4. bölüm · ASANSÖR
Bölüm 4-Sessizce Eve Dönüş
“Bunu fırlat.”
Şişeye baktım. Elimi hızlıca uzattım. Bir anda şişe odanın karşı tarafına doğru fırladı ve duvara çarpıp yere düştü.
Gözlerim doldu.
İnanıyordum… Artık inanıyordum.
Doktor başını salladı.
“Tamamdır,” dedi. “Artık tamamen eminiz.”
Ayağa kalktım. “Gidebilir miyim?” diye sordum.
“Evet,” dedi. “Artık gidebilirsin.”
Kapıya yönelmiştim ki bir anda yüzüme doğru bir kitap fırlatıldı. Refleksle elimi uzattım. Kitap havada durdu. Ama… elim kitaba değmiyordu. Sanki görünmez bir duvar vardı aramızda.
Elimi çektiğim anda kitap yere düştü.
Doktor arkamdan konuştu:
“Bu son etaptı. Artık güvendesin. Ama bunu kimseye anlatma. Sadece güvendiklerine söyle. Ne kadar az kişi, o kadar güven.”
Yüzüme bile bakmadan odadan çıktı.
Ben de sessizce babaannemin olduğu odaya gittim. Komadaydı. Vücudu kablolarla çevriliydi. Yanına yaklaştım, koltuğa oturdum. Ellerini tuttum. Soğuktu ama hâlâ benim babaannemdi.
“Babaanne…” dedim fısıltıyla.
“Seni çok özledim. Lütfen uyan.”
Gözlerimden yaşlar süzülürken ellerini hala bırakmıyordum.
Daha sonra sessizce odadan çıktım. Kapıyı kapatırken ses çıkarmamaya özellikle dikkat ettim. Koridor her zamankinden daha uzundu sanki. Adımlarım yankılanıyor, her yankı içimde bir yere çarpıp geri dönüyordu. Halamın odasına doğru yürürken kalbim göğsümde ağır ağır atıyordu; her adımımda biraz daha ağırlaşıyordum.
Odaya vardığımda halam uyanıktı.
Yatağın içinde doğrulmuştu ama sanki orada değildi. Gözleri duvara kilitlenmişti; ne pencereye, ne kapıya, ne de bana bakıyordu. Bakışları donuktu, bomboştu. Yanına yaklaştım, yatağın kenarına oturdum. Beni fark etti mi, bilmiyorum. Fark etse bile tepki verecek hâli yok gibiydi.
Yatağın yanındaki sehpanın üzerinde duran yemeği elime aldım. Kapaklı bir tabaktı; hastane kokusu sinmişti içine. Kaşığı aldım, hafifçe karıştırdım. Ona doğru uzattım.
“Hadi hala,” dedim yumuşak bir sesle, “biraz ye.”
Hiç cevap vermedi.
Sadece başını yavaşça bana çevirdi. Göz göze geldik. O bakış… Hayatım boyunca unutamayacağım bir bakıştı. Ağlamıyordu, bağırmıyordu, isyan etmiyordu. Ama sanki içindeki her şey çoktan yıkılmıştı. Bir an için kaşığı elimde tutup ne yaptığımı unuttum.
Sonra tekrar duvara döndü yüzünü.
“Hala,” dedim bu kez biraz daha ısrarla, “bak, böyle yaparsan daha da zayıf düşeceksin. Lütfen…”
Yine cevap yoktu.
Derin bir nefes aldım. Kaşığa az miktarda yemek aldım ve usulca ona uzattım. Başta istemedi. Dudaklarını sımsıkı kapattı. Ama pes etmedim. Sessizce, nazikçe, onu incitmekten korkarak devam ettim. En sonunda çok az da olsa ağzını araladı. Bir kaşık… Sonra bir kaşık daha.
Zorla gibiydi ama yedi.
