4. bölüm · Aklım Sende Kaldı Küçüklüğüm
1. YIRTIK SAYFALAR
Merhaba canlarımmmmmm ilk bölüm ile karşınızdayımmmmm✨
Oylarınızı ve yorumlarınızı bekliyorum♥️
Keyifli okumalar:)
----------------------------------------------------
Hayatımda her zaman ışıklar kapalıydı. Açmak için ne kadar ilerlesem hep daha çok geri dönmüştüm. Işığı çok küçük yaşta kaybetmiştim. Bir daha da kazanamamıştım fakat hala umutluydum. Ben böyleydim işte. Her şeyimi kaybetmiş olabilirdim ama umudumu asla kaybedemezdim. Beni ayakta tutan belki de son şeydi.
Ben Ayçıl. Ayçıl Saraç. İsmimi babaannem koymuş olsa da babam onun emanetine sahip çıkamıyor aksine yok etmek için çabalıyordu. İyi bir ailede yaşadığım söylenemezdi. Annem babamdan farklı değildi. İkisi de hiçbir zaman mutlu olmamı istememişlerdi ve beni kapkaranlık bir hayatın içine atmışlardı. Beni neden sevmediklerini küçüklüğümden beri anlayamamıştım fakat alıştıktan sonra artık sebepler bile anlamsız geliyordu. Şu anki Ayçıl zor da olsa onları affedebilirdi ama küçük Ayçıl onları hiç sevemeyecekti, affetmeyecekti.
Günlerden neydi bilmiyordum ya da ayın kaçında olduğumuzu. Merak etmiyordum çünkü artık benim için her günün aynı olduğunu çoktan kabullenmiştim.
Artık alıştığım bankta hissettiğim soğukla beraber gözlerimi açarken güneşin yeni yeni doğduğunu fark ettim. Yavaşça yerimden doğrulup kendime gelmeye çalıştım. Başımda keskin bir ağrı ve ağızımda dün geceki bütün olayları hatırlamamı sebep olan kan tadı vardı. Yine evden gecenin yarısı atılmış ve parka gelmiştim. Ağrıyan bedenimi banka yasladım ve etrafıma bakındım. Sert rüzgar salıncağı hareket ettirirken gıcırdayan zincirinin sesi ile başımı o tarafa doğru çevirdim. Hayatımda hiç binmemiştim. Belki bir gün, diye geçirdim içimden. Salıncağa binme yaşını ben geçmiştim ama içimdeki çocuğun hala bir yerlerde o salıncağa binme hevesini hissediyordum. Böyle bir hayatın içinde belki hala umutlu kalmak şaşırtıcıydı ve herkesin yapabileceği bir şey değildi ama her insanın bir dayanak noktası vardı.
Hayat tozpembe bir diyar olamayacak kadar kötü ama onun hayalini kurduracak kadar da acımasızdı.
Güneş gökyüzünde yerini almaya daha çok yaklaşırken kuşların cıvıltı sesleri de yükselmeye başlamıştı. Üşüyordum, soğuğu iliklerime kadar hissediyordum ve eve dönecektim. Hayır, onlara muhtaç olduğumdan geri dönmüyordum. Evdeki küçük Ayçıl bana muhtaçtı. Yaşamak ve yaşatılmak için.
Birazdan uyanacak olan komşulara görünmemek için banktan kalktım. Başım ne kadar ayağa kalkınca dönmeye başlasa da yavaş adımlarla yürümeye başladım.
1. adım
2. adım
3. Adım
Yine adım saymaya başlamıştım.
4.
5.
Yürümeye devam ederken adımlarım gittikçe yavaşlıyordu.
Ve saymadığım dakika sonrası son adım 187.
Böyle biriydim ben işte her korktuğumda veya streslendiğimde adım sayardım. Küçükken adımlarım ne kadar yavaşsa o kadar kurtulduğumu sanar fakat yanılırdım. Ne kadar az yürürsem o kadar çok azar işitirdim. Küçüklüğüm ve bende bıraktığı özelliklerden sadece biri...
Kapının tam önünde durduğumda elimi yavaş yavaş kapıya götürdüm. Beni beklediklerinden çokça emindim hatta gelmiş olduğumu duymuş ve şuan tam kapının önünde de olabilirlerdi. Kapıyı tam olarak üç kez tıklattığımda elimin titremeye başladığını gördüm. Hayır, korktuğumu ve güçsüz kaldığımı belli edemezdim. Onlara istediğini vermeyecektim.
Ben daldığım sırada kapı birden açıldı. Titreyen elimi hemen arkama sakladım ve gözümü kapıya açan kişiye çevirdiğim an şok edici bir görüntüyle karşılaştım. Bana kapıyı açan kişi babamdı ve gülüyordu. Bir an hayal gördüğümü sandım ve gözlerimi kırpıştırdım fakat hayır gerçekten de gülüyordu. Sen bana güler miydin baba? Kafamda o an silik hatıralarım canlandı. Her bir köşesinde onların yüzü vardı ve o anıların hiçbirinde babamın güldüğü bir yer yoktu.
Geçebilmem için kapıyı daha fazla araladı. Cidden içeri geçmemi mi istiyordu? Ne olmuştu dünkü sinirli adama? Kaç dakika orada durduğumu bilmiyordum ama babam hala olduğu yerde duruyordu. Çoktan beklemekten bıkmış olması ve bana kızması gerekiyordu ama yüzünde öfke izi bile yoktu.
Yavaş adımlarla içeri girdiğimde kahvaltının kokusu burnuma ulaşmıştı. Acıktığımı o an hissetmiştim ama beni o masaya otutturmayacaklarını bildiğimden benim için ayırdıkları odaya gidecektim. Odaya doğru adımladığım sırada babamın söylediği söz beni daha da şaşırtmıştı.
"Bizimle kahvaltı yapmak ister misin?" Bir aile masasına oturmayalı çok uzun zaman olmuştu. Bu cidden bir rüya olmalıydı. Acaba anlamışlar mıydı hatalarını? Kendilerini affettirmek için mi çabalayacaklardı?
"Ben rahatsızlık vermek istemem." Bir kişinin babasına bunu demesi ne kadar da tuhaftı. Ama alışmıştım değil mi? Yoksa öyle mi zannediyordum?
"Masaya bir tabak daha koyabiliriz." Bunca sene sonra mı baba? 24 yıl sonra mı?
Hiçbir şey demedim ve mutfağa doğru ilerledim. Sandalyeyi çekip oturacağım sırada annemle göz göze geldim. Bütün kız çocukları gibi ben de annemi çok güzel buluyordum fakat bütün anneler kızlarını güzel bulurken benim annem kızını hiç güzel bulmamıştı. Belki kendisinin de izinin bulunduğu yüzüm yüzündendi. Dışarıdan bakılınca çocuğuna bunları yapacak birine hiç benzemiyordu. Belki o da bana gülümser diye tebessüm ettim ama bir karşılık alamadım. Üzgün mü yoksa somutuyor mu bilememiştim ama halini hiç bozmamıştı. Belli ki bir şeyler vardı çünkü annem hiç değişmemişti.
"Hadi oturun masaya." Anneme bakmayı kesip sandalyeye oturdum ama sanki iştahım kaçmış gibi hissediyordum. Onlar yemeye başlamışlardı fakat ben sadece onları izliyordum. Bir süre sonra parmaklarımla oynamaya başlamıştım. Yanlarında yemek yemek istemiyordum. Sanki mutlu bir aileymişiz gibi. Babam gözünü kendi tabağından ayırıp benim tabağıma çevirdiğinde kaşlarını çattı o an kızacak olduğunu düşündüm.
"Niye yemiyorsun? Hadi başlasana." İşte şimdi patlayacak duruma gelmiştim. Beni kendimi bildim bileli düşünmeyen adam bugün ne olmuştu da beni düşünüyordu anlamıyordum. Daha fazla sessiz kalamayacaktım. Babama bakıp:
"Ne oluyor bugün? Değişiksin bana karşı. Parktan geldim ben, gece evden attın beni. Dün olanları hatırlıyor musun?" Bir anda söylediğim sözlerden sonra babamın yüz ifadesi tamamen değişti. Yüzü düşmüştü. Üzülmüş müydü yoksa başka bir sebebi mi vardı? Benden bir şey sakladıkları kesindi. Kollarımı bağdaş yapıp ikisine de bakmaya başladım.
"Sizi dinliyorum. Benden ne saklıyorsunuz?" Annem bir anda donup kalmıştı. Gözleri babamın üzerindeydi. Babamın gözleri ise bende. Ben ikisine de dikkatimi vermişken babam önce derin bir nefes aldı gözleri hala yüzümdeydi. Ben ne diyeceğinin merakı içerisindeyken bir cümle kullandı.
Bu cümle öyle bir cümleydi ki sadece başımdan aşağı kaynar sular dökülmedi. Duyduğum kuş cıvıltıları sustu, sanki her yer simsiyah oldu. Yaşama sebebim olan umutlarımdan bazıları ellerimde paramparça oldu. Parçalar ise kalbime battı ve orayı kanattı.
"Seni evlendireceğiz."
Tek bir cümleydi ya da hayır beni nefes nefese sokan bir şeyin tek bir cümle olma şansı yoktu. Ağlayamıyordum. Ağlamak yasaktı. Evlenmenin daha ne demek olduğu öğretilemeyen birini nasıl evlendirebilirlerdi? Peki o evlendirecekleri adam nasıl biriydi? Babamdan farkı olduğunu düşünmüyordum.
Babamın oturduğu yerden ayaklandığını hissetmiştim. Ya işe gidecekti ya da daha fazla yanımızda durmak istemediği için diğer odaya. Bir kapı kapanma sesi geldiğinde evden çıktığını anlamıştım. Hiçbir açıklaması yoktu. Beni evden göndereceği için ilk andan beri mutluydu. Yine şaşırtmamıştı. Yine hayal kırıklığına uğratmıştı işte.
"Hayır. İstemiyorum, hayır." Sesim ne kadar fısıldar gibi çıksa da annem duyabilmişti.
"Hayır desen de bir faydası yok gibi görünüyor." dedi önümdeki boş tabağı alırken. Anlayamıyordum, aklım bu kadarına ermiyordu. Bir insan çocuğuna karşı nasıl bu kadar umursamaz olabilirdi? Hiç mi düşünmezdi, merak etmezdi onu? Aslında suç bendeydi. Neden hala onlara karşı bir beklenti halindeydim ki? Bir gün bunun olacağı aklıma nasıl gelmezdi?
Ağzımda söylemek istediğim binlerce laf birikmişti ama söylesem olay daha çok büyüyecekti. Ayağa kalktım ve kapıdan çıkarken "Ben evlenmeyeceğim." dedim. Bu benim o an son sözüm oldu.
Bana ait olan küçük odama kendimi attığım an gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı. En azından ağladığımda beni gizleyebiliyordu duvarlarıyla. Pek rahat olmayan ama yine de uyuduğum yatağıma uzandım ve düşünmeye başladım.
Daha ne kadar ileri gidebilirler derken hep daha da ileri gidiyorlardı. Her ilerleyişlerinde yara alıyordum. Gözlerim baş ucumdaki günlüğüme kaydı. Her şey ondaydı. Çocukluğum, yaralarım, hayatım onun içindeydi. Bu evden tek götüreceğim şey günlüğüm olacaktı.
Çok yorgundum ve gözlerimin gidip geldiğini de fark edebiliyordum. Ruhum benden daha yorgundu ama onun dinlenebileceği bir yer yoktu. O da benimle yara alıyordu durmadan. Ben hala düşünürken uyku bedenimi ele geçirdi ve rüyalara daldım.
Bu kez karanlık bir yerde değildim. Çok kez gördüğüm rüyanın bir kez daha içindeydim. Karşımda minik bir kız çocuğu vardı. Evet, o minik kız çocuğu bendim. Her gördüğümde biraz daha büyüyordu. Kendimin büyüyüşünü izliyordum. İnsanın geçmişi elbet bir şekilde yine kendisini buluyordu. Gözümü ondan ayıramıyordum. Sanki kafamı çevirsem onu götüreceklermiş gibi hissediyordum. Onu incelerken gözlerinin dolu olduğunu gördüm. Bunun bir hayalden ibaret olduğunu biliyordum fakat o ağlamak üzereyken güçlü duramazdım. Nefes alamadığımı hissediyordum. Yanaklarımda sıcaklık vardı. Ağlıyor muydum? Muhtemelen evet.
"Beni kurtar Ayçıl." Sesi ve cümlesi o kadar çaresizdi ki yanağımdaki sıcaklık daha fazla olmuştu sanki.
Ben ondan gözlerimi ayırmazken bir anda bir şey oldu. Yavaş yavaş her yer kararmaya başladı. Miniğin arkasında birden iki kişi belirdi ve iki kolundan tutup çekmeye başladı. Onu kurtarmak için öne doğru atıldığımda biri de beni kollarımdan tutmuştu. Arkama döndüm ama yüzü görünmüyordu. Sadece karanlık vardı ve karanlıktan çıkan kollar. Geri döndüğümdeyse minik yoktu. Onu götürmüşlerdi. Onu kimler, nereye götürmüştü?
Sıçrayarak uyandığımda karşımda annem vardı. Yerimde doğruldum ve kendime gelmeye çalıştım.
"Anne?" Yine duygusuz gözleriyle bana bakıyordu.
"Baban geldi, seni çağırıyor." İşte o an anladım. Kıyamet şimdi başlıyordu. Annem odadan çıkmıştı. Kalkmaya, yanına gitmeye mecalim yok gibiydi. Birazdan yanına gelmediğim için öfkeyle yanıma gelirdi zaten.
"Songül sen bu kızı çağırmadın mı? Ne yaylanıyor daha?" Tahmin ettiğim gibi olmuştu. Adım sesleri bu tarafa doğru geldiğini gösteriyordu. Ellerimi kucağıma yerleştirdim ve sadece gelip kızmasını bekledim.
"Davetiye mi bekliyordun küçük hanım?" Ve gelmişti. Korkma Ayçıl. Artık korkma, alıştın. Hiçbir şey demedim. Sustum.
"Dilini mi yuttun? Evlenmeyeceğim derken sesin çıkıyor ama." Annem söylemişti. Yine aynısını yapmıştı.
"Evlenmek istemiyorum." Nasıl bir cesaret bu Ayçıl? Gözlerimi yerden ayırıp yüzüne baktığımda sabahki gülümseyen adamın gittiğini yerine dün geceki o öfkeli adam geldiğini gördüm. Benim ona baktığım sırada elini kaldırdı ve suratıma bir tokat indirdi.
Yine o demir tat.
Birkaç saniyeliğine dünya kapkaranlık olmuştu sanki. Kulağım yine çınlamaya başlamıştı. Çok merak ediyordum. Acaba şuan yanağımdaki sızı kadar bir gün de onun vicdanı sızlar mıydı? Ağlamayacaktım. Acıdığını, üzüldüğümü, bir kez daha kalbimin ortadan ikiye yarıldığını belli etmeyecektim.
"Sabah çok yüz verdik sana. Haddini bil. İki gün sonra istemeye gelecekler, düzgün davran. Sorun çıkarma." Hayır. Hayır bu sefer susmayacaktım. Sessiz kalmayacaktım. Ayağa kalktım ve sadece gözlerinin içine baktım.
"Bunca yıldır sizin dayaklarınızı, laflarınızı ve işkencelerinizi çektim. Sesimi bile çıkaramadım, bağıramadım. Hep susturdunuz beni ama artık asıl siz haddinizi aştınız. Oyuncak mıyım ben? İstediğiniz zaman alıp istediğinizi yapıp sıkılınca da başkasına satacağınız bir eşya mıyım ben? O adam da sizin gibi değil mi?" Sustum. Yüzü daha da kasıldı. İlk defa bu kadar söz söylemiştim.
"Aptal beyinli. Dilin fazla uzamış senin." Güldüm hatta kahkaha attım. Bu onun daha çok sinirlenmesine sebep oldu. Ve
Bir tokat daha.
Bu sefer kendime gelmemi bile beklemeden kolumdan sıkıca tuttu. O an ne yapacağını anladığımdan kolumu onun ellerinden zor da olsa kurtardım ve baş ucumda duran günlüğü aldım.
"Ben gidebilirim." deyip hızlı adımlarla dış kapıya doğru ilerledim. Kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Parka gitmeyecektim. Beni orada kesin bulurdu. Bulunmak istemiyordum. Bundan sonra yüzlerini bile görmek istemiyordum. Koşmaya başladım. Nereye gideceğimi bilmeden koştum. Mahalleden çokça uzaklaştığımı fark ettiğimde karşımda bir bank olduğunu gördüm. Biraz dinlemeye ihtiyacım vardı. Çevrede kimse görünmüyordu. Boş olan banka oturdum. Üstümdeki gökyüzü buradan çok güzel görünüyordu ama ben bu güzelliğe odaklanamayacak kadar kendimi kötü hissediyordum. Yüzümün berbat halde olduğundan emindim. Yüzümü yıkamam lazımdı. Dudağımdan süzülen kanın sıcaklığını hissedebiliyordum fakat dokunmak istemiyordum. Görünürde ne bir çeşme ne de yanımda peçete vardı. Canım acıyordu ve gözlerim yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Önce göz yaşlarım teker teker akmaya başladı sonra ise hıçkırarak ağlamaya başlamıştım. Burada beni kimse duyamazdı değil mi?
Kaç dakikadır ağlıyorum bilmiyordum belki de saatler geçmişti. Hıçkırık seslerim bir süre sonra susmuş sadece gözyaşlarım kalmıştı. Bir anda yanıma birinin oturduğunu hissettim. Gözlerimi sağıma çevirdiğimde genç bir adamla karşılaştım. Sola doğru çekilip ondan uzaklaşırken genç adam ellerini havaya kaldırdı.
"Hey hey sakin ol, sana bir şey yapmayacağım. Yürüyüş yapıyordum, ağladığını duyunca yanına geldim." Utanmıştım. Kimse beni görmez sanmıştım. İlk defa biri beni ağlarken görmüştü.
"Sen iyi misin? Yüzün..." Biliyordum işte. Yüzümün berbat halde olduğundan emindim.
"Bunu sana kim yaptı?" Gözlerimi adamın yüzünden ayırdım ve ayaklandım.
"İyiyim ben bir şey yok. İyi geceler." Tam bulunduğum yerden uzaklaşacakken o da kalkıp yanıma geldi.
"Yanımda su var. Kan kurumadan temizle yüzünü yoksa zor geçer." Aslında iyi olurdu ama bu adam cidden beni merak mı ediyordu? Yoksa acıyor muydu? Sakince kafamı salladım. Geri banka oturduğumuzda hiç açılmamış suyunu açtı ve elime doğru uzatıp döktü. Serin suyu yüzüme sürdüm ve bunu birkaç kez tekrarladım. Durup ona baktım.
"Hala var mı?" Yüzümü dikkatlice izleyip "Hayır ." dedi. Elinde olan suyu bana uzattı "İç bunu. Belki rahatlarsın." Suyu alıp içmeye başladığımda gerçekten çok susadığımı fark etmiştim.
"Teşekkür ederim." Uzun zaman sonra bu kelimeyi kullanmıştım.
"Seni zorlamak istemem ama bunu yapan her kimse polise gitmeli. Anlatmak istemediğine emin misin?" Ya adalet yerini bulmazsa? O zaman ne yapacaktım?
"Polisle uğraşmak istemiyorum ve eminim, tanımadığım birine nasıl derdimi anlatabilirim?" Önce çaresizce bana baktı sonra ise oflayıp önüne döndü. Biraz öylece oturduk. Ne o konuştu ne de ben. Bir süre sonra ayağa kalktı ve cebinden bir kart çıkardı.
"Madem şimdi anlatmak istemiyorsun. Eğer anlatmak istersen bu adrese gelebilirsin. Dinlerim seni." Elindeki kartı uzanıp aldım. O da çok durmadan gitti. Hayır acıyan insan bu kadarını yapmazdı? Biri beni ilk defa merak etmişti. Bu yorgun bedenime rağmen gülümsememe neden oldu.
Elimde olan karta baktım. İsmini öğrenmek için.
Psikolog Alperen Kandemir
Demek psikologdu o yüzden derdimi dinlemeyi istemiş olabilirdi. Kartı cebime koydum.
Yine uykum gelmişti. Aslında fazlaca uyumuştum ama yine yorgun düşmüştüm. Başımı omzuma yasladım ve gözlerimi kapattım.
Çok garip olan bir şey vardı. İlk defa bu kadar huzurlu hissetmiştim. Sanki o adam bana bir büyü yapıp gitmişti.
----------------------------------------------------
Bölüm sonuuuuuuuu✨
Evet görüşlerinizi almak için belki biraz erken ama yine de görüşlere her zaman açığım efenim. İlk bölümü nasıl buldunuz?
Umuyorum beğenmişsinizdir. Bu yola yeniden adım attım ve İnşallah her şey güzel olacak.⭐
Yarın 2026'ya giriş yapıyoruz. Umarım yeni yıl herkes için çok güzel geçer. Sevdiklerinizle kocaman güzel bir sene geçirmenizi diliyorum. ☺️
Kendinize çok iyi bakın olur mu? 2. Bölümde görüşmek üzere hoşçakalınnnnn♥️
