9. bölüm · Aklım Sende Kaldı Küçüklüğüm
6. AŞK NE DEMEK?
Herkese iyi okumalar💕
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn🥹
---------
“Özür dilerim.”
Özür dilerim…
Herkes için normal olan bu iki kelime benim dünyama bir o kadar yabancıydı. Öyle ki nasıl hissedeceğimi bile bilmiyordum veya ne diyeceğimi de. İnsanların içine o kadar uzun zamandır çıkmamıştım ki artık kendimi sanki farklı bir diyardanmış gibi hissediyordum. Çoğu şeyi yabancılamaya başlamıştım ve bu benim için pek iyi olmuyordu. Hakkımı savunamam, haklıysam ve sesimi çıkarmam gerekiyorsa bunu yapamazdım çünkü bana hiçbir zaman bunlar öğretilmemişti. Bana sadece şunlar söylenmişti:
Sus.
Sesini ve kendi çığlıklarını senden başka kimse duymasın.
Ben de öyle yapmıştım. Susmuştum ve çığlıklarım o kadar sessizdi ki gerçekten de kimse duymamıştı. Derlerdi ki, “Gözler, hislerin aynısıdır.” öyleyse benim hislerimi neden anlamadılar?
Ayçıl, senin gözlerinin içine kimse bakmadı ki…
Fakat şuan ben tam olarak Alperen’in alçıda olan parmağına değil gözlerinin içine bakıyordum. Hem hislerini hem de olayı çözmeye çalışıyordum. Pişman gibi bakıyordu. Biraz da korkmuş. Bunların hiçbiri parmağı için hissettiği duygular değildi. Ancak olayı anlayamıyordum. Biriyle kavga mı etmişti yoksa kaza mı geçirmişti? Canı yanmış mıydı? Kafamdan bir sürü senaryo geçiyordu. Ben hala olduğum yerde dururken Alperen yakınıma geldi. Gözlerimi ondan çekip sonunda konuştum.
“Alperen parmağın-” Beklemediğim bir anda sözümü kesti.
“Önce neden ağladığını anlat.” Onun parmağına ne olduysa kesinlikle benim ağlamamamdan önemli değildi. Onun bunu kabul etmeyeceğini biliyordum. Yine de önce olayı öğrenecektim.
“Üç gündür yoksun ve ilk önce benim açıklama istemeye hakkım var bence.” Tekrar ona baktım. Ben böyle deyince biraz durdu.
“Haklısın.” Artık sesinde de pişmanlık vardı.
“ O akşam seni eve bıraktım ve eve döndüm. Salonda otururken apartmanın koridorundan çığlık sesleri gelmeye başladı. Ben de dayanamadım ve kapının deliğinden dışarı baktım. Karşı dairemde hamile bir kadın oturuyor. Kapının önündeki bir adam da ona saldırmaya çalışıyordu. Ben onu öyle bırakamazdım. Çıktım ve adamı yumruklamaya başladım. Adam beni göremediği için ilk önce neye uğradığını bilemedi. Ben adamı yumruklarken bir anda öyle sert bir şekilde vurdum ki” Parmağını kaldırdı. “son durum bu.” Hamile bir kadını kurtarmak için canını riske atmıştı. Kendine gelebilecek zararı asla düşünmemiş ve o adamı dövmüştü. Ya adamın elinde o an kesici bir alet olsaydı ve Alperen’e daha büyük bir zarar verseydi? Onun ne kadar iyi bir insan olduğunu düşündüm. Aslında iyilik yaparken kendini feda eden birini düşündüm. Bu iyi gibi görünebilirdi ama bazen canımızı yakacak kötü sonuçlar da doğabilirdi. Alperen’in bulunduğu olayda her iyi insan aynı şeyi yapardı çünkü o yapmasaydı ve o kadına bir şey olsaydı işte o zaman kendini asla affetmezdi. Ben de kendimi affetmezdim.
Suçu izleyenin suçludan ne farkı kalırdı ki?
“Özür dilerim.” dedi yeniden. Oysa özür dilememeliydi. Suçlu değildi. Asıl ben ona bu kadar güzel bir kalbi olduğu teşekkür etmeliydim. İçimde birçok duygu birikmişti, dolduğumu hatta taşacak raddeye geldiğimi hissediyordum. Dayanamadım ve belki de sonrasında çokça utanacağım bir şey yaptım.
Alperen’e sarıldım.
