Allan Harvey kitap kapağı

2. bölüm / 3

ikinci bölüm.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: ikinci bölüm.

I

22-23 şubat 1975

gözlerinden derin yaşlar akarken , beyninin uğuldadığını ve kafasının içinde dönüp duran kelimelerin arasında can çekiştiğini hissediyordu. öne doğru eğilmiş bir şekilde kendini tutmaya zorlasa da içinde büyük bir öfkeyle beraber koskocaman bir hayal kırıklığı barındırıyordu. kaşlarını çatarak olanları algılamaya çalıştı, kafasında dönüp duran saçma, kendinden iğrendiren sözcükleri yavaşlatmaya çalıştı, bunlar gerçek miydi? o gün ateşlerin arasında aslında annesinin can çekişmesini mi izlemişti? neden, neden izlemişti? gözlerinden yaşlar akıyordu, yıllar sonra ilk kez böyle derin ve içten, boğulurcasına ağlamıştı. babasının karşısında ona hayretle baktığını fark ettiğinde gözlerinde kocaman bir hayal kırıklığıyla ona baktı. gözlerinde sorular ve ayrıca bunlar gerçek mi ifadesi vardı. gardını düşürmüş bir şekilde öylece baktı babasına, daha sonra histerik bir iki kahkaha çıktı ağzından.

başını iki yana sallarken, yüzündeki duygu ifadeleri silindi. "oğlum.." diye çaresizce dudaklarından çıkan sözcükler, içinde büyük bir öfkeye kapılmasını sağlıyordu. "annem öldüğü için gelmiyordu ve sen bana onu bizi terk ettiğini söyledin. şaka mı yapıyorsun?!" sesinde en ufak bir his yoktu, fazla tek düzeydi. babası ona yaklaşıp dokunduğunda elini hızlı ve sert bir şekilde itti, "benden uzak dur, ayrıca yalanlarına tokum. seni daha fazla görmek istemiyorum, sen, sen midemi bulandırıyorsun!" diyerek geldiği kapıdan tekrardan çıktı. arkasından seslense de dönüp bakmadı, buradan uzaklaşmazsa içinde ki sese kulak verip onu oracıkta öldürebilirdi ve bu asla umurunda olmazdı. annesini öldürmüştü, babası pek etkilemezdi.

evden uzaklaştığını hissettiğinde karanlık geceye baktı, gözlerinden derin yaşlar süzülüp yanaklarını yakmaya başladığında kendini bırakıp sokak ortasında derin bir acıyla haykırdı. diz üstüne düştüğünde kendini kaybetmiş bir şekilde sarsılarak ağlıyor ve haykırıyordu. göğsünde derin bir acı ve büyük bir boşluk ile dolmuş acıyla olduğu yerde kıvranıyordu. yavaşça olduğu yerden doğruldu, bir bank bulup oturduğunda midesinin bulandığını hissetti. gözlerinin önüne sadece tek bir kare konulmuştu, annesini defalarca yanarken izliyordu o kare de. başını iki yana sallayıp kurtulmaya çalışsa da kafasından kaçamıyordu. en son dayanamayıp çöpe koştu allan, içinde ne varsa kustu. boğazı acısa da kusmaya devam etti, sanki kusarsa günahlarından azat edilecekmiş gibi bir kanıya varsa da, yaptığı günahın affı yoktu. kendine geldiğinde bankta uzanıyordu, başının altında birinin sıcaklığını hissettiğinde başını o yöne doğru çevirip baktı. bu ava'ydı. kafası karışık bir şekilde ava'ya baktı, daha sonra nerede olduğuna, ava'yı eve bırakmak için geldiklerinde durdukları parkta olduğunu fark edince şaşırmadan edemedi. ona dönüp, "senin burada ne işin var?" diye sordu, boğazı acıdığı için fazlasıyla kısık ve boğuk çıkmıştı sesi.

"asıl sen neden buradasın, ne oluyor, iyi misin? seni öyle görünce ne yapacağımı bilemedim.." diyerek başını salladı, daha sonra gözlerinin içine baktı. allan gözlerini kaçırdı, bugün tanıştığı kıza annesinin yanarak ölmesini zevkle izlediğini söyleyemezdi. yutkundu, "babamla tartıştık, kriz geçirdim sanırım.. özür dilerim. buraya neden geldim, nasıl geldim hiçbir fikrim yok.." titrek bir nefes aldı, daha sonra başını geriye doğru yaslayarak gözlerini kapadı. ava'nın burada olmamasını dilerdi fakat buradaydı ve nasıl ondan kaçabileceği hakkında bir fikri yoktu. henüz kimseyle konuşabilecek, hatta görebilecek halde bile değildi. yalnız kalmak istiyordu, yalnız kalması gerekti. çünkü içinde anlam veremediği bir öfke vardı ve fazlasıyla dışarı vurma isteğiyle doluydu. yılların yükü dolup taşmasıyla artık son noktaya geliyormuş gibi hissediyordu. "bayağı kötü görünüyorsun, sana eve kadar eşlik edeyim mi? sakın bana sırf babanla tartıştığın için gece yarısı sokakta kalmayı, -parmağıyla kendisini işaret ederek devam etti sözlerine,- düşündüğünü söyleme, çünkü çoktan reddedildin!" diyerek allan'ın itiraz da bulunmasına izin vermeden cümlelerini bastırarak söylemişti bu sözleri.

