daha fazla açmaya yetmişti bu hareket.
Dakikalar sonra hastanenin önüne geldiğimde gördüğüm tanıdık arabalar ve motorlarla birlikte gözlerimin yeniden yanmaya başladığını hissettim.
Buradalardı.
Herkes buradaydı.
Arabamın anahtarını hızla çekerek kendimi kapıdan dışarı attım ve bileklerimin kırılmasını umursamayarak hastanenin acilinin kapısından içeri doğru koştum. Abim muhtemelen ameliyathanenin önünde olmalıydı. Ali İhsan yanında olduğu için de kapıya sanırım Ediz’i dikmişlerdi. Onu gördüğüm anda birkaç saniye duraksamış ve durumun ciddiyetinin bir kez daha farkına varmıştım. Yanıma doğru koşarak yavaşça sarıldığında parmaklarım titrek bir şekilde belini kavramış ve göz yaşlarımın tişörtünü fazla ıslatmamasını umarak kafamı sıcak göğsüne gömmeye çalışmıştım. Hıçkırıklarım bedenimi her geçen saniye biraz daha titretirken sıcak avuçlarını usulca yanaklarımın üzerine bastırarak hafifçe geriye doğru çekildi.
“İyi olacaklar, sakin olmalısın. Kendin için olmasa bile, onlar için sakin olmalısın. Hepimiz buradayız, tamam mı?” Kafamı aşağı ve yukarı sallama çalıştığım anda kolunu omzumun üzerinden geçirerek yürümeme yardım etmeye çalıştı.
Hastaneleri sevmiyordum ve zorunda kalmadıkça içeri adım dahi atmayan bir kızdım. Soğuk koridorlar beni her zaman karlardan ve kıştan daha çok üşütüyorlardı. Tekerlekli sandalyelerde bir başkasının avuçlarının yardımıyla ilerleyen hastalar, annelerinin ve babalarının kucaklarında çaresizce yapılacak iğneden korkarak bekleyen çocuklar ve küçük bir odanın içine televizyonlarındaki filmi izlemek bahanesiyle yatırılan gençler, bağış bekleyenler, peruk bekleyenler...
Daha nicesi.
Yüzüme çarpan steril ve soğuk hava akan göz yaşlarımın buz tutmasına neden olurken ameliyathanenin önüne vardığımız anda Ediz’in kollarının altından çıkarak kendimi yere oturmuş ve bacaklarından birini öne doğru uzatarak dağılmış saçları, kızarmış gözleir ile kapıyı izleyen abimin yanına doğru attım. Ani sarılışıma karşılık veremeyecek kadar şoktaydı. Onu bu kadar etkileyen ne olmuş olabilirdi anlamıyordum. Soğukkanlı birisiydi abim. Hıçkırıklarımız altında titreyen bedenlerimiz birbirine çarpmaya başlamıştı. Kollarını yavaşça boynuma sarmak için kaldırdığı anda aldığım kesik nefesle birlikte ani bir şekilde geri çekildi.
“İ-İyi misin sen? Sen iyi misin, kalbin-”
“İyiyim, iyiyim ben.” Göz yaşlarını hızla koluna silip kendini toparlamaya çalışarak parmaklarını benim parmaklarımın arasından geçirdi.
“Hayır, hayır gel. Kontrol etsinler seni de, gel.” Zorlukla kurduğu cümlelerle birlikte göğsümde giderek büyüyen baskı artmış ve elimi alnıma götürerek sendelememe neden olmuştu. Abimin göz bebekleri korkuyla büyürken parmaklarını tutan parmaklarım gevşemeye başlamış ve endişe dolu bakışları yanımızdaki arkadaşlarına doğru kaymıştı. Bacaklarım titrediği anda saniyeler içinde yere düşeceğimi anladığımda Ali İhsan’a attığım bakışlarla birlikte yerinden ani bir şekilde fırlamış ve gözlerim kapanmadan önce beni tutmaya çalışan abimin yanına doğru koşmuştu. Kulaklarımdaki uğultular giderek çoğalırken bense kendimi abimin kollarının arasından karanlığın kollarının arasına doğru bırakmıştım.
☼☼☼
Gözlerim güçlükle açılmaya başlarken kafamda hissettiğim zonklamayla birlikte ağlamak istediğimi fark ettim. Bir şeyler vardı, içimde bastırılan bir şeyler vardı. Bedenimin sert bir zeminde değil de yumuşk bir yerde olduğunu fark ettiğim anda göz yaşlarım yeniden yanaklarıma doğru akın etmişti. Kendi yatağımda olmam imkansız olduğuna göre yine hastanedeki sedyelerden birinin üzerinde olmalıydım.
“Aden, tamam... Tamam, sakin olmalısın. Buradayım, buradayım abiciğim.”Avcumda hissettiğim titrek öpücüklerle birlikte hıçkırıklarım yeniden boğazımdaki keskin yumruların üzerine oturmuştu. Bulanık bir şekilde gördüğüm karaltılar yavaş yavaş renklenmeye başladığında abimin kızarmış gözlerinin endişeyle beni baştan aşağı süzdüğünü fark ettim.
Ona destek olmaya gelmişken her şeyi çok daha beter hâle getirmiştim.
Allah kahretsin ki hayatım boyunca destek olmaya çalıştığım insanlara sürekli daha fazla zarar vermekten başka hiçbir şey yapmamıştım. Ellerimi sedyenin üzerine bastırmaya çalışarak oturuşumu dikleştirmeye yeltendim. Odadaki tanıdık yüzlerin tamamını gördüğüm anda bir öküz daha oturmuştu sanki.
“Annem, babam...” Üzerimdeki bakışların tamamı yere doğru kaymaya ve ellerin tamamı birleşerek gözleriyle aynı şekilde yere kaydığında titrek bir nefes almaya çalıştım. Alınmıyordu ki...
Kırık kalbimin yaralarının arasından akan sıcak kan başımdan aşağı dökülüyordu sanki. Zihnim bir oyunun içinde olduğuma beni inandırmaya çalışıyor ve yaşadıklarımın gerçek olmadığına ikna ediyordu. “Hayır...” diyebildim sadece saniyelerin sonunda kafamı iki yana sallamaya çalışırken. Abim hızlı bir şekilde yanıma oturup kafamı göğsüne çektiğinde elimin üzerindeki serumu umursamayarak kollarımı vücuduna sarmaya çalıştım. Çenesini kafamın üzerine bastırmış ve nefesini tutarak hıçkırıklarını benden saklamayı başarabildiğini düşünüyordu.
