2. Bölüm: Gece Gelen Kuş

Vaveyla Yazarı: Barinka Janset

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 2. Bölüm: Gece Gelen Kuş

Sevgili Günce,

Lütfen beni bu zor durumdan kurtar…
“Antikyunandabusahillerilimanolarakkullanırlardıbusahillerbirçokcanlıtürüneevsahipliğiyapıyorhemenbirazötedekihamamınsukaynağıbusahilbirazdanohamamıdaziyaretedeceğizsimitvemeyvesularıyoldabirazdanaçılırızhadiçocuklar tempo-tempo!”
Rehber bizi saat altıda kaldırmıştı ki; saat dokuzda kalkmamız gerekiyordu! “Bu çok saçma!” diye bağırmıştı Jas. “Çocukların ruh sağlığını hiç düşünmüyorlar.” Ki yalan da söylemiyordu. 23 kişi de aynı anda başını sallamıştı ki, onlardan biri de bendim.
Başım ağrıyordu, ayaklarım titriyordu, uykuluydum, çevremde konuşuysn şeyleri zoraki duruyordum ve rehberin laflarına yetişemiyordum. O kadar hızlı konuşuyordu ki nefes bile almıyordu! Ceza dışında böyle bir yetenek görmemiştim. İlk cümlesine yetişeyim derken onuncu cümlesine geçiyordu ve susmuyordu da. Onlarca cümlemin arasında ezilmiştim. Rehberin sesi zihnimde yankılanıyordu.
Nihayet bithap düşmüş halimizi fark etmişti.
“Sizi uykunuzdan uyandıracak bir fikrim var.” dedi kurnazca. “Dünden kalma biraz çikolatalı pasta vardı. Öğretmen arkadaşlar arasında paylaşmayı düşünüyorduk ama…”
Bir anda tüm sınıfın gözleri açıldı ve kambur duruşu dikleşti. Rehberin gülümsediğini fark ettim.
“Bir yarış yapacağız.” dedi rehber abla. “Üçerli guruplara ayrılacaksınız. Şu yoldan dümdüz bir şekilde, hamam tabelasına kadar koşacaksınız. Aranızdan bir koşucu aday seçin. Hangi aday bitiş çizgisine daha önce varırsa, onun takımı çikolatalı pastayı paylaşacak. Kabul?”
Sınıfım bir süre sessiz kaldı ve rehberle bakıştı. Ta ki Mafalda’nın “Yue bende!” diye bağırışına kadar.
“Morrigan da benim!”
“Abbie bizim takımda!”
“Hadi yürü Benjamin.”
“Hoya!” diye bağırdı Jas. “Biz kazanacağız! Söz veriyorum.”
“Hey, ben de sizin takıma katılabilir miyim?” dedi Silvie, yanımıza gelerek.
“Elbette,” dedi Jas. “Zatem üç kişi olmamız gerekiyor.
Kısa bir süre sonra herkes kolayca üçerli guruplara ayrılmıştı. Biri rehbere “Biz beş kişi olabilir miyiz?” diye sormuştu ama rehber hayır cevabını vermişti. Çikolatalı pastaya kavuşmak için oluşan sekiz hırslı gurup ve sekiz koşucu rakip.
“Pekala çocuklar, koşucu adaylarını seçin bakalım.”
“Ben koşabilirim.” dedi Silvie ikimize. “Tabii biraz can yakacak; dün ormanda küçük parmağımı kırdım.”
“Canını yakma, ben koşabilirim.” dedim elimi kaldırarak.
“Dün ağaçtan düşmemiş miydin sen? Koşabilir misin?”
“Elbette koşabilirim. Bunu da nerden çıkarttın?”
“Dün Jasmijina her şeyi anlattı. Altın falan bulmuşsunuz. Çok kıskandım sizi.”
Jas’a bakıp gülümsedim. O da bana gülümsedi.
Sonra tombul çocuk Vincent Aquire bize sataşmaya başladı.
“Pıştt, Sivrisinek! Kafası Karışık Hayatta Kalma Uzmanı ile arkadaşına mı kaldın sen!”
“Kes sesini!” diye bağırdı Silvie. “Hoya seni bir böcek gibi ezecek! Ama ağlama; ters döndüğünde seni çevirecek biri olmayacak!”
Vincent sadece sustu ve bir domuz kadar tombul, poposunu dönüp gitti.
“Koşucular çizgide yerlerini alsınlar bakalım!”
