Allan Harvey kitap kapağı

1. bölüm / 3

birinci bölüm.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: birinci bölüm.

7 kasım, 1984

yavaş hareketlerle öne doğru eğildi, daha sonra hafif bir gülümseme ile karşısında duran kadına baktı. derin bir nefes verip, "sence gerçekten bu konuşmalar benim iyileşmemi sağlayacak mı?" dediğinde sesinde büyük bir alay vardı. kadın ellerini kavuşturarak, "sağlamasını umuyorum, insan içinde bulunan kötülüğü kustuğunda az da olsa bir yararı olur. ama elbette iyileşip iyileşmemen tamamen sana bağlı." kadının resmi sesi onu daha çok gülümsetti, geriye doğru yaslanıp ağzından "cık!" diye bir ses çıktıktan sonra güldü.

"konuşarak iyileşeceksek onca yıldır neden cehennemi yaşıyorum ve bu cehennemden kurtulmak için senin gibi biriyle mi konuşmam beni düzeltecek sanıyorsunuz? ah, ne kadar da saçma, bu benim onlarca insanı öldürdüğümü ve cezalandırılmam gerektiğini değiştirmeyecek. aslına bakarsan çok da pişman sayılmam, bu size göre pişkinlik tabii, o insanlar yaşamayı hak ediyordu sonuçta. peki, benim onlardan farkım ne, ben de yaşamayı hak ediyordum, benim de hayallerim, hedeflerim, sevdiklerim vardı. iki insan öldürünce canavar oldum değil mi? cık, anlatsam da senin anlayabileceğini zannetmiyorum. sen beni canavar sanıyorsun ve sadece tek amacın benim fikirlerimi değiştirerek iyileştirmek, benim kim olduğumu unutturmak, fakat üzgünüm ben buna asla izin veremem, iyi günler dilerim, doktor hanım!"

yavaşça başını kitaptan çekti, aklına gelen bu anıya anlam veremedi. tekrar gözlerini kitaba çevirdi, "ağzıma almak bile istemediğim sözleri, kendi hislerimden çok uzak şeyleri yalandan söyleyip duruyorum. işime böyle geleceği için, işime geleceğini düşündüğüm için." bu okuduğu kelimeler o doktor hanımla olan konuşmaları getirmişti aklına. tekrardan okumayı denedi kitabı fakat aklını kurcalayan sorulardan kurtulamadı. elindeki kitabı yatağın öbür ucuna fırlatıp sırtını duvara yasladı. aslında o doktora söyledikleri tamamen saçmalıktan ibaretti. kitapta okuduğu gibi, işine geleceğini düşündüğü için demişti. duygulardan yoksun bir katil edebiyat yapmaz, bunu çoğu kişi bilirdi. ama çoğu zaman bu duruma nasıl geldiğini kendini düşünmekten alamıyordu. şu beyaz duvarları gördükçe bu his katlanarak artıyordu.

beyaz renginden nefret ederdi, çünkü kan lekesini geçiremediğiniz gibi oldukça görünür hale getirirdi fakat siyah ise tüm renkleri içinde saklardı, ona beyaz gömlek verdiklerinde doktora çıplak gezmeyi yeğleyeceğini söylemiş ve gerçekten de giymeyerek çıplak dolanmaya yeltenmişti. burada tek siyah giyen oydu, onun dışında her şey beyazdı. doktorların bu beyaza olan takıntısı onu güldürüyordu. "neydi?!" dedi, daha sonra ekleyerek, "beyaz gömlekli kahramanlar!" kendi dediklerine gülmeden edemedi. beyaz gömleklilerin kahraman olduğunu sanan insanları anlayamıyordu. sadece para kazanmak için saçma sapan teşhisler uydurup koyan ve iki ilaç, bir bıçak altına yatırarak insanları iyileştireceğini vaat eden ama aslında insanları manipüle edip birkaç dosya ve resimlerle kandıran, beyaz gömlek giymiş birer aptallardı. yüceltilecek yanları yoktu, beyaz renginden nefret ediyordu.

"nereden nereye? bir katil düşünemez ki!" diye güldü, daha sonra başını iki yana sallayarak düşünmemeye çalıştı. "insanlara özgü bu yetenek canavarlarda olmaz normalde, şaşırtıcı.." sonra gözlerini devirdi. "sıkıldım, uyusam iyi olur."

yavaşça uzandı, gözlerini beyaz tavana yöneltti ama hâlâ düşünceler kapısını çalmaya devam ediyordu. "kitap beni düşünmeye itmiş olmalı." diye mırıldandı. aklına tekrar söyledikleri geldi, daha sonra kitapta okuduğu cümleler, hepsi kafasında yankıya sebep oldu. "peki, benim onlardan farkım ne?! .. konuşarak iyileşeceksek onca yıldır neden cehennemi yaşıyorum.. - derin bir nefes verdi.- benimde hayallerim, hedeflerim, sevdiklerim..- doğruldu, bu dedikleri başını ağrıtmaya başlamıştı. - onlarca insanı öldürdüğüm..- başına vurdu , "ne oluyor, vicdanım mı bu?" -benim bir canavar olduğum gerçeğini değiştirmeyecek!" derin soluklarla elini saçlarının arasına geçirdi. doktorun sözleri kulağında çınladı.