“Babam,” dediğinde devamını duymak için kendimi hazır hissetmediğimi fark ettim. Şimdi duymak mı daha çok acı verecekti yoksa beklemek mi karar veremiyordum. Belirsizlik can yakardı. Tişörtünü çevreleyen parmaklarım iyice sıklaştığı anda, “Babam iyi...” diye devam etti. “Annemi kaybettik.” Başım göğsünden aşağı doğru kaydığında parmaklarını usulca çeneme uzatarak başımı kaldırmaya çalıştı. Kızaran gözleri yeşilin maviye biraz daha baskın geldiği gözlerimin tam içine kilitlenirken söyleyeceği bir şey daha olduğunu anlayarak kendimi toparlamaya çalıştım.
“Başka?”
“Ne başka?” demeye çalıştı bu sefer kaçarak. Yanımdan kalkmaya yeltendiği anda kolunu sıkıca tutarak yatağımın üzerine doğru çektim onu.
“Sakladığın ne varsa onu söyle.”
“Abiciğim, sonra...”
“Abi, lütfen...” Sesimdeki kırık tonu fark ettiği anda elini cebine doğru atarak telefonunu çıkardı ve parmaklarını ekranda gezdirdikten birkaç saniye sonra ekranı bana doğru çevirdi.
Kamera görüntüsüydü.
Kazanın videosuydu.
Söylemiştim, kaza değildi.
☼☼☼
“Yalnız gitmek istediğine emin misin? Bende geleyim seninle.”
“Eminim abi, ısrar etme daha fazla.” Giydiğim beyaz kıyafetlere birkaç saniye daha göz attım. Beyazın soğuk ama ciddi bir tonunu taşıyordu. Omuzlarıma oturan kısa ceket klasik bir kesimi andırsa da kollarımdaki açıklıka bu geleneği bilinçli bir şekilde bozuyordu. Kumaş sert değil, aksine vücudumu saran şekilli ve esnek bir yapıdaydı. Gmvdemi yarım bırakıyor, göğüs hizasında biterek altındaki parçayı saklamıyor ve görünür kılıyordu.
Ceketin altında neredeyse mimari bir sadelikle tasarlanmış; krem ve beyaz tonlarında, ince askılı, beyaz bir üçgen bralet vardı. Fazlalığı yoktu, çizgileri net ve duruşu keskindi. Gövdemi saran yapısı bedenimin hatlarını abartmadan ama inkâr da etmeden ortaya koyuyordu. Alt kısmında yüksek belli, dokulu beyaz, oldukça kısa bir şort yükseliyordu. Vücuda tam oturan bir yapısı vardı. Gümüş rengi metal bir zincirle kendini tamamlıyor ve göze çarpıyordu. Zincirin üzerinde, ucunda, küçük bir şekilde sallanan bir tüy bulunmaktaydı. Şortun altından uzanan beyaz jartiyer şeritleri diz üstü beyaz çorabımla birleşmiş ve çoraplarımın kenarındaki ince dantelle birleşmişti. Ben kıyafetimi uzun zaman sonra giymenin enerjisiyle dolup taşarken bir kez daha, “Bende geleyim.” diyerek ısrar etmeye devam etti abim. Gözlerimi devirerek bakışlarımı aynadan çekip yüzüne çevirdim.
“Eğer biraz daha ısrar edersen seni bir köşeye bağlayıp öyle gideceğim.”
“Abinle düzgün konuş ufaklık.” Dil çıkararak saçlarımı güzel ve sıkı bir topuz yaptıktan hemen sonra masanın üzerine bıraktığım maskemi parmaklarımın arasına alarak yavaşça yüzüme yerleştirdim. Aslında bu maske beni kolay bir şekilde ele verebilecek kadar küçük olsa da yakalanmadığım için genellikle sorun etmiyordum. Kamera kayıtları anlık olarak silindiği için daha önce hiçbir şekilde görüntülerim ortaya çıkmamış yalnızca adım haberlerde yankı getirmişti. Kendi dosyamı okuduğum günler dahi olmuş olsa da uzun zamandır ortalarda yoktum ve artık geri dönmenin zamanı gelmişti.
Karanlığın içinde bir inci gibi parlıyordu maskem. Zarafetim ve gizlenişim ete kemiğe, dantel ve tüye bürünmüş hâli gibiydi. Ay ışığının en saf tonlarında oluşmuştu sanki ve ince bir fildişi dantel işçiliğiyle örülmüştü. Karmaşık desenleri sanki bir kış sabahı camda donan kırağı desenleri gibi birbirine dolanmış, göz oyuklarının etrafında zarif kavisler çiziyordu. Dantelin her bir kıvrımı, altında yatan gizemleri saklamak istercesine sıkı ve bir o kadar da naif bir dokuya sahipti.
Maskenin sağ yanına, sanki bir rüzgârla oraya savrulmuş gibi konan devasa bir tüy vardı. Her hareketimde hafifçe titreyerek hayaletvari bir şekilde dans ediyordu. Maskenin sert ve kararlı duruşuyla muhteşem bir tezat oluşturuyordu. Maskenin üzerine serpiştirilmiş beyaz inciler ve kristal işlemeler de göze çarpıyordu. Işığı yakalayıp geri yansıtmak için yapılmışlardı sanki. Bakışlarıma gizemli bir parıltı ekliyor, maskenin bittiği ve başladığı yeri belirsizleştiriyordu. Arka tarafta uzanan ipek şeritlere elimi atarak sıkı bir şekilde bağladım ve derin bir nefes verdim. Bir yemin edermiş gibiydim. Bacaklarımda saklanan kılıfa ve belime silahımı yerleştirdikten hemen sonra abime kısa bir bakış atarak telefonumu parmaklarımın arasına alarak Derya’nın adının üzerine tıkladım.
“Efendim?”
“Alo? Ne yapıyorsun?”