Bir süre sonra yüzüne biraz renk geldi sanki. Omuzları hâlâ düşüktü ama nefesi biraz daha düzenliydi. İçimde minicik bir umut kıpırdadı. Yanına biraz daha sokuldum.
“İstersen konuşabiliriz,” dedim. “Ben buradayım.”
Dudakları titredi. Konuşmaya çalıştı ama sesi çıkmadı. Kelimeler boğazında düğümlenmiş gibiydi. Gözleri doldu ama ağlamadı. O an anladım; zorlamamam gerekiyordu. Bazen susmak, konuşmaktan daha ağırdı.
“Tamam,” dedim fısıltıyla. “Zorlamayacağım.”
Bir süre daha yanında oturdum. Sessizce. Sadece nefes alışlarını dinledim. Sonra yavaşça ayağa kalktım.
“Hala,” dedim, “ben eve gideceğim. Eşyalarımı almam lazım. Merak etme, sonra yine gelirim.”
Bana bakmadı ama başını çok hafif salladı. Bu, ondan aldığım tek cevaptı.
Odayı terk ettim. Hastane koridoruna çıktığımda üzerime ağır bir yorgunluk çöktü. Sanki saatlerdir değil, günlerdir ayaktaydım. Eşyalarımı alıp hastaneden çıktım. Otomatik kapılar arkamdan kapanırken içeride bıraktığım her şey biraz daha uzaklaştı benden.
Dışarı çıktığımda hava serindi. Ama ben üşümüyor gibiydim. Yaşadıklarımı düşünüyordum. Düşünmemeye çalıştıkça zihnim daha da doluyordu. Her şey üst üste gelmişti; kayıplar, sessizlikler, cevapsız sorular…
Yoldan geçen ilk taksiyi çevirdim. Arabaya bindim, adresi söyledim. Şoför aynadan bana baktı. Gözlerimin halinden mi, sesimin titremesinden mi bilmiyorum ama bir şeyleri fark etmişti.
“Geçmiş olsun,” dedi kısaca.
Başımı salladım. Camdan dışarı baktım. Sokaklar akıp gidiyordu ama ben hiçbirini görmüyordum. Eve yaklaştığımızda kalbim hızlandı. Eski evime…
Taksi durdu. Parasını ödedim. Arabadan indim. Şoför hâlâ bana bakıyordu. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti.
Kapının önünde durdum.
Derin bir nefes aldım ve eski evime doğru yürüdüm.
Kapının yanındaki saksının altında, her zaman olduğu gibi bir anahtar vardı. Çocukluğumdan beri annem bu anahtarı oraya koyar, zor durumda kaldığımda kullanmamı tembihlerdi. “Günün birinde ihtiyacın olabilir,” derdi. Ellerim titreyerek anahtarı aldım. Hâlâ yerindeydi. Sanki zaman hiç geçmemiş, biz evi terk edip gitmemişiz gibi…
Kapıyı açtım ve içeri girdim. Ev, bıraktığımız hâliyle duruyordu. Eşyaların yerleri değişmemişti, duvarlardaki izler, perdelerin rengi, hatta havadaki o tanıdık koku bile aynıydı. Bir an için nefesim kesildi. Ayaklarım beni kendi odama doğru götürdü. Kapıyı araladığımda, eşyalarımın hâlâ yerli yerinde olduğunu gördüm. Dolabım, masam, yatağım… Hepsi oradaydı. O an anladım ki bazı şeyler, insanlar gitse bile yerinden hiç kıpırdamıyordu.
Evi biraz olsun toparlamaya karar verdim. Sanki düzen kurarsam içimdeki dağınıklık da azalacakmış gibi hissettim. Yaklaşık iki saat boyunca durmadan evi topladım. Toz aldım, yerleri sildim, dağınık duran eşyaları yerleştirdim. Yorulmuştum ama bu yorgunluk bana iyi gelmişti. Ardından kendime basit bir yemek hazırladım ve sessizce yedim. Sofrada yalnızdım ama ilk kez bu yalnızlık boğucu gelmedi.