daha sonra doğrulmak için allan'a dokunduğunda allan kızın dizinde olduğunu daha yeni fark ediyordu, ani bir heyecanla doğrulup, "kusura bakma, kafam yerinde değildi.." diyerek banka tekrardan oturdu. "sorun değil, niye oturuyorsun, eve gidiyoruz?" dediğinde kıza bakmadan omuz silkti. "şu an oraya gitmek istediğimden pek emin değilim. ama seni eve bırakabilirim." dedi, babasını uzun bir süre görmek istemiyordu. o eve gidemezdi, bunu yapamazdı. önce içinde aşması gerekiyordu, yalnız kalmak o an isteyebileceği en önemli anlardan biriydi fakat ava durumu fazlasıyla bozmuştu.

"saat gecenin bir yarısı ve durumunda pek iyi sayılmaz. babanla aranda ne olduğunu bilmiyorum ama eve gitmezsen cidden endişelenmeye başlayacağım. eve gitmen gerek allan.." sesi sitemle dolu olsa da çekingenliğini hissetmişti. "beni boş ver." içinde anlam veremediği duygularla zaten zar zor başa çıkarken bir de ava'nın baskına uğramak fazlasıyla canını sıkmıştı, bundan sonrasını kendi isteyerek yapmayacağı şeyleri gerektiriyordu. "o zaman ben de senin yanında kalırım." dediğinde öfkeyle doğruldu yerinden allan. "ava defol git evine, beni de rahat bırak, tanrı aşkına!" dedi boğuk ve öfkeli bir sesle söylediği bu sözler kızı üzmüş olsa da bunu düşünecek bir halde değildi. tek istediği bir süre yalnız kalmak ve kafasında ki sesleri yatıştırmaktı.

arkasına dönmeden uzaklaşmak için hızlı ve büyük adımlarla uzaklaşmaya koyulduğunda arkasından işittiği sesle olduğu yerde durakladı. "sadece senin yanında olmak istedim, üzülmeni istemiyorum. ama yalnız kalmak istiyorsan.." durakladı, sesi fazla titrek ve çaresizce çıkıyordu. "o zaman öyle yap, iyi akşamlar." deyip gittiğinde arkasına döndü allan. kafasında yankılanan cümle gözlerinin dolmasına neden olmuştu. -"tanrım, allan lütfen bunu düşünme, üzülmeni istemiyorum." - "üzülüyorum anne, neredesin? ateş canımızı neden yakıyor? özür dilerim, özür dilerim, lanet olsun!" elini direğe yasladı ve öne doğru eğildi. "o gün ateşlerin içinde acıyla haykırarak ölen ben olmalıydım.. sen değil." saçlarını iki elinin arasına aldı, orada bir süre durup ağladı.

saatlerce orada öylece oturup sessizce hissiz bir şekilde durdu. sabah olmak üzereydi, gözlerinin ağlamaktan şiştiğini hissediyor, ve bu oldukça rahatsız hissetmesini sağlıyordu. eve gitmeyecekti, kütüphaneye gitmeyi planlıyordu. kendisini kitapların arasında daha iyi hissedeceğini umuyordu ama şu an kalkıp oraya gitmeyi düşünmek bile ona yorucu geliyordu. içinde tüm insani arzuların kalmadığını hissetse de hâlâ bir şeyler vardı. ava'dan özür dilemek istiyordu fakat nasıl yapabileceğini bilmiyordu. bir an aklına gelen şeyle doğruldu. okulun açılacak olmasına daha bir buçuk saat vardı, o zamana kadar eve gizlice girebilir ve ava'nın dolabına not bırakabilirdi. aniden ayağa kalktığından olsa gerek beyninin sallandığını ve ağrıdan ölecek gibi ağrı girmesine sebep olmuştu bir süre öylece yere baktı. gözlerini kırpıştırarak, şakaklarına hafifçe baskı uyguladı, kendine geldiğinde hızlı adımlarla eve doğru yöneldi.

eve geldiğinde babasını koltukta uyuya kaldığını ve elinde kendisiyle annesinin resmi olan fotoğraf bulunduğunu görünce büyük bir öfke kaplasa da içi şu an da derdi o değildi, aklına not ettikten sonra koşar adımlarla odasına yöneldi. çantasını alıp hızlıca ve olabildiğince sessiz bir şekilde evden ayrıldı. daha sonra kolunda ki saate baktı, daha bir saati vardı. notu bıraktıktan sonra kütüphane de bekleyecekti. gözlerini kapattı, ilk defa birisi için bu kadar çabalıyordu. belki de annesinden izler bulduğu içindi. okula geldiğinde ne not yazabileceğini düşündü, ilk birkaç dakika ben ne yapıyorum diyerekten vazgeçecekken daha sonra aklına gelen birkaç kelimeyle notu yazıp dolabının aralık yerinden içeri doğru notu attı. derin bir nefes verip okuldan çıktı ve beklemek üzere kütüphaneye doğru yöneldi.