“Bol şans!” dedi Jas.
Silvie sırtıma vurdu. “Kazandığında benim için Vincent zorbasına iki çift laf et.” dedi gülümseyerek.
Hızlıca çizgide sıraya dizilen çocukların arasına karıştım. Kolayca. Çizgi, kuru yapraklardan oluşturulmuştu.
“Sayıyorum! Bir…”
Hadi Hoya… Sen yaparsın…
“…ikiiii…”
Sana güveniyorlar…
“…üüüçç…”
Güvenlerini suistimal etmeyeceksin. Pastayı düşün…
“BAŞLA!”
Bir anda sekiz kişi aynı anda yerinden fırladı. Tüm gücüyle dümdüz koşmaya başladılar. Diğerlerinin başka bir patika yoldan, gittiğimiz yere doğru koştuklarını gördüm. Aralarında Silvie ve Jas da vardı. Peki madem kestirme yol vardı, rehber neden bizi uzun yoldan götürmeyi seçmişti?
Ama yarışa odaklanmalıydım. Kaybediyordum.
Beş kişi önüme geçmişti ve buna tombul Vincent de dahildi. Sadece iki kişiyi geride bırakmıştım. Birinciyle aramda çok büyük bir mesafe vardı.
“Hey, kaplumbağa-çocuk!” diye bağırdı bana Vincent. “Üzülme, senin için kaybedenler partisi de yaparız! Ağaç kabuğu yalarsın!”
O yarışta kaplumbağa kazanmıştı.
Ve son gülen ben olacaktım.
Bir an yavaşladım ve gözlerimi kapattım. Beni geçmelerine izin verdim.
Çok eskiden beri diğerlerine yetişmeye çalışırdım ama asla geçemezdim. İyi insanlar, insanın içinde doğan gücün iki kaynağı olduğunu söylerlerdi: Acı ve sevgi. Benim içimde doğacak güç nereden gelir acaba? Hiç bilmiyordum. Sevdiğim tek kişi Jas’tı. Aşktan gelen bir sevgim yoktu. Sevdiğim birini kaybetmemiştim. Aslında babamı kaybetmiştim. Her şeye ramen babamı seviyordum. Onunla mutlu anlarımızda bana aldığı tuzlu karamelli dondurmaları hâlâ özlüyorum. O gittiğinden beri tuzlu karamelli dondurma yemedim.
Peki ya, benim içimdeki güç, başka bir şeyden geliyorsa? Üzüntü, zorbalandığım anılar, intikam…
İntikamın kazanını yoktur diye düşündüm. Çakralarımı falan mı açmaya çalışsam? Ama şu anda çakralarla uğralacak vaktim yoktu.
Benim felsefe Kirpi Sonic felsefesiydi; her zaman daha hızlı koş.
Zihnimde Jas’ın sesini tekrarlamaya başladım. Daha hızlı Hoya, daha hızlı…
…daha hızlı, daha hızlı…
O dinlediğim an depoladığım tüm enerjiyi topladım ve yerimden fırladım.
Daha hızlı.
Bir kızı arkamda bıraktım.
Daha hızlı.
Ve ikinciyi de…
Daha hızlı, hadi!
Vincent’in yanından öyle bi fırladım ki, Vincent neye uğradığını şaşımışa benziyordu.
Daha hızlı!
Daha da hızlandım. Ve dört kişiyi arkamda bıraktım. Vincent’in hırsı arttı ve artık önündeki tek hedefin beni geçmek olduğunu görebildim.
Bitiş çizgisini görebiliyordum. Herkes toplanmıştı ve tezahürat yapıyordu.
Tüm gücümü toplayıp bir kişiyi daha geçtim.
Ve birinci olan oğlan, bitiş çizgisini geçti.
Sonra olan her şey rüya gibiydi.
“Hoya, Hoya!” Jas’ın sevinç çığlıklarını duyabiliyordum.
Jas ve Silvie’nin yanına vardım. “Kaybettim.” dedim. “Çikolatalı pastaya kavuşamayacağız.”
“Milletin tabaklarında kalan artıklar kimin umrunda!” diye bağıdı Silvie, sevinçle. “Üçüncü oldun, kızım! Vincent’i bir böcek gibi ezip geçtin; o dördüncü oldu!”
Vincent’e bir bakış attım. Suratı pembeleşmişti ve bana, en ezeli düşmanıymışım gibi bakıyordu.
“Neyse, o da ağaç kabuğu yer artık.” dedim.
Kahkahalarla güldük.