"ne kadar inkar etsen de, bir gün bana kapattığın kapıları açacaksın. canavarsın veyahut insan fark etmez, ben buraya seni anlayabilmek ve iyi olmanı tekrar dünyaya iyi bir birey olarak kazandırmak için buradayım. yavaş yavaş, biliyorum dediğim noktaya geleceksin."

başını iki yana salladı, "zihnim benimle dalga geçiyor olmalı sadece. kapılarım asla açılmayacak ve ben zihnimin önemsiz bir insanın manipüle etmesine izin vermeyeceğim." biraz daha rahatlayarak oturdu. "kafamın içinde dönüp duran bu düşünceler.. hatırlıyorum, bu tanıdık hissi bir kez daha yaşamıştım." eline aldığı çakmağı yaktığında aklına gelen hatıralar ile tebessüm etti. "yine ateşe bakıyordum. ateş, ben bir edebiyatçı veyahut filozof değilim. süslü cümleler bana göre değil fakat o gün gördüğüm ateşle şu ankinin aynı olmadığını dile getirmek istiyorum. o zaman ki ateş.." durakladı, "bir katil için fazla duygulu oldu, hayır böyle değil." biraz düşündükten sonra,

"içimdeki ateşin kıvılcımlandığı gündü.. böyle daha iyi oldu."

I

ateşin kendine has bir karakteri vardır. sabırsız, öfkeli ve sıcaktır ateş. ona yaklaşmaya kalktığınız zaman hiddetlenir, sıcaklığını size derinden hissettirir. yakınlıkla arası iyi değildir, çabuk öfkelenir, öfkelendiği gibi çok can yakar ateş. şeytanın insana olan nefretini yansıtır ama bir insan kadar öfkeli olamaz şeytan. wandergood'un maria'ya ateşlendiği zaman ki gibi bir his yaratır size bazen de ateş, ama sakın maria'nın kıvılcımlarına kanmayın, şeytanın çektiği azaptan daha çok can yakar onun ateşi.* (burada bahsedilen karakterler, leonid andreyev'in şeytanın günlüğü kitabında geçen karakterlerdir. henry wandergood, aslında dünyaya insan formunda inen şeytanın giysisidir; maria'da gözü kör olarak aşık olduğu kadındır. anlayacağınız gibi maria, wandergood'u - yani namı diğer şeytanı- kendine aşık ederek kandırmıştır.)

ateşin varoluşu umuttur, ne kadar dehşet verici bir korkutuculuğu olsa da ateş içinizi ısıtır, görüntüsüyle sizi cezbeder. ateşin cazibesi farklıdır, tanrı'yı anımsatır rahiplere; belki de tanrı'nın tehdidi olduğu için bu kadar öfkeli görünür göze. aman sakın korkmayın ateşten! aldatıcı bir öfkesi olsa da sizi sıkıca sarar kendisi, bir kurtçuğun midenizi sarıp sarmalayıp tüm vücudunuza yayılması gibidir ateş. en son gözlerinizde durur, ve yavaş yavaş içinizi işler dokunuşları. ne var ki, yalnızdır ateş. kimsesi yoktur, istemediği bir formdadır o. varlığı sadece yakıp yok etmek içindir, bu yüzden yalnızdır. yalnızlığı aslında ona daha çok öfkesini kusmasını sağlatır belki de ya da dediğim gibi değildir, belki de ateş hiçbir şey hissetmiyordur. -okurken eminim neden ateş edebiyatı yaptığımı sorguluyorsunuzdur. düşünmekte çok haklısınız, ama ilerledikçe ateşin ne anlama geldiğini ve kimi temsil ettiğini daha çok iyi anlayacaksınız, sevgili okurlar.-

ateş ilk başta çekingendir, daha sonra hiddetlendikçe çekingenliği azalır, ortamı kasıp kavurur, yandıkça yanar, ta ki biri çıkıp onu söndürene kadar devam eder. ateş durmak nedir bilmez pek, ateşi söndürmediğiniz sürece sönmez, sadece daha çok artar ve yok eder.

anlamıyorsun değil mi, dostum. ne anlattığımı, neyi kast ettiğimi anlamıyorsun büyük ihtimalle, ama anladığın zaman aslında büyük sorunun ne olduğunu daha çok iyi anlayacak, kime bakarsan o kıvılcımı daha çok hissedeceksin. biliyorum beni anladığında haklı bulacaksın. tek kelimeyle tekrardan anlatacak olursak, ateş'in karakteri insanınkine benzer, küçük bir kıvılcımdan etkilenir , hiddetlenir , parlar yaktıkça yakar. biri durdurmadığı sürece onu söndüremezsiniz. tamam, tamam biliyorum, ne demek istediğimi yine anlamadınız. biz konumuza dönelim, birkaç anıdan sonra tekrar aklınızı bulandırmak için heyecanlanıyorum. aslında hiçbir şey hissetmiyorum, sadece şakaydı.