içi içini kemiriyordu, dün ki davranışından sonra ava'nın gelmemesini anlayabilirdi fakat içten içe gelmesini fazlasıyla istiyordu. elinde ki kitabı masaya bırakıp kemirdiği dudaklarını rahat bıraktı. kolundaki saate baktığında derin bir sıkıntıyla nefes verip tuhaf bir ses çıktı dudaklarından, sonra dudaklarını büzüp üzgün bir ifadeyle kitaba baktı. "sanırım notta fazla abarttım ve ne saçmalıyor bu diye düşündüğünden gelmekten vazgeçti, çok çabalamıştım oysa ki.." diyerek dirseğini masaya dayadı, görüş alanına kitabı alarak kapağına baktı. yer altından notlar, fyodor dostoyevski yazıyordu üstünde. bu kitabı ikinci okuyuşuydu. "e dostoyevski sen hangi bilmecelerle kızı kandırırdın? aslında senden biraz çalmak istedim fakat daha fazla saçmalamaya gerek olmadığını fark ettim." sıkıntıyla iç çekti, "saat iki oldu ve hâlâ gelmedi, şu an yattığın yerden batırdığımı falan düşünüyorsan, cidden batırdım." sonra doğrulup esnedi, "en azından bir gelip laf atsaydı, içim rahat olurdu be dostum! dün fazla kaba davrandım, o sadece yanımda olmak istemişti." bir an duraklayarak başını iki yana salladı ve hafifçe güldü.

"annem de üzülmemi istememişti ve sonra ben..." durdu, devam edememişti. "onun ölümünden ben suçluyum, çünkü beni bırakıp gitmesini istemiyordum, beni yanına alsa da aslında yanımda olmayacağının farkındaydım. her ne kadar babama kızsa da onunda başka bir sevdiği vardı. - derin bir nefes verdi.- büyük ihtimalle o adam beni istemeyecekti, fazlalık olacaktım. o yüzden ölmesine karar verdim, kendime bunu itiraf edebildiğime inanamıyorum. on yaşında bir çocuk olsam da her şeyin oldukça farkındaydım, annemin öldüğünü zaten biliyordum. ben, ben inanmak istemiyordum.." gözlerini kapadı, sinirle yumruklarını sıktı. elini başına dayadığı ve derin soluklarla kendine gelmeye çalıştı. "şu an da bunun düşünmenin sırası değil, of tanrım!" başını iki yana salladığı sırada bir ses işitti.

"çok beklettim sanırım fakat delirmen için daha az beklettiğimi düşünmüştüm!" diyerek alayla yanına oturduğunda içinde birkaç kıpırtı hissetti. "gelmeyeceksin sanıyordum." dedi, sesi titrek çıkmıştı. kızardığını hissetti, kendiyle konuşurken duymuştu, başını öne eğip lanet etti. "dostoyevski okuyorsun, bu kitabın en sevdiğim sözü, - diyerek başladığında allan'da atılmıştı ve aynı anda aynı sözleri birbirlerine bakarken söylemeye koyuldular.- "insan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. - ikisi de aynı an da devam ettirdiler sözleri.- utanırız bundan, insan olmayı yüz karası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. zevk duyuyoruz bundan. çok yakın bir gelecekte bir şekilde - gözlerinin içine baktı allan ava'nın.- düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız." sözleri bitirdiklerinde derin bir sessizlik yayıldı etrafa, gözlerini kaçırıp kitaba odaklansa da aklı aynı anda aynı sözleri söylemelerindeydi. bir an da dönüp konuşacağı sıra ava'da atılmıştı, sonra ikisi de durup "sen söyle." dediklerinde allan dayanamayıp güldü. "özrümü kabul ettin var sayıyorum.."

yavaşça olduğu yerde kıpırdandı ava, daha sonra sanki düşüncelerinden sıyrılmış gibi bir yüz ifadesiyle allan'a döndü ve omuzunu silkerek, "dün gece öfkeliydin ve ben de biraz zorladım seni, o yüzden özür dileyecek bir şey yoktu. ve hâlâ berbat görünüyorsun, zor geçti sanırım." dediğinde bu sefer allan omuzlarını silkti. "şu an iyiyim, affettiysen.. o zaman yine beraber kitap okumak ister misin?" diye sordu, ava gülümseyip başını salladı. o an aklında bazı anılar canlandı, annesinin ona şöminenin önünde sıcak ve tatlı sesiyle masallar anlattığı zamanlar aklına gelmişti. şimdi de o sıcaklığı hissediyordu, tek fark ateş yoktu, annesinin uydurma masalları yerine kitap okuyorlardı.

ava ona annesini anımsatıyordu, tüm davranışları aklına annesinin silik görüntüsünü getiriyordu. derin bir iç çekti, dayanılmaz bir durumdu anımsamak ve dün öğrendikleri yüzünden daha çok içinin acımasını sağlıyordu. kitaba odaklanmayı bırakıp annesini hatırlamaya çalıştı, üzerinden beş sene geçmişti. fotoğraflarına, onu hatırlatacak herhangi bir şeye bakmayı reddetmişti. bu yüzden yüzünü hayal meyal hatırlıyordu, unutamadığı şey ipeksi açık kahveden sarıya doğru kayan saçlarıydı, kokusunu çok severdi. aniden gelen bu hatıralar sandalyeden geri çekilip lanet okumasına sebep olmuştu. istemsizce yaptığı bu davranış ava'nın ona şaşırarak bakmasını sağladığında ayaklanmak ve gitmek istedi. ava'yı - annesini hatırlamak- görmeye dayanamıyordu.

