1. Bölüm: Her Şeyin Başladığı Yer

Vaveyla Yazarı: Barinka Janset

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 1. Bölüm: Her Şeyin Başladığı Yer

Sengili Günce,

Omuzlarına çantalarını takmış ve sevinçten çılgına dönmüş çocukların arasında, hayatımda verdiğim en kötü kararın ne olduğunu sorguluyordum.
Bayan Antonios’un düzenlediği okul gezisine katılmak akıllıca bir karar değildir. Özellikle evinden iki gün boyunca ayrı kalacaksan.
Tanıdık bir ses “Selam, Hoya.” dedi. Yanımda sırıtan sarı at kuyruklu, pembe burunlu kızdan çıkan ses.
“Selam Jas.” dedim ben de. Adı Jasmijina, ama ben ona kısaca Jas diyorum. Benim adım da Hoyakarnosa, ama çevremdeki herkes bana Hoya diyor.
Bu ismi, doğumdan sonra kayınvalidesinin ona hediye ettiği Hoyakarnosa çiçeğinden bulmuş annem. Ama kokusu benim için biraz fazla ağır geliyor. Bu yüzden adımı kısalttım: Hoya. Hem anormal ismimin anormalliğini biraz gizliyor, hem de aklıma annemin sabahları bana sıktığı lavanta parfümü geliyor. Sabahları kokup, geceleri kokmayan bir Hoyakarnosa’yım ben!
2 numaralı otobüsün sırası kaymaya başladı ve ben de Jasmijina’nın elini tuttum.
Beni hiçbir zaman bırakmasın.
Sonra aklım başka düşüncelere kaydı.
Hoyakarnosa. Tersten; Asonrakayoh diye okunuyor. Ve her iki haliyle de sıradışı bir isim.
“Elimi sakın bırakma, Hoya,” dedi Jas. “Sadece beni takip et.”
Bırakmayacağım.
Jas kalabalığın içine daldı ve ona uyup, onu takip ettim. Kimse beni üstüme üstüme gelen öğrencileri iterken fark etmedi. Benim Jas gibi artın sarısı uzun saçlarım ve deniz mavisi gözlerim yoktu. Koyu kestane saçlarım ve simsiyah gözlerimle kalabalığa kolayca karışabiliyordum.
“Daha hızlı, Hoya! İki kişilik boş bir yer buldum!”
“Harika!”
“Daha hızlı!”
Kalabalığı yararak otobüse daldık ve iki kişilik boş bir yer kaptık. Ben cam kenarına kuruldum. Jas da hemen yanıma…
“Başardık! Çak bi’beşlik!”
Ve Jas’la beşlik çaktım.
Jas sırt çantalarımızı yukarı rafa koydu. Camda şimdilik güzel bir manzara olmadığı için ben de Jas’ı izledim. Sonra da kafamı cama bıraktım. Manzaram nefesimle beyaz bir bulutun içinde kaldı ve Jas oraya bir tavşan çizdi.
Golf pantolonumun cebinden ufak bir kitap çıkardım. Leidia Strambus’un Hayatta Kalma Rehberi. Bir maceracı ile bir kabile reisinin dostluğunu anlatıyordu. Birçok kişi benim kitap zevkime bir anlam veremez ama ben bu tip kitapları seviyorum.
Kitabı okumaya başladık. Uzun bir bekleyişten sonra otobüs kalktı ve Profesör Bubble yoklamayı almaya başladı.
“Jannifer Abboot, Vincent Aquire, Scarlett Mort, Rebecca Scuure, Ivy Mallovoldo, Dorothy Lambruss, Monstera Mernie, Robber McSillevan, Morrigan Millea, Hoyakarnosa Janset…”
“Burada.” dedim.
“Silvie Martta, Tasha Shuermie, Yue China, Jasmijina Lee…”
“Burada.” dedi Jas.
Ve otobüs, her şeyin normallikten çıkacağı o yere doğru ilerlemeye başladı…