*

“Güzel bir gündü, di mi?” dedi Jas, akşam yemeğinde. “Niye lazanyanı parçacıklara ayırıyorsun? Kendisiyle bi alıp-veremediğin mi var?”
“Lazanyaya ton balığı mı konulurmuş…” diye söylendim.
“Rahatla, içine zehir konulmadı.” dedi Jas.
“Ben yatmaya gidiyorum. İyi geceler.”
“Yarın sabah otobüste ikram edeceğim kurabiyelere sığınıyorsun e mi? İyi geceler.”
Sallanarak otelin yemekhanesinden ayrıldım. Ve yatakhaneye çıktım. Yatacağım ranzanın üst katına tırmandım ve kendimi beyaz battaniyelere gömdüm.
Ama uyuyamadım.
Geceleğimi giydim ve balkona çıktım. Gepgeniş balkonda bir kaç standart koltuk ve ip gibi bir masa vardı. Masanın üzerinde rehbere ait olduğunu düşündüğüm mavi-pembe bir kitap duruyordu. Kendimi koltuğu bıraktım ve kitabı elime aldım.
Bağırmayan Anne-Baba Olmak - Hal Edward Runkel. Kahkahalarla güldüm. Bundan anneme de lâzım diye düşündüm.
Kitabın sayfalarını karıştırmaya başladım.
Birden çok garip bir şey oldu.
Alacakaranlıkta kanat çırpan simsiyah bir karga, balkonun tırabzankarına kondu ve dik dik bana baktı.
“Kışt, kışt dedim, hadi!”
Ama uğursuz karga gitmedi.
Hem de ayağında bir not vardı.
Kargayı ürkütmemek için yavaşça olduğum yerden kalktım ve karganın bacağına uzandım. Allahım, benim kuşlayla alıp veremediğim ne?
Karga aniden çığlıklar atmaya başladı ve kanatlanıp uzaklaştı.
Not kağıdı kanat çırparken bileğinden ayrıldı ve aşağı doğru tüy gibi süzüleren düşmeye başladı. (barinkajansetinkitaplığı) tırabzana tutundum ve kağıdı yakaladım.
Gece karanlığında, ışıkda daha iyi seçeniliyordum kâğıdı. Portakal turuncusuna boyanmış ve düzgünce kesilmiş bir parşömen kağıdı.
Sevgili Günce,
Parşömen kağıdını dikkatlice kavradım, ve düzgün el yazısıyla yazılmış dizeleri okumaya başladım:
Bana baktığında beni göremezsin.
Bakıldığında görülemeyen şey nedir ki?
Ben sana baktığımda sen beni görürsün.
Bu kendini belli etme anlamına mı geliyor?
Beni kırarsan çoğalırım.
Kırılan şeylerin küçük parçalara ayrılması mı?
Ama hiçbir parçam, benden uzaklaşmaz. O nasıl olur ki?
Ben neyim?