II

12 aralık, 1970

çok iyi hatırlıyorum bu tarihi, her şey tam olarak - içimdeki güdü tam olarak,- bu zamanlarda ortaya çıkmıştı. havalar daha yeni yeni soğumaya başlamıştı. hatırlıyorum da annem üşüdüğüm zamanlarda beni şöminenin önüne getirir, ikimizi yorgana sarar ve bana masallar anlatırdı. yine öyle bir zamandaydık. anneme sıkıca sarılmış bir şekilde çekik mavi gözlerimle ateşi seyrediyordum. hayatımda en çok hoşuma giden şey annemle oturup ateşi seyrederek onun güzel sesinden masal dinlemekti sanırım. fakat o gün bana masal anlatmayı bıraktığı gündü. babamla kavga etmişlerdi, birbirlerine bağırdıklarını, kötü sözler söylediklerini anımsıyorum ama neden kavga ettiklerini çok hatırlayamıyorum.

annem, babam gittiğinden beri odasında ağlamış, kırıp dökmüş ve en son benim varlığımı hatırlayarak şöminenin önüne getirmişti. şimdi ise sadece iç çekiyor ve şömine de yanan odunları izliyor gibi gözükse de aslında içten içe düşüncelerinin baskısına uğramış bir şekilde dalgındı. ağzını bıçak açmamıştı, ne gülüyordu, ne de ağlıyordu. ben ise sadece aklımdan babamı annemi bu şekilde üzdüğü için kafamda onu öldürme hayalleri kuruyordum. o kadar çok öfkeliydim ki, on yaşındaki bir çocuğun aklına gelmeyecek fikirlerle dolmuştu aklım. - belki de sadece içimde vardı bu arzu. ayrıca on yaşında ki çocuğun masum olduğunu nereden çıkarmıştık ki, bence asıl saçmalık orada. aslında ebeveynler de sorun var sanki hiçbir şeyin farkında değilmişiz gibi davranıyorlardı, çoğu şeyin farkında olmamız dışında aslında çok da bir sıkıntı yok.- ben babamı gömdüğümü hayal ederken annemin dudaklarından bir soru dökülmüştü.

"ateşten korkuyor musun?" demişti, sesi fazla soluk ve cansızdı. yüzünde anlam veremediğim bir ifade vardı. daha on yaşında , -aklı başında olmayan hayvandır sonuçta on yaşında bir çocuk.- bir çocuktum, en fazla ne anlayabilirdim ki sonuçta. "hayır, korkmuyorum." dedim ve daha sonra ona dönerek, "hem bizi ısıtıyor sonuçta neden korkayım ki?" hatırlıyorum da gözlerinden tuhaf bir ifade geçmişti, çok anlıktı anlayamadan sönmüştü, geriye sadece boşluk kalmıştı. "korkmalısın, ateşten korkmalısın." derin bir iç çektikten sonra, "ısıttığı gibi de derin bedeller ödetir ateş. korkmalısın, allan.." ona anlam veremeyerek baktıktan sonra gözlerimi ateşe çevirdim. odunların arasında dalgalanan kırmızı, sarı ve turuncuya kayan rengi, sıcaklığı ve hiddeti, oraya buraya dalgalanışı, küçük küllerin dağılışı oldukça merakımı uyandırıyordu. elimi ateşin içine koysaydım ne olurdu, daha fazla mı ısınırdım, elim kül mü olurdu, o dehşet acı nasıl bir histi, yoksa elimi uzattığım an refleksle elimi çeker miydim?

"ateş canımızı neden yakıyor?" demiştim, sorunun cevabını elbette biliyordum fakat istediğim şey farklı bir cevaptı. - ateşe olan ilgim annemden gelmiş olmalı, ilk başta yaptığım edebiyattan sonra fark etmişsinizdir. - annem bana dönüp, "bilmem, belki fazla sıcak kanlı olduğu içindir." annem her zaman objelerden canlıymış gibi bahsederdi, onlardan masallar uydurup bana anlatırdı. duyarlı olduğundan değildi, sadece objelere farklı bir bakış açısına sahipti. "canımızı acıtmak istemiyor, öyle mi?" dedim, ısrarla bu konu üzerinde duruyordum. ateşe fazlasıyla dokunmak istiyordum. "allan, canımızı acıttıktan sonra isteyip istememesi mühim değil. geri dönüşü olmayan şey için istek olarak nitelendirmek.. bilmiyorum." ardından durakladı ve bana döndü, "baban konusunda endişeleniyorsun, değil mi? özür dilerim, bazen ebeveynler fazla acımasız ve anlayışsız olabiliyor." kendince bana bunun açıklamasını yapmıştı, ama odada dedikleri kafamda yankılandı o sırada.