*

Yol boyunca kitap okudum. Rehberler genelde çok boş konuşurlar ve gereksiz konuşurlar: “A, sen avukat mı olacaksın? Ne güzel! Çok adil olacağından eminim…” ya da: “Aranızda ‘Agora’ kelimesinin anlamını bilen var mı, çocuklar?”
Şahsen büyüyünce ne olacağımı hiç düşünmedim. Çünkü büyüyebileceğimi bile bilemiyorum, çünkü sürekli takip edildiğim ve birinin bana pusu kurmuş, bana ateş atmaya hazır hissine kapılıyorum. Muhtemelen bizim sınıftaki erkeklerdendir. Circe gibiyim; erkeklerle pek samimi olmam.
Belki ressam olurum. Resim çizmeyi seviyorum, ama birçok kişi çizimlerimde ne anlatmak istediğimimi anlamaz. Çünkü onlar benim duygularımı da anlamazlar. Bir köpekten daha kabadırlar. Hayallerimi, zihninden gökkuşakları çıkan bir kızla tasfir ettiğim için şizofren falan olduğumu düşünürler. Jas hariç. Ağaçtaki çizdiğim her bir balkabağının, kafama düşecek her bir belayı temsil ettiğini bilir ve güler. Jas benim tek dostum. O benim tek neşe kaynağım. Onun dışında kimse beni sevmiyor. O olmasaydı, benim için hayatın bir anlamı olmazdı. O olmasaydı…
…muhtemelen intahar ederdim…
Babamla annem boşandılar ve boşandıklarından beri babamdan bir tane bile haber alamadım. Tek çocuktum ve Jas yokken dertlerimi ve sırlarımı paylaşabileceğim bir kardeşim yoktu. Babam genelde sert ve kabadayı birisiydi. Bana sürekli bağırmaktan ve sınavlardan düşük not aldığımda beni dövmekten çekinmezdi. Kulaklarımı çeker, saçlarımı keserdi. Annem ise böyle biriyle evlenmiş biri olarak normal sayılmazdı. Evin içinde beni bulup azarlamak için dört dönerdi. Babam işsiz-güçsüz bir beydi ve bazen eve körkütük sarhoş bir halde dönerdi. Babamın bu hallerinden çok korkar ve sanki bir Çaki filmi izliyormuş gibi korkudan tir tir titrerdim. Annem de bu nedenlerden kaynaklı sürekli babamla fiziksel şiddet ve küfür selleri içeren kasırga gibi kavgalar ederdi. Şu anda da annem benimle pek ilgilenmiyor. Ölsem umurunda bile olmaz. Yani açıkçası, şiddet dolu bir ortamda büyüdüm ve bunun can alıcı yanlarını göz önüne alarak, ne kavga ederim ne de küfür.
Tam daha da derin düşüncelere dalmışken, dikkatimi bozan bir cümle işittim.
“İşte geldik!” dedi Jas, ellerini çırparak.
“Haydi bismillah…” dedim. “İşte başlıyoruz…”

*

“Ormanda hayyatta kalmayı bilen küçük çocuklar kimmişler bakalım?”
Ah! Yine başlıyoruz. Adamlar 13 yaşına gelmişler, hâlâ anaokulu çocuğu muamelesi yapılıyor.
Yine de elimi kaldırdım.
“Ah, ne hoş! Yirmi dört kişilik sınıftan bir kişi ha… Ne hoş. İsmi ne senin?”
“Hoya.”
“Hoya, ne güzel bir isim! Gel bakalım, Hoya.”
İsteksizce ve kafamı bükerek rehberin yanına geldim.
“Biraz çekingen bir arkadaşımız galiba.” dedi rehber. Beni azıcık karşısına alıp iki elini omuzlarıma koydu.
“Evet şekerim, anlat bakalım sınıf arkadaşlarına.”
Eyvah.
“Şeyy,” diye başladım cümleme. “Ağaçların yosun tutan tarafları kuzeyi gösterir.”
“Harika! Başka…”
“Başka… şey… ve karınca yuvaları- ama yanında bir kabile reisin varsa işin çok daha kolay oluyor!”
“Ne?”
Birden bizim sınıfın kahkahalar attığını ve gülmekten yere yattığını gördüm.
“K-kesin! KESİN DEDİM!” diye bağırdım. Ama umursamadılar.
Hadi ama Jas, neredesin…
Bir anda rehber, golf pantolonumun cebindeki ufak kitabı fark etti ve eline aldı. Ön ve arka yüzlerini okumaya, sayfalarını karıştırmaya başladı. Bir an sayfaların arasındaki çikolata lekesinden duraksadığını sanmıştım.
“Hoyacığım, bunlar absürt kitaplar ve edebiyat dünyasında hiçbir değeri yok. Bunları okuyarak gelişemezsin. Charles Dickens, Harry Potter falan oku mesela…”
Sonra bir hışımla Jas yanımıza geldi. Öfkeli görünüyordu.
Nihayet. Nerelerde kaldın?
“Hangi kitapmış, edebiyat dünyasında hiçbir değeri olmayan?” bunu söylerken rehberin sesini bebekçe taklik etti. Kıkırdadım. Jas’ın tek neşe kaynağım olduğunu söylemiştim.
“Bir kere; hanımefendi. Bu kızın kitap rafına karışmak size düşmez. Bu kızın ne okuyup okumadığı sizi ilgilendirmez! Sizi ilgilendiren şey nedir, biliyor musunuz? Arkadaşıma şu anıra anıra gülen sınıfı susturup, toparlamak!”
Ve Jas, öfkeli öfkeli, kolumdan tutup götürdü.
Kimsenin olmadığı bir yere geldik.
“Hayat kurtarıcımsın, Jas.” dedim minnettar bir şekilde.
“Bir şey değil.” dedi ve ellerini çırkarak bana sırıttı.