*

20 dakika goyunca gözlerimi kırpıştırarak kâğıt parçasına baktım. Kafamda Enola Holmes gibi bir soru listesi yapacak kadar uzun bir süre…
Bu niye bana geldi?
Sıkıca bağlanmış kağıt parçası karganın ayağından nasıl düşebildi?
Kuşlar geceleri uyuyorsa bu karga niye uyumuyor?
Bu bir şaka mı?
Rüyada mıyım?
Bu bilmece ne anlama geliyor?
Bilmeceyi çözersem ne olacak?
Bu kadar meraklanmam normal mi?
Bunların, Yue’nin anlattığı hikayeyle bir ilgisi var mı?
İç çektim ve kendimi koltuğa bıraktım. Bu soruların hiçbirinin cevabını bilmiyordum. Belki de Jas’a danışmalıydım. O bölye bilmeceleri çözmeyi severdi.
Aniden kapı açıldı.
“Hoya, neredesin sen? Hadi gel, ışıkları kapatacaklar.” dedi Jas.
“İyi insan lafın üstüne gelirmiş ama sen zaten çok iyi bir insansın! Hadi gel, sana bir şey göstereceğim.”
“Bu soğukta nasıl durabiliryorsun? Geceliğimi giyip geliyorum.”
Kısa bir süre sonra koyu pembe bir gecelikle geri döndü.
“Işıkları kapatıyoruz, Jasmijina!”
“Tamam!”
Be yatakhanenin ışıkları kapandı. Başkonun loş ışığının altında, Jas’a kağıt parçasını gösterdim.
“Bu ne böyle, bir bilmece mi?” Kağıtta yazanları okumaya başladı.
“Başka neye benziyor?” dedim.
“Şakaya.”
“Onu ben de düşünmüştüm.”
“Hayır, bilmece şaka gibi.”
“Biliyorum.”
“Bunu çözersen sana cam kenarında, premium ekonomi Hawaii’ye uçak bileti mi verecekler?”
“Hayır.”
“E, o zaman bu bilmeceyi çözmek sana ne gibi bir avantaj sağlıyor?”
“Bilmiyorum, tamam mı? Hiçbir şey bilmedeğim için sana getirdim ya! Gazetelerde yayınlanan ödüllü soruları, sevinçle yırtıp çözmeye çalışan sen değil misin?”
“Onlar, havuz soruları falandı. O anahtar şu odayı yakıyorsa bu anahtar hangi odayı yakar vesaire. Artı olarak onların ödülü belli; spor ekipmanı veriyorlardı. Bunun nereden geldiği belirsiz, sana mı geldiği belirsiz, amacı belirsiz, ödül belirsiz… Bunu neden çözmeye çalışalım ki?”
Bir süre kağıt parçasına ve Jas’a baktım. “Galiba haklısın,” dedim. “Bu tuhaflukların, Yue’nin anlattığı hikâyelerle bir ilgisi olup olmadığını merak ediyorum. Ya lanetlenmişsem?”
“Saçmalama! Yine mi o hikaye? Bak, Çinliler bu tarz efsane ve mitleri severler tamam mı? Onlara karışmıyorum. Yue sana minik bir şaka yaptı, oldu bitti. Ben de oradayken azıcık çiçek toplamıştım. Ama benim endişem var mı, yok. O kuşun ölmesi senin suçun değildi, herkesin başına gelebilirdi.”
‘Tamam’ anlamında başımı salladım. Jas belki de haklıydı, fazla, abartıyordum…
Jas bana gülümsedi.
“Yaşlanınca şu köylerde geçeleri hikâyeler anlatan yaşlı kadınlardan biri olur o.” dedi. “Hadi gel, burası buz gibi. Sıcacık yatağıma dönüp uyumak istiyorum.”
“Ben de.” dedim hemencecik. Elimdeki turuncu renkli parşömeni binbir parçaya ayırdım ve çöpe attım.
Yağıma döndüm. Uyumaya çalışıyordum, ama uyuyamıyordum. Binbir türlü soru işarati kafamda dönüp duruyordu. Sabahki neşeli anlatımı ve Vincent’in pembeleşmiş yüzünü hayal ettim. Koyunkarı saymata başladım. Sonunda uyumayı başardım. 101. koyunda…
Sevgiler,
Hoya.

2. Bölümün Sonu

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

93okunma 29beğeni 8yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.