“İyiyim.” diye karşılık verdi anında. Kesinlikle bir şeyler yediği belliydi. Ağzındaki lokmalardan dolayı güçlükle konuşuyordu.
“Ne yiyorsun sen yine?”
“Aşk olsun.” demeye çalıştı bu sefer. “Ben o kadar obur bir insan mıyım? Kendine bak sen önce.” Dudaklarımdan dökülen kahkahayla karşılık verdim bu sefer.
“Tamam, tamam. Ben çıkıyorum, birkaç saat arama tamam mı? Dans provalarını yaparsın.”
“Tamam, işin bitince bana gel.” dedi neşeyle. Makarna gecesi yaparız, kremalı hemde.”
“Anlaştık.” Telefonu gülümseyerek kapattıktan hemen sonra abimin yanağına sulu bir öpücük kondurduktan hemen sonra ayağıma giydiğim beyaz topuklu ayakkabılarımı düzeleyerek kendimi kapıdan dışarı bıraktım.
Buradaydım. İşimde ve gücümdeydim.
Başlıyorduk.
Hızlı adımlarla arka taraftan aldığım anahtarla birlikte ikinci beyaz arabamın yanına ilerledim.
Savcının arabası farklıydı, Ghost’un farklı. Arabamı çalıştırarak gaza yüklendikten hemen sonra torpidodan aldığım dosyaya kısa bir bakış attım. Elay’ın fotoğraflarına bakmayalı uzun zaman olmuştu. Önce onunla bağlantısı olan bir adamdan başlamalıydım ki annemin ve babamın kazasına neden olanları temizlediğimde şüpheleri üzerime çekmeyeyim. Kırmızı ışığın yanmasıyla birlikte frene basarak uzun bir bekleyişe koyuldum ve arkadaşımın dosyasını parmaklarımın arasına alarak sayfalarını çevirmeye başladım. Bunu yüzlerce defa yapmıştım ama her seferinde farklı bir kırılganlık doluyordu içime. Dövüş biliyordum, göğsüme darbe almasam benim için yeterliydi. Genelde anormal şeyler olmadığı sürece sağlılı bir yaşamım vardı. İlaçlarımı düzenli almam ve kontrollerimi aksatmamam gerekiyordu.
CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI SORUŞTURMA DOSYASI
Dosya No: 2023/2489
Dosya Durumu: Daimi Arama
Suç: Kasten Öldürme (TCK 81)
Mağdur: E.K (Kadın-19 Yaşında-Üniversite öğrencisi)
Olay Yeri: Üniversite Ana Giriş Kapısı
OLAYIN ÖZETİ
Şehrin en büyük üniversitelerinin birinin ana giriş kapısında sabah saatlerinde güvenlik görevlileri tarafından bir kadın cesedi bulunmuştur. Olayın kamuya açık bir alanda gerçekleşmiş olması sebebiyle geniş çaplı güvenlik önemleri alınmış, alan emniyet şeridiyle kapatılmıştır.
Mağdurun üniversite öğrencisi olduğu, olay günü sabah derslerine gitmek üzere kampüste bulunması gerektiği anlaşılmıştır.
İlk incelemelerde olayın intihar süsü verilmiş bir cinayet olabileceği değerlendirilmiş; ancak somut delil yetersizliği nedeniyle dosya uzun süre faili meçhul kalmıştır.
MAĞDUR BİLGİLERİ
Adı Soyadı: Elay Karaman
Yaş: 19
Bölüm: Hukuk Fakültesi
İkamet: Öğrenci Yurdu
Adli Sicil: Temiz
Psikolojik Geçmiş: Resmi kayıtlarda intihara meyil bulunmamaktadır.
Not: Mağdurun yakın arkadaş çevresi tarafından içine kapanıklığı, son aylarda bazı kişilerden gizli görüşmeler yaptığı ancak bu konuda kimseye detay vermediği ifade edilmiştir.
OLAY YERİ İNCELEME TESPİTLERİ
Olay yerinde mağdura ait olmayan bir telefon sinyali tespit edilmiştir.
Üniversite kapısına ait güvenlik kameralarının olay saatine ait kayıtlarının sistemsel arıza gerekçesiyle eksik olduğu belirlenmiştir.
Mağdurun üzerinde herhangi bir not bulunmamaktadır.
Zorlama veya mücadeleye dair kesinleşmiş bir iz tespit edilmemiştir.
Olay şekli intihara işaret eder gibi görünse de mağdurun yakın çevresi bu ihtimali güçlü bir şekilde reddetmektedir.
TANIK BEYANLARI
Yurt Arkadaşı: “Son zamanlarda biriyle görüşüyordu ama kim olduğunu hiçbir şekilde söylemedi. Telefonunu hep gizli tuttu.”
En Yakın Arkadaşı: “Gelecek planları vardı, korkuyordu ama vazgeçmemişti. İntihar etmesi mümkün değil.”
Fakülte Görevlisi: “Olaydan önce birkaç kez derslerinden erken çıktığını gördüm.”
SORUŞTURMANIN SEYRİ
Delil Yetersizliği
Kamera kayıtlarının eksikliği
nedeniyle dosya faili meçhul olarak işlem görmüş ve ilerleyen süreçte daimi aramaya alınmıştır.
Dosya Notu: Yeni delil elde edilmesi hâlinde soruşturma derhal yeniden açılacaktır.
ADLİ TIP KURUMU
OTOPSİ RAPORU
Rapor No: 2023/731- QT
Düzenleyen Birim: Adli Tıp Kurumu
Otopsi Tarihi: 03/07/2023
Otopsi Yeri: Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Birimi
KİMLİK BİLGİLERİ
Adı Soyadı: Elay Karaman
Cinsiyet: Kadın
Yaş: 19
Meslek: Ünivsersite Öğrencisi
Teslim Eden Birim: İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü
Olay Türü: Şüpheli Ölüm
OTOPSİYE SEVK GEREKÇESİ
Mağdurun kamuya açık bir alanda ölü bulunması, olayın oluş şeklinin intihar ile uyumlu olup olmadığı hususunda tereddüt bulunması ve ölüm sebebinin net olarak belirlenememesi nedeniyle adli otopsi yapılması gerekli görülmüştür.
