Allan Harvey kitap kapağı

3. bölüm / 3

üçünü bölüm.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: üçünü bölüm.

I

1 nisan, 1975

baharın gelmesiyle yavaş yavaş soğuk etkisini yitiriyordu. normalde bu havalar insanlara iyi hissettiriyor olması gerekirken ona daha çok can sıkıcı geliyordu, o kış insanıydı. ne anlardı ki, sıcaktan. gözlerini kapayarak başını sıraya doğru yasladı. okulda ders dinlemekten sıkılmıştı, kütüphaneye gitmek ve kitap okumak istiyordu. kendini orada daha güvende hissediyordu. babasıyla ava çıktıklarından beri araları biraz daha iyiye gidiyor gibiydi. yani buzdan duvarlar biraz alçalmıştı fakat bu babasına ısındığı anlamına gelmiyordu. annesinin ölümünü ona yoruyordu, kendini suçlu hissetmekten ancak bu şekilde kaçabiliyordu. çoğu şeyle yüzleşmek yerine artık kaçmayı tercih ediyordu. bu da bazı sorunlarından kurtulmasını sağlamak yerine daha çok dibe batmasını sağlıyordu. kaçmak onun gibiler için çözüm değildi. gözlerini pencereden ayırıp tahtaya yöneltti, bir sürü yazı görünce şaşırdı. ne ara bu kadar ders işlenmişti ki? hiçbir şeyin farkında değil gibiydi. bazen gerçeklerle ve hayal arasında gidip geliyordu. bu da çoğu şeyi kaçırmasını sağlıyordu. bazen yaşamıyormuş gibi geliyordu ona.

yaşamak neydi ki; nefes almak mıydı, yoksa düşünceler içinde boğulmak mı, dahası yaşamak kanlı canlı olmaktan mı ibaretti sadece. belki de yaşamak sadece nefes almaktı, biraz abartıya kaçıyor olabilirdik. ama içinde ki boşluk bunun cevabı olmadığının kanıtıydı, yaşamak neydi? hepimiz bir amaç için mi yaratılmıştık felsefecinin dediği gibi. sonra sorunun yanlış olduğunu hissetti, daha çok şöyle olmalıydı; yaşadığımızı nasıl hissedebilirdik, etim var, kemiğim var evet. buradayım, ama değilim. o zaman ben var mıyım? başını iki elinin arasına aldı ve derin bir nefes verdi. varoluşsal sancı çekmek için çok iyi zamanlama diye düşündü. yıllardır o kadar bomboş hissetmişti ki, şimdi soruyordu kendine, ben yaşamış mıydım.. kafasını iki yana salladı, düşündükçe saçmalıyordu ve bu bir çıkmazdı. tek bir düşünce bir sürü düşünceyi ve bir sürü soruyu uyandırıyordu. içinin sıkıldığını hissetti. gözlerini tekrar tahtaya döndürdü, freud'un id ve süper egosu konusu işleniyordu.

"evet, freud id'i arzuların ve isteklerin bastırılmadığı ve anında tatmin edilmesini yani haz ilkesi tarafından yönlendirilir. bu ihtiyaçlar tamamen karşılanmazsa sonuçları kaygıyı ve gerginliği uyandırır. bebeklerin ve çocukların genelinde id'i görebiliriz, bir bebek acıktığında istediğini alana kadar ağlaması gibidir. bazen bazı durumlarda bunu yetişkinler de bile görmekteyiz." daha sonra tahtaya döndü öğretmeni ve devam etti sözlerine, "freud'a göre ego id'den gelişir ve id dürtülerinin gerçek dünya da kabul edilebilir bir şekilde ifade edilmesini sağlar. 'ego dış dünyanın etkisi altında biçim değiştiren id'in o parçasıdır.' " diye devam ettiğinde dinlemeyi bıraktı. bu konuyu geçen hafta da işledikleri için canı sıkılmıştı. sanki içten içe sizde bu eksik demeye çalışıyordu. gözlerini kapayarak, id'in neden aklına takıldığını düşündü. annesiyle yaşadıkları an gözlerine gelir gibi olduğunda nefesi kesildi.

"düşünmemeliyim.." diye mırıldandı kendi kendine. bu sıralar sürekli kendisiyle konuşuyordu, ava'yla da az konuştukları için daha çok içine kapanmıştı. sınıfta sürekli göz önünde olmaktan da nefret etmeye başlamıştı. dudaklarını büzerek zilin çalması için tanrı'ya dua etti. yoksa sıranın başında kafayı yiyecekti ve bu hiç iyi olmazdı. o sırada ön sıralardan birkaç kızın fısıldaşmalarını duydu ve adı geçiyordu. içten içe gülmüştü, acaba yine ne yumurtluyorlar hakkımda diye düşünse de daha sonra bunu bilmek istemediğini fark edip tekrar saate döndü gözleri. zaman geçmiyordu, sanki bilerek yavaş ilerliyormuş gibiydi. içi daha da sıkıldı, zamanın hızlı geçmediği zamanlarda illa ki kötü bir şey oluyordu.