"ne oluyor, neyin var allan?" diye sordu ava. ava'ya dönüp baktığında gözlerine annesinin yanıklarla dolu olan cesediyle karşılaşınca dehşet içinde baka kaldı. yüzünün etrafında yarıklar, saçları yanmaktan siyaha dönmüş, vücudunun bazı bölgelerinde büyük oyuklar ve oyukların içinde kurtçuklarla beraber solucanlarla doluydu ve ona doğru geliyordu. midesi kasıldı, öne doğru eğildi, gerçeklerle yalanları ayırt edemiyordu. annesi ona en son yaklaştığında içinde bir yerlerde ses işitti ve o an kaçma isteğiyle doldu fakat bedenini hareket ettiremiyordu, kaskatı kesilmişti. o yaklaştıkça içinde ki korku artıyordu ve midesi çalkalanıyor, bulanıyor ve kasılıyordu. annesi tam karşında durduğunda beyninde birkaç kelime yankılandı, olduğu yerde düşeceğini zannetti. "üzülmeni istemiyorum allan." dudaklarından çıkan sözlerin leş kokusunu buram buram hissetmiş ve olduğu yerde kıvranarak midesine baskı uygulamıştı. gözlerini kapatıp düşünmemeye çalıştı, "bunların hiçbiri gerçek değil, sadece birer halüsünasyondan ibaret. gece olduğu gibi gerçek değil, gerçek değil." içinden ne kadar bunları tekrar etse de gözlerini açmaya epey bir korkuyordu. bir elin omzuna değdiğini hissettiğinde dehşet bir korkuyla sarsıldı ve dudakların istemsiz bir feryat yükseldi. karşısında ava'yı gördüğünde derin soluklarla, gözleri korkuyla açılmış bir şekilde ona bakıyordu, ava'da ona şaşkınlıkla arası ne olduğunu anlamaya çalışan bir ifadeyle bakıyordu o sıra.

"iyi misin?" diye sorduğunda içinden bir sesin, "evet, o kadar iyi ki daha demin omzuna dokundun diye çığlık attı." diye iç sesi sitem etse de, derin soluk alıp verirken, "iyiyim, iyiyim.." dedi, ardından sandalyesinde ki çantayı kaptığı gibi hızlı adımlarla uzaklaşmaya koyuldu. ava ona seslendi, "nereye, ne oluyor? of, tanrı aşkına!" diyerek arkasından geldiğini duydu. oralı olmadı, tek başına kalıp kafayı yememek için toparlanmak istiyordu ve fazlasıyla kusmak. ava'yı tekrar kırmamak için, "şu an olmaz, yalnız kalmam lazım. üzgünüm ava." dedi, daha sonra kapıdan çıktığında sahilin oraya gitmeye karar vermişti.

II

15 kasım, 1984

elinde ki sıcaklıkla, gözlerini yumdu bir süre. sonra tekrar açtığında elinden akan kanların süzülüşünü seyretti. "kan kırmızısı." diye mırıldandı, kan kırmızısı normal kırmızı renkten tek farkı biraz fazla sıcak, koyu tona bürünmüş bir haliydi. tam kırmızı denilemezdi, onda farklı şeyler vardı. elindeki kanın yere doğru akışını seyretmekten büyük bir haz duymuştu, tadını merak ettiğini fark etti. yavaşça parmağından akmak üzere olan kanı dudaklarının arasına koydu, hafif bir inleme döküldü dudaklarından. tarif edemeyeceği kadar , kelimelerle anlatılamayacak bir tadı vardı kanın ve tattığı kanın ona ait olması içinde zevk duygusunun ateşlendiğini hissetti. büyük bir arzu duydu fakat gözleri cesede döndüğünde cansız bir şekilde öylece durması tuhafına gitmişti. yavaş hareketler dizlerinin üstüne çöktü, daha sonra hareketsizce duran cesedi kucağına aldığı sıra gördüğü şeyle dehşete kapıldı. annesinin yanmış, oyuklarla dolu ve oyukların içinde iğrenç böceklerle dolu olan yüzünü görmesiyle midesi ağzına geldi. kucağında ki başı hızlı bir şekilde ittirip geri çekildi, ceset doğrulduğunda korkudan kalbinin fırlamak üzere olduğunu hissediyordu. annesi ona yaklaşıp avucunu yüzüne koyduğunda yüzlerinin arasında bir santim vardı.