"şimdi başka bir kadınla.. sadece benim çabalıyor olmamdan sıkıldım. bitirmek istiyorum bu ilişkiyi, daha fazla kaldıramıyorum. allan'ı da yanımda götüreceğim." biriyle konuşurken demişti bunları. babam hakkında en ufak bir endişem yoktu, tek endişem bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıydı. içimde dayanılmaz bir his vardı, bir şey olacak der gibiydi sesler. "babamdan ayrılacak mısın?" diye sordum. "tanrım, allan lütfen bunu düşünme, üzülmeni istemiyorum." dediğinde sesi kısık ve çaresizdi. bana ne diyebileceğini bilmiyordu, bunu kendi başına yapıyor olmak zor olmalıydı onun için. içimdeki seslerin arasından bir ses daha işittim o sıra, çok kuvvetli, baskın bir sesti.

"ateşe dokun!" evet, bu istek, sonsuz bir arzuydu. ateşe dokunma isteği içimde yankılara ve heyecana sebep oluyordu. o zamanlar bu hissin bir nedeni yoktu, şimdi de yok aslında. sadece his vardı, yapmam gerektirdiğini hissettiriyordu. hayır, hayır hissettirmiyordu, bu bir arzuydu. kızgınlığa girmiş bir aslanın hissettiği hayvani bir arzuydu. hayvani arzuları durdurmak, normal arzulara göre daha zorluydu ve on yaşındaki bir çocuk için bilinmedikti. durdurulması gerektiğini bilmezdi çocuklar. ve o an değişik, anlamlandıramadığım bir arzuyla öne doğru atıldım. aniden yaptığım bu hareket annemi endişelendirmiş ve elimi çekmek için ani bir refleksle öne atılmasını sağlamıştı. odunların salona doğru geldiğini alevlerin yorganı hedef aldığını hatırlıyorum.

III

her şeyin fazla hızlı geliştiği, zamanın durmadığı uzun soluklu bir geceydi. gözlerimi açtığımda babamın endişeli yüzünü görmüştüm daha sonra evde yaşadığım o anlar film şeridi gibi yavaş bir şekilde gözlerimin önünden geçmişti. - bunu size anlattığımda büyük ihtimalle çocukluğumdan beri canavar olduğum kanısına varacaksınız. neden bir çocuk annesini kurtarmak yerine yanmasını zevkle, çocuksu bir heyecanla izler ki? evet, şaşırdınız mı, oh, yüce isa aşkına durun daha küfür etmeye başlamayın. her şeyin başlangıcı olduğunu söylemiştim ya, yalandı. annemin dehşet verici, acılar içinde haykırmasını hâlâ kulaklarımda çınlıyor. bana bir şey olmasın diye verdiği savaşı ve üzerine düşen kapıyı, ateşin göz alıcı güzelliğini.. hepsi o zamanlar içimde tuhaf bir hissi ortaya çıkarmıştı. insanın ateşten korkuyor olması, ateşin olağanüstü gücü, hiddeti ve sıcaklığı bana bambaşka hazlar, ve hisler yaratmıştı.

oh, biliyorum hiç süslü cümlelerim yok. size bu yaşadığım, kendime bile tanımlayamadığım hissiyatı, bu kıt kelimelerle nasıl açıklayabilirim ki, açıklamaya kalksam biliyorum, tek hissedeceğiniz şey öfke olacak. keşke bu kadar kıt kelimelerimiz olmasaydı veyahut bu kadar kıt akıllı olmasaydınız da ben de size bu zevki kelimelerim ve cümlelerimle anlatıp tattırabilseydim. o gün sürekli rahiplerin bahsettiği tanrı'nın cehennemini kendi gözlerimle görmüştüm ve bundan çocuksu bir haz duymuştum. babamın tekrar bana seslenmesiyle o anılardan çıktığımı hatırlıyorum. "allan!" sesi fazla titriyordu, "iyi misin?!" diye sormuştu. konuşmak için dudaklarımı araladığımda öksürüklere boğulmuştum, babamın aceleyle bir yere gidip bana su getirdiğini ve içirirken ağladığını hatırlıyorum. neden ağladığını anlamıyordum. beni kendine çekip sıkıca sarılsa da tepki vermedim, içimde ona karşı anlamlandıramadığım bir hissizlik vardı, hayır aslında artık hiçbir şey hissedemiyordum.

duygularım körelmiş gibiydi, büyük bir boşluk ve hissizlik tamamen etrafımı sarmıştı. en son konuşabildiğimde, babama neden ağladığını sormuştum. babam ise bana sadece her şeyin yoluna gireceğini, düzeleceği hakkında zırvalamıştı. hiçbir şeyi anlamazken babamın bu kadar endişeli olması, hatta ilk defa ağladığını görmek beni derinden etkilemişti. ve ona "annem nerede?" dediğimde bana olan bakışlarından bir şeyler olduğunu sezmiş fakat tam olarak anlayamamıştım.

ebeveynler yalan konusunda oldukça ustadırlar. annemin öldüğünü anlamam birkaç yılımı almıştı. babam bana annemin öldüğünü bir kez bile ima etmemiş ve söylememişti. sadece onun bizi terk ettiğinden, bir gün -o gün hiçbir zaman belli değildi.- beni görmeye illa ki geleceğinden söz edip duruyordu. çocuk olmanın verdiği saflıkla babama inanıyordum ben de ama elbette içimde büyük bir şüphe vardı. babamla her kavga ettiğimizde ona bunu dile getiriyordum. anlarsınız ya, annem beni asla terk etmezdi. hangi çocuk buna inanırdı ki, ya da inanmak isterdi? annemin beni terk etmiş olma ihtimali, düşüncesi çok büyük bir yara açmıştı ben de. o sıralar bu yüzden ateşten nefret etmeye ve şömine kurulacağı zaman ters hareketler yapmamı sağlamıştı. çünkü ateşin annemle ikimizi ayırdığını, ve annemin bu yüzden gelmediğini sanıyordum veyahut öyle sanmak daha kolay geliyordu.