"bu sefer ne olacak?" diye sordu kendi kendine, gözlerini kapadıktan sonra sıkkınlıkla yanaklarını şişirip ofladı. kızların hâlâ kendisi hakkında bir şeyler konuştuklarını duyduğunda sesini alçaltıp, "biraz daha ağzınızdan ismim çıkarsa farklı konuşacağız." sesi fazla sert ve öfkeli çıktığından kızların sesi kesildi. daha sonra sadece öğretmenin sesi kaldığında kafasının rahatladığını hissetti. bu sıralar cidden en ufacık bir ses, en ufacık bir çıtırtıya tahammülü kalmamıştı. gözlerini tekrar saate döndürdü, zilin çalmasına iki dakika kalmıştı ve o iki dakika saatlerce sürmüştü.

okuldan dışarı adımını attığında derin bir nefes verip bisikletine ilerledi. bugün ava ile buluşma kararı almadıkları için tek gidecekti. büyük bir üzüntüyle bisikletine bindi, o sırada gözlerini istemsiz onun olduğu yöne çevirdi. birkaç kızın onun önünde durmuş hararetli bir şekilde konuştuklarını duydu, daha dikkatli baktığında onların kendisi hakkında konuşan kızlar olduğun görünce dayanamayıp bisikleti tekrar yerine koydu ve o yöne doğru ilerledi. o kadar dalmışlardı ki, arkasında olduklarını bile fark etmemişlerdi. gülümsedi, bu onun için daha iyiydi. yavaşça aralarına girerek alaylı bir ifadeyle konuşmak için dudaklarını araladı, onun öncesinde kızın kendisi hakkında saçma şeyler söylemesi onu daha fazla güldürüp takındığı ifadeyi bozacak olsa da kendini tutarak bu ifade de durmaya çalıştı. "seninle ne ara sevgili olmaya karar verdim, sanırım bundan benim haberim yok, bir aydınlatsana beni." alçak alaycı bir sesle dediğinde kız olduğu yerde kaskatı kesildi, söyledikleri boğazında düğümlendi. "s- senin ne işin var burada?" diye sordu o kadar şaşırmıştı ki sesi alçalmış ve kesik kesikti.

omuzlarını silkerek, "asıl sen ne haltsın?" dedi, sakince ona baktı. kız hiçbir şey diyemeyince yavaşça ona doğru eğilip kulağına, "bir daha bu kıza saçmalarsan, -durakladı, sesi keskinleşti.- iyi şeyler olmaz. - geri çekilip gülümsedi, -iyi günler dilerim." dediğinde kız koşarak oradan uzaklaşmıştı. arkadaşları ise sessizce arkasından gülmüştü. içinden o kıza acıdığını hissetti, ama anlıktı geçmişti. onlar gidince ava'ya bakmadan utanarak başını öne doğru çevirdi. "kusura bakma, benim yüzümden.." dedi, daha önceki cesaretinden eser kalmamıştı. şimdi kekeleyen oydu ve bu durumdan nefret etmişti.

"gerek yoktu, yani gelip tehdit etmene. ben hallederdim, neyse iyi günler sana." deyip çantasını yerden aldı. onu durdurmak için ileri atılsa da ava sadece sertçe ittirerek arkasına bile bakmadan gitmeyi tercih etmişti. "lanet olsun!" diye mırıldandı. son yaşadıklarından sonra kendisini görmek istememesini anlıyordu fakat böyle yapıyor olması kalbini fazlasıyla kırıyordu. ondan nasıl özür dileyeceğini bilmiyordu. bisikletini olduğu yerden kaldırıp hızlıca bindi, kütüphaneye gitmekten vazgeçmişti. oraya giderse büyük ihtimalle kafayı yiyebilecek bir şekilde anılarla yüzleşmekten korkuyordu. kaçmak en iyisi gibi görünse de başına büyük şeyler açacak bir unsura dönüşmek üzereydi, o sıralar bunun farkında bile değildi.

II

"i know i gave up things and even fucked up dreams.
but you've been here and now i ain't ready to change
cause when the weight i pull
begins to tear my rope
i know you'll carry me the rest of the way*" (landon tewers, kill me.)

25 kasım, 1984

"sadece öyle bakacak mısın?" diye sordu, gözlerini genç kadından ayırmayarak. sıkıntıyla nefes verdi olduğu yerde gerinerek daha sonra gözlerini ona doğru döndürdü, "ne yapmamı istiyorsun?" diye rose sorduğunda, omuzlarını silkti. "konuşmamız gerekmez mi, terapi için?" dedi. rose oflayarak gözlerini ovaladı, "konuş o zaman!" dediğinde şaşkınla baktı ona. "ne var, niye öyle bakıyorsun?" dedi rose tersleyerek. "senli benli konuşuyorsun ve bıkmışsın gibi geldi.." dedi, sesi gittikçe kısılmıştı. ona öyle bir can sıkıntısıyla bakmıştı ki, olduğu yerde gömüldüğünü zannetti. ellerini önde birleştirerek, bir süre öylece durdu. daha sonra konuşmak için dudaklarını araladı. "kafam fazla dağınık, biraz daha dağıtmak için oyun oynamak ister misin?" diye sordu, başını evet anlamında sallasa da içten içe neden diye sormak istiyordu fakat kendisi psikolog değildi ve ona anlatmazdı büyük ihtimalle, bu yüzden vazgeçmişti.