DIŞ MUAYENE BULGULARI
Mağdurun vücudunda ölüm sonrası meydana geldiği değerlendirilen bulgular mevcuttur.
Genel beden bütünlüğü korunmuştur.
Savunmaya yönelik belirgin bir iz tespit edilememiştir.
Boyun bölgesinde ölüm mekanizmasıyla ilişkilendirilecek izler ve açık yaralar gözlemlenmiştir.
Bulguların tek başına ölüm sebebini kesin olarak ortaya koymadığı tespit edilmiştir.
Not: Tespit edilen bulguların bir kısmının ölümden önce mi sonra mı meydana geldiği hususunda net bir ayrım yapılamamıştır.
İÇ MUAYENE BULGULARI
Hayati organlarda ölüm anına yakın stres ve oksijen yetersizliği ile uyumlu bulgular tespit edilmiştir.
Travmatik bir iç kanamaya dair kesin ve ayırt edici bir bulguya rastlanmamıştır.
Ölüm mekanizmasının tek başına mevcut bulgularla açıklanamadığı değerlendirilmiştir.
TOKSİKOLOJİ İNCELEMESİ
Alkol: Negatif
Uyuşturu/Uyarıcı Madde: Negatif
Reçeteli İlaçlar: Klinik doz sınırları içerisinde
Sonuç: Mağdurun ölümünde bilinç kaybına yol açacak herhangi bir kimyasal madde tespit edilememiştir.
ADLİ DEĞERLENDİRME
Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde:
Ölüm sebebi kesin olarak intihar ya da cinayet şeklinde ayrıştırılamamaktadır.
Olayın oluş şeklinin aydınlatılabilmesi için soruşturma verileriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.
SONUÇ VE KANAAT
Ölüm sebebi: Kesin sebep tespit edilememiştir.
Ölüm şekli: Adli tahkikat gerektirir niteliktedir.
Not: Otopsi bulguları, ölümün kendi kendine meydana geldiğini kesin olarak doğrulamamaktadır.
☼☼☼
“Evimden çık, delik deşik olursun!” Attığım koca kahkahayla birlikte parmaklarımın arasındaki silahı çevirmeye başlamıştım. Derin bir nefes vererek yerimden kalkarak önümde sandalyeye bağlanmış bir şekilde duran adamın yanına doğru adımladım. Topuklu ayakkabılarımın çıkardığı tıkırtılar bana kendimden emin bir güç verirken arkasına geçerek elimde tuttuğum silahı saçlarının arasında gezdirmeye başladım. Yaptığım baskıyı ben dahi hissedebiliyordum.
“Son kez soruyorum, Elay’la bağlantın ne?”
“Elay kim!? Ben öyle birini tanımıyorum!”
“Şşt, kandırma beni.” dedim yapmacık bir ses tonuyla naz yaparmış gibi. “Söylemiyorsun yani?” Kafasına biraz daha bastırdıktan sonra sert bir şekilde duruşumu dikleştirdim ve bir adım gerileyerek boşalttığım şarjörü silahıma yerleştirip kafasına sıktım. Gözleri korkuyla kapandığında bir kahkaha daha döküldü dudaklarımdan. Ödlek herif!
“Tamam...” dedi bu sefer titreyen sesini saklamaya çalışırken. “Tamam, söyleyeceğim.” Çevresinde atmaya başladığım turlarla birlikte kafasını geriye doğru sarkıtarak derin nefesler almaya çalıştı. “Elay benim kuzenimin kızı... Yani babası benim amcamın oğlu. Biriyle görüştüğünden şüpheleniyordu, kızgındı ona. Araştırmamı istedi, takip ettirmemi. Sadece bunları biliyorum, yemin ederim.”
“Görevlendirdiğin adam nerede!?”
“B-Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum.” Kafasına sıkarak bıkkınlık dolu bir nefes verdikten hemen sonra cebimden çıkardığım beyaz tüylerden bir tanesini kıyafetinin üzerine bırakarak hızlı adımlarla birlikte merdivenlerden yukarı tırmanmaya başladım. Gördüğüm korumalarla birlikte mırıltılı bir küfür savurduktan hemen sonra sallanan yumruktan eğilerek kaçarken keskin bir çelme takmaya çalıştım. Güçsüz düştüğüm için bu pek mümkün olmamıştı tabii. Boynuma sarılan kolla birlikte kesik bir nefes verirken kafamı hızla aşağı doğru eğerek arkamdaki adamın dengesini kaybetmesini ve ileriye doğru sendelemesini sağlamıştım.
Takılan çelmeyle birlikte yere düşmüş ve sırtım sert bir şekilde beton zemine çarpmıştı. Okkalı bir küfür savurduktan sonra attığım dizle birlikte kendimi hızla yukarı doğru atarak aralarından sıyrıldım ve kapıdan dışarı doğru koşmaya başladım.
Arabama hızlı bir şekilde binerek gaza yüklensem de peşime çoktan takılmışlardı. Lastiklerin asfaltta attığı keskin çığlıkları duyduğum anda göğsümdeki baskıyı hafifçe hissetmeye başladığımı hissettim. Direksiyona sert bir yumruk atarak ayağımı gaz pedalının üzerine biraz daha bastırdım ve sert bir hamle ile diğer tarafa doğru dönerek geldiğim yöne doğru aralarında geçip hızla sürmeye devam ettim.
Araba kullanmak benim için gerçekten eğlenceliydi, abimden öğrenmiş olsam da bazen onu dahi hayran edebilecek kadar hâkim kullanabiliyordum.