o gün annemi kaybettiğimde şundan oldukça eminim, içimde bazı şeyler can vermişti, annemle beraber yanmışlardı. onlar can kaybettikçe benim de içimde bazı insanlara normal gelmeyecek duyguları doğurmaya başlamıştı. ve babamın bana umut ışığı -yalanları- bir süreliğine o duyguları gizlememi sağlamıştı. içimde bir canavar veyahut şeytan uyandı demiyorum, farklı duygular, farklı tepkiler ve normal insanlar gibi olamamaya başlamıştım sadece. niye beni anlayasınız diye uğraşıyorum ki, anlasanız ne yazar.

IV

22 şubat 1975

on beş yaşım, hiçbir şeyin iyi olmadığı, insanların üstümde baskısının artış yaşadığı ve annemin öldüğünü babamın ağzından ilk defa duyduğum bir yaştı. soğuk kış aylarını yavaş yavaş geride bıraktığımız bir zaman dilimiydi. o gün bir kızla tanıştım, sarı saçları, beyaz teni ve oldukça içine çeken mavi gözleri vardı. okul çıkışı kütüphaneye gitmek için hızlıca okuldan çıkmayı beklemiş ve o vakit gelince de koşarak okuldan çıkarken ona çarpmıştım. asla özür dilememiştim, o zamanlar insanlarla iletişim kurmak benim için dehşet verici bir şeydi fazla sosyal fobiktim. bisikletime doğru geldiğimde anahtarlarımı hızla çıkarmak için çantamı aramıştım fakat anahtarlarım çantam da değildi. lanet okuyarak geri dönüp anahtarımı aramaya karar vermiştim. tam arkamı döndüğümde kızla baş başa çarpıştık. fazla yakınımdaydı, yüzünü, sıcaklığını her zerremle duyumsuyordum. ilk defa birine - bir kıza- bu kadar yakındım. kalbim fazlasıyla hızlı atmıştı. ilk defa hissettiğimde bu duygu ben de farklı etkiler yarattı.

"um, şey bana çarptığında düştü. fazla acele ettiğin için sana yetişemedim, özür dilerim." bir adım geri çıkmış elindeki anahtarları bana uzatmıştı. eline bakmıştım, fazla ince ve biraz pembelerdi. daha sonra vücuduna kaydı gözlerim, çok zayıftı. o zamanlar ki güzellik algısı zayıflıkla oluyor olması tamamen saçmalıktı. bu kız da sanırım o mağdurlardandı. elindeki anahtarları aldığımda istemsiz ağzımdan şu sözcükler dökülmüştü. "asıl ben özür dilerim, çarptığım için ve beslenmiyor musun, neden bu kadar zayıfsın?" diye sormuştum. o an kendime lanet etsem de kaçar yolu yoktu.

hafifçe gülüp, "sadece yemeklerle aram iyi değil. neden bu kadar acele ediyorsun?" diye sormuştu. omuzlarımı silkip, "kütüphaneye gitmek ve biraz kafa dinlemek için. okul fazla gürültülü. ve bence kilo alsan kötü durmazsın, yemekler iyidir. oh, neyse karışmamalıyım." deyip arkamı dönmüştüm, ilk defa biriyle konuşmak tuhafıma gitmekle beraber beni fazlasıyla heyecanlandırmış, kalbimi sıkıştırmıştı. bisikletime binmek üzereyken, "hey, seninle gelmemin bir sakıncası var mı?" dediğinde ona şaşkınlıkla bakmıştım, bu halim onu güldürmüş olmalı ki, "neden bu kadar şaşırdın ki?" demişti ardından ben bir şey daha diyemeden. gözlerimi kaçırıp, "gelmek istiyorsan gel." demiştim sadece.

"oh, tamam şu an da yanımda yakın bir şekilde duruyor olabilir.-kuyuya tam düşmek üzereyken general lasalle'in kolumdan tutup kurtarmasını bekleyecek kadar birbirimize yakındık.*- sıkıntı yok sadece bir insan.." (* edgar allan poe, kuyu ve sarkaç'a gönderme.) ama kokusu burnuma öyle bir dolmuştu ki, aklımı kaybetmek üzereydim. belki de ilk defa bir kızın bu kadar yakından kokusunu duyumsadığım için heyecanlanıyor olabilirdim fakat o farklıydı. benimle konuşmaya çalışıyordu, genelde kızlar beni tuhaf bulur ve dalga geçerlerdi ama o geçmemişti. şu an da yanımda oturuyor ve beraber kitap okuyorduk, yani okuyordu. annemden sonra hiçbir kızla ilgilenmemiştim, aslında sadece kızlarla da değil, kendimi tamamen kapamıştım. sadece kitap okuyordum, bazen tuval boyamak iyi hissettiriyordu. düşüncelerin içinde dolaşırken onun sesiyle daldığım yerden ayrıldım.