"ne oynayacağız?" merakla sorduğunda yavaşça eline uzandı, normalde yakınlık kurmaları yasaktı. elini çekmek için hamle yapsa da sıkıca tutmuştu rose ve kendine çekmişti. "şimdi elini iyice açmanı istiyorum." hâlâ ne yapmaya çalıştığını anlamasa da komutlarını yerine getirerek elini açtı, biçimli ellerinin üstünde sargı bezi bulunuyordu, -geçen ki olaydan sonra daha yaraları tam olarak iyileşmemişti- ve rose'un eline kıyasla fazla büyüklerdi. "ben soru soracağım ve sen de aklına ilk gelen şeyi söyleyeceksin, bu oyunu şimdi uydurdum. hem biraz terapi de yapmış oluruz, içini dökersen tabii. kurallar şöyle, - o sırada parmaklarını avcunun içinde gezdirdiği için tüyleri diken diken olsa da kendini tuttu.- eğer pas geçersen, veya yalan söylediğini sezersem, -bir an da parmağını geriye doğru sertçe eğdiğinde acıyla inledi.- yani cezamız bu olacak tamam mı?" dediğinde duraklayıp, "ama sana bunu yapamam ki ben.." dedi allan, zarar vermek istemiyordu rose'a, ne kadar ona bir şeyler anlatmak istemese de onunla arasında farklı bir bağ vardı.

"alt tarafı bir parmağımı bükeceksin, ne abarttın?" dediğinde yüzünü düşürdü allan, "tamam o zaman bana yapmıyoruz, tek ceza alan sen ol. her zaman sen mi yalan söyleyeceksin.." dedi. bir süre sustuktan sonra dayanamayıp sordu, "bu oyun daha farklı değil miydi" diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı allan. "evet, ama yasak o yüzden öyle bir girişimde bulunamayız." rose dediğinde yavaşça yaklaştı, "risk alamaz mısın?" alkol almaları ikisi içinde iyi olmayacağının farkındaydı ki zaten bu yüzden istiyordu, risk onu hep heyecanlandırıyordu. rose düşünerek bir süre öyle durmasının ardından, "çok içmek yok?" diye ona işaret parmağını göstererek kızdığında gülerek başını salladı. rose'un ilk defa bu yanına denk geliyordu, bundan önce ona bir kere bile bu şekilde resmiyet dışında konuşmuşluğu olmamıştı. nedenini anlamasa da, bu halini sevmişti. istediği bu muydu bilmiyordu ama rose'un şu anki halini öncekine tercih edebilirdi. rose, odaya geri döndüğünde elinde iki tane şişe vardı. "çok içmeyecektik?" diye sorduğunda omuzlarını silkti, "sana kim çok içeceksin dedi ki?" şişeleri bir kenara koydu ve ardından ona dönerek, "hadi yere oturalım." dedi.

yere oturmak için yataktan yavaşça kaydı ve bağdaş kurarak tam önüne oturduğunda dizleri dizine değmişti. ikisi kısa bir süre sessizce oturduktan sonra rose sessizliği bölmek için dudaklarını araladı, "ilk ben başlıyorum o zaman." dediğinde, onaylayarak başını sallamakla yetindi. "klasik bir soru soracağım, aklıma soru gelmiyor. en büyük yalanın?" dedi. gözlerini ona çevirerek, "gerçekten bunu mu soruyorsun?" daha sonra omuzlarını silkti, "hiç yalan söylemedim." dediğinde rose gözlerini açarak ona baktı. "hiç olduğuna emin miyiz?"

"yalan söylemiyorum, daha çok söylememeyi tercih ediyorum. eğer söylemiyorsam bence yalan sayılmaz."
"bana hiç inandırıcı gelmedi?" yavaşça alkolü uzattı, "bir yudum al."

"büyük yalandan kastın ne?" diye sordu, alkole bakmayı kesip ona doğru döndü gözleri. "illa ki yalan söylemişsindir, bence yalan söylemeyen insan insan değildir.." gözlerini ondan kaçırmıştı rose. geriye doğru yaslandı ve derin bir soluk alıp, "söylediğim oldu fakat abartılacak bir şey değil. tabii polisler hariç sanırım, onlara bir sürü yalan söyledim." rose aniden önüne tekrar şişeyi koyduğunda inanmadığını anlamıştı fakat inanmamasının sebebini farklı olduğunu biliyordu. yavaşça alkolü alıp kapağını açtı, "tamam, içiyorum." diyerek bir yudum aldığında elinden alıp geri yerine koydu. "iyi, şimdi sıra sen de." sesi soğuk çıktığı için gülümsemeden edemedi, elini önünde kavuşturarak bir süre öylece düşündü. "peki, senin en büyük yalanın ne?" diye sorduğunda gözlerindeki öfkeyi görünce sormasa mıydım, diye sormuştu kendi kendine.