*

Bir süre etrafımızdaki ağaçları ve yosunları taradım.
“Neredeyiz biz?” diye sordum.
“Bilmem.” dedi Jas. “Çok güzel bir yer burası! Hoya, şu çiçekleri görüyor musun?”
Jas’a biraz yaklaştım ve iri çiçeklere baktım. Sarı, turuncu, mavi, kırmızı, mor çiçeklere. Ağaçların altında yetişmiş benekli mantarlara. Bence çocukluğumdan beri dünyaya biraz kötümser bakıyordum. Kayboluşumuza değil de, Jas gibi ormanın renkli tarafına baksam? Çiçekleri incelesem… dünyaya kollarımı açsam…
“Bu orman harika bir yer!” diye bağırdım. Yüzümde güller açıyordu.
Jas bana gülümsedi.
“Jas!” dedim.
“Ne oldu?”
“Rehber bize buranın pek yağış almadığını söylemişti. Ama mantarlar, ağaçlar yetişiyorsa…” Jas’a baktım.
“Bir yerlerde dere kenarı olmalı!” dedi ışıltılı gözlerle. “Hadi, Hoya! Mantarları takip edelim!”
Ben de en az Jas kadar heyecanlanmıştım. Ayakkabılarımı çıkardım ve cennetin topraklarına basarak, yalın ayaklarla Jas’ı takip ettim.
“Suyun sesini duyabiliyorum, Jas!”
“Daha hızlı!”
Jas’ın sesini zihnimde tekrarlıyorum. Daha hızlı, daha hızlı…
“Aman tanrım!” Jas’ın büyülenmiş seslerini duydum.
Daha hızlı, Hoya. Daha hızlı…
“Oha!” diye bağırdım ben de.
Karşımda güneş ışığıyla parıl parıl saf bir nehir duruyordu. Biraz durgundu ve içerisindeki küçük küçük gri balık sürülerini görebiliyordum. Çevremizdeki çiçek sayısı çok daha fazla, ağaçlar çok daha canlı, çok daha parlak bir renkte, parlıyordu.
“Aman tanrım! Şuna bak!”
Jas’ın yanına geldim ve elindeki minicik, sapsarı şeye daha yakından baktım.
“Altın bu! Gerçek altın! Bak, sana ve bana birer tane.”
Ve avcuma, bir fasülye büyüklüğündeki altın tanesi koydu.
“Bu ne kadar eder, bir düşünsene!” dedi Jas. Gerçekten altına hayran kalmıştım. Saf ve pürüssüzdü.
“Bilmem ki.” dedim. “Ama bak bir şey etmez bence; baksana, çok küçük.”
“Galiba haklısın.”
İkimiz de paçalarımızı sıyırıp ayaklarımızı suya daldırdık. Ve çevremizdeki üç boyutlu harikulade manzarayı izledik.
“Ah, şuna bak, Hoya. Balıklar ayaklarımı ekmek sandılar herhalde!”
Jas’ın ayaklarına baktım. Küçük başıklar toplanmış, Jas’ın ayaklarını öpüyorlardı.
“Bu çok iyi! Ah, çok canım yanıyor ama.”
İkimiz de kahkahalarla gülmeye başladık.

