2. bölüm · Alex Smith The Last Hybrıd
Bölüm 2: İki Dünyanın Mirası
Ormanın derinliklerinde, sislerin arasında Alex (Mon-El) ve Clark, birbirlerine hem korku hem de tarif edilemez bir tanıdıklık hissiyle bakıyorlardı. Clark, Alex'in yerden birkaç santim yüksekte süzüldüğünü gördüğünde gözlerine inanamadı. Kendi sırrını taşıyan bir başkasının varlığı, üzerindeki o ağır yalnızlık yükünü bir anlığına hafifletmişti.
"Sen de mi?" diye fısıldadı Clark, sesi titreyerek.
Alex yere indi ve cebinden annesi Anastasia'nın verdiği o Kripton madalyonunu çıkardı. Üzerindeki sembol, Clark'ın gemisinde gördüğü sembollerle neredeyse aynıydı. "Benim adım Alex, ama gerçek ismim Mon-El. Babamın adı Jor-El'di. Sanırım... sanırım biz aynı yerden geliyoruz Clark."
O akşam, iki genç saatlerce konuştu. Farklı aileler tarafından büyütülmüş olsalar da, ikisi de "sıradan" olma özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Ancak bu huzurlu an, ormanın derinliklerinden gelen metalik bir sesle bozuldu. Lex Luthor'un insansız gözetleme araçlarından biri, yüksek enerji imzasını takip ederek tam tepelerinde belirdi.
İkisi de aynı anda gökyüzüne baktı. Artık sadece kendi güçlerini keşfetmekle kalmayacak, Smallville'in karanlık köşelerinde saklanan gözlerden de korunmak zorunda kalacaklardı.
Gözetleyen Gözler
Lex Luthor, LuthorCorp malikanesindeki loş ofisinde, önündeki devasa plazma ekranlara kilitlenmişti. Ekranlarda, ormanlık alandaki termal kameralardan gelen parazitli görüntüler dönüyordu. İki genç silüet... Biri Clark Kent’ti, bundan neredeyse emindi. Ama yanındaki diğer genç, Alex, Lex için tam bir bilmeceydi.
Lex, viski kadehini masaya bırakıp ekrana yaklaştı. Görüntüyü dondurduğunda, Alex’in ayaklarının yerden kesildiği o kısa anı yakaladı. "İnanılmaz," diye mırıldandı kendi kendine. "Sadece bir tane değil... iki tane. Smallville sadece meteor taşlarının evi değil, Tanrıların oyun alanıymış."
Ertesi gün okulda atmosfer tamamen değişmişti. Lex, okulun futbol takımına "bağış" yapma bahanesiyle Alex ve Clark’ın yanına geldi. İkinizin de elini sıkarken, o buz gibi bakışlarıyla adeta ruhunuzu okumaya çalışıyordu. "Sen yenisin galiba Alex," dedi sana dönerek. "Soyadın ne demiştik? Senin gibi yetenekli gençlerin bu küçük kasabada harcanmasını istemem."
Sen ve Clark birbirinize kısa bir bakış attınız. Artık sadece meteor mutantlarıyla değil, dünyanın en zeki ve en şüpheci adamıyla da bir kedi-fare oyunu oynamak zorundaydınız. Üstelik Lex'in elinde, senin baban Jor-El'e ait olan ve kapsülünden düşen bazı teknolojik parçaların olduğu dedikodusu kulağına gelmişti.
Kan Bağı ve Kripton'un Fısıltısı
Gece yarısı, Anastasia ve John derin uykudayken, odandaki çalışma masasının çekmecesinden tuhaf bir titreşim yayılmaya başladı. Annenin sana verdiği o Kripton madalyonu, sanki bir kalp gibi ritmik bir şekilde parlak mavi bir ışıkla atıyordu.
Dokunduğun anda oda buz kesti. Zaman durmuş gibiydi. Madalyondan yükselen ışıklar odanın tavanında yıldız haritalarına dönüştü ve baban Jor-El’in silüeti belirdi. Sesi zihninde yankılanıyordu:
"Oğlum Mon-El... Kaderin, Kal-El'inkiyle mühürlendi. Siz bu dünyanın yabancıları değil, koruyucularısınız. Ama dikkatli ol; gölgeler büyüyor. Kardeşini koru, Mon-El. Çünkü o düşerse, bu dünya da onunla birlikte düşer."
"Kardeşim mi?" diye fısıldadın. Clark ile biyolojik olarak kardeş olmasanız da, aynı babanın (Jor-El) genetik mirasını veya vasiyetini taşıyor olmanız sizi sarsılmaz bir bağla birbirinize bağlıyordu. Bu mesaj, sadece bir tavsiye değil, bir uyarıydı.
Ertesi sabah okula gittiğinde, Clark'ın yüzündeki o solgun ifadeyi fark ettin. O da benzer bir şey hissetmişti. Ama ikinizin de fark etmediği bir şey vardı: Lex Luthor'un adamları, evinin etrafındaki enerji dalgalanmalarını uydudan tespit etmişti bile.