rose, bir süre öylece eline odaklanmış bir şekilde sessizce beklediğinde onun karar vermeye çalışıyor olduğunu anlamıştı. sonra yeşile kayan gözlerini ona çevirdiğinde meraklı gözlerle onu seyretti. "söylemeyi planlamıyordum fakat içimde tutmaktan çok fazla sıkıldım." gözlerini tekrar yere çevirirken, "nereden başlasam bilmiyorum.." sıkkın bir ifadeyle devam etti sözlerine, "bundan birkaç yıl önce erkek kardeşim çok fazla rahatsızdı, o sıralar deneyimsiz olduğum için ve onun bazı sorunları olduğunu fark edemedim. bir gün çok fazla içip gelmişti, kafası iyi değildi. tuhaf davranışlar sergiliyordu. - bir süre durakladıktan sonra gözlerini kapattı.- o an bir şeyler oldu ve bilmiyorum, çok fazla karışıktı, her şey aniden gelişti. - sonra gözlerini tekrar açıp ona baktı ve omuz silkti.- öldü, evet birini öldürdüm ve şu an sana ilk defa söylüyorum. sanırım fazla büyük bir yalan sayılmaz fakat normal de şu an psikiyatrist değil de benim de buralarda bir yerde olmam lazımdı."

"ölümünü çarpıttın yani?" diye sordu, allan. ona sadece derin bakışlarla baktı, ikisi bir süre öylece sustular. "bana seni anlıyorum demenin sebebi bu muydu, rosie?" o tek kelime bile etmeyince devam etti sözlerine, "eğer buysa üzgünüm ama yanılıyorsun. ben birini öldürürken gayet aklım yerinde ve hata olmadan yaptım. bir nevi insanlar benim için zevk unsuruydu, ve ben de onlara istediğimi yapıyordum. ama sana gelince -durakladı, tepkisini görebilmek için ona bakmıştı.- sen isteyerek ve bilerek yapmadın, hataydı."

omuzlarını silkti, "her neyse, sıra ben de." diyerek konuyu değiştirdi. sanki bu şeye daha fazla devam etmek istemiyormuş gibi öylece bakındı etrafa sonra geri pes ederek dudaklarını araladı. "hiç pişman olmuş muydun?" dediğinde alkole uzandı eli, "anlatmayacak mısın?" diye sordu tekrardan rose. "ayık kafayla anlatırsam, aslında sarhoş kafayla da iyi olmaz.." gözlerini acıyla kapadı, zaten bu sıralar o anıları yazmaya çalıştığı için kötü hissediyordu. geçmiş konularını açmak karanlık kuytu ve hiç bitmeyen bir yol gibiydi. işin içinden asla çıkamıyordu. bu konuyu nasıl anlatabilirdi ki, pişman olduğu tek bir şey olmuştu ve o olaydan yıllardır kaçıyordu. alkolden birkaç yudum aldıktan sonra sözlerine devam etti.

"o zamanlar on yedi yaşına girmiştim, her şey yolundaydı. ben öyle sanıyordum. bir kız vardı, ismi ava. o zamanlar en yakın arkadaşlarımdan biriydi, beraber kitap okurduk, bir ara yazı yazmışlığımız bile vardı. çok güzeldi, -dudakları manidar bir şekilde kıvrıldı, alkolden bir yudum daha aldı.- onunlayken kendimi annemleymişim gibi hissederdim, bana hep annemi hatırlatırdı. -derin bir iç çekti.- zaten annemi hatırlatıyor olması yüzünden bana farklı hissettiriyordu. o sıralar ataklarım, içsel çatışmalarım ve anlam veremediğim bazı hisler beni yavaşça içine çekiyordu. bir yıl öncesinde başlamıştı bu, bir yıl sonrasında daha çok artış göstermişti. öfkem çok çabuk patlak veriyordu, bir hareketim diğerine uymuyordu.

fazla dengesiz bir ruh halindeydim ve bu ruh haliyle beraber hiç olmadık yerlerde sanrılar görmeye ve sesler duymaya başlamıştım. bir gün hatırlıyorum, beraber her zamanki buluşmalarımızdan birini gerçekleştiriyorduk. - alkol şişesi bittiğinde rose'un izin vermesine bakmadan diğer şişeyi kaptı. içmezse devamını getiremeyecekti biliyordu. - çok güzeldi, yanında en sevdiğim kitabı getirmişti, o zamanlar ikimizin en çok sevdiği kitaplar; dostoyevski, yer altından notlar, edgar allan poe, kuyu ve sarkaç, leonid andreyev, şeytanın günlüğü ve goethe'nin genç werther'ın acılarıydı. bunları bazı bizim için özel sayılan günlerde tekrardan okurduk. bilmiyorum, bunu yapıyor olmamızın bir sebebi yoktu, o an istiyorduk ve yapıyorduk." birkaç yudum daha aldıktan sonra başını geriye yasladı, sanki o güne gitmiş gibi bir hali vardı.