Bu yolu seçmek pek de doğru bir karara benzemiyordu sanırım. Evden yeni çıkan arabalarla karşı karşıya gelmiş ve arkamdaki arabaların beni yeniden takip etmesine karşın ikisinin arasında sıkışıp kalmıştım. Parmaklarımı saçlarımın arasına geçirerek düşünmek için kendimi zorlasam dahi kaçmak için kullanabileceğim tek şey direksiyonumdu. Yeniden sıkıca kavradığım anda çevremdeki siyah arabalarını etrafının plakaları aynı olan başka siyah arabalarla çevrildiğini fark ettiğim anda anlamsızca çatılmıştı kaşlarım. Çok garip bir görüntüydü ama fenasal güzeldi. Çevremizde dönmeye başlamışlardı ve bildiğim tek şey bana sebepsizce yardım ediyor olduklarıydı. Az önce kafasına sıktığım adamın korumaları arabalarından inerek etrafımızda dönen arabalara ateş açtıklarında içime çöken vicdan duygusuyla birlikte camlardan bir tanesini açarak dışarı doğru uzandım ve ateş etmeye başladım. Sol elimle ateş ediyor ve sağ elimle ise direksiyonu tutmaya çalışıyordum. Eğer geri çekilirlerse kendime kaçabileceğim bir alan bulur ve aradan sıvışıp giderdim. Tam tahmin ettiğim bir biçimde yavaşça geri çekilmeye başladıklarında içeri yeniden girip koltuğuma iyice yerleştim ve geriye doğru sürerek ana yola çıktıktan sonra keskin bir şekilde gaza bastım.
Dakikalar içinde peşimde az önceki siyah arabaları görmemle birlikte şaşkınlık her zerreme aynı anda akın etmişti. Neydi bu şimdi? Seni onlar öldüremez ben öldürmeliyim klişesi falan mı? Arkamdaki arabalar uzağımda durmuş ve önümde yalnızca bir siyah araba kalmıştı. Sırıtarak etrafını keskin bir şekilde dönerek drift atarken camı açarak bağırmayı da ihmal etmedim.
“Derdin ne senin!?”
“Sen!”
“Güzelmiş, sevdim!” dedim bu kez alay edercesine.
“O herif bana lazımdı ufaklık!”
“Uza Bay Siyah Araba!”
“Red diyelim!” Yüzünü fena iyi gizlemişti, kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim olmasa dahi sesinin bir yerlerden tanıdık geldiğini hissedebiliyordum.
“Siktir git!” Arabasını tıpkı benim yaptığım gibi çevirerek keskin driftler atmaya başladığında er meydanında dönen güreşçilerden farkımız yoktu. Sinirli bakışlarla siyah filmle kaplanmış camımı yeniden kapatırken aynı anda onun da kapatmasıyla birlikte ciddi bir rekabet hissi yüklenmişti benliğime. Arabamı durdurarak aşağı indim ve parmaklarımı belimdeki tetiğe atarak arabasının önüne doğru adımladım. Görebildiğim tek şey siyah bir karaltıdan ibaretti. Sinsi bir şekilde gülümsediğini hissettiğim bir anda önce geriye doğru ilerledi ve sonrasındaysa tam tahmin ettiğim gibi deli bir şekilde gaza yüklendi. Bunu yapamayacağını bilsem de kendimi güvenceye almak adına öndeki iki lastiğe ateş ettim. Saniyeler içinde frene basmış ve araba tam önümde durduğundaysa güçlü bir edayla bacağımı kaldırarak kaputunun önüne yaslamıştım. Silahın ucundan çıkan baruta gıcık verircesine üflediğim anda arabanın kapısını açarak dışarı çıkmış ve kendinden emin adımlarla üzerime doğru yürümeye başlamıştı. Attığı her adım sanki yere delecekmişcesine güçlüydü. Tamam big boy, seni görebiliyorum. Sakin olabilirsin, colm down baby.
“Cesursun.”
“Öyleyimdir,” diye başladım cümleme. “Ha bu arada...” İleri doğru bir adım daha atarak topuğumu siyah ayakkabısının üzerine bastığımda gözlerini bir anlığına acıyla kapatsa da yüzündeki rekabetli gülümseme ufacık dahi olsa eksilmemişti. Ayaklarımın ucunda yükselerek kulağına doğru uzandım. “İşlerime burnunu sokan insanlardan nefret ederim ve hepsinin ortak bir noktası vardır biliyor musun?” dedim nispet edercesine. “Ölürler.” diye fısıldadım nefesimi verirken. Beklemediğim bir anda belimi kavrayarak sırtımı arabanın kaputunun üstüne yaslamış ve üzerime doğru eğilmişti. Aniden hissettiğim soğuk zeminle birlikte dudaklarımdan boğuk bir nefes kaçarken kavrayarak iki yanıma, arabaya, bastırdığı bileklerimi kurtarmaya çalışıyordum. Sıcaktı, fazlasıyla. Yakınımda hissettiğim sıcak nefesleri dikkatimi feci şekilde dağıtıyordu. Tıpkı benim yaptığım gibi kulağıma uzansa da verdiği nefesler boynumu ısıtmaktan başka hiçbir işe yaramıyordu.
“Eğer işlerine burnunu sokmamı istemiyorsan sende benimkilere sokmasan iyi edersin ufaklık.” Duyduğum cümleyle birlikte karnına sert bir diz attığımda geriye doğru sendelemişti. Boyun eğmek yoktu. Acısını hissettiğime yemin edebilirdim. E tabii, boksör bir abinin kardeşiydim sonuçta. İnsan öğreniyordu savunma ve saldırı hareketlerini.
“Birincisi kimseden emir almıyorum ve ikincisi senin yerinde olsam aranan bir suçluya ufaklık deme salaklığında bulunmazdım.” Salladığım yumruktan eğilerek kaçmış ve çelme takmaya yeltenmişti. Ayağını bacağımı kullanarak engellemeyi başardığımda yüzündeki afallamış ifadeyle birlikte bu sefer onu arabanın kaputunun üzerine iten bendim.
Zafer.
Aldığımız kesik nefesler birbirine karışmaya başlamış ve itişimin etkisiyle göğsüm sertçe onun göğsüne çarpmıştı. O kadar sinirli ve nefret dolu bakıyordum ki gözlerimden lazer çıksa şaşırmayacağıma adım kadar emindim. Parmaklarımın arasındaki silahı şakağının üzerine sertçe bastırdığımda boğazımda hissettiğim metal soğuklukla birlikte kesik bir nefes verdim.
Kahretsin.
Tehlikeli adamdı.
“Yerinde olsam beni öldürme salaklığında bulunmazdım, ufaklık.” dedi alaylı bir ifadeyle bıyık altından sinsi bir şekilde gülerken.