"üzülmeni istemiyorum, allan!" daha sonra ağzını ona yaklaştırdığında büyük bir feryat koptu.

derin soluklarla olduğu yerde doğruldu, o kadar hızlı kalkmıştı ki başı dönmüştü. gözlerini ve başını ovaladı hızlı hareketlerle, gözleri baş ağrısından ve uykusuzluktan kızarmış ve şişmişti. kendini halsiz hissediyordu, gözlerini açtığında derin bir nefes verdi. bu sıralar sürekli kabus görüyordu. yavaşça yerinden doğrularak lavaboya doğru gitti, ellerini kenarlarına yaslayıp aynada kendine baktığında içi sıkıldı. berbat görünüyordu, göz kenarları kızarmış, şişmişti. yüzünde ki ifade ölüm gibiydi, bir ölüyü andırıyordu adeta. derin bir nefes verdi daha sonra suyu açtı, o kadar yavaş hareket ediyordu ki kaplumbağa ondan daha hızlı olabilirdi. avucunu suyla doldurup yüzüne fırlattı, kendine gelmek için yaptığı bu şey daha çok ürpermesini ve başının daha çok ağrımasını sağlamıştı.

inleyip, "kahretsin!" diye mırıldandı. başını öne doğru eğerek aynaya doğru yasladı, bir süre öylece durdu, gözlerinden uyku akıyordu fakat dayanılamayacak bir baş ağrısı yüzünden bunu yapamıyordu. geri çekildiğinde gözlerini tekrar aynaya doğru yöneltti, tam karşısında bir ceset duruyordu. öfkeyle başını iki yana salladı, tekrardan başlamıştı sanrılarıyla kabusları. uzun zamandır ilaçları almak yerine kusuyordu, ilaçları içmek onun için bir işkence yöntemiydi. ilaçları aldığı zaman tamamen uyuşuk oluyor ve itaatkar bir hale geliyor olması onu çıldırtan şeylerden biriydi fakat şimdi ise saçma sapan öldürdüğü insanların cesetleriyle karşılaşıyordu. içinden bir yerlerden "hak ettin, onca insanı öldüren bir canavarsın sonuçta, yanına kalır mı sandın?!" gelen sesle başını kaldırdı.

"şimdi de sesler duymaya başladım.." diye söylendi sessizce. yavaşça esneme hareketleri yaparak kendine gelmeye ve üzerindeki ölüyü kaldırmaya çalıştı. daha sonra çalışma masasına ilerleyip en son yazdığı sayfayı aldı eline, "bunu devam ettireyim derken delirmesem iyidir." tekrar yerine koyarken masaya doğru yaslanıp ofladı. "tüm o otobiyografi yazarları canlarına susamış tiplerdi sanırım, kim hayat hikayesini yazar ki?" sonra duraklayıp daha da iç çekti. yüreğini bir şeyler sıkıyormuş gibi hissediyordu, içi fazla sıkılmıştı. tekrardan o anıları hatırlamak canını sıkmış olmalıydı, görüntüler tek tek gözünün önüne geliyordu. o kadar silik ve cansızlardı ki, sanki gerçekten olmamış gibi hissettirse de aslında hepsi gerçekti, yaşamıştı. bunun farkında olsa da bazen geçmişe dönmek bataklığın içinde çırpınmaktan farksızdı, ne kadar çırpınırsanız o kadar batıyor ve o kadar da boğuluyordunuz. geçmişe dönmek, ona böyle hissettiriyorken bir de sanrıları tekrarlamaya başlamıştı. bu durumdan çıkmak birbirine dolanmış iğne ipliği çözmekten daha zordu. düğümlendikçe düğümleniyor, battıkça derine, en dibe daha çok dalıyordu. bitmek bilmez bir kuyu gibiydi. edgar allan poe'nun kuyusuna benziyordu, fakat onunki cismen değildi, tam olarak içerisindeydi. kuyuya düşmemesi imkansızdı. tekrar derin bir nefes verdi, nedense nefesi kesiliyor gibiydi. derin soluklar alıp vermeye başladı, çünkü göğüs kafesinde anlam veremediği bir ağırlık vardı. tekrar lavabonun oraya doğru gitti ve avucuna su doldurarak yüzünü yıkamaya koyuldu.

ne kadar çabalasa da içinde sıkkınlık ve darlık geçmiyordu, nefes alışverişleri kesik kesikti. gözlerini aynaya doğru yönelterek baktığında ayna da tekrar annesinin cesediyle karşılaştığında istemsiz bir şekilde ani bir öfkeyle yumruğunu öne doğru savurdu, aynada ki cam parçalara ayrılırken bir ses işitmişti. "allan, seni üzmek istemedim." gözlerini kapayarak başını iki yana doğru salladı, "hayır, hayır, hayır.." diye tekrarlıyordu. "sana anlattığım masalı hatırlıyor musun?" sesleri duymamak için kulaklarını kapasa da işe yaramıyordu, sesler içindeydi. yumruğunu daha çok sıktı, "etrafını ateşle sarmalanmış bir çocuk vardı.. sarıldığımız zaman ne diyorduk birbirimize - o sıra yanına yaklaşmıştı annesi, yavaşça elini onun yanağına doğru koydu ve hafifçe gezinirken aniden sıktı, gözlerini ona doğru çevrilmesini sağladı. ağzından çıkan sözler, koku öfkelenmesini sağlamıştı.- ama sen beni ateşte cayır cayır yanmamı seyrettin, ne için, ne için?!" annesini yavaşça ittirip elini aynaya doğru tekrardan vurmaya başlamıştı, annesinin görüntüsü tekrardan oraya gitmişti ve gülerek onu seyrediyor olması onun aklını başından almıştı. geriye doğru çekilerek öne doğru eğildi, öfkeyle bağırdı. "sus artık, sus, sus. bitsin artık bu işkence, lanet olsun!" başına vurmayı bıraktığında sessizce, "bitsin artık.." diye mırıldandı.