"bir şey sormak istiyorum sana." dedi ava. ona merakla bakarak sormasını beklediğimde biraz geri çekilmiş ve düşünüyormuş gibi bir ifade takınmıştı. "sence insan öldürmenin iyi bir tarafı var mıdır? " diye sormuştu, o sıralar annemin öldüğünü bilseydim ona daha farklı bir cevap verirdim ki soruyu sormasının sebebi polisiye roman okuyor olmamızdı sanırım. derin bir nefes verip, "kötüyü ne olarak algıladığımıza bağlı o. bana göre kötüyse sana göre iyi gelebilir, yani açıkçası sanırım sebeplere, nasıl işlendiğine ve biraz da nasıl yorumlandığına bakılır. yani sorun çok fazla göreceli.. bilmiyorum. peki, sence var mıdır?" dudaklarını büzüp omuz silkti. "hiçbir fikrim yok. ama bazen onlar hakkında empati kuruyorum ve haksız gözükmüyorlar, fazla yaralandıkları için yaralıyorlarmış gibi geliyor.. ugh biliyorum fazla delice, saçmalıyorum sanırım."

onu anlayabiliyordum, insanların doğal karşılamadığı bir şeyi doğal karşıladığınız zaman içinizde tuhaf bir çatışma olur, ne yani yoksa ben de mi öyleyim, diye bir soru işitebilirsiniz ya da bunu dediğiniz kişi tarafından yargılanmak sizi epey bir korkutabilir ki bu çok doğal. normal, kişilikli, dar kafalı insan doğası gereği farklı düşünce duyduğu zaman onu yanlış anlamaya ve yargılamaya pek bir bayılır. düşünüyorum da o kişilerle bu durumları konuşmak bir cahille konuşmaktan farksızdır fakat ben cahil değildim ve ava'yı gayet net bir şekilde anlamıştım. bazen anlam veremediğiniz ve insanların direkt net yargılarla reddettiği şey sizi empatiye ve meraka sürükler. anlamak istersiniz, hem de fazlasıyla. toplum yargıları fazlasıyla insan doğasını sorgulamaktan geri çeken bir unsur olabiliyor, öyle ki biri yargılar korkusu çoğumuzda aynı şeyi düşünmesek bile sanki öyle düşünüyormuşuz gibi davranmaya itebiliyor, ki bence bu diğer olasılıklardan daha korkunç. düşünsenize herkes aynı şeyi düşünüyor, aynı şeyi seviyor, aynı şeyi yanlış buluyor, bu tam olarak sürü psikolojisi değil mi? ve bu ilerlerse dünya da kim gerçek kalırdı ki? evet, sürü psikolojisine uyan kişiler genellikle yalancılardır. hani yalan yanlıştı, diye sorarım ben de size, neden toplum baskısından kaçmak için yalan söylüyorsunuz, ah yoksa siz de mi katilsiniz! oh, pardon fazla ileri gittim, darıldınız. yani doğrular görecelidir, artık tek bir tanım koymayı ve yargılamayı kesebilseniz keşke sizi kişilikli cahiller!

"delice değil ve empati kurmak yanlış bir şey değil.. yani empati kurmak neden kötü olsun ki, bazen ben de onlara karşı empati duyuyorum fakat bence bu bizi kötü veyahut deli yapmaz. ne yani şimdi sen empati yapıyorsun diye, katil mi oldun?" on beş yaşında iki ergenin böyle konuşmalar yapması ilginçtir. mavi gözlerini gözlerime doğru çevirdi, iki gözünde tuhaf bir duygu yansıyordu belki de ilk defa anlaşılmanın verdiği bir duyguydu. kendini rahat hissetmişti çünkü onu yargılamamıştım. "yani bunu düşünmem saçmalık değil diyorsun. bilmiyorum, normal insanlar.. " durakladı, yavaş ve titrek bir nefes aldı. diyeceklerini tartıyordu, hâlâ tam olarak yargılanmaktan endişe ediyordu.

insanların en büyük zararları buydu aslında, kendilerince yaptıkları oldukça iyi gibi gözüküyor olsa da bir çok insanı içine kapanmasını ve bu şekilde endişe duyarak, sürekli tartarak düşüncelerini dile getirmesini ve kendisinden şüphe etmesine yol açıyordu. ve bariz bir şekilde insanda özgüven eksikliğini görebiliyordunuz. "seni yargılamayacağıma emin olabilirsin, ava." dedim, onu tanımaya başladıkça aslında biraz heyecan kıpırtım azalmaya başlamıştı. hayır, hâlâ heyecanlıydım ama rahatlatıcı bir his de vardı içimde. dudaklarını ısırıp tekrar nefes aldı, "bunu söylemeli miyim bilmiyorum. babam hapishanede ve ben de büyük annemde kalıyorum. babam bir katildi, annemi öldürdü.. normalde bunu kimseye söylemem.." geri yaslandı, fazla gerilmişti. elleri titriyordu, dudaklarından kesik ve titrek nefesler alıyordu. sanırım o sıra yapılacak şey psikolog rolü oynamaktı. ve ben rol oynamaktan nefret ederdim, eğer birine karşı rol oynamak zorunda kalırsam genelde fazla gerilir ve öfkelenirdim.