"düşüncelerimden kurtulamadığım, kendimle boğuştuğum, anlam veremediğim hislerle karşılaşmamak için sürekli kendimi onun yanında bulurdum. ona söylemedim hiç ama o fark ediyordu ve bana sürekli yer altından notlar'ın şu sözlerini fısıldardı, "insan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. utanırız bundan, insan olmayı yüz karası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. zevk duyuyoruz bundan. çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız." koca bir yudum daha adem elmasından inerken, rose yavaşça yaklaştı ona.

gözleri dolmuştu, "o zamanlar insan olmak ağır gelirdi, toplumdan uzaklaşmak için elimden ne geliyorsa yapardım. zaten bazı olaylar sonucunda kendimin insan olmadığımın kanısına bile vardığım zamanlar oluyordu. benim için fazla sıradandı, insan olmak. - buruk bir şekilde güldü, gözlerini rose'a çevirdi.- bazen bir katil bile pişman olabiliyor, biliyor musun? - gözleriyle seyretti rose'u bir şey söylemeyince alkolden bir yudum daha alıp devam etti.- "yanında bu sefer bir masal kitabı getirmişti. yanıma oturdu ve gülerek, 'küçükken babam hep bu masallardan okurdu, şimdi ben de sana okuyacağım.' dedi." durdu, elinde bitmiş şişeye bakıp ona döndü. "başka yok değil mi?" diye sorduğunda rose doğruldu.

"fazladan birkaç tane daha getirmiştim, yatağın altına sakladım." dediğinde ona şaşkınlıkla baktı, "evet, yasak fakat risk severim. bir tanesini bana ver." elindeki alkolden birini ona verdi. "şimdi devam et, yoksa kafanı bir yere gömüp bir daha oradan çıkmayacaksın diye korkuyorum." rose alayla gülerken alkolün kapağını açmış birkaç yudum içmişti.

"o masalları okurken ben orada değildim. aklımı kaybetmiş gibiydim, annemin yanmış cesediyle karşı karşıyaydım, bana yaklaştığını hissediyordum. sana bunu nasıl anlatabilirim ki, rose. öyle bir sanrıydı ki, ben onun gerçek olmadığını bilsem de bilmiyordum. oradaydı annem ve bana masal anlatıyordu, yanmış cesedinden çıkan iğrenç böcekler ve o kötü koku. bana nefretle bakıyordu, içimden bir şeylerin koptuğunu hissediyordum. derin bir korku ve anlaşılmaz duygularla kaplıydım. ve o an kendimde değildim, kendimde değildim rose!" gözlerinden birkaç damla düşerken fısıldadı, "değildim." burnunu hafifçe elinin tersiyle silip şişeyi kafasına dikerek diğerine geçti. "onu öldürürken bile karşımda annem var sanıyordum. annem haykırıyordu, annem ağlıyordu. kendime geldiğimde onu orada cansız halde bulduğumda benim için her şey bitmişti. kendimi öldürmek istedim, birçok şey geçti aklımdan. önünde oturup saatlerce kalkması için sarstım onu, öldüğünün farkındaydım. ama yaşıyor olmasını istiyordum, en çok onun yaşamasını istiyordum rose." dudaklarını büzdü, "ben bir şeytanım." diye fısıldadı.

"evet, ağladım, yıkıldım fakat ölümünden gayet ciddiyetle söylüyorum. büyük bir haz duydum, onu yakarken de bu hazdan nefret ettim. ateş, benim içimdeki arzuların şekliydi. içimdeki fırtınalar, arzular hepsi ateşin renklerinden oluşuyordu. ben öfke cinayetleri işlemedim, ben sadece içimdeki dürtülere engel olamayan bir şeytandım o kadar." bir alkol şişesini daha bitirdikten sonra ona doğru çevirdi kafasını, gözlerini dikti. "sence gerçekten iyileşecek miyim?" diye sordu, cevabını duymadan hafifçe gülerek, "iyileşmek diye bir şey yok rosie, özellikle benim gibi şeytanlardan bahsediyorsak." durdu bir süre sonra iç çekip devam etti. "rosie, onun seslerini hâlâ kulaklarımda duyabiliyorum, görüntüsünü hiç unutamadım. lanet olsun, onu o kadar çok özlüyorum ki, yanımda olmasını istiyorum bazen. - dudaklarından bir hıçkırık çıktığında ağlamış olduğunu daha yeni fark ediyordu, - o ben istemesem bile yanımdaydı, ben neden beni üzmek istemeyen insanlara zarar veriyorum. herkesi kendimi uzaklaştırıyorum fakat onlar bir şekilde beni bırakmıyorlar ve sonuç ne biliyor musun?!" ağlarken öfkeyle dişlerini sıktı. "onları öldürüyorum ve bundan büyük haz alıyorum. zevk duyuyorum, onlar acıyla haykırırken ben bu durumdan hiç olmadığı kadar büyük bir arzuyla devam ediyorum ve keyif alıyorum! " göz yaşlarını sildi, geriye yenileri gelirken, "ne iyileşmesinden söz ediyorsun, iyileşsem bile değişmeyecek çünkü bu benim içimde var. ben insanları öldürmekten tahrik oluyorum." bir süre sessizleşti ve ağladı. elini yüzüne kapatarak ağlarken bir kez daha kendinden nefret etti.