çok fazla sıcak hissetmeye başlamıştı, sanki çölün ortasındaydı ve aynı anda da alaska'daydı. alnından soğuk terler akıyordu, gözlerini açarak tutunduğu yerden elini çekip üstündeki tişörtün paçasına gitti ve bir hışımla çıkardı. sadece siyah atletle kalmıştı. onu da çıkarmak istese de midesi ağzına gelmek üzere olduğu için pes edip tuvalete kustu. kusması bittiğinde oldukça bitkindi, duvara yaslandığı sıra kapıda endişeli sesler işitti. "bilmiyorum, aniden bir şeylerin kırılma sesi işittim, efendim. sanırım kriz geçiriyor.." ses yavaş yavaş yaklaştığında bilincinde gidip gelmeler yaşıyordu. gözlerini tekrar açabildiğinde karşısında bir yüz hissetti. sıcak nefesini dudaklarında hissediyordu. "iğneyi getirin, günlerdir ilaçları almıyor ve siz bunu şimdi mi fark ediyorsunuz!" bu endişeli sesi tanıyordu, içinden küfür etmek geçti. başını geriye tekrar yasladı, gözlerini açık tutmak için verdiği çaba onu oldukça yormuştu. gözlerini kapanırken saçlarının hafifçe okşandığını hissetti, sadece öyle hissetmişti.

III

22 mart 1975

bir ay geçmişti neredeyse, babalarıyla arası tuzla buz olduğundan dolayı artık evde koca bir soğukluk ve gereksiz bir sessizlik ortamı vardı. ikisi de kavga etmek için bir olay bekliyor gibi sessiz ve temkinliydiler. günlerin gelip geçtiği günlerde ava'yla eskisinden daha yakındılar ve şu sıralar allan'a iyi gelen tek kişi ava'ydı. ne zaman kendini kötü hissetse kütüphane de ava'yla kitap okumak ona bir nebze iyi geliyordu, mutlu olduğu zamanlarda da bu durum geçerliydi. onlar için her şey doğal ilerliyordu, okuldaki art niyetliler bazen sabrı taşırsa da ava ile olmaktan oldukça mutluydu, tabii onun mutluluğu mutluluksa. bu sıralar ne kadar güzel gibi gidiyor olsa da onun açısından aslında bir çok şey yanlıştı. eskiden yaşamadığı bazı atakları oluyordu, az olduğu için ne kadar önemsiz görüyor olsa da aniden olduğu zaman onu fazlasıyla zorluyordu. bu durum onun fazla fevri bir hale getirmişti. gün geçtikçe de çekilmez, daha agresif ve somurtkan birine dönmesi onu ava'dan uzaklaştırmıştı. atlatmak istese de bu duygu durumu onu öyle bir sarıp sarmalıyordu ki ne yapacağını bilemez halde sadece öylece durarak sarmasını izlemekten başka çaresi yoktu.

kütüphane de ava'yla tartışmaları yüzünden eve erken gelmek zorunda kalmıştı, kendini epey bir üzgün hissediyordu. içinden sürekli, "niye böyleyim, bana ne oluyor?" diye sorsa da bunun cevabını bir türlü oturup düşünemiyordu çünkü ne zaman düşünmeye kalksa aklı daha çok bulanıyor ve bu onu daha çok bunaltarak öfkelenmesine neden oluyordu. kapıdan ani bir öfkeyle girdiğinde babasının hazırlanmış bir şekilde onu beklerken buldu. yüzünde şaşkınlık ifadesi bir an belirir gibi olsa da umursamadan geçip gitmek için öne doğru yeltendi fakat babası onu sözleriyle olduğu yerde durmasını sağlamıştı. gözlerini başka yöne çevirerek durdu.

"bugün ava çıkalım diyorum, hem senin sinirlerine de iyi gelir." o sırada eline montunu alıp ona döndü tekrardan, "bu sıralar fazla gerginsin, bunu görebiliyorum. benimle olmak da sinirlerini geriyor farkındayım fakat bu şekilde devam etmek istediğinden emin misin, allan?" diye sordu, sesi fazla şefkatliydi. babasından beklenmeyecek bir ses tonuydu. ama ilk defa babasına katıldığını sezdi, bugün ava'yla tekrar kavga etmeleri ne kadar saçmaladığının kanıtıydı, biraz kendine gelmesi gerekiyordu ama av cidden ona iyi hissettirecek miydi, bundan emin değildi. sadece yapması gerektiğini ve babasına ayak uydurmak istediğini hissetti. düşünmeden başını evet manasında salladıktan sonra yola koyulmuştular.

avlanmak için ormana geldiklerinde içinde tuhaf bir heyecan hissetmişti. bu da onu epey bir germişti, çünkü sürekli annesi gözünün önüne geliyordu. başını iki yana sallayarak sadece babası ne yaparsa onu yapmaya karar verdi. babası silahlardan birini ona verdiğinde içten içe endişelense de elinden aldı ve sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştı. çok fazla korkuyordu, bir terslik olacağını seziyordu. annesi'nde olduğu gibi içindeki sesler konuşmaya başlamıştı ve sürekli kötü şeyler fısıldıyorlardı kulağına. sessizlik istediğini istese de bir türlü bu histen ve seslerden kurtulamıyordu. "ne yapacağız, şimdi?" diye sordu, allan.