“Yerinde olsam beni öldürme salaklığında bulunmazdım, koca adam.” Keskin bir şekilde yutkunduğumda bıçağın metal ucu şahdamarlarım üzerinde hafifçe hareketlenmişti. Doğrusunu söylemek gerekirse bu gerçekten rahatsız edici bir histi, tabii aynı zamanda heyecan verici...
“Ah, fena çekicisin ufaklık.” Kin dolu gözlerim kahve çekirdeğinin en koyu tonuna sahip gözlerini delip geçmek için can atıyordu adeta. Bu kadar göz teması bünyeye zararlıydı. Sert bir şekilde üzerinden kalktığımda nedensiz bir şekilde bedenimdeki sıcaklık ve titreme yerini soğuk ve rüzgârlı bir yalayışa bırakmıştı. Gülümseyerek ellerini ceplerine yerleştirdi ve arabasına doğru adımladı. “Bu arada,” diyerek arkasını dönmeyi ve yeniden bana bakmayı ihmal etmedi. “Dosyamı incelesen iyi olur Savcı Hanım. Sana bir tane göndermiş olmalıyım.” Göz kırparak arabasının yanına yaklaştırılan arabalardan birine yerleşerek uzaklaştığında az önce neler yaşadığımı sorgulamaya başlamıştım. Hangisine şaşırmalıydım bilmiyordum. Sesinin tanıdık olmasına mı? Kim olduğumu bilmesine mi? Yoksa çok daha fazlasına mı? Red ismini birkaç yerde daha duyduğuma adım kadar emindim ama daha önce dosyasına bakmamıştım. Çünkü elime geçmemişti ama şimdi elimde hazır bir dosya vardı. Ellerim doğruca üzerimi yoklayarak telefonumu aradı. Parmaklarım hızla Ali İhsan’ın numarasını bulmaya çalışırken bir yandan da arabamı sürmeye çalışıyordum.
“Alo?” dedi Alisu telefonun diğer ucundan.
“Alisu benim masamdaki tüm dosyaları bizim eve getirebilir misin?” Birkaç saniye şaşkınlıkla duraksadığına adım kadar emindim, telefondan gelen bir ses yoktu.
“Getiririm, getiririm ama neden?”
“Anlatırım.” dedim köşeyi tek elimle direksiyonu çevirerek dönerken. “Zaten yarın ziyarete gelenler olur, odama çıkarız o ara.”
“Ama sen, sen iyi misin?” Endişelendiği açık ve netti. Sesindeki ürkek tını dudakalarımda bir tebessümle yansımıştı.
“Ağladım, üzüldüm ve bitti. Şimdi intikam zamanı.”
Ertesi Gün...
“Hoş geldiniz, buyurun.” diyerek kapıyı iyice araladım ve gelen misafirlerin baş sağlığı dileyerek içeri geçmesini izledim. İçimde bir yerlerde derin acılar çekiyor olsam da acıma yenik düşerek öfkemi geride bırakamazdım. Kapıyı kapattığım anda dışarının sesi kesilmişti sanki. Salondaysa başka bir sessizlik vardı; daha kalın, daha ağır. Perdeler yarı kapalıydı ama gün ışığı içeri girmeye cesaret edemiyordu. Salonun ortasında büyük bir boşluk vardı. Normalde sehpanın durduğu yerdi ve şimdi sehpa yoktu.
Yer açılmıştı.
İnsanlara değil, acıya.
Ayakkabılar kapının önüne düzgünce dizilmiş, kimse dağınık bırakmaua kıyamamıştı. Olması gerekenden fazla düzenliydi her şey. Tıpkı acı gibi. Herkes salondaki koltuklardan birinde ve Derya ise hemen sol tarafımda duruyordu. Üzerimde açık renk, sade bir elbise vardı. Siyah giymek olan biteni kabul etmek gibi gelirdi bana hep. Ama ben kabullenemezdim, boyun eğmeyi öğretmemişlerdi bana. Abimse üzerine siyah bir tişört giymiş ve koltuklardan birinin üzerine bırakmıştı kendini. Sol tarafında Karan, sağ tarafında Ediz vardı. Giray’da gelmişti, abimi yalnız bırakmamıştı. Aliş’se muhtemelen dosyaları almış ve yola çıkmış olmalıydı. Ozan benim yerime kapıda gelenleri karşılamaya başlamıştı ve babamsa dağınık bir şekilde yanındaki ortaklarından birinin omzuna yaslamıştı kendini. İnsanlar her geçen saniye fısıldamaya devam ediyordu.
“Allah sabır versin, çok zor...”
Mutfaktan tabak sesleri duyuluyordu, helva yapılmış olmalıydı. Kazan yoktu, komşular yoktu. Her şey sessiz, profesyonel ve ölçülüydü. Ama helva, helvaydı. Aynı tat, aynı koku.
Zengin ya da fakir fark etmiyordu, ölüm herkesi eşitliyordu.
Kulağıma fısıldanan, güçlü olmamı söyleyen cümlelerin tamamı havada asılı kalıyordu. Çok geçmeden Aliş’in kolunu omzuma atmasıyla birlikte kendime gelmiş ve kafamı usulca boynunun altına doğru bırakmıştım.
“İyi misin?”
“İyiyim, Derya yanımdaydı.” Kafasını sallayarak derin bir nefes verdikten hemen sonra elindeki dosyaları arkasına saklamaya çalışarak merdivenlerden yukarı doğru, odama, adımladı.
“Seni idare ederim.” diyerek yanıma yaklaştı Ozan. Kafamı sallayarak teşekkür ettiğim anda Derya’ya attığım kısa bakışla birlikte söylemek istediklerimi anlamış ve ben çıkmaya başladıktan birkaç saniye sonra peşime takılarak hemen ardımdan odama girmişti. Ali İhsan ise elindeki dosyaları masanın üzerine teker teker açmış ve fotoğraflarıysa raptiyelerle masamın önündeki panonunu üzerine yerleştirmişti. Gözlerindeki boşluğu iliklerime dek hissettiğim anda tüylerimin diken diken olduğunu ve bedenimi soğuk bir rüzgârla sarstığını hissettim.
“İyi görünmüyorsun.” Aliş kafasını umutsuzca iki yana salladı. Bıkkınlık dolu bir nefes verdikten hemen sonra sarı saçlarını karıştırarak kafasıyla oturmamızı işaret etti. Görünüşe bakılırsa yolunda gitmeyen bir şeyler vardı.