rose, doğrulup ona doğru yaklaştığında sesini çıkarmadı. "buraya gel.." diyerek kendine çekip sarıldığında uzun zamandan sonra ilk defa sarsılarak birinin yanındayken ağlamıştı. kokusunu içine çekti, adı gibiydi. o an ani bir refleksle onu ittirdi, ona yaklaşmamalıydı. kimse ona yaklaşmamalıydı, biliyordu en ufak bir kıvılcımda tekrardan neler yapabileceğini. "teşekkür ederim ama gerek yok. uzak durmamız bence en iyisi." masaya doğru giderken, "burada kalacağım, yatağında uyuyabilir miyim?" diye rose sorduğunda ona şaşkınlıkla baktı. "hastane de nöbet sırası ben de ve şu an saat gecenin bir yarısı, oldukça uykum var bir iki saate giderim merak etme." diyerek onu bir şey demesine izin vermeden yatağa uzandı.

"ben kendime ruh hastası diyorum da, bu başka bir boyut." diye mırıldandı kendi kendine rose'a bakarken, daha sonra önüne bir kağıt çekip tekrar gözlerini yatağa doğru döndürdü. rose, gözleri kapanmış bir şekilde uykuya dalmak üzereydi, beyaz teni ve siyah saçlarıyla oldukça bir meleği andırıyordu. ona göre fazlasıyla saftı, tekrar önüne döndü ve kalemi alıp yazmaya koyuldu. sanki geçmişi yeterince deşmemiş gibi tekrar deşmeye koyuluyordu. "artık kaçmak yok!" diyerek birkaç kelime karaladı.

III

"ben bir şeytanım,
azrail'i peşinden sürükleyen,
ölümü beraberinde dağıtan,
ben bir şeytanım,
ateş'in tek bir arzusuna muhtaç,
ateş'ten daha sıcak ve soğuk,
ben bir şeytanım,
boşluğun içinde,
derin fısıldamalar,
acılar eşliğinde,
tanrı'nın küçük sofrasından uzakta,
ama bir o kadar da tanrı'ya yakın,
ben bir şeytanım,
tanrı'yı oynuyorum,
kumarım,
ölüm ve yaşam,
hançerimde oluk ve
kırmızı kanlar,
ben bir şeytanım,
elimde bir ruh ve ceset,
günahlarım,
arzularım,
zevklerim,
ölümle dans ediyorum,
ben bir şeytanım,cehennemi arzuluyorum,
cehennemin en dibinde!
acılar ve ağlamalar eşliğinde,
şiir ve leş kokan kelimelerimle sesleniyorum sizlere;
"ben bir şeytanım, ateşten yaratıldım, ateşten yok edileceğim!"

6 nisan, 1975

dudaklarını büzerek saatlerdir hazırlamak için uğraştığı ortama döndü gözleri, şu anlık idare eder gibiydi. kolundaki saate bakıp hızlıca kitaplıkların arkasına saklandı, gelmek üzere olmalıydı. iki saattir çalıştığı bu ortamı beğenip beğenmeyeceğini fazlasıyla merak ediyordu. kitapların arasında yavaşça gezindi, gözlerini oradan ayırmadan içindeki mutluluk ve heyecanla bekliyordu. kendini tekrardan affettirmek için yaptığı bir girişimdi bu. özellikle kütüphaneyi seçmişti çünkü onlar için burası fazlasıyla özel bir yerdi. bir kere tüm anıları burada geçmişti, kendilerini okuldan attıktan sonra buraya gelmekten keyif alıyorlardı. o geldiğinde hafifçe arkasına dönüp eline bir kitap aldı ve onunla ilgileniyormuş gibi davranırken onun yüzündeki ifadeyi seyrediyordu. yüzündeki yarı sevinç ve şaşkınlığı gördüğünde gülümsemeden edemedi, her şeye rağmen kendini affettirmekte üstüne yoktu. yavaşça kitabı yerine bırakırken oraya doğru ilerledi, sanki asla saatlerce burada değilmiş gibi büyük bir şaşkınla girdi içeri. "sen.. burada mıydın?" diye sordu, heyecanla çıkan sesine engel olamadan.

