3. bölüm · ASANSÖR
Bölüm 3-Şişe
Gözlerimi zorla açtım. Amcamla yengemi normal odaya alıyorlardı. Halamla aynı anda ayağa kalktık. Sedyelerin arkasından yürüdük.
Odaya girdik, koltuklara oturduk. Hemşireler çıkınca başlarının ucuna gittik.
“Amca,” dedim, “ne olur uyan, lütfen.”
Halam, “Abi… ne olur uyan,” dedi.
Yengemin yanına gittim.
“Yenge,” dedim fısıltıyla, “uyan lütfen…”
Çok yorgundum. Gözlerim yanıyordu. Koltuklardan birine geçip uzandım. Üzerimde sanki ağır bir yük varmış gibi uyandım.
Halam ağlıyordu.
Ama sessizce değil…
Kelime dahi edemeden odadan çıkarıldık. Kapı arkamızdan kapandığında halam hâlâ ağlıyordu. Koridor boyunca yankılanan sesi kulaklarımda çınlıyordu. Etrafımda insanlar vardı ama ben hiçbirini görmüyordum. Hiçbir şeyi anlayamıyordum. Zaman durmuş gibiydi.
Halamın yanına gittim. Omuzları sarsılıyordu. Yanına çömeldim, onu sakinleştirmeye çalıştım. Ellerini tuttum, defalarca adını söyledim. Başta tepki vermedi. Sanki beni duymuyordu bile. Ama bırakmadım. Konuştum, sustum, tekrar konuştum. Nefes almasını söyledim. Zamanla ağlaması azaldı, sesi kısıldı.
Sonunda biraz sakinleşti.
Çantamı açtım, içinden suyu çıkardım. Şişeyi ona doğru uzattım. Tereddüt etti ama sonra aldı. Suyu, sanki yıllardır içmemiş gibi içti. Ellerinin hâlâ titrediğini fark ettim.
“Hala,” dedim yavaşça, “daha iyi misin?”
Başını hafifçe salladı ama gözleri boştu.
“Ne oldu?” dedim. “Anlat.”
Bir süre bana bakmadı. Sonra yavaşça yüzünü bana çevirdi. Gözleri kızarmıştı, bakışları yorgundu. Dudakları aralandı ama sesi çıkmadı.
“Konuş artık,” dedim. Halam derin bir nefes aldı, sesi kırık döküktü.
“Asena… ben uyuyordum,” dedi. “Birden gürültülü bir sesle uyandım. Gözümü açtığımda doktorlar odadaydı. Amcanın da yengenin de kalbi durmuştu…”
O an nefesim kesildi. Halam konuşmaya devam ediyordu ama kelimeler kulağıma sanki suyun altından geliyordu.
“Hiçbir şey yapamadan ağlamaya başladım,” dedi. “Sonra sen uyandın… bizi odadan çıkardılar. Özür dilerim Asena, uyuya kalmamalıydım.”
Dayanamadım, halama sarıldım.
“Senin suçun değil,” dedim. “Onlar yaşayacak… değil mi? Yaşayacaklar.”
Tam o sırada amcamla yengemin doktoru odadan çıktı. Yüzü düşüktü. O an içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Halam doktora doğru koştu, onu kollarından tuttu, sarsar gibi yaptı.
“Ne oldu?” dedi. “İyiler değil mi?”
Doktor bize baktı. Söylemek istemiyormuş gibiydi. Gözlerini kaçırdı, sonra dudaklarından o kelimeler döküldü:
“Başınız sağ olsun.”
Halam olduğu yere çöktü. Yere yığıldı, bağırarak ağlamaya başladı. Çığlıkları koridora yayıldı. Ben ise kıpırdayamıyordum. Sanki bedenim oradaydı ama ben değildim. Şoktaydım. Nasıl olabilirdi? Doktorun söylediklerini anlamaya çalışıyor, kelimeleri zihnimde tekrar tekrar döndürüyordum.
Tam o sırada arkadan babaannemin doktoru geldi. Sesi ciddiydi.
“Babaanneniz komada,” dedi.