"sakin ol, bana anlatabilirsin. baban'a empati duymaya çalışıyorsun özetle anladığım kadarıyla. onu affetmek istediğin için mi?" aniden doğruldu, gözlerinde şimşekler çakıyordu. "nasıl, nasıl anlayabiliyorsun?" diye sorduğunda gülümsedim, "sadece gözlemledim.. affetmek, geri de bırakmakla aynı şey. birini affettiğin zaman öfken diner ve bir süre kendini iyi hissedersin. ama daha sonra bazı olaylar, sana pişmanlık hissiyatı verebilir. bundan korkuyorsun, öyle değil mi?" o sıralar annemi affetmek benim içinde oldukça zordu. yıllardır gelmesini bekliyordum, içimdeki umut fazlasıyla beni zorluyordu. onu anlayabilmemin sebebi buydu.

"evet, pişman olmaktan korkuyorum fakat sadece o da değil. annem şu an yok, bazen bu olanlar gerçek değilmiş gibi geliyor. babam annemi öldürdü, bu cümleyi kurarken anlayamıyorsun." ava, hislerini içinde saklayan yaralı bir kızdı. ve ilk kez, onun dediğine göre bana duygularını açmıştı. hem de ilk tanışmamızda. "affettiğinde annene haksızlık edecek olmak seni bir nebze üzüyor. seni anlayabiliyorum. içinden ne geliyorsa bence onu yapmalısın." demiştim. bana uzun bir süre baktı fakat duygularını anlayamamıştım. kafası karmakarışıktı büyük ihtimalle okulda fazla sessiz hiç konuşmayan ve sürekli dalga geçilen ezik bir tipe anlatmak onu fazlasıyla endişelendirmiş ya da kafasını karıştırmıştı. tuhaf olan bir nokta da daha vardı benimle dalga geçen kızlar genellikle benimle konuşamadıkları için bunu yapıyorlardı, kulak misafiri olduğum kadarıyla on sekiz yaş üstü hikayelerinde yer alıyordum.

"haklısın." kaşlarını çatıp geri çekildiğinde bir şey anlamış gibi tekrar bana döndü gözleri, "bunu birine anlatmak iyi geldi. teşekkür ederim, allan." demişti.

eve döndüğümde diğer günlere nazaran daha enerjik ve neşeliydim. kapıdan içeri girdiğimde salonda tartışma sesleri işitmiştim ve o anda tüm enerjimle beraber neşeli tarafım anında kaybolmuştu. babam öfkeyle bağırıyordu, ağzından çıkan sözler fazlasıyla yutulmuş, tükürükler saçan cümlelerdi. babam öfkelendiği zaman tam bir canavara dönerdi, ağzından salyalar akan, ve avına saldırmak için hazırda bekleyen vahşi bir canavar gibi. salona hafifçe yaklaşıp dikkatle dinlediğimde midem ağzıma gelmek üzereydi.

"o kahrolası şeytan öldüğünden beri kabuslarımdan çıkmıyor, oğlunu her gördüğümde ona lanet ediyorum. hayır, hayır anlamıyorsun, dayanamıyorum. o kadının laneti üstümde, allan'da ona benziyor, annesinin uzağa gittiği yalanını sürdürmek nasıl bir şey biliyor musun? tanrım, cidden allan'a her baktığımda kendimden nefret ediyorum. en çok da cassie'den!"

bu sözler kafam da derin yankılar uyandırmıştı, midem bulanıyordu, başım dönüyor ve oldukça fazla titriyordum. öne doğru eğilip ağlamamak için kendimi sıktığımı ama bunu beceremediğimi... tanrım, lanet olsun! tek ağızdan yazmak, hayır hayır bu lanet olası hayatı ben yaşamadım. bundan sonra tanrısal bakış açısından devam edeceğim , yoksa bu kahrolası hastane de kafayı yiyeceğim. neden her şey beyaz ki? neden bu kadar fazla hissediyorum? en iyisi uyumak, kim yaz dedi ki lanet olası, hiçbir işe yaramayacak olan hayatımı.. ama devam etmem gerek ve edeceğim.