“Red...” diye fısıldadı ilk önce. Bu fısıltı dahi bir garipti onun için. “Bir isimden çok bir iz gibi,” Birkaç saniye duraksadı. Konuşacağı kelimeleri seçmeye çalışıyordu. Sanki yanlış bir kelimede her şey bozulacakmış gibiydi. “Red dediğimiz kişi, tek başına hareket eden biri olmasa da öldürme işini kendisi yapıyor. Tetikçi kullanmıyor, yanında adamları var ama cinayet anında sahada oluyor. Fazlasıyla güçlü, parası ve bağlantıları var. Emniyet içinde, adliyede, yeraltında, kısaca her yerde... Yasa dışı silah temini, adam kaçırma, tehdit, kasten öldürme, suç örgütü liderliği ve benzer suçlardan hakkında yüzlerce ihbar var.” Masanın önünden kenara çekilerek resimleri görmemizi sağladığında Derya ile bakışlarımız kesişmiş ve ağzımız bir karış aşağı düşmüştü. Kendimi güçlükle toparlamaya çalışarak Alisu’yu dinlemeye devam etmeye zorladım kendimi. “Kendisi soğukkanlı, panik ve öfke patlaması yaşamıyor. Öldürürken acele etmiyor. Olay yerlerinde mücadele izi yok denecek kadar az. Bu da bize karşısındakilerin ya onu tanıdığını ya da ondan korkup direnemediğini söylüyor.” Bir anlığına duraksadı ve derin bir nefes vermeye çalıştı.. “Genelde yalnız çalışıyor. Odaya tek başına giriyor ve tek başına çıkıyor. Kameraların kör noktalarını biliyor. Güvenlik görevlilerinin vardiyasını biliyor. Kısaca her şeye sahip ve işin garip tarafı, öldürdüğü insanların hiçbiri masum değil.” Başımı hafifçe yukarı doğru kaldırdım. O haklıydı, öldürülenler arasında cezaevinden çıkmış olanlar ya da hakkında arama emri çıkanlar fazlasıyla çoğunluktaydı.
“Nasıl bu kadar bilgiye sahip peki?” Alisu usul bir şekilde arkasını dönerek masaya dizdiği kağıtlara kısa birer bakış attı.
“Sıradan bir mafya değil, işin kitabını yazmış gibi. İnsanları nasıl satın alacağını biliyor, korku yaratmayı biliyor, susturmayı biliyor.” Fotoğraflardan birini işaret ederek gözlerini üzerimizde gezdirdi. “Öldürdüğü kişilerin çoğu tek başına bulunmuş. Bazıları evinde, bazıları iş yerinde, bazıları kamusal alanda. Yani Red için namıdiğer Kurdele Katili için yerin bir önemi yok. Kurdele nerden geldi derseniz, öldürdüğü her kişinin başına kırmızı kurdelen bağladığı bir fiyonk bırakmış.” Ellerini önünde bağlayarak derin bir nefes verdi ve ses tonu ciddi bir şekilde sertleşti. “Bu yüzden tehlikeli ve iz bırakmaktan korkmuyor. Aksine insanlar izleriyle susuyor-”
“Film tanıtımı gibi herifi anlatma bize tamam, yeterli.” Kapının çalmasıyla birlikte yerimden yavaşça kalkıp metal kulpu yavaşça aşağı indirdim. Abimin kafasını yavaşça içeri uzatmasıyla birlikte kapıyı duvara doğru çekerek içeri girmesi için heybetli vücuduna yeterli bir alan tanıdım. Gözleri tam tahmin ettiğim gibi anında panoya asılı resimlere ve masanın üzerine dağılmış kağıtlara doğru kaymıştı.
“Ne yapıyorsunuz?” Derin bir nefes vererek yeniden yerime yerleşirken abimse temkinli adımlarla Alisu’nun yanına doğru ilerlemiş ve gördüğü dosyayla birlikte öksürmeye başlamıştı. “Bu ne lan?” diyerek tepkisini ortaya atarken kağıtlardan birkaçını eline alarak gözlerini gezdirmeye çalıştı.
“Yeni belamız.” diye karşılık verdim odadaki herkesin adına. Sanki aşağıdaki herkesi kendi odama davet etmişim gibi Karan’ın odaya girmesiyle birlikte kaşlarını çatarak abimin yanına doğru adımladı.
“Seni arıyorum iki saattir Görkem, onlar ne?” Gözlerini dosyaya uzattığı anda sinirli bir nefes vererek tek koca adımla önüne geçtim. Kafasını hafifçe aşağı doğru indirip gözlerinin benimkilerle buluşmasına izin verirken ukala bir şekilde sırıtmakta gecikmedi. Bir adama aşağıdan bakmak gerçekten güzel olsa da şu an bunun büyüsüne kapılmak pek de doğru bir zaman değildi.
“Odama girerken izin aldığını hatırlamıyorum.”
“Evime girerken izin aldığını hatırlamıyorum.”
“Ne?” diye bir tepki geldi abimden ve Aliş’den. Eve gideceğimi Ali İhsan her ne kadar bilse de gizli girdiğimden ve sebep olduklarımdan haberi yoktu. Anlatacak fırsat bulamamıştım ki anlatayım. İkisinin bakışları tepkisiz bir şekilde bizi izleyen Derya’ya kaydığında usulca sırıtarak bir bacağını diğerinin üzerine attı ve geriye doğru yaslandı Derya.
“Benden saklayacağını düşünmediniz herhalde.”
“Bunu sonra konuşursunuz.” diyerek abimin elindeki kağıtlara ters bir bakış attı Alisu. Aslında konuyu dağıtmaya çalıştığına ve beni kurtarmak için çabaladığına adım kadar emindim.
“Red.” dedi abim bakışlarını Karan’a çevirerek. “Onun dosyasıymış.” Karan’ın dudakları usul bir gülümsemeyle yukarı doğru kıvrılırken aşağıdan Ediz’in sesinin yükselmesiyle birlikte abim, Derya ve Aliş bizi yalnız bırarak aşağı doğru koşmuştu. Derya çağrılmamıştı ve sırf bizi yalnız bırakmak adına ilk koşan kişi oydu. Tabii öyle yapardı. Beni uçan kuşa dahi yakıştırdığı için bu gayet normaldi...
