4. bölüm · ALPHA

2.2 - Köy ve Borç

Batuhan Kalkan

Rıza Bey evden çıktığında hava hâlâ aydınlanmamıştı. Kar, gece boyunca dinmeden yağmış; yolları silmişti. Ayak izleri kısa sürede kayboluyor, sanki kimse bu köyde yürümüyor gibi bir görüntü bırakıyordu. Oysa herkes yürüyordu. Herkes kendi yükünü bir yerden bir yere taşıyordu.

Rıza Bey çizmelerini giydi, kapıyı sessizce kapattı. Naime Hanım arkasından bakmadı. Baksa da bir şey değişmezdi. Köyde erkeklerin sırtındaki yük görünürdü ama kadınlarınki sessizdi.

Yol boyunca başını eğik tuttu. Köy küçük yerdi. Gözler çabuk fark eder, ağızlar çabuk konuşurdu. Hele bir de fakirsen, herkes seni daha yakından izlerdi. Çünkü yoksulluk bulaşıcı sanılırdı.

Bakkal Mehmet Efendi'nin dükkânı köyün tam ortasındaydı. Önünden geçen herkesin uğramak zorunda kaldığı bir yerdi bu. Borcu olan da, olmayan da aynı kapıdan girerdi ama içeri girerken hissettikleri farklı olurdu.

Rıza Bey kapıyı itti. Zil çaldı.

Mehmet Efendi başını kaldırdı. Gözleri hızlıca Rıza Bey'in yüzünde dolaştı. Hesap, bakıştan önce gelirdi.

"Kolay gelsin," dedi Rıza Bey.

"Gelsin," dedi Mehmet Efendi.
Sonra durdu.
"Geç kaldın."

"Biliyorum."

Defter açıldı. Sayfalar çevrildi. Rakamlar, birbirine karışmış izler gibiydi. Kimin ne zaman ne aldığını bu defter dışında kimse hatırlamazdı.

"Bu ay da zor," dedi Mehmet Efendi.
"Bu ay zor olmayan ne var?" diye karşılık verdi Rıza Bey.

Mehmet Efendi kalemi elinde çevirdi.
"Bir de duyum aldım," dedi, sesini biraz alçaltarak.
"Eve köpek almışsın."

Rıza Bey'in kaşları hafifçe çatıldı. Demek başlamıştı.

"Yavru," dedi kısa bir cevapla.
"Sahipsiz."

Mehmet Efendi omuz silkti.
"Rıza, yanlış anlama ama sen kendine zor bakıyorsun."

Rıza Bey sustu. Bu cümleye verecek bir cevabı yoktu. Çünkü doğruydu. Ama bazı doğrular, söylenmemeliydi.

"Ben karışmam," dedi Mehmet Efendi.
"Ama köy konuşur."

İşte burası, Rıza Bey'in en iyi bildiği yerdi. Köy konuşurdu. İnsanların yüzüne bakmadan, arkalarından. Birinin açlığını, birinin çaresizliğini, birinin merhametini diline dolardı.

Borç bir kez daha yazıldı. Kalem deftere bastırılarak çekildi. Sanki her çizgi, Rıza Bey'in omuzlarına biraz daha ağırlık bindiriyordu.

Dükkândan çıktığında hava biraz açılmıştı. Köy meydanında birkaç kişi vardı. Selamlar kısa, bakışlar uzundu. Birkaç fısıltı duydu ama dönüp bakmadı. Bakarsa, orada kalacağını biliyordu.

Caminin yanından geçerken, eski ceviz ağacının altında birini gördü.

Deli Fikri.

Her zamanki gibi oradaydı. Sanki köyün kenarına çivilenmişti. Üzerindeki ince mont karla ıslanmıştı. Ama üşüyormuş gibi durmuyordu. Gözleri canlıydı.

"Rıza," dedi gülümseyerek.
"Borç büyümüş."

Rıza Bey durdu.
"Sen nereden biliyorsun?" dedi sertçe.

Fikri omuz silkti.
"Borç insanın sırtından anlaşılır. Senin sırtın çökmüş."

Rıza Bey istemsizce güldü. Kısa, acı bir gülüş.
"Sen deliysen, biz neyiz?" dedi.

Fikri ciddileşti.
"Biz korkuyoruz," dedi.
"Ben korkmuyorum."

Bu söz, Rıza Bey'in içine dokundu. Çünkü doğruydu. Fikri, köyde kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı için özgürdü. Rıza Bey'in ise kaybedecek çok az şeyi vardı ama onları da kaybetmekten korkuyordu.

"Eve köpek gelmiş," dedi Fikri.
"İyi olmuş."

"Niye?" diye sordu Rıza Bey.

Fikri başını yana eğdi.
"Çünkü bazı evler nefes ister."

Rıza Bey cevap vermedi. Ama bu söz, içinin bir köşesinde yer etti.

Eve döndüğünde Alpha uyuyordu. Naime Hanım sessizce başında durmuş, onu izliyordu. Rıza Bey içeri girince başını kaldırdı.

"Köy konuşmaya başlamış," dedi Naime Hanım.

"Biliyorum."

Bir süre sessizlik oldu. Sonra Rıza Bey Alpha'ya baktı. Küçük beden, sobanın sıcaklığında huzurluydu. O an, dışarıdaki bütün fısıltılar anlamsızlaştı.

"Bırak konuşsunlar," dedi.
"Biz susarız."

Alpha, uykusunda hafifçe kıpırdadı. İçinden geçen duygu netti ama kelimesizdi:

Buradayım.

Ve bazen, bir köyün bütün seslerine karşı, tek bir canın varlığı yeterdi.