V

10 kasım 1984

"bugün fazla düşüncelisin." dediğinde gözlerini diktiği resimden geri çekti. dudaklarını düşünürcesine büzerek bir dakika öyle kaldı, daha sonra yavaş hareketlerle doğrulup dirseklerini dizlerine dayadı. üç gün önce geçmişe geri dönüş yapmak ve günlük tutmaya başlaması onu bir hayli endişelendirmişti, endişesi bunu doktora söylemek istemiyor oluşuydu. eğer bunu doktora derse büyük ihtimalle o haklı olacaktı ve bunu asla istemiyordu. omuzlarını silkerek, yüzünü avcunun arasına aldı. "baş ağrılarım tekrar başladı, odaklanamıyorum." diyerek sıyrılmaya çalışsa da karşısında davranış psikolojisi okuyan bir psikiyatrist vardı, işinde yeni olduğu için ne kadar önemsemese de anlamasından korkuyordu. "bana söylemek istediğin ama söylemekten çekindiğin-" demesine kalmadan kalkmış ve yüksek bir sesle, "bingo!" demişti, genç adam. kadın onun bu tepkisine anlam veremese de sadece onu seyretti, kapıya doğru giderken, "evet, söylemek istemediğim şeyler var ve bu yüzden dalgınım. biraz yalnız, huzurlu olmak, ve gürültülü, huzursuz, saçma resim testlerinden uzaklaşmak istiyor olmamın bir sakıncası yoktur umarım, rosie!" kapıyı açtığında karşısında hemşireler bekliyordu.

odasında turlarken masanın üstünde duran kağıtlara baktı, "buna cidden devam etmeli miyim?" diye sordu kendi kendine. gözlerini oradan kaçırıp, "içimden söküp atarsam rahatlar mıyım, gerçekten yoksa daha çok vicdan azabı mı çektirir bana bu?" homurdanarak elini duvara koydu ve aynaya, gözlerinin içine baktı. açık tona bürünen mavi, çekik gözlerinin kenarı hafif kızarık olurdu ve gözlerindeki maviliği daha çok ortaya çıkarıyor olması hep etkileyici etken olmuştu. burnu küçük ve orantılıydı, asya'lılara benziyordu fakat çok keskin olmayan hafif hatlarıyla pek de benzemiyordu. teni fazlasıyla beyazdı, siyah saçları hafif dalgalı ve boynuna doğru düşüyordu. iç çekip bakmayı bıraktığında tekrar masanın başına döndü.

kağıtları alıp gözden geçirdiğinde, "bunlar daha başlangıç ve diğer anlatacaklarım epey bir zorlu olacak, üçüncü ağız cidden en mantıklısı. en azından fazla bayağı duygular hissetmeden aktarabilirim. insanları bu yazılanları okurken ki hallerini çok merak ediyor olacağım. cidden bir seri katili anlamaya çalışacaklar mı yoksa her bir satırım onları dehşetten titretecek mi, bence bayağı merak edilecek bir konu. -omuzlarını silkerek yatağına oturdu, elinde tuttuğu kitap yer altından notlardı, dostoyevksi okumayı seviyordu, zaten çoğu şeyi ondan kapmıştı. başını geriye yaslayıp derin bir nefes verdi.- geçmişimi hiç hatırlamak istemiyorum, bunu neden yapıyorum?" diye sordu, sesli söylemişti.

aslında içten içe neden bu durumda olduğunu anlamak istiyordu, insanların deyimiyle onu canavarlaştıran şey neydi, nerede tam olarak bunu yapmaya karar vermişti, hangi etken bu tüm yaşadıklarını, kabusun en derinine inmesini sağlamıştı.

"evet, cidden bunu oturup düşünmeye başlayacağım ama her şey bulanık, sisli bir gün gibi beynimin içi. tanrım, en iyisi uyumalıyım, gerçekten çıldırmak üzereyim." kitabı bir kenara bıraktı ardından gözlerini kapadığında aklında kağıtları saklama endişesi olsa da derin bir uykuya dalmaya karar verdi. başı cidden ağrımaya başlamıştı.

-devam edecek-

evet, bu kurgumda biraz seria killer psikolojisinden bahsetmek istedim. suç belgeselleri izlemeyi çocukluğumdan beri seviyorum, annemle beraber izlediğim zamanlar hâlâ aklımda. bu sıralarda izlediğim bazı belgeseller, neden biraz anladığım kadarıyla bir karakter canlandırmıyorum ve psikolojisini kendi deneyimlerimle açıklamıyorum'a döndü. ve şimdi, başladım. açıkçası onları haklı bulduğumdan değil, sadece anlamak için izliyor ve yazıyorum şu an. genel yargıları biliyorum, ve doğru olmadığının da farkındayım, bu kurguyu yazarken seria killer'ları savunmayacağım sadece psikolojik olarak kendimce bir şeyler yazacağım. neyse, fazla açıklamaya gerek yok, yıllardır aklımda bir seria killer yazmak vardı fakat pek emin değildim, şimdi keyif alarak yazacağım. en ufak bir yargı veyahut yargılayacaksanız bile lütfen uygun bir dille yargılarsanız sevinirim. diğer bölümde görüşürüz, kendinize iyi bakın.

tam olarak hatırlamasam da bu hikayenin açıklama kısmını 11 kasımdan iki gün önce yazmıştım, düşüncem o yöndeydi ve 11 kasımda anneannem vefat etti.. bu hikaye bu yüzden benim için derin ve bayağı güzel bir tokat yememi sağladı. anneanne seni özlüyorum. umarım, gittiğin yerde huzurlusundur, sen bunu hak ediyorsun. bitirme tarihim; dört ocak, ikibinyirmiüç.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…