"ördek veya sincap herhangi birini avlasak yeterli. ben sadece doğa da biraz nefes almanı istedim, istersen avlamayız." dediğinde ona bakıyordu, babasının onun hissettiklerini anladığını hissettiğinde korktu. "sorun değil, sen avlamak istiyorsan bir iki tane avlayabiliriz." dedi, sesi fazla kısık ve çaresizdi. bir saat kadar orman da gezip etrafı gözlediler, daha sonra bir göle yaklaştıklarında babası sessizce fısıldadı, "burada dikkatli olmamız lazım, bak oradaki ördekleri görüyor musun, şimdi hiç ses çıkartmadan şuraya doğru gel benimle. evet, şimdi silahını öne doğru uzat, gözünü hedefe odakla ve hazır olduğun vakit ateşle." babası ona komutları verirken içinde hiç umulmadık bir heyecandan tutuştu. gözünü hiç ayırmadan ördeğe yöneltti, bir saniye bile kaçırmıyordu. elleri heyecandan titrese de içinde umulmadık bir cesaret vardı ve o cesarete sıkıca sarılmış bir şekilde babasının onayını bekliyordu. birkaç dakika sonra babası sessizce,

"şimdi!" dediğinde heyecanla karışık korkuyla tetiğe bastığında yüreğinin hopladığını zannetmişti. onu bu kadar heyecanlandıran şey aslında ilk defa silah kullanacak olması değildi, ördeğin acıyla haykırması onu heyecanlandırmıştı. kulağa ne kadar doğal gelmiyor olsa da ona bu hazzı veren duyguyu silip atmak öyle kolay ve mümkün değildi. sanki doğuştan bu özelliğe sahip gibiydi. acı ona büyük bir haz veriyordu. babası heyecanla kalkıp omzuna hafifçe vurdu, "aferin ilk atışta, hadi gidip alalım." diyerek göle doğru ilerlediler. ördek biraz can çekiştikten sonra suyun üzerinde hareketsiz bir şekilde duruyordu. gözleri etrafa yayılan kana kaydığında, gölün üzerinde olmasından mıdır çok parlak ve etkileyici bir görüntü oluşturuyordu. kandan ilk defa o zaman etkilenmişti.

babası ördeği kafasından tutup gösterdiğinde midesi ağzına gelecek gibi oldu, tam gözünden vurduğu için delinmişti ve beyni diğer tarafından sallanıyordu. "sana ördek tarifimi yedirmek için heyecanlanıyorum. onu beraber ayıklamak ister misin, yoksa istemez misin? kusacak gibi görünüyorsun." dedi. omuzlarını silkerek, "hayır, seni izlemek isterim." demişti.

babası dikkat kesilmiş bir şekilde ördeğin nasıl kesileceğinden, neresinin daha iyi olduğundan bahsederken onun dikkatini çeken tek şey ördeğin organları ve kanı olmuştu. babası ona doğru dönerek yavaşça bıçağı uzattı, "dediğim şekilde kesmeyi denemek ister misin?" diye sorduğunda ilk önce biraz durakladı daha sonra elinden bıçağı alıp ördekle bakıştı. ama aniden bundan vazgeçerek babasına geri verdi, "seni seyretmek daha iyi olur.." dedi, midesi zaten ağzındaydı bir de dokunmak sanırım fazla gelebilirdi. babası onu zorlamadan büyük bir ustalıkla ördeği kesti, kestikçe içindeki organları görmesi hem midesini bulandırmış hem de tuhaf bir haz almasını sağlamıştı. en son dayanamayarak eve koştuğunda bir daha ceset görmek istemediğini düşündü. her ceset gördüğünde aklına annesi geliyordu, ve midesini asıl bulandıran şey de tam olarak buydu. o sıralar cesetlere bakmak epey bir zorluyordu onu için, ta ki iki yıl sonra yaşadığı şeyle her şeyin değişmesinden sonra..

17 kasım, 1984

gözlerini rose'dan kaçırarak etrafa bakındı, uzandığı yerde öylece durdu. ilk defa ona bu şekilde sert bir ifadeyle bakıyor olmasından dolayı biraz içerlenmişti. genelde kendisi bu bakışlarla bakardı veyahut daha çok dalga geçerdi fakat son yaşadığı şey, ilaçları almaması ve üstüne üstlük sinir krizi geçirmiş olması rose'un sinirlenmesini sağlamış olmalıydı. hava o kadar gergindi ki, bu onu fazlasıyla kaçıp gitme isteğiyle dolmasını sağlıyordu ama kaçamazdı. ilk defa odasında terapi alıyor olmasından dolayı da gergindi. özellikle büyük bir özenle sakladığı günlüğünün bulunmasından epey bir korkuyordu. oraya fazlasıyla iç dökmüştü, kimsenin okumasını istemiyordu. rose daha fazla sessizliğe dayanamayarak allan'a döndü. "ilaçlarını neden almadığın hakkında konuşmak ister misiniz, bay harvey?" ona ilk defa harvey diye sesleniyordu, gerçekten sinirlenmiş olmalıydı. nedense bu onu üzmüştü, bu sıralar bu şekilde tepkiler veriyor olmasının duygusal durumundan kaynaklandığını düşünüyordu. "bilmiyorum, bir şey hissettirmiyorlar. almak istemedim, aslına bakarsanız kaçtığım gerçeklerle yüzleşmek istedim." gözlerini sonlara doğru kaçırmıştı. rose gerilerek, "geçmişinizden bahsetmediniz ve şimdi yüzleşmekten söz ediyorsunuz. sanırım bazı fikirleriniz değişmiş olabilir mi?" diye sorduğunda yutkundu allan.