*➰

Ayaklarımızı sudan çıkardık. Jas golf pantolonumun ceplerini karıştırmaya başladı. Sonra Leidia Strambus’un Hayatta Kalma Rehberi kitabını çıkardı ve basım hatasından kaynaklı kitabın sonundaki boş dört sayfadan birini sertçe kopardı.
“Hey!”
“Bir şey yok. Sadece bir yaprağa ihtiyacım vardı.”
Jas o kağıdı güzelce katlamaya başladı. Çok uzun sürmedi. Elinde güzel, pürüzsüz bir kağıt uçak oluştu.
“Vay canına, bu müthiş olmuş, Jas!”
“Büyüyünce uçak tasarımcısı olacağım.” dedi. Yüzü gülüyordu.
“Bence çok güzel bir tasarımcı olursun.”
Jas bana gülümsedi.
“Eminim.” dedim.
Ve Jas, o güne kadarki en güzel sarılmamızı yaptı.
Jas uçağı semaya fırlattı. Kağıt uçak, göğü delermişçesine uçtu, uçtu… Derenin üstünden sıyırdı ve yükseldi.
Sonunda bir ağacın dalına takıldı.
Jas’la beraber ağaca biraz yaklaştık.
“Ben alırım.” dedim, bir elimi havaya kaldırarak.
“Aman tanrım, Hoya, dikkatli ol.”
“Endişelenme, küçüklüğümden beri ağaca çıkıyorum, sen de biliyorsun.”
“Ondan değil, bak!”
Ve ağacın bir dalını gösterdi. Uçağın tskıldığı yere çok yakın bir dalı. Çok geçmeden kuş yuvasını, ve yumurtadan yeni çıkmış kuşları görebildim. Sağır edici sesler çıkarıyorlardı.
Eyvah, bu sıkıntı oldu.
“Fark ettirdiğin için sağol Jas, dikkat edeceğim.”
Dallara basarak, ağaca yavaş yavaş ve kuşları ürkütmeden çıkmaya başladım.
Küçüklüğümden beri çok hayvan dostuydum. Kaplumbağaları kucaklayıp yolun karşısına geçirir, kuşlara şarkılar söyler, kedilere kitap okur, (barinkajansetinkıtaplığı) karıncaların yuvalarını kenarlatına toz şekerler serpiştirir ve sol kenarında bulduğum salyangozları çeplerime doldurur, evde kapağına delikler açılmış kavanozlarda beslemeye çalışırdım. Annem bana kızar ve dayak atardı. Evimde bir evcil hayvanım olsun çok isterdim ve anneme yalvarırdım, ama annem evde bir kedi, köpek, hamster, gine domuzu, kuş veya bir tavşan olsun istemezdi. Her yalvarışımda sinir krizleri geçirirdi.
“Hadi, Hoya. Çok yaklaştın!”
Elimi uçağa doğru uzattım. Kuçlar çığlık ve ferystlar atmaya başladılar.
“Hayır, kesin sesinizi! Kesin dedim!”
Ama bizim sınıf gibiydiler. Ben söylendikçe, onlar daha da bağırıyordu!
Eğer böyle devam ederlerse anneleri gelecek ve kafa derimi yüzecekti. İşimi aceleye almalıydım.
Bir ayağımı yarısı kırık bir dala koydum ve bir elimi daldan ayırarak uçağa uzandım.
Olanlar o an oldu.
Ayağımı bastığım dal kırıldı ve elim uçağa doğru uzanırken, düşeceğim anda istemsizce yavru bir kuşun kanadını yakaladım.
Ve yere düştüm.
“Hoya, iyi misin?”
Gözlerimi araladım ve Jas’ın endişeli yüzünü gördüm. Her tarafım ağrıyordu. Başım, sırtım, kollarım, bacaklarım…
Yerimde doğruldum. Jas kalkmama yardımcı oldu. Sırtımı bir ağaca yasladım.
Jas küçük yavru kuşu yerden aldı.
“Ölmüş.” dedi. “Sana dikkatli olman gerektiğini söylemiştim.
“Ne yapalım? Annesi görmesin diye gömelim mi?”
Jas hayır anlamında başını salladı.
“Daha çok küçük. Bunu burda bırakalım ki, annesi kardeşlerinin onu yuvadan attığını düşünsün. Asıl bizim hemen kaçmamız gerek.”
Beni ayağa kaldırdı.
“Yürüyebilecek misin?”
“Evet.” dedim ve Jas’la beraber kaçmaya başladık. Kuşun arkasından ona son bir kez baktım ve içimi korku dolu bir his sardı.