Kapıyı yavaş bir şekilde kapattıktan sonra kollarımı göğsümde çaprazlayarak Karan’ın yanına doğru adımladım. Umarım korkusuz kız vibe verebiliyorumdur.
“Bela arıyorsun Karan Demir Atasoy.”
“Belam olmaya razıysan artık aramıyorum Aden Beliz Karadağ.” Sinirle saçlarımın arasına karışan parmaklarım etrafı yoklayan ve kimsenin yakınımızda olmadığına karar veren gözlerime güvenerek sert bir şekilde yakasını kavramış ve sırtının soğuk duvara çarpmasına neden olmuştum.
“Seni tek bir şartla gebertmeyeceğim.” Gözleri alayla parlamaya başlamışken sözlerime karşılık geri çekilmedi. Aksine üzerime eğilen taraf oydu, yakasını kavramış olsam dahi...
“Bu şartın ne olduğunu soracak kadar senden korktuğumu düşünüyor musun gerçekten?”
“Ukala tavırların bana sökmez.” Alaylı gülüşü bir kez daha hafifçe kulağıma çarparken beklemediğim bir anda bileklerimi ve belimi kavramış, sırtımın duvarla buluşmasına sebep olmuştu. Başımın üzerinde sabitlediği ellerimi kurtarmaya çalışsam da gücü benimkinden katbekat daha fazlaydı. Bunu başarmama imkan yoktu. Tekme atacağım esnada bunu önceden fark ederek bir bacağımı bacaklarının arasına alıp sıkıştırmış ve bana bir alan dahi tanımamıştı. Kahretsin! Bu çok fenaydı! Çırpınışlarım yorulmama neden olmuş ve kesik nefeslerim sinirle verdiklerimden ayırt edilemeyecek kadar sıklaşmıştı. Üzerime doğru eğildiği anda attığım kafayla birlikte afallamış bir şekilde kafasını iki yana sallamış olsa dahi pes etmedi. Boşta tuttuğu eliyle boynumu sıkı bir şekilde kavrayarak yeniden yaklaşmış ve göğsüme koca bir baskı çökmesine neden olmuştu. Sıcak nefesini kulağım ve boynumun alt kısmında hissedebiliyordum.
“Yakından bakınca...”
“Güzel miyim?” diye sordum yalancı bir şekilde sinirle gülerken.
“Nefes kesicisin.” diye yanıtladı anında.
“Sana bunu göstermeme izin ver Atasoy.”
“Güzel deneme ama bunu tekmelerinle yapacağını bildiğimden yol kapalı ufaklık.” Herif gerçekten zeki ve bir o kadar da gizemliydi. Cazibesi her ne kadar bir mıknatısa benzese dahi elimden gelen tek şey demir değil tahta olarak kalmaya devam etti. Bunu ne kadar sürdürebileceğim konusunda herhangi bir fikrim olmasa dahi sonuna kadar pes etmeyeceğime adım kadar emindim.
“Uzaklaş yoksa ölürsün!” dedim bu sefer!
“Şşt.”
“Ne şşt? Çocuk uyutmuyorsun, bırak beni yoksa çığlık atarım.”
“Ben istemediğim sürece kollarımın arasından çıkamazsın.”
“Ben istemediğim sürece beni kollarının arasına alamazsın.”
“Ah, fena çekicisin ufaklık.” O cümle kulağıma bir söz gibi değil de bir iz gibi çarpmıştı. Anlamı hemen yerleşmedi, önce içimde dolaştı, sonra kanıma karıştı ve nefesimi daralttı. Sesi sakindi, gereğinden fazla sakindi. Ne merak vardı ne de rastgele söylenmiş bir hafiflik. Bir an için odadaki her şey; duvarlar, masa, sandalye, hatta kendi bedenim dahi bulanıklaştı. Sanki zihnim o tek bir cümleyi sindirebilmek için dünyayı geriye itmişti. Çünkü bunu daha önce duymuştum.
Aynı kelimelerle.
Aynı vurguyla.
Aynı tonla.
Aynı rahatlıkla.
Red.
İçimde bir şey, uzun zamandır dokunulmamış bir kapıyı sessizce aralamıştı. Kilidi zorlamamıştı çünkü bir kilit yoktu. Sadece gerçeğin beklediği bir boşluk vardı. Dudakları usulca yukarı kıvrıldığında bu hareketin bir şaka kadar basit ama bir tehdit kadar da ağır olduğunu hissettim. Hayatımda ilk kez birinin bakışlarına kilitleniyordu gözlerim. Bakışlarının ardında saklanan şeyi görüyordum: bilmenin huzursuz özgüveni. Kendinden emin bir adamın, karşısındakinin kim olduğunu çözmüş olmasının verdiği o tehlikeli rahatlık.
O biliyordu.
Beni.
Ghost’u.
İki kimlik arasında nefes alan o beyazı.
Kalbimin hızlanmaya başladıığını hissettim ama bu kez panikten değildi. Daha çok avlanmadan önce kaslarını geren bir hayvanın farkındalığına benziyordu. Vücudum kaçmaya hazırlanmadı, aksine bulunduğu yere kök saldı. Çünkü kaçacak hiçbir yerim yoktu. İnkar edemeyeceğim kadar netti.
Abimin en yakın arkadaşıydı.
Evimize girip çıkmış biriydi.
Kimliğimi biliyordu.
Ve Red, Karan Demir Atasoy’du.
Bu gerçeğin ağırlığı göğsüme yavaşça çökerken içimde ne bağıran bir korku ne de patlayan bir öfke vardı. Sadece sessiz ve yersiz bir sarsıntıdan ibaretti. Yerinden oynayan bir dünya, güvendiğin bir alanın depremi gibiydi.
Henüz düşman mı yoksa ortak mı olduğumuz belli değildi.
Ama artık birbirimize zincirlenmiştik.
Ben onu ele verirsem o da beni ele verirdi.
Bunu o da gayet iyi biliyordu ve bu yüzden fena rahattı.
Ve o göz kırpış gerçek bir meydan okumaydı.