"hiçbir fikrim yok." dedi, daha sonra derin bir nefes aldı. "kumar oynuyorum, kazanmak ve kaybetmekle alakalı değil oynadığım kumar. resmen yaşamak ve ölmek arasında bir oyun, sanırım sonunda ölüm var gibi." diyerek dudaklarını bastırdı, bugün normalinden de açılmıştı. "peki, bundan bana neden bahsetmiyorsun, yani tam olarak ne kumarı oynuyorsunuz?" dedi, rose. durakladı ve düşündü birkaç dakika daha sonra gözlerini rose'a çevirip, "yaptığım şeyler, beni şu an olduğum yere getiren şey, geçmişim. bunlardan bahsetmek, of bilmiyorum. sadece bazen neden böyleyim diyorum. neden bir canavarım, neden? sizce neden böyleyim?" başını ellerinin arasına aldı, alacağı cevabı duymaktan korkuyordu. psikolog tavsiyesi, psikolog cümleleri istemiyordu, istediği şey samimi birkaç sözcük. gerçekten birinin onu anlamasıydı ama kimse onu anlamıyordu. anlamasını istiyor muydu onu da bilmiyordu.

"allan, hayatta birçok şey bize neden diye soru sormamızı sağlar, bazı sorular çok çıkmazda gibi görünebilir fakat her bir sorunun cevabı vardır. sadece bizim olaylara bakış açımız, o cevabı görmemizi engelleyebilir. bu yüzden zaten bu meslek var, benim tek amacım sizi anlayabilmek ve sizi anladığımı hissettirip elimden geldiğince yardımcı olmak. duyguların çok çıkmazda bu sıralar hayli bir yükselişte bunu görüyorum ama seni zorlamak da istemiyorum. anlatmak istiyorsun, gözlerinde görebiliyorum fakat seni engelleyen şeyler var. kendin başa çıkamadığında benimle konuşabilirsin. ve sen bir canavar değilsin, sadece yaralarını sarmaya ihtiyacın var."

rose bir süre baktıktan sonra gözlerini yere doğru çevirdi. konu anlatıp anlatamamakta değildi, konu anlaşılması da değildi. konu kendisiydi, kendisi onca kişiyi öldürmüş bir katildi. yaralı değildi, daha çok yaralayandı. gözlerini açarak ona döndü, "rosie, ben bir seri katilim. dışarda ölmemi bekleyen onca insan var ve hepsi haklılar. çünkü ben.. çok zarar verdim. benim yaralı olmam ve iyileşmem sence önemli mi? her şeyi geçtim de bu yaptıklarımı, geçmişe yükleyemem. herkes zorluk yaşıyor fakat öldürmek sence doğru mu?" sonra yavaşça doğruldu, "daha fazla konuşmak istemiyorum." masaya doğru yöneldi.

"bana söylediklerini hatırlıyor musun?" diye sorduğunda ayakta ona doğru dönerek, "hangisini?" dedi.

"demiştin ya, onca yıldır cehennemi yaşıyorum ve bu cehennemden kurtulmak için seninle konuşmam mı beni iyileştirecek? peki, benim onlardan farkım ne, ben de yaşamayı hak ediyordum. benimde sevdiklerim, hayallerim, hedeflerim vardı.." dedi ve durakladı, "görüşürüz daha sonra." diyerek rose odadan çıktığında olduğu yerde öylece durdu. ne demek istediğini anlasa da şu sıralar o zihniyetten epey bir uzaktı. "tanrım, dayanamıyorum.." diye mırıldandı. yazmak için oturduğu masadan kalkıp tekrar uzandı. boğulduğunu hissediyordu.

-devam edecek-

günlerdir bu bölümü yazıyorum, seri katil yazmak sizce o kadar kolay mı? kendi derinliklerimde yatan seri katil diyorum ben allan'a.

yorumlarınızı bekliyorum, biraz eleştiri istiyorum da okuyan yok ki eleştirilsin. bu kurguda hiç sonunu düşünmedim o yüzden büyük ihtimalle bana da sürpriz olacak. ve diğer bölümde ne yazacağımı da bilmiyorum. aklıma aniden gelenleri yazıyorum. o yüzden baştan savma gelirse kusura bakmayın.

şimdilik görüşürüz.

başlangıç tarihi bilmiyorum, bitiş tarihi onsekizocakikibinyirmiüç

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…