Aramızdaki uzun olmayan mesafeyi tamamen uzaklaştırdım ve kollarımı beline sarıp ona sarıldım. Önce biraz şaşırdı. Hareket edemedi. Sonra derin bir nefes aldı ve kollarını nazikçe belime sardı. Başım gövdesindeyken konuştum.
“Sen bir süper kahramansın. Bunu unutma ve özür dileme.” diyerek onun duyabileceği şekilde fısıldadım.
Sarılma anatomisine göre insan bazen dudaklarının konuşamadığı, gözlerinin yansıtamadığı hisleri tek bir eylemle gerçekleştirmek ister. Bu eylem de sarılmaktır. Düşüncelerin, duyguların ve hissettiklerinin karşıdaki kişiye hiçbir kelime söylemeden aktarmaktır. Anatomiye baktığınızda gördüğünüz sadece iki kalp ve iki göğüs kafesidir fakat biraz daha derine inecek olursak sözün bittiği yerlerde kalpler sessizce konuşabilir ve birbirleriyle bağ kurabilir.
Derler ki, “Sarılmak neden güzeldir bilir misin? Çünkü sağ tarafta kalp yoktur, ve orası hep boştur. Sarılınca, sağ yanını O’nun kalbi doldurur.” Sanki benim kalbim bu anı bekliyor gibi çok hızlı atıyordu bedenim ise kalbimden istifade gayet huzurluydu. Bir yanım ayrılmak istemese de bir yanım utanç duygusu ile kavruluyordu. Şuan sağ tarafımda onun kalbi vardı. Sağ tarafım boş değildi.
“Ama benim pelerinim yok.” Güldüğünü hissettim. Onun görmeyeceği şekilde ben de güldüm.
“Bazı kahramanların pelerini olmaz.” dedim. Aynı bazı meleklerin kanatları ve bazı yıldızların ışığı olmadığı gibi…
Üşüyen bedenim artık fazlasıyla sıcaktı. Yavaşça başımı bedeninden kaldırdım ve kollarımı ondan ayırdım. O da kollarını belimden çekti. Uzaklaşmadım, yine tam olduğum yerdeydim.
“Sarıldığım için kızmadın değil mi?”
“Sarıldığın için neden kızayım?”
“Bilmiyorum.”
“Sarılmak kızılacak veya utanılacak bir şey değildir Ayçıl. Su içmek, yemek yemek ve nefes almak gibi düşün sarılmak da bunlar gibi bir ihtiyaçtır.” Haklıydı, hem de sonuna kadar. Başımı hafiften salladım.
Yarın izinliydim. Birkaç günden sonra artık biraz kafa dağıtmalıydık ve bunun için harika bir fikrim vardı.
“Alperen yarın müsait misin?” Yarın pazar olduğu için ofise gitmeyeceğini biliyordum fakat belki başka planları olabilirdi.
“Evet, ne oldu ki?” Bu müthiş bir haberdi.
“Yarın piknik yapalım mı? Ben atıştırmalıkları hazırlarım ve gidecek güzel bir yer de biliyorum.” Yüzünde bir tebessüm oluştu.
“Olur tabii ki ama kendini yorma istersen dışarıdan da bir şeyler alabiliriz.”
“Hayır, ben yapmak istiyorum.” Ellerini teslim olmuş gibi kaldırdı.
“Sen nasıl istersen.” Gülümsedim.
Konunun dağıldığını fark ettim. Sarılınca aklım tamamen uçmuştu. Kendisi bir psikolog olsa da bu yaşadığı onu etkilemiş olabilirdi. Çünkü bazen insan kendisine yetemiyordu. Ne olursa olsun içinde bir yerde kanayan yarayı durduramıyordu veya yaşadığı olayların etkisini üzerinden atamıyordu. Bu çaresizlik veya güçsüzlüğün bir tanımı değildi. Bu bir insanın yardım çığlığıydı.
Alperen’i şuan anlamak zordu. İyi miydi? Kötü müydü? Nasılsın diye sorsam beni üzmemek için yalan söyler miydi? Bilmiyordum ya da anlayamıyordum. Bildiğim tek şey onun da içinde yaralı bir çocuk olduğuydu. Belli etmemeye çalışsa da anlamıştım.
“Parmağın nasıl peki şuan?” Ellerini geri aşağıya sarkıttı ve gözleri parmağına döndü.
“Oynatmadığım sürece acımıyor.”
“Dikkat et kendine olur mu?” Gözleri bana döndü ve yine gözlerinin içinden bir sürü duygu geçtiğini fark ettim. Hiçbirini seçemedim. Kafasının içinde hangi düşüncelerle boğuştuğunu anlayamadım.
“Ederim, sen de et olur mu?”
“Olur, yarın on iki gibi buraya gelirim ve gideriz.” Hemen karşı çıktı.
“Ben araba ile alırım seni evden araba ile geçeriz.” Çatlak bir parmak ile nasıl araba kullanmayı düşünüyordu acaba?
“Bu halde araba kullanmasan iyi olur. Hem zaten gideceğimiz yer yakın o yüzden arabaya gerek yok.” Kaşlarını hafifçe çattı.
“ E ben hiçbir işe yaramıyorum!” Sanırım birazcık sinirlenmişti. Ufacık ama.
“Sen plan yaptığında da ben işe yaramıyorum. Bu seferlik de ben yapayım.” Sustu. Kabul etmişti galiba.
“Tamam, daha fazla zorlamayacağım.”
“O zaman yarın görüşürüz.” Kendimi ağladığım için ne kadar yorgun hissetsem de Alperen ile konuştuktan ve sarıldıktan sonra enerjim biraz olsun yerine gelmişti.
“Sana eşlik edeceğim.” Birlikte yürümeye başladık. Üç gündür hissettiğim boşluk hissi geçmiş gibiydi. Ona bağlandığımı hissediyordum. Bundan korkmalı mıydım? Bağlanmak onu acıtır mıydı? Ya da beni kırar mıydı?
Çok uzun mesafe olmadığından birkaç dakika sonrasında evin önüne ulaşmıştık. Sabah markete gitmem gerekiyordu fakat buraya en yakın marketin nerede olduğunu bilmiyordum.
“Alperen buraya en yakın market nerede?” Önce biraz düşündü ve etrafına bakındı. Sonrasında anlatmaya başladığında onu dikkatlice dinledim. Umarım yarın bulabilirdim.
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. İyi geceler Ayçıl.”
“İyi geceler pelerinsiz kahraman.” Yüzündeki gülümseme daha çok büyüdü. Benim de öyle. Sonrasında el sallayıp kapıya doğru adımladım. Her zaman olduğu gibi yine ben apartmana girene kadar bekledi.
:)
Simsiyah duvarlarla kaplı bir yerdeydim. O kadar sessiz bir yerdi ki kendi nefes alış veriş sesimi duyabiliyordum. Etrafıma bakınmaya başladım. Sol tarafımda fakat çok uzakta beyaz bir ışığın varlığını gördüm. Yavaşça bir adım attığımda adım sesi her yerde yankılandı ve kulağıma geri ulaştı. Sadece ben vardım. Yalnızdım. Her rüyamda olduğu gibi.
Işığa doğru büyük bir cesaret ile yürümeye başladım. Yol bitmiyordu. Sanki ben her adım attığımda ışık da benimle birlikte hareket ediyordu. Pes etmemeye çalışırken birden benim adım seslerim haricinde başka adım sesleri duymaya başladım. Arkamı dönemedim. İçimi o kadar büyük bir korku kaplamıştı ki nefes alış verişimin ve adımlarımın hızlandığını hissedebiliyordum. Işığa yaklaştığımı hissettim fakat yaklaştıkça orada da birinin siluetinin olduğunu gördüm. Bembeyaz bir ışığın altında siyah biri vardı. Göremiyordum. Sadece koşuyordum. O beyaz ışığın beni kurtaracağını umut ediyordum.
Sonra bir şey oldu. Diğer adım sesleri durdu. Onun yerini bir çocuğun ağlama sesi aldı. Bu benim olduğum yerde taş kesilmeme neden oldu. Öyle ki o ses benim hiç düşünmeden arkamı dönmeme sebep oldu. Elinde günlüğüm vardı, kolları yara içindeydi ve yüzü ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu.
“Ayçıl, bana yine kırmızı boya sürdüler.” Dediği şey ile kalbime öyle bir ağrı saplandı ki elimi kalbimin üstüne koydum. Demin aldığım nefesleri artık duyamıyordum. Acı çekiyordum. Kanıyordum.
“Ayçıl, beni hiç sevmeyecekler mi?” Cevap veremiyordum. Konuşamıyordum. Kalbimin ağrısına dayanamadım ve dizlerimin üzerine düştüm. Gözyaşlarımın benden bağımsız akmaya başladığını hissediyordum. Düştüğüm için mi ağlıyordum? Yoksa beni paramparça eden geçmişim yüzünden mi?
Sanki biri beni öyle sıkı tutuyordu ki hareket edemiyordum. Sadece karşımdaki küçük çocuğa bakıyordum. Dudaklarımdan bir hıçkırık koptuğunda artık dayanamayacağım bir noktaya geldiğimi anlamıştım.
“Beni affet.” diyerek sayıklamaya başladım. Tam o sırada yeniden başka bir adım sesi duymaya başladım. Korkmadım, şuan tek hissettiğim şey çaresizlikti. Adım sesleri daha çok yaklaştı ve yanımdan birinin geçtiğini fark ettim. O kimse küçük Ayçıl’ın yanına gitti ve onun elinden tuttu.
“Lütfen, ona zarar verme.” Ayağa kalkmaya ve onu kurtarmaya çalıştım ama kalbimin ağrısı artık her yerime vurmuştu.
“Yalvarıyorum, ona dokunma.” Sesim o kadar kısık çıkıyordu ki ben bile duymakta zorlanıyordum.
Sonrasında o kişinin bana doğru geldiğini gördüm. Kaçamazdım. Kafamı kaldıramadığım için kim olduğunu bile bilmiyordum. Küçüklüğüm artık mutsuz bakmıyordu elini tuttuğu kişi kimse onu gülümsetmişti.
Sonrasında o elin bana doğru da uzandığını gördüm. Güçlükle başımı önce bana uzanan ele sonrasında bana uzanan elin sahibine kaldırdığımda çok daha büyük bir şoka uğradım.
“Alperen…” Bana öyle bir bakıyordu ki sanki beni bu hale getiren şeylere kızgın ama bana bunu yansıtmamak için sakin kalıyor gibiydi. Yüzündeki tebessüm sadece beni rahatlatmak içindi.
“Sana ve senin içindeki çocuğa zarar vermeyeceğim. Elimi tut, birlikte kalkalım ve karanlık artık aydınlığa dönüşsün.” Bu an gerçek olmasa bile ben bu anın içindeydim. Belki birazdan uyanacaktım. Ya da belki uyandığım an bu rüya kafamın içinden tamamen silinecekti. Gücümün nasıl yettiğini bilmesem de elimi kaldırdım ve avcunun içine yerleştirdim. Elimi öyle bir sardı ki sanki hiç bırakmayacakmış gibiydi.
“Bu an gerçek değil.” Hala bedenimde olan sızıyla ayağa kalktım.
“Hayır, bu an gerçek Ayçıl. Sadece şuan değil.” Gülümsemesi daha gerçekçi bir hal aldı. Fakat sonra her yer bulanıklaştı ve yine karanlığa gömüldü.
Kulağıma çarpan kuş sesleri ve gözüme çarpan güneş ışığı ile uyandım. Uzun zaman sonra bir rüyadan kan ter içinde uyanmamıştım. Gözüm direkt saate kaydı. Saat dokuzdu. İçim geç uyanmamanın verdiği rahatlıkla sakinledi.
Rüyamı düşündüm. Her bir rüyanın bir anlamı olduğunu biliyordum fakat hiçbirini çözemiyordum fakat bu rüya farklıydı ilk başta bir kabusun içindeyken Alperen gelip o kabusun içinden beni kurtarmaya gelmişti. Karanlıkların aydınlığa dönüşebileceğini söylemişti.
Yataktan kalktım ve yatağımı toplayıp lavaboda işlerimi hemen hallettikten sonra markete gitmek için üstüme montumu ve çantamı alıp dışarı çıktım. Dün Alperen’in bana tarif ettiği yolu hatırlamaya çalışarak yürümeye başladım. Hava sanki bugünün güzel bir gün olacağını biliyor gibi sıcaktı ve bu beni daha çok sevindirmişti. Çok geçmeden marketi bulup içeri girdim. Alacaklarımın hepsini aldım ve kasaya doğru ilerledim. Ödememi yaptıktan sonra marketten çıkıp geri eve döndüm.
Üstümdeki montumu ve çantamı çıkarıp astım. Elimdeki poşetlerle birlikte mutfağa geçtim ve aldığım her şeyi teker teker tezgaha dizdim. Dolapların içinden tatlıyı yapmak için bir kap buldum ve hemen yapmaya başladım. Normalde de yaptığım tatlıyı ve böreği o evde olsam büyük bir hevessizlik içinde yapacağımı biliyordum ama şuan tam tersi büyük bir heyecanla ve hevesle yapıyordum.
Acaba beğenecek miydi? Eğer beğenmezse beğenmediğini söyler miydi? Umarım güzel olurdu ve beğenirdi. İyi olduğum nadir konulardan biri yemek yapmak olduğu için bu fikir aklıma gelmişti. Umarım gerçekten güzel bir gün olurdu.
Tatlının harcını hazırlayıp tepsiye boşalttım ve fırına attım. Sıra börekteydi. Neyli seveceğini bilmediğim için hem patatesli hem peynirli yapacaktım. Önce böreğin içine koyacağım malzemeleri hazırladım ve onları da tepsiye koyduğum yufkaların içine koydum ve artık böreğim de hazırdı. İkisi de fırında pişerken üstümü değiştirmek için geri odama geçtim.
Havanın sıcak olmasını fırsat bilerek bugün uzun zamandır giymediğim hatta varlığını bile yeni hatırladığım beyaz elbisemi giymek istiyordum. Kimine göre elbiseler veya bu tarz kıyafetler özel günlerde veya düğünlerde giyilirdi ama benim için öyle değildi. Yaşadığım her gün benim için özeldi. Her nefesim kıymetliydi. Daha yeni yaşadığımı hissetmeye başlasam bile…
Elbiseyi bavuldan çıkarttım. Bu elbise annemin gençliğinden kalmaydı. Bir gün kendi kıyafetlerini düzenlerken genç yaşlarından kalma ne varsa hepsini bana vermişti. Güzel bir kadındı. Keşke kalbi de dışı kadar güzel olsaydı. Evet, herkes anne veya baba olabilirdi fakat herkes iyi anne baba olamazdı. Doğurmak, yedirmek veya istediğini almak yetmezdi. Sevgi verilmediği sürece her çocuk eksik kalırdı.
Üzerimdekileri çıkarıp elbiseyi giydim. Aynadan kendime baktığımda yüzüme ufak bir tebessüm yerleşti. Elbise bedenimi o kadar güzel sarmıştı ki sanki bana özel yapılmış gibiydi. Kalbi buzdan olan bir kadının giydiği elbiseyi kalbini paramparça ettiği kızı giyiyordu. Birbirine çok benzeyen fakat aslında hiçbir benzerliği olmayan iki beden…
Saçımı bugün salık bırakmak istiyordum o yüzden sadece taradım ve elimle biraz şekil verdim. Hazırdım. Sadece tek yapacağım şey hazırladığım tatlı ve böreği kaplara koymaktı. Geri mutfağa geçtim ve hepsini fırından çıkardım. Tek tek hepsini kaplara koydum. Sadece bunlar değil meyve ve kuruyemiş de almıştım. Ayrıca bir de ere sermek için sofra bezini de unutmamıştım. Hepsini bir bez poşetin içine yerleştirdim.
Saate baktığımda on ikiye on dakika kaldığını gördüm. Bekletmemek amaçlı hemen poşeti, anahtarımı ve çantamı alıp dışarı çıktım. Hızlı hızlı bildiğim yolu yürümeye başladım. Poşet biraz ağırdı ama taşınmayacak gibi de değildi.
Alperen kaldırımda durmuş elindeki telefondan bir şeylere bakıyordu. Muhtemelen geldiğimi fark etmeyecekti. Daha da yaklaştığımda kaşlarının çatık ve sinirli olduğunu gördüm. Telefonda gördüğü şey her neyse epey bir canını sıkmışa benziyordu.
“Tünaydın!” Beni duyunca bir anda önce irkildi. Çatık kaşları normal halini aldı ve sinirli halini geride bıraktı. Telefonu ise cebine yerleştirdi. Bana döndüğünde önce biraz beni süzdü. Sanırım beni elbise ile görmek garibine gitmişti.
“Tünaydın.” dedi ilk önce ve sonrasında “Elbise yakışmış.” diye ekledi. Gülümsedim, aldığım ilk iltifat olabilirdi.
İlk…
“Teşekkür ederim.” Sesimden iltifatına karşı ne kadar mutlu olduğum belli oluyordu.
“Ben elinizdeki poşeti alayım Ayçıl hanım.” Elimdeki poşete uzanıp ben daha anlayamadan bir çırpıda aldı. Sağ elindeki incinen parmağından dolayı sol eliyle taşımaya başladı. Bu sefer inat etmedim ve ayak uydurdum.
“Çok naziksiniz Alperen Bey.” Onun da yüzünde benim gibi bir gülümseme oluştu. Gideceğimiz yer çok da uzak olmasa bile biraz yürüyecektik. Gidene kadar fazla sohbet etmedik. Nasılsın? Ne yaptın? Gibi sorular sorduk.
Adımları beni takip ediyordu. Yemyeşil ağaçların ve çimenlerin olduğu göl kenarında bir yerdi burası. Buraya bir kez sınıfça pikniğe gelmiştik. O zamana ait güzel bir anım olmasa da bunu yapacağıma dair kendime o gün bir söz vermiştim. O sözü bugün tutacaktım. Çoğu kişi burayı bilmediği için çok sessizdi. Tam gölün kenarında çimenlik bir yere yaklaştım ve durdum.
“Buraya oturalım.” Alperen kafasını sallayıp onayladı ve elindeki poşeti yere bıraktı. Poşetten sofra bezini çıkartıp yere serdim. Alperen diğer şeyleri yerleştirmeye yardım ederken bir anda durdu.
“Neden boya kalemleri getirdin?” Ama sürpriz olacaktı o ya.
“Şey…” diye kaldım. “Alçını boyamak için.” Alperen’den bir kahkaha sesi yükseldi. Bunu beklemiyordu. Kesinlikle beklemiyordu.
“Ama istemezsen yapmam.” Belki istemeyebilirdi. Çocuksu gelebilirdi.
“Yemek yiyip hemen ressamlık yeteneklerini görmek istiyorum.” Yani beni reddetmemiş, çocuksu deyip atmamış ve bunu kabul etmişti.
Bütün her şeyi yerleştirdikten sonra tek tek kapaklarını açtım. Alperen o kadar acıkmıştı ki ben açtığım an bir böreği hemen kapmış ve yemeye başlamıştı. Ben de yemeye başladığımda birkaç dakikalık bir sessizlik oldu.
“Ayçıl, bunlar harika olmuş. Ellerine sağlık.”
“Afiyet olsun. Beğenmene sevindim.” O kadar güzel bir yerdeydik ki her yerde çiçekler vardı ve kuş sesleri her tarafa yayılıyordu. Huzur dedikleri şey işte buydu. Kafanın içindekilerden sıyrılıp derin bir nefes almaktı huzuru hissetmek. Kuşların şarkı söylemesine, çiçeklerin kokusuna ve bazen gökyüzünün rengine odaklanmaktı.
Yaptıklarımı gerçekten beğenmiş ve acıkmış olacaktık ki çoğunu bitirmiştik. Şunu fark etmiştim ki Alperen hem patatesli hem de peynirli börek seviyordu çünkü hiç ayırt etmeden ikisinden de yemişti. Doyduğumu hissettiğimde ellerimi yanımda getirdiğim ıslak mendille temizledim. Alperen de elindeki son lokmayı ağzına attı ve bana döndü.
“Bana da bir tane verebilir misin?” Bir tane de ıslak mendil ona çıkardım ve uzattım. Benim gibi o da ellerini sildi.
Şimdi pikniğimizin en eğlenceli yerine gelmiştik. Kapları biraz daha kenara getirdim ve Alperen’in yanında kendime yer açtım. Boya kalemlerimi çıkardım ve tam yanına oturdum.
“Acımaz değil mi?” Eğer canı yanarsa bu benim için bir eğlence olmazdı. Alperen hiç düşünmedi ve alçılı parmağını bana doğru uzattı.
“Parmağım sizindir ajan hanım.” Gülümsemem büyüdü. Bileğinden tuttum ve parmağını rahat etmesi için dizlerimin üzerine koydum. Boya kalemlerinin hepsini çıkartıp yanıma koydum.
“Arkadan müzik açayım ister misin?” diye sordu. Bu teklifi tabii ki de reddetmezdim. Kafamı sallayarak onu onayladım. Cebinden telefonunu çıkardı ve bir uygulamaya girip bir şarkı açtı. O sırada ben de çizmeye başladım. Küçük küçük yıldızlar çizdim ilk önce sarı kalemle. Tam ortasına ise bir ay çizdim.
Yaralarına yıldızlar çizdim…
Çizime o kadar çok odaklanmıştım ki şarkının sözlerine hiç kulak vermemiştim. Ta ki Alperen mırıldanana kadar.
“Bir anım olsa
O an ahım tutsa
Yine istemem, incinme sen
Bi' hayal kursam
İçine seni koysam
Hiç gitme sen”
Sonra yaptığım gökyüzünün tam altına da deniz çizmeye başladım. Mavi kalemle önce denizi sonra ise lacivert ile de dalgaları yapmaya başladım. Gökyüzü, deniz, ay ve yıldızlar hepsi benim hayatımdaki önemli figürlerdi. Umarım Alperen gökyüzü kadar huzurlu, deniz kadar derin, ay kadar parlak ve yıldız gibi yol gösterici bir hayata sahip olurdu. Çünkü ben hep buna inanmıştım.
“Aşk ne demek
Aşktan yanmak ne demek
Kenarından bile geçmiyorsun
Öğretemedim sana
Senden öğrendiği
Savaşmak ne demek”
“Aşk ne demek?” Şarkıda duyduğum ve merak ettiğim o soruyu sesli dile getirdim. Aşk benim dünyama çok yabancı bir kelimeydi. İnsanı zehirler miydi? Ya da tam tersi onun panzehri mi olurdu? Bunun cevabını bulabilecek miydim, bilmiyordum. Çünkü birinin beni sevebilmesi ihtimaller arasına bile girmiyordu benim için. Yaralıydım, kanıyordum, karanlığın içinden gelmiştim. Tüm bunlarla beni sevebilecek biri var mıydı?
“Hiç aşık olmadın mı?” Benim hayatımda böyle duygulara hiç yer kalmamıştı. Annem babam bile aşk kavramını bilmiyorken ben nasıl öğrenebilirdim ki? Sürekli evinde kavga, vurma, kırma ve bağırış sesleri duyan bir kız çocuğunun aşkı bilmesinde imkan yoktu.
“Hayır. Sen oldun mu?” Neden bilmiyorum ama bu sorunun cevabını merak ediyordum. Ya evet derse? Olabilirdi. Belki de o benim gibi değil birbirini çok seven anne babanın yanında büyümüştü. Hayır demesini mi istiyordum? Evet derse ne hissedecektim?
“Bildiğim kadarıyla olmadım.” Cümlesine anlam veremedim. Bildiğim kadarıyla da ne demekti? Sorgulamadım. Belki de şaka olsun diye öyle demişti çünkü yüzünde hala bir gülümseme vardı.
Alçının diğer tarafına büyük bir güneş çizdim. Ve güneş… diye geçirdim içimden. Kalbin de her zaman güneş kadar sıcak kalsın.
“Alperen bir şey sorabilir miyim? Ama istemezsen cevaplamayabilirsin.” Güneşin içini sarı kalemle boyamaya başladım. Bu soruyu sormaktan çekinsem de öğrenmek çok istiyordum.
“Sor.” dedi sadece. Gözlerim ve ellerim hala alçının üzerindeyken sordum.
“Senin annen ve baban nasıl biri? Mesela kardeşin falan var mı?” Bir süre cevap gelmedi. Ona döndüğümde taş kesildiğini gördüm. Gözleri dolmuştu.
“Bilmiyorum.” Sesi buz gibiydi.
“Bilmiyor musun?” Keşke hiç sormasaydım.
“Hatırlamıyorum.” Bir damla yaş yanağından süzülürken onun yaptığını bu sefer ben ona yaptım ve o gözyaşını ellerimle tuttum. Bana baktı. Ben de ona. Ne demek istiyordu anlamıyordum.
“Ayçıl…”
“Anlatabilirsin.” Bunca zaman içinde bir şeylerin paramparça olduğu belliydi.
“Ayçıl…” dedi tekrar ismimi söyleyerek “Ben hafızamı kaybettim.”
Zaman durdu. Elimdeki kalem yere düştü. Yıldızlar söndü, ay karardı, gökyüzü siyah bulutlarla kaplandı, deniz çekildi ve güneş battı.
-‐-------------------
Herkese selam! Bir aydır bölüm atmıyorum o yüzden size upuzun bir bölümle geldimmm
Nasılsınız, umarım iyisinizdir
Sonu için bana kızmayın olur mu? 😞
Evet teoriler, tahminler düşünceler varsa bu paragrafın altına alalım yorumları.🫢
Kendinize çok iyi bakın canlarım diğer bölümde görüşmek üzere 🤍