*

Bir süre sonra nefeslenmek için durduk. Gökyüzü turuncu bir renge bürünmüştü. Güneş batıyordu.
“Kamp alanına nasıl gideceğiz?” dedi Jas.
Ağaçlara biraz yaklaştım.
“Ağaçların yosun tutan tarafları daima kuzeyi gösterir.” dedim bilgin bilgin.
Jas kollarını bağdaş yaptı. “Bu tarz bilgileri gereksiz buluyorum.” dedi.
“Neden ki?”
“Çünkü gideceğin yerin ne tarafta olduğunu bilmiyorsan, bu bilgiler ne işe yarayacak?”
“Haklısın.”
Jas omuz silkti. “Şu yaprakları hatırlıyor gibiyim.” dedi.
“Burası sarmaşık labirenti gibi Jas, her taraf aynı.”
“Şu yoldan biraz ilerleyelim. Ağaçlar tanıdık geliyorsa devam ederiz. Gelmiyorsa geri döneriz.”
“Tamam.” dedim. Şu yaşadıklarımdan sonra tek istediğim, toplanma noktasına geç olmadan ulaşmak, sınıfa tüm yaşadıklarımızı ve altın buluşumuzu anlatıp onları kıskandırmak ve otel yatağında huzurlu bir uyku çekmekti.
“Hoya, bak! Şu ağacı hatırlıyorum. Şu muz şeklinde olan ağacı!”
“Hadi koşalım!”
Ve bize tanıdık gelen o yolda dümdüz bir şekilde koşmaya başladık.
Daha hızlı, Hoya! Daha hızlı! Daha hızlı!
“Elimden geleni yapıyorum!” dedim içimdeki sese.
Sonunda beton bir açıklığa ulaştık. Fenerleri açmış üç tane trizm otobüsü. Sıraya girmiş çocuklar…
“Başardık!” diye bağırdı Jas, ellerini çırparak. “Ormandan çıktık, hem de sağ salim!”
Yanımıza koyu kızıl saçlı bir kız ile, siyah uzun saçlı ve çekik gözlü bir kız geldi.
Mafalda McMillean ile Yue China.
“Siz ikiniz nerelerdeydiniz?” diye sordu Mafalda. “Yetişkinler sabahtan beri sizi arıyor.”
“Ormanda kaybolduk.” dedi Jas.
“Çok mu korktunuz peki?” dedi Yue.
“Elbette hayır. Bebek gibi mi görünüyoruz sence?”
“O zaman, ben sizin yerinizde olsam dönmezdim.” dedi Yue. “O ormana Cennet Ormanı derler. Bir insanın yaşaması için her türlü şey bulunurmuş. Oraya giden, dertten sıkıntıdan arınmış bir halde dönermiş.”
Ona hak veriyordum.
“Ama,” diye devam etti Yue. “Orada yaşayan herhangi bir canlıya zarar verirsen, lanetlenirmişsin. Ve sonduza kadar da o lanetle yaşarmışsın. Dedem anlattı.”
Sonra dördümüz de bir kuş ciyaklaması duyduk ve sesin geldiği yöne doğru baktık. Bir anne kuş, bir bölgede sürekli ötüyor ve dairesel bir rotada uçarak etrafı gözlüyordu.
Aniden vücudumdaki tüm tüyler havaya kalktı.
“Her neyse,” dedi Mafalda. “Yue bu tarz hikayeler uydurmayı çok sever. Korkmanıza gerek yok yani.” Bunu söylerken bana bakıyordu.
Bir süre Mafalda’nın sözlerine inanmaya ve sakin kalmaya çalıştım.
Yetişkinlerden bir dolu azar işittikten sonra nihayet otobüsün, insanı sımsıkı saran yumuşak koltuklarına kurulduk. Rehber ise dört saat boyunca, ormanda tek başımıza hayatta kalmayı başardığımız için, yarın sabah Jas ile beni kurdeleyle ödüllendireceğini söyledi. Yol boyunda gökyüzündeki yıldızları izledim ve hayaller kurdum. Otele gelince o kadar yorulmuş ve ağırlaşmıştım ki; yaşadıklarımızı anlatma işini Jas’a bıraktım. Sıcacık yatağıma gömülüp derin bir uykuya daldım. Muhtemelen 29. koyunda…
Sevgiler,
Hoya

1. Bölümün Sonu

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

154okunma 39beğeni 10yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.