İşte o an ağlamaya başladım. Sessiz değil, tutamayarak. Her şey üst üste gelmişti. Halam çökmüştü; ona sakinleştirici iğne yaptılar ve başka bir odaya aldılar.
Ben, halamın yatağının yanındaki yatakta uzanıyordum. Tavana bakıyordum ama aslında hiçbir şey görmüyordum. Amcamla yengemle yaşadığımız güzel günler gözümün önünden geçiyordu. Birlikte yaptığımız kahvaltılar, babaannemin bana ördüğü kazaklar, uzun sohbetlerimiz… Hepsi bir film gibi akıyordu.
Ağladım. Ama sessizce. Fazla sessizce.
Bir süre sonra halam uykuya daldı. Benim de gözlerim ağırlaştı, uyudum. Uyandığımda halam uyanıktı; doktorlar başındaydı. Halam kimseyle konuşmuyordu. Yemek yemiyor, su bile içmiyordu. Sadece tek bir şey söylüyordu:
“Annemi görmek istiyorum.”
Doktorlar ise şu an göremeyeceğini söylediler. En az bir iki gün. Halam başını bile sallamadı.
Uyandığımı fark eden bir hemşire yanıma geldi.
“Yemek ister misin?” diye sordu.
Kafamı salladım.
Çünkü açtım.
Çok açtım.
Bir süre sonra yemeğim geldi. Tepsiyi önüme alıp yavaş yavaş yemeye başladım. Birkaç lokmadan sonra başımı halama çevirdim; uyuyordu. Yüzü solgundu, nefesi düzenliydi ama sanki birazdan uyanıp tekrar ağlayacakmış gibi huzursuz görünüyordu.
Yemeğimi bitirdim. Babaannemin yanına gitmek için ayağa kalktığım anda başım döndü. Olduğum yerde durup derin bir nefes aldım, dengemi sağlamaya çalıştım. Tam o sırada yerdeki bir şey gözüme takıldı.
Yerde bir şişe vardı.
Nedense içimde garip bir his uyandı. Gözlerimi şişeden ayıramıyordum. Bir anlığına… sanki şişe hareket etti. Kalbim hızla çarpmaya başladı.
“Saçmalama,” dedim kendi kendime. “Rüzgârdandır.”
Ama sonra cama baktım. Cam kapalıydı.
İçime düşen şüphe büyüdü. Bu kez masanın üzerindeki şırıngaya baktım. Gözlerimi ona odakladım. Birkaç saniye sonra… şırınga kıpırdadı.
Gözlerim faltaşı gibi açıldı.
“Nasıl yani?” diye fısıldadım. “Bunu… ben mi yaptım?”
İnanamıyordum. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Bu kez bilinçli olarak elimi uzattım. Masadaki bardağı kaldırmayı denedim. Elimi havaya doğru kaldırdığım anda bardak da havalandı.
Nefesim kesildi.
Elimi yukarı kaldırdıkça bardak da yükseliyordu. Parmaklarım titriyordu, aklım almıyordu olan biteni. Tam o anda kapı açıldı. Refleksle elimi çektim. Bardak yere düşüp paramparça oldu.
Arkamı döndüğümde iki hemşirenin bana şaşkın şaşkın baktığını gördüm. Ne yaptığımı anlamaya çalışır gibiydiler. Arkalarından bir doktor içeri girdi. Yüzünde garip bir memnuniyet vardı.
“Galiba hanımefendi de işe yaradı,” dedi.
Soran gözlerle baktım ona. Hiçbir şey söylemeden kapıyı işaret etti. Onunla gelmemi istiyordu. Yavaş adımlarla yürüdüm. Beni küçük bir odaya götürdü. İçeride iki sandalye ve bir masa vardı.
Oturmamı işaret etti. Oturdum. O da karşıma geçti.
“Evet, Asena,” dedi sakin bir sesle. “Yaptıklarını biz sana yükledik.”
“N… nasıl?” diye sordum. Sesim zar zor çıkmıştı.
“Orasını boş ver,” dedi. Masanın üzerine bir şişe koydu