ava'nın yavaşça yüzünün düştüğünü görünce içten içe bir şeyler kırıldığını hissetse de durmadı ve yanına doğru ilerledi. "ben gelmezsin diye düşündüm, bunları hazırladım. tamam biliyorum bunlar affetmen için yeterli sebep değiller ama, -yavaşça gözlerine büyük bir istekle baktı.- ben bu sıralar fazlasıyla saçmalıyorum, o günde sana söylediğim şeyler hafif değildi. kahretsin, tam bir aşağılık herifin teki gibi davrandım sana, sadece -derin bir iç çekti, başını hafifçe öne eğdi.- isteyerek yapmadığımı bilmeni istiyorum. o sözleri söylerken gerçekten onları kast etmiyordum." dudaklarını büzerek yüzünü inceledi. ava bir süre düşündükten sonra omuzlarını silkti. "buraya gelip bunları gördüğümde zaten affetmiştim seni." dediğinde yüzünde koca bir gülümseme yerleşti. "e, o zaman kitap okuyabiliriz, öyle değil mi?" diye sordu. gülerek başını sallamakla yetindi ava.

eve döndüklerinde ava aniden durarak ona doğru döndü, "bugünler de, aslında söylesem mi bilmiyorum. biraz tuhafsın, bazen çok iyi oluyorsun şu an da da olduğu gibi ama bazen de hiç ummadığım biri olup çıkıyorsun. bana neden bir şeyler anlatmadığını merak ediyorum." diyerek onun cevabını bekledi. tabii ki de buna verebileceği herhangi bir cevabı yoktu çünkü kendisi de kendini anlamıyordu. ne diyeceğini bilemeyerek öylece etrafa bakındıktan sonra ona doğru döndü, "bazen ben de kendimi anlamıyorum. anlatabileceğim pek bir şey yok aslında. sadece fazla gidip gelmelerim oluyor, neden oluyor anlayamıyorum. isteyerek olmuyor.."

"sadece sormam gerek diye düşündüm, eğer anlatmak istersen buradayım. ama lütfen öyle olduğunda beraber çözmemiz için bana izin ver..-durakladı ve omuzlarını silkti.- seni öyle görünce üzülüyorum." gülümsedi allan, onu her zaman anlıyor olmasından o kadar mutlu oluyordu ki, bazen kendi kendine evde sırıtıp duruyordu. "bugün kırmayıp geldiğin için teşekkür ederim, ava." dedi gülümseyerek daha sonra arkasını dönüp gidecekken ava onu durdurarak boynuna sarıldı. bu hareketi beklemediği için önce şaşkınla durakladı, burnuna onun yasemin çiçeği kokusu geldiğinde boynuna gömdü yüzünü. bir süre öyle durdular, kalbi hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu, onun kokusunu ve sıcaklığını hissetmek iyi gelmişti. geri çekildiklerinde boşluğa düşmüş gibi hissetse de içi hâlâ huzurla doluydu. annesinden sonra birine sarılmak iyi gelmişti. ava kırmızı yanaklarıyla gülümseyerek heyecanla, "içimden geldi, özür dilerim." dediğinde gülmeden edemedi. "hayır, özürlük bir şey yok. iyi geldi aslında.." ava arkasına dönüp koşarak gittiğinde içi mutlulukla ve sıcak bir hisle dolmuştu. ilk defa canlı hissetmişti, uzun aradan sonra her şey yolunda gibi görünüyordu.

ama hiç öyle olmamıştı, onun hayatında büyük bir lanet vardı. kime dokunsa büyük bir zarar habercisi gibi kapıda bekliyordu. o zamanlar kendisinin daha ne olduğunun farkında bile değildi, allan. o bir şeytandı, anlaması çok uzun sürmeyecekti.

20 mayıs, 1975

günler oldukça hızlı geçiyordu, gözlerini açıp kapadığında yarın oluyordu sanki. bazen bu durum fazla yorucu oluyor olsa da kendini bu akışa kaptırmaktan alamıyordu. her şey hızlı ilerliyordu fakat bazı yaşadığı şeylerde sanki ona inat olarak zaman yavaşlıyordu. şu anda da olduğu gibi okuldan eve dönerken hiç ummadığı bir şekilde atak onu pençesi altına almıştı. kalbi sıkışmıştı, nefesleri güçsüzdü, ölecek gibiydi ama öldürmüyordu. nefesleri düzensizleşmiş bir halde yerde oturuyordu, tek sıkıntı keşke nefesleri olsaydı. aynı zaman da kafasında sesler duymaya başlamıştı ve bunun sonunda sanrılarla boğuşacağını bildiği için gözlerini sımsıkı kapamış bir şekilde kendini yatıştırmaya çalışıyordu. ne kadar duymak ve görmek istemese de etrafını sarmalamıştı, sıklıkla atak geçiriyor olsa bile hâlâ nasıl başa çıkabileceğini bilemiyordu. kalbi daha fazla hızlandı, sesler artık bir fısıltı halinde ve fazlasıyla rahatsız eder bir hale büründüğünde dudaklarından bir hıçkırık kaçtı. yorulmuştu, gözlerini açtığında görüntüyle karşılaşacak olmak bile midesini bulandırıyordu.

başını geriye doğru yasladı ve derin soluklar eşliğinde kendini sakinleştirmek için saymaya başladı. gözlerini açmak istemiyor olsa bile şu anki durumundan dolayı açması gerektiğini düşünmüştü, insanlar onu deli sanacaklardı büyük bir ihtimalle. sıkıntılı bir ifadeyle yere düşmüş olan bisikletine baktı, daha sonra gözleri yere düştüğü için yaralanmış olan dizlerine kaydığında derin bir nefes verdi. şu anlık her şey normal görünüyordu, etrafta herhangi bir sanrı emaresi yoktu. yavaş hareketlerle doğrulduğunda dizine ve göğüs kafesine giren ağrıyla hafifçe inledi. günlerinin yarısından fazlası bu ataklarla geçiyor olmasından oldukça sıkılmıştı. elini göğüs kafesine götürdü, yere düşerken bankın kenarına doğru geldiği için bariz bir şekilde nefessiz kalmasını sağlamıştı, kemikleri akciğerine batıyordu sanki. kendini kalmak için zorladı fakat hem dizi hem de göğüs kafesi aynı anda ağrıması yüzünden oldu yerde duraklamak zorunda kaldı.

tekrar elinin üstünde doğrulmak için hamle yaptığında ne kadar ağrıdan kıvrılsa da banka doğru kendini oturtmak için kaldırdı. o süre boyunca her şey bulanıktı, başı dönüyor, nefesleri düzensiz ve kesikti. banka doğru yayıldığında nefesini düzenlemek için nefes alıp vermelerini sıklaştırdı. dayanılmaz bir acıyla nefes almayı kesti, hareket ettikçe kemikleri akciğerine batıyordu, sanki en sivri uçları denk gelmiş ve akciğerini delmek için ellerinden geleni yapıyor gibiydiler. gözlerini etrafa gezdirdiğinde parkta kimsenin olmaması bir nevi onu sevindirmişti ama diğer yandan bu da kimsenin yardım edemeyeceği anlamına geliyordu. sıkıntıyla derin bir nefes aldı, göğsü tekrar acısa da oralı olmadı. eğer kendini biraz daha zorlarsa ayağa kalkabileceğini düşünüyordu. gece karanlığı etrafı bürümüştü, sokak lambalarının hafif ışığı etrafı aydınlatıyordu. rüzgar etrafı dalgalandırırken, ağaçların hareketlerini duyabiliyordu.

gece normal görünüyordu, her zamanki gibi geceydi. düşünceleri yavaşça aklında dolanırken, kendini bayağı bir boş hissetmişti. ve aniden gelen bir sıcaklıkla doldu, alnından soğuk terler akıyordu, yavaşça yanağına süzülürken sanki yanardağının içindeki magmaydı terleri o derece yakıyordu tenini. bu olanı biliyordu, birkaç defa daha yaşamıştı ve sonu hiç iyi bitmemişti. gözlerini kapatıp ağlamak istedi, gerçekten berbat hissediyordu. içi sanki oyuluyor gibiydi, üstüne acıkmış gibi midesi kıvranıyordu. kusmak için yavaşça başını bisikletinden uzak bir yöne doğru eğdi. kusmak için öğürdüğünde midesi boş olduğundan bir salya bile gelmemişti ağzına. "kahretsin!" diye mırıldanırken, kafasında tekrar sesler işitti.

hiçbir şey düşünmeden ani bir hareketle doğrulduğunda tekrar kıvranıp öne doğru eğilmesi bir oldu, kendi kendine biraz söylendikten sonra bisikletini yerden alıp eve doğru yavaş ve seyrek adımlarla ilerlemeye koyuldu. ayakta durmak düşündüğünden daha zor olmuştu. parktan çıkmak üzereydi ki, ava ve bir kadınla karşılaştı. ikisi de onu o halde görünce tartışmayı kesmişlerdi. ava'yla göz göze geldiklerinde içten içe bir yerlere gömülmek istese de bir o kadar ona ihtiyacı vardı. ava yanına koşarak geldiğinde, zaman algısı, sesler ve hisler bulanıktı. başı dönüp düşmek üzereyken ava beline doğru sarılarak onu tuttuğunda içini öyle bir huzur kaplamıştı ki, kendini istemeyerek de olsa boynuna doğru bıraktı. o an tüm sesler, bulanık hisler ve o derin içini oyan boşluğun hepsi bir kenara geçmişti. içi bambaşka hiç tatmadığı bir duyguyla kaplanmıştı. bu duyguyu bir daha asla hissedemeyeceğini düşündüğünde boynuna doğru fısıldadı, sesi yalvarır gibiydi.

"ava, beni yalnız bırakma, asla.." gözleri yavaşça kapanırken, zorlukla bir nefes aldı. dudakları boynuna hafifçe değerken, "asla... -uyku yavaşça ele geçirdi.- bırakma." bu son sözlerle bilinci kapanmıştı.

-devam edecek -

öyleli bir bölümdü, içimden ne geliyorsa yazdım. bana da sürpriz oldu açıkçası, neyse beğenmedim ama bence oldu gibi.

sevmezseniz de ne yapabilirim. benden anca böyle oluyor :(

şarkıyı dinleyin okurken. bu şarkının anlamı, biraz hikayeyi açıklıyor.

neyse, no spoiler.

bye.

bitiş tarihi: yirmisekizocak, ikibinyirmiüç

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…