5. bölüm · Aklım Sende Kaldı Küçüklüğüm
2. SÖZÜN DÜĞÜMLERİ
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın lütfennnnn
İyi okumalar❤️
----------------
Bir insan kendini ne zaman tam olarak özgür hissederdi? Dışarı çıkıp güneşi hissettiği zaman mı? Yoksa onu tutsak eden şeyden kurtulduğu zaman mı? Bana göre bu sorunun cevabı çok basitti. Ailemden kurtulduğum gün benim özgür olduğum gün olacaktı. Bu çocukluğumdan beri böyleydi. Bir çocuk neden ailesinden kurtulma isteğine mahkum edilirdi ki?
Sadece babaannem sevmişti beni bu hayatta. O sarılmıştı, öpmüştü. Ağlarken gözyaşlarımı o silmişti. O benim ailem, sığınacağım bir liman olmuştu. Öldüğünü bana çok sonradan söylemişlerdi. Ölümün ne demek olduğunu o gün öğrenmiştim.
Ölüm en sevdiğini bile elinden alan bir şeydi. Sessizdi. Aniden gelirdi. İstediğiniz kadar varlıklı, ünlü, şöhret sahibi bile olsanız ölüm bunu umursamazdı. Yaptığımız iyilik ve kötülükleri alır ve öylece silerdi bizi bu dünyadan. Hayat kısa dedikleri buydu.
Hayatı yaşamak gerçekten bizim elimizde miydi? Biri hayatımızı bizim elimizden alamaz mıydı? Onu paramparça hale getirip bize zindan hale getiremez miydi? Hayır, hayat herkese eşit değildi. Herkesin hayatı kendi elinde olamıyordu. Keşke olabilseydi...
Gece banka uzanmıştım ama uyuyamamıştım. Beynimdeki düşünceler ve hissettiğim anlamını bilmediğim duygular yüzünden ne kadar uyumak istesem de bunu yapamamıştım. Daha kaç gecem böyle geçecekti? Gözlerimin altı genellikle mosmor olurdu. Çoğu zaman görüntümü sevmez hep aynalardan kaçardım. Aynalar hem olduğun kişiyi hem de geçmişin görüntüsüydü.
Uzandığım yerden doğruldum. Hava soğuktu fakat ben artık soğuk havalara bile dirençli hale gelmiştim. Hasta olsam bile umurumda olmuyordu çünkü umurumda olsa bile kendimi iyileştiremezdim. Bunu biliyordum. Hayatımda hastaneye iki kere gitmiştim ve ikisinde de yemediğim laf kalmamıştı.
"Ayçıl?" Tanıdık gelen ses ile arkamı döndüm. Yan evdeki Nuran ablaydı bu kişi. Babaannem öldükten sonra bana destek olan sokakta kaldığım zamanlar ise evini açan ve her türlü ihtiyacımı karşılayandı. Gençti ve bir o kadar da cesurdu. Gelip yanıma oturdu ve kucağımda duran ellerimi kendi elleriyle sarmaladı.
"Nasıl da buz gibi olmuşlar. Neden bana gelmedin kızım? Üşüteceksin yoksa." Mahcup bir tavırla ona baktım.
"Orada beni bulurlardı çünkü." Nuran abla cevabı duyduktan sonra anlamıştı her şeyi.
"Sabah çıktılar onlar gördüm ben. Konuştum, evlendirmek istemişler seni. Gece de gitmişsin gelmemişsin. Ben bir daha o eve gitmene izin veremem Ayçıl o yüzden..." bankın arkasından bir bavul çıkardı. "senin odanın penceresi açıktı, girdim ve kıyafetlerini bu bavula koydum. Evlenmene izin veremem canımın içi." Elindeki bavula uzandım ve aldım. Sanırım her şeyi içine koymayı başarmıştı çünkü baya ağırdı. Tam konuşacakken devam etti ve bu sefer de cebinden bir anahtar ve zarf çıkardı.
"Seni onlara veremeyeceğim gibi seni sokaklara da veremem. Benim bu mahallenin sonundaki ikinci evimi hatırlıyorsun değil mi? O evde kalacaksın. Bu zarfın içinde ise para var." İkisini de önüme uzattı. Bana bu kadarı fazla değil miydi?
"Abla teşekkür ederim hem de çok fazla ama ben bunları kabul edemem. Bunlar çok fazla." Nuran ablanın önce kaşları çatıldı sonra ise "Sana kabul edip etmediğine dair bir soru sormadım canımın içi. Artık bunlar senin, hiçbir itiraz istemiyorum." Ve evet kararlı biriydi. Aldığı bir karardan onu kimse kolay kolay vazgeçiremezdi. Gözlerim dolmuştu. Şuan tek istediğim şey Nuran ablaya sarılmaktı. Birine sarılmayalı uzun zaman olmuştu. Hiç düşünmedim direkt ona sarıldım
"Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum. Teşekkür ederim. İyi ki varsın abla." O da bana sarıldı. Uzun zaman sonra birisine sarılmak gerçekten çok iyi gelmişti. İnsan sorunlarını kısacık bir sarılma ile bile unutabiliyordu. Aslında bir insanı üzmek ne kadar kolaysa mutlu etmek de kolaydı. Sarılmayı bitirip ondan ayrıldım.
"Seni çok seviyorum güzel kızım. Arada ziyaretine geleceğim şimdi hadi evine geç." Dolan gözlerimi elimle sildim ve başımı salladım. Yerdeki ağır bavulu, zarfı ve anahtarını elime aldım ve ayaklandım. Nuran abla da benimle birlikte kalktı.
"Görüşürüz Ayçıl'ım." Gülümsedim.
"Görüşürüz abla. Her şey için teşekkür ederim." O da gülümsedi ve arkasını dönüp evin yolunu tuttu. Ben de eve doğru gitmeye başladım. Hayat aslında insana çok kötü şeyler yaşatsa da karşına ona değer veren insanlar çıkartıyordu. Çok uzakta sayılmazdı ev. Bir keresinde tekrar bu sokakta karşılaşmıştık. Yürüdüğümüzde söylemişti ikinci evi olduğunu ve yerini. Oraya genelde hiç uğramazdı. Sadece yatırım olsun diye almıştı.
Binadan içeri girdim. Asansörlüydü. Tabii ki kullanacaktım çünkü son kattı ve ben çok yorgundum. Bindim ve son kata bastım. İçimi bir anda anlamsız heyecan kaplamıştı. Sonunda bir evde rahat olacaktım. İstediğimi giyecek ve yapacaktım. Kısacası kendim olabilecektim. Mutluydum uzun zaman sonra. Kapının önüne geldiğimde Nuran ablanın verdiği anahtarı kilide yerleştirdim ve açtım. İçeri girip kapıyı kapattım. Elimdeki eşyaları bırakmayıp evi gezmeye başladım.
Önce salon karşıladı beni. Gayet büyüktü ve bütün eşyaları tamdı. Gerçekten çok güzel döşenmişti ama çok uzun süredir gelinmediği için eşyaların üstündeki tozlar belli oluyordu. Temizlik yapmam lazımdı. Salondan çıkıp mutfağa girdim. Yemek yapmayı severdim ama evde hiçbir yemeğim beğenilmezdi. İlla bir kusur bulurlardı. Kötü yaptığımdan değildi "Eline sağlık." dememek için girdikleri triplerdi işte.
Burası da çok güzeldi. Bir mutfakta bulunması gereken her şey vardı. Küçük ama dört kişinin rahat sığabileceği bir masası vardı. Belki artık arkadaşım olursa çağırabilirdim ve onlara bu mutfakta güzel yiyeceklerden yapabilirdim. Çekmeceleri sonra açacaktım çünkü hemen kalacağım odaya bakmak istiyordum.
Odam olduğunu düşündüğüm yere girdiğimde olduğum yerde kalmıştım. Burası gerçek miydi? Tavanından yıldızlar sarkıyordu. Gece lambasıydı bunlar. Pencerenin kenarında bir çalışma masası vardı ve pencereden deniz görünüyordu. Elimdekileri bırakıp daha çok incelemeye koyuldum. Kocaman bir dolap vardı. Büyük ihtimal çoğu yeri boş kalacaktı çünkü o kadar kıyafetim yoktu. Belki de olurdu. Kendime bir iş bulacaktım en kısa sürede.
Ev işlerine yarın başlayabilirdim. Şu an tek istediğim duş alıp biraz uyumaktı. Bavulumu açtım ve içeriden giyecek şeylerimi aldım. İçine gerçekten bütün kıyafetlerimi koymuştu. Giyeceklerimi alıp banyoya doğru ilerledim. Sade döşenmişti. Dolaptan havlu alıp kapının arkasına astım ve kendimi suyun altına bıraktım. Gerçekten iyi gelmişti. Rahatlamıştım. Kendimi temizlenmiş hissediyordum. Ne kadar tamamen olmasa da.
Üstümü giyinip banyodan çıktım. Saçımı kurutmayı pek sevmezdim bu yüzden bir havlu ile saçlarımın nemini aldım. Tekrar odama geçtim ve aynada kendime baktım. En azından dünden iyi görünüyordum. Morluklar ve izler duruyordu ama zamanla geçerdi. Kalbimdeki izler ne olacaktı peki? Ah, sanırım onlar hep orada kalacaklardı. Unutabilecek miydim tüm olanları? Sanmıyorum.
Birden gözüm bavulun üstündeki günlüğe kaydı. Uzanıp elime aldım. Uzun bir süredir kapağını açmamıştım. Her şey bunun içindeydi. İçimdeki yaralı çocuk bu defterin satırlarındaydı işte. Yatağa oturdum ve sayfaları çevirmeye başladım. Okumuyordum. Okuyamazdım. Bu defteri ilk bulduğumda onu süslemek için çok hevesliydim fakat hayır süsleyemedim. Küçük bir çocuk olmama rağmen şunu anlamıştım. Bu defter mutlu anıların, sevinçlerin, huzurun yazıldığı bir defter olmayacaktı aksine kabus gibi günlerin hatırlatıcısı olacaktı.
Yavaş yavaş sayfaları geçerken birden içinden bir kart düştü. Bu kart dün geceki adamın bana verdiği karttı. Günlüğü kapatıp komidine koydum ve kartı tekrar incelemeye başladım. Çalıştığı adres çok tanıdıktı. İlkokulu o civarlarda bir yerde okumuştum.
Dün onu biraz fazla terslemiştim. Özür dilemek için gidebilirdim. Evet, gitmeliydim. O iyi birine benziyordu ve bana dün yardım etmişti. Korkmamıştı benden. Kaçmamıştı. Aksine derdimi dinlemeye çalışmıştı. Bu belki biraz da mesleğinden ötürü olabilirdi. Benim gibi ya da benden daha kötü kaç insan görmüştü belki?
Ayaklanıp yanıma sadece zarftan bir miktar para ve anahtarı aldım. Üzerime bir hırka giyip dışarı çıktım. Tabii ki hırkanın şapkasını da kafama geçirmeyi unutmadım. Beni tanıdık biri görürse anında iletirlerdi bu yüzden gizlenmem gerekiyordu. Çok uzakta sayılmazdı. Bir saate oradaydım. Hava almak iyi gelebilirdi. Gerçekten hava almaktan bahsediyordum. Sanki bugün gökyüzümde kara bulutlar gitmiş onun yerini beyaz bulutlar gelmiş ve güneş açmıştı. Bu mutluluğum ne kadar sürerdi bilmiyorum ama bu süre az bile olsa yine de bu zamanı unutmayacaktım. Şu an yürüyordum, insanların içine karışmıştım. Hatta demin bir mahallede oyun oynayan çocukları görmüştüm. Çocukken ben de çok oynamak istesem de hep camdan izlemek zorunda kalmıştım. İnsanlar suç işlediklerinde hapse girmezler miydi? Ben doğmakta hata etmiştim çünkü ben doğduğumdan beri bir mahkumdum, ellerimde görünmez kelepçeler vardı. Evin çıkışında ise demir parmaklıklar.
Ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum ama zamanın çokça geçtiğini anlamıştım. Hatta bazı yolları hatırlamadığımdan birkaç insandan yol tarifi almıştım. Normalde insanlarla konuşmayı çok seven bana o dahi yasak olmuştu. "Sus!" denmişti sadece. Ne olursa olsun.
Adresin olduğu yere vardığımda buranın iki katlı şirin bir yer olduğunu gördüm. Bahçesinde masalar ve oturma yerleri vardı. Birçok çiçek ise bahçeyi rengarenk yapmıştı. Adımlarım içeriye doğru ilerledi. Açık kapıdan içeriye girdiğimde beni orta yaşlarda bir kadın karşıladı.
"Merhaba, hoş geldiniz." Kafamdaki şapkayı geriye attım ve kadına gülümsedim.
"Hoş buldum." Önce bilgisayarına baktı sonra tekrar bana döndü.
"Randevunuz var mıydı?" Şimdi ne diyecektim? Var desem bile bilgisayarından belli olacaktı.
"Yok, ben Alperen Bey'i görmeye gelmiştim." Sanki adamı on yıldır tanıyormuşum gibi konuşmuştum.
"Randevunuz yoksa sizi alamayız." Ben buraya ondan psikolojik destek almaya gelmemiştim ki.
"Ama ben- " En nefret ettiğim şeyi yapıp sözümü kesti.
"Hanımefendi ben burada işimi yapıyorum ve sizi alamam." O sırada merdivenlerin oradan tanıdık bir ses yükseldi.
"Sen işini böyle mi yapıyorsun Hasibe abla?" İkimiz de sesin geldiği yere baktık. Merdivenlerden inip yanımıza geldi.
"Hanımefendi benim misafirim. Bundan sonra ona böyle davranmanı istemiyorum." Bana döndü. "Odamda konuşalım." Başımı hafifçe aşağı yukarı salladım. Kadına hiç bakmadan onu takip ettim. Üst katta birçok oda vardı. Bir odanın önünde durduğumuzda kapıyı açtı ve ilk benim girmem için yer verdi. İçeri girdiğimizde şunu kabul ettim. Bu evin en güzel odası burasıydı. Genellikle sade renkler kullanılmıştı ve bu insanın içini ferahlatıyordu.
"Lütfen, otur." Masasının önündeki koltuğu işaret etti. O masasına oturduğunda ben de koltuğa oturmuştum. Bana dönüp gülümsedi.
"Gelmene çok sevindim." Acaba beni beklemiş miydi? Gözlerine bakıp ben de gülümsedim.
"Dünden sonra hem teşekkür etmek hem de özür dilemek için geldim." O konuşmadan devam ettim. "Dün yanıma geldiğin ve bana yardım ettiğiniz için teşekkür ederim ama ben size sert çıkıştım o yüzden özür dilerim." Ellerimle oynuyordum. Biraz utanç biraz da heyecan vardı üstümde.
"Özür dilemene hiç gerek yok o an kötü bir durumdaydın ve ayrıca bana siz diye hitap etmene de gerek yok. Resmiyetten hoşlanmıyorum. Adın neydi?" Aslında bana da siz diye hitap edilmesinden hoşlanmazdım ama biriyle ilk defa tanışınca böyle oluyordu.
"İsmim Ayçıl." İsmimi duyduğunda bir anda kaşları havalandı. İsmim çok yaygın değildi. İlk defa duyduğu için şaşırmış olmalıydı.
"Tanıştığımıza memnun oldum Ayçıl." İsmim sanki uzun zaman sonra ilk defa güzel gelmişti kulağıma.
"Ben de çok memnun oldum Alperen." Gülümsemesi büyüdü. O da ismini benden duyduğuna sevinmişti sanırım. Sandalyede dikleşti ve ellerini birleştirip masaya koydu. Gözleri yüzümde geziniyordu. Dünden sonra kontrol ediyordu sanırım.
"Yüzün düne göre daha iyi. Benden sonra eve geçtin sanırım. Annen veya baban bu olanları biliyor mu?" Nasıl söyleyecektim o yüzümün sebebinin onlar olduğunu? Alperen güvenilir birine benziyordu. Zaten psikologlarda sır çoktu. İlk defa birine yaşadıklarımı dökmek istiyordum. Belki de buna ihtiyacım olduğundandı.
"Eve gitmedim." Biraz durdum. Gözlerim hemen dolmuştu. "Bir daha gitmek istemiyorum. O yüzümün sebebi babamdı." Dolu gözlerimi ona çevirdim. Bir anda yaşadığım duygusallıkla söyleyivermiştim. Bana hem şaşkın hem de üzgün bir şekilde bakıyordu.
"Nasıl?" Sesi fısıldar gibi çıkmıştı. "Nasıl ve neden oldu? Başından anlat her şeyi Ayçıl. Ben seni dinlerim. İşimden de belli olduğu gibi bana her zaman güvenebilirsin." En başından başlamam gerekiyordu. Gücümün yettiği kadar anlatabilirdim fakat gücümün yetemediği yerde kalırdım. Kendimi koltuğa yasladım ve başladım anlatmaya.
"Beni ailem hiç sevmedi Alperen. Sadece babaannem sevdi aileden. O da ben küçükken öldü. İsmimi o koymuş biliyor musun? Beni babama emanet etmiş. Belki o oğluna güvendi ama o hiç güvenilecek birisi değildi. Bir kez bile olsa sevgi göstermedi bana. Annem de aynısıydı. Küçüklüğüm berbat ve kabus gibi geçti. Sokaklarda yattım bazı geceler. Sevgisiz büyüdüm ben. Okula gittim, lise sonda aldılar beni okuldan. Hep dışlandım. Korkuyorlardı benden, haklılardı da. Yüzümde kızarıklar, kolumda morluklarla geliyordum bazen. Öğretmenlerim de bunların nedenini araştırmak yerine beni diğer öğrencilerine yaklaştırmazdı. Hep sınıfın en dip köşesinde yalnız oturdum. Eğlenmek nedir bilemedim. Ne çocukluğumu ne de gençliğimi yaşadım ben. Doğrusu, ben yaşayamadım ki. Dün ise..." Gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı bile. Sesim titriyordu. "Parkta uyumuştum gece. Eve geldiğimde babam güler yüzle açtı kapıyı. Şaşırdım hatta pişman olduğunu düşündüm. Sonra tam odama giderken beni kahvaltıya davet etti. Onca yıl sonra böyle şeyler yapması normal değildi, farkındaydım. Meğer neymiş bu mutluluğun sebebi biliyor musun? Beni evlendirmek." Daha fazlasına gücüm yetmedi ve sustum. Benim sözümü hiç kesmemiş sonuna kadar dinlemişti. O da bir süre sustu. Bir anda duyduğu cümleleri düşünüyordu.
"Ben de mi hastayım Alperen?" Çaresizce sormuştum bu soruyu. O psikolojik ilaçlardan içmek istemiyordum. Hiçbir zaman çözümün bu olduğunu düşünmemiştim. Bir insan ilaçla iyileşmezdi. Sevgiyle ve mutlulukla iyileşebilirdi.
"Hayır." Masasından kalktı ve benim karşımdaki koltuğa oturdu. "Hayır Ayçıl. Sen hasta değilsin. Sen yaralısın. Senin kalbinin iyileşmesi gerekiyor." Onun sözleri o kadar güzeldi ki. Gerçekten mesleğinde iyi biriydi. Gözyaşlarımı elimle sildim ve tekrar ona döndüm.
"Kendim bunu nasıl başaracağım ki?" Gülümsedi.
"Yalnız olmayacaksın. Seni iyileştireceğim Ayçıl ama burada konuşarak ve dinleyerek değil." Ses tonundan kararlı olduğu anlaşılıyordu.
"Nasıl olacak ki başka?" Merak etmiştim, belli ki aklında başka planlar vardı.
"Şu an dışarda kalmıyorsun değil mi?" Kafamı salladım. "Bugün seni eve bırakırım. Yarın bu saatlerde seni almaya geleceğim." Heyecanlanmıştım. Hem de fazlasıyla. Bana yardım etmeye çalışıyordu. Bunu fark etmiştim. İlk defa biri benim için çabalıyordu, yaralarımı sarmaya ve beni iyileştirmeye çalışıyordu.
"Tamam, ben bu saatlerde inerim aşağı o zaman." Bana bakan gözlerini masasına çevirip bir peçete aldı ve bana uzattı. Teşekkür edip elinden aldığımda arta kalan gözyaşlarımı da sildim. Normalde kimsenin yanında ağlayabilen bir insan değildim, hep utanırdım ama bugün hiç utanmamıştım aksine kendimi çok rahat hissetmiştim.
"Şimdi bana yapmak istediklerinden bahset. Hayallerinden." Düşünmeye başladım. Aslında çokça vardı ama ben aklıma gelenleri söyledim.
"Lunaparka gitmek, konserde şarkı söylemek ama ben pek şarkı bilmiyorum. Sanırım önce şarkı dinlemeliyim bolca ama nasıl dinleyeceğim bilmiyorum, hiç telefonum olmadı. Sonra denize girmek, sahilde bir gece kuma oturup denizi seyretmek, istediğim mesleği yapabilmek. Kışın kar topu oynamak ve kardan adam yapmak. Bir yolculuğa çıkıp değişik yerler görmeyi de isterim. Sanırım en çok da sevilmek ve mutlu olmak." Alperen sonuna kadar beni dikkatlice ve gülümseyerek dinlemişti. Ne kadar da çok hayalim vardı. Gerçekleşirler miydi? Şüpheliydi.
"Daha var ama şu anlık aklıma gelenler bunlar." Kafasını salladı.
"Aklına geldikçe hepsini söyle." Bunları ne yapacak olabilirdi ki? Belki de sadece öğrenmeye çalışıyordu benimle ilgili şeyleri. Saat yavaş yavaş geçe geliyordu. Ne çabuk geçmişti saatler. Keşke çocukluğumda da böyle hızlı geçseydi. Belki zamanın hızlı geçmesi kötü hatıraların hafızamdan daha kolay atılmasına yol açabilirdi.
"Tamam, söylerim." dedim. Gözlerini benden çekti ve duvardaki saate yönlendirdi.
"Benim de işim bitti. Hadi çıkalım. Seni de kaldığın yere bırakırım." Kafamı sallayıp kalktım. O da montunu alıp giydi. İkimiz birlikte kapıya doğru ilerledik. Alperen kapıyı açıp önce benim geçmem için yer verdi. Gülümseyip kapıdan önce ben sonra o çıktı. Aşağıya inip iş yerinden çıktık.
Gökyüzünü turuncu rengi esir almıştı. Güneş batmaya yakındı. Yavaş geçtiğini sandığımız dakikalar aslında ne kadar da çabuk geçmişti. Bu güzel yerin bahçesinden çıkmadan önce tekrar göz gezdirdim.
"Bahçesini çok beğendim buranın. Güzel döşenmiş. Masalar, çiçekler..." Eğer buranın planlamasını Alperen yaptıysa gerçekten harika bir zevki var demekti. İkimiz aynı hizada yürüyorduk.
"Evet. Genellikle yazları seanslarımı içeride değil dışarıda yapıyorum. Her şeyi düşünerek tasarladım." Sanki beynimi okumuş gibi cevap vermişti soruma. Bence de güzel bir fikirdi. Açık hava genellikle insanlara iyi gelen bir şeydi.
"Çok güzel tasarlamışsın. Odan da aynı şekilde." Ne kadar benden uzun olsa da bana döndüğünü hissetmiştim. İş yerinden çıkmış yürüyorduk. Onu takip ediyordum. Bir süre sonra siyah bir arabanın yanında durdu. Arabayı görünce bir an içimden "Bu arabanın dışı böyleyse içini düşünemiyorum." Dedim. Tabii ki bu söylediğimi o duymadı ve arabaya bindi. Bekletmemek adına Hemen ben de bindim ve düşüncemde haklı çıktım.
Araba uzay makinesi gibiydi arkadaş!
Babamın da arabası vardı fakat eski model bir arabaydı. Zaten yirmi senelik hayatımda çok da bindiğim söylenemezdi. Buna üzülmüyordum çünkü onlar ile bir yere gitmek işkenceden farksız bir şeydi.
Alperen arabayı çalıştırdı ve ilerlemeye başladı. "Müzik açmak istersen açabilirsin. Bir de evin nerede?" diye sordu. Fazla müzik bilmezdim. Genellikle türkü bilirdim. Evdekiler başka bir tür dinlemezdi. Adresi ise kısaca dile getirdim.
"Dün karşılaştığımız yerin biraz ilerisinde. Bir de sevdiğim bir türkü var onu açabilir miyim?" Alperen başını sallayarak "Tabii ki." Dedi. Arabanın ekranından uygulamaya girip türkünün ismini arattım.
Salih Dündar- Keklik Gibi
Çıkan ilk videoya tıkladım. Türkü çalmaya başladığında ben de mırıldanmaya başladım.
"Keklik gibi kanadımı süzmedim
Murat alıp doya doya gezmedim
Bu kara yazıyı kendim yazmadım
Alnıma yazılmış bu kara yazı
Kader böyle imiş ağlarım bazı
Gönül ey ey ey sebebim ey"
Türkü çalmaya devam ederken gözüm dolmuştu. Belki de şarkıyı içinde kendimi bulduğum için seviyordum. Aslında her şeyi sevmemizin bir nedeni vardı. Aslında bir şeyleri sevmememizin de bir nedeni vardı. Bir insanı, bitkiyi, hayvanı... Neden insan boş yere bir duyguyu hissetsin ki? Hayatta her şeyin bir nedeni vardı fakat ben onların neden beni sevmediklerini hala bilmiyordum.
Hala ilerliyorken kafamı cama döndürdüm. Kırmızı ışıklarda durduğumuzda gözüm öndeki kutlamaya takıldı. Küçük bir kız vardı. Yanındakiler ise anne ve babası olmalıydı. Mutlu gözüküyorlardı. Anne kızını önce kucağına aldı ve masaya doğru götürdü. Masanın üzerinde pasta olduğuna göre bu minik kızın bugün doğum günüydü.
"Doğum günümün kutlanmasını isterdim." Aklına geldikçe söyle demişti. Hayatımda doğum günüm sadece bir kere kutlanmıştı. Onu da zar zor hatırlıyordum. Baya küçük olmalıydım.
"Hiç kutlamadılar mı?" Sesindeki duyguyu anlayamadım ama içinde hüzün olduğuna emindim.
"Sanırım bir kere. Onu da fazla hatırlamıyorum." Ona içimi dökmeyi sevmiştim aslında. Beni anladığını hissediyordum.
"Doğum günün ne zaman?" diye sordu. Acaba Alperen'in hikayesi nasıldı? Benimki gibi acı mı yoksa tam tersi mutlu muydu? Merak etmiştim. Belki başka bir zaman sorardım.
Hala ona baktığımı fark edince gözümü yüzünden çekip yola çevirdim. Etrafa bakındığımda eve doğru gitmediğimizi gördüm. Hatta şehrin merkezine geldiğimizden emindim.
"Alperen bu yol evin yoluna ters değil mi?" diye sordum. Bir an acaba bildiği başka bir yol mu var diye düşünsem de pek öyle durmuyordu. Alperen bir anda gülmeye başladı.
" Seni kaçırıyorum." Dediği şeyle birlikte gözlerimi kocaman açtım. "Ne?" diye bağırdım.
"Aptal beynim. Daha bir günlük tanıdığın adamın arabasına neden bindin ki? Şimdi böbreklerini çalıp satacaksın değil mi? Daha yeni mutlu olmuştum ben. Bütün hastalarına böyle mi yapıyorsun sen yoksa? Ya da" ağlamaklı sesimle ona döndüm "onların etlerini mi yiyorsun? İmdat!" Kimsenin beni duymayacağını bilmeme rağmen bağırıyordum. Gözlerim dolmuştu. Korkuyordum. Gözlerimi açmamakta kararlıydım. Arabanın durduğunu hissettim ve benim tarafımdaki kapının açıldığını.
"Ayçıl, şaka yaptım. Aç gözlerini." Sesinde pişmanlık seziyordum ama onun sesine artık kanamazdım. Zaten artık hiç kanamayacaktım.
"Hayır, inmeyeceğim." O an elimin üstünde bir el hissettim. Evet, bu kesin onun eliydi. Sopsoğuk ellerim onun sıcak elleriyle ısınmıştı sanki.
"Aç gözlerini, nerede olduğumuzu göreceksin zaten." Daha fazla dayanamadım ve gözlerimi açtım. Alperen arabanın yanında diz çökmüş bana doğru bakıyor ama gülümsüyordu. Arkasında bir restoran duruyordu. O ayağa kalkıp elimi bıraktı bende arabadan indim. Burası hiç adam kaçırmalık yere benzemiyordu. Sanırım hiç şakadan anlayan bir insan değildim.
"Demek ben bir katil hatta yamyamım. Öyle mi?" Arkamdan kapıyı kapattım ve tekrar ona döndüm. "Bir an sen öyle deyince korktum." Böyle şaka mı yapılırdı? Yüreğim ağzıma gelmişti. Belki daha düne kadar böyle bir şeyle karşılaşsam hiç umurumda olmazdı ama şimdi yeni bir hayatın temellerini atmışken bu korkunç geliyordu.
"Neden geldik buraya?" Şehrin içindeydik. İnsan kalabalığı vardı burada.
"Saat geç oldu. Acıkmadın mı? Birlikte yemek yiyebiliriz diye düşündüm. Sonra seni eve bırakırım." O an gerçekten içimde bana iyi gelen bir his oldu içimde. Gerçekten düşünülmek böyle bir şey miydi? Herkes beni düşündüğünde böyle mi olacaktım yoksa bu sadece onun için mi geçerliydi? Öğrenmem gereken dolu his ve yaşayacağım bir sürü hayal vardı. Ne ara ona bakarak gülümsediğimi bile bilmiyordum. Bir süre sonra kendime geldim. Ne oluyordu bana?
"Teşekkür ederim ama ben evde de yerdim. Böyle bir zahmete gerek yoktu." Alperen kaşlarını çattı.
"Ne zahmeti Ayçıl? Lütfen, duymamış olayım." Benim bir şey dememi beklemeden "Hadi girelim." dedi. Sanırım reddetme şansım yoktu. O ilerlemeye başladığında ben de arkasında ona yetiştim. Restoran kapısının önüne geldiğimizde bizi bir adam karşıladı ve kapıyı açtı. O sırada Alperen önce benim geçmem için belime hafifçe dokundu ve geri çekti. Erkeklere güvenin azaldığı, korkulduğu, kadınların yolda hep arkasına bakarak yürüdüğü bu dönemde gerçekten iyi birine rastladığımı düşünüyordum. Nazik biriydi. Şu hayatta beni düşünen nadir kişilerdendi. Beni bu düştüğüm kuyudan "Kendin çıkabilirsin." demek yerine "Bu kuyuda birlikteyiz ve birlikte çıkabiliriz." demişti. Ben kendim de ayağa kalkabilecek biriydim fakat onun desteğiyle birlikte daha hızlı iyileşebilirdim. Aslında hasta değildim. Sadece içimdeki küçük çocuğun yaralarını onarmaya çalışıyordum. Daha tanışalı belki bir gün bile olmamıştı ama ben gerçekten çok farklı hissediyordum.
"Burada oturalım mı?" Daldığım düşüncelerden bir anda sıyrıldım ve Alperen'in işaret ettiği yere baktım.
"Olur." dedim. Masanın yanına geldiğimizde üstümdeki hırkayı çıkardım ve sandalyenin arkasına koyup oturdum. Alperen menüyü incelemeye başlamıştı. Masadaki diğer menüyü de ben alıp incelemeye başladım fakat hiçbir şey anlamadım çünkü hepsinin garip garip isimleri vardı.
Pırtımpırt neydi mesela ya da kelodoş? Ben saf bir şekilde menüye bakarken ne kadar cahil olduğumu da düşünmüyor değildim. Hiç böyle bir yere gelmemiştim. İlk defa kendim yapmadığım bir yemeği yiyecektim.
"Ne yiyeceksin? Seçtin mi?" O ne önerirse yemek en iyisiydi çünkü menüye bakarak hiçbir şey anlamamıştım.
"Menü biraz karışık. Sen ne önerirsen onu alabilirim." Başını salladı. Yakınımızdaki garsonlardan birini çağırarak siparişi verdi. Kalabalık ama sakin bir yerdi. İlk deneyimime göre fazlasıyla güzeldi. Siparişlerimizin gelmesini beklerken geriye yaslandım.
"Üşüyorsan arkandaki camı kapatayım mı?" İçerisi o kadar sıcaktı ki arkamdaki camın açık olduğunu bile fark etmemiştim.
"Yok, üşümedim. Teşekkür ederim." Kendimi ne kadar iyi hissetsem de aslında biraz da garip hissediyordum. Sanki bazen insanların gözleri bana kayıyormuş ve yüzümle dalga geçiyorlarmış gibi. Psikolojik olarak mı yoksa gerçekten böyle miydi bilmiyordum. Sessizce oturuyorduk. Aslında ona soru sormak istiyordum. Belki böylece kafamı da dağıtabilirdim.
"Neden psikolog olmayı tercih ettin?" Zor bir işti. Günde kaç kişinin omuzlarına ağır gelen dertleri onlar duyuyorlardı ve dinliyorlardı. Alperen de benim gibi kendi sandalyesine yaslandı ve gözlerimin içine bakıp konuşmaya başladı.
"İnsanların içlerinde birçok şey biriktirdiğini fakat anlatamadıklarını hatta çoğu zaman acılarından kurtulmak için farklı yöntemler kullandığını fark ettim lise zamanlarımda. Birçok arkadaşım vardı ve hepsinin ayrı ayrı sorunları ve dertleri. Genellikle benle paylaşırlardı bunları. Güvenirlerdi bana. Ben de dinlemeyi severdim ve kendime bu mesleği uygun gördüm. Şuanda da buradayım işte." İnsanlara yardımcı olabilmek güzeldi ve Alperen bu mesleği öylesine de seçmemişti. Yaşadıklarından yola çıkarak doğru bir yola varmıştı bu gerçekten güzel bir şeydi.
"Tam kendine uygun bir meslek seçmişsin. Düşüncen ve bakış açın da çok güzel." Ben cümlemi bitirdiğim sırada yemeklerimiz gelmişti. Garson yemekleri önümüze bırakırken yüzüme dik dik bakmayı da ihmal etmemişti. Bir anda gerildiğim için buz kesmiştim. Gittiğinde ise rahatlamış olsam da utanmıştım. Belki de Alperen yaptı sanıyorlardı fakat o bunu yapabilecek bir insan değildi. En yakın zamanda bir kapatıcı almalıydım çünkü bu şekilde onu da riske atamazdım.
Çatalımı elime alıp yemek yemeye başladım. Tadı gerçekten güzeldi. Yemeği yedikçe aslında ne kadar aç olduğumu da anlamıştım. Aç kalmaya alışıktım. Çoğu zaman aç olduğumu bile hissetmezdim.
Sessizce yemeklerimizi bitirdikten sonra bana bir yorgunluk çökmüştü. Eve gidince hiç düşünmeden uyuyacaktım sanırım. Bu sefer gerçekten rahat bir uyku çekecektim. Sabah kahvaltı hazırlamak için erken kalkmayacak veya her gün temizlik yapmayacaktım. Bunları yaşayacak olmak beni mutlu hissettiriyordu çünkü bu benim küçüklükten beri en büyük hayalimdi. Sanki o da şuan derinlerde bir yerlerde gülümsüyordu bana. Nuran abla iyi ki vardı. Ona çok borçlanmıştım fakat bu borcu ödeyecektim. Bir kitapçıda çalışabilirdim. Çok kitap okuyan bir insandım. Okulda teneffüslerde kimse benimle takılmadığından kendimi kütüphaneye atar ve kitap okurdum. Bu iş tam bana göre olabilirdi. Hem sevdiğim bir işi yapmış olacaktım.
Elimdeki çatalı tabağın içine bıraktım. Alperen'e döndüğümde çoktan yemeğini bitirmiş ve sandalyesine yaslanmış bir şekilde buldum.
"Yemek çok güzeldi. Teşekkür ederim." Bana döndüğünde yüzüne bir tebessüm kondurdu ve "Beğenmene çok sevindim. Afiyet olsun." Dedi. Yakınlardaki başka bir garson bu sefer önümüzdeki tabakları götürmeye başlamıştı. Alperen masadan kalkarken "Sen hazırlan, ben hemen geliyorum." dedi ve kasanın olduğu tarafa doğru ilerledi.
Ayağa kalkıp sandalyemin arkasındaki hırkamı üstüme geçirdim. Sandalyeyi düzelttiğimde Alperen de gelmişti. Birlikte kapıya doğru yöneldiğimizde bize girerken kapıyı açan adam hala oradaydı ve bu sefer de çıkmamız için bize kapıyı tutmuştu. Dışarıya adım attığımızda Alperen "Dışarısı ne kadar soğukmuş böyle. İçeri çok sıcaktı. Sen o hırka ile üşümüyor musun Ayçıl?"
Hayır, ben soğuğa çok alışkınım Alperen ,her anlamda...
"Üşümüyorum, iyiyim böyle." Araba hemen yakınımızda olduğundan çok geçmeden binmiştik. Gitmeye başladığımızda araba otomatik olarak radyoyu açmıştı. Bilmediğim yeni nesil şarkılardan biri çalıyordu. Dümdüz yola bakıyordum. Hava çoktan kararmıştı ama gökyüzündeki kara bulutlar belirgindi. Sanırım yağmur yağmaya yakındı. O sırada kafamda yine geçmişim canlandı. Anaokulunda bir şeyler çizmem için bana bir sürü boya kalemi verildiğinde herkes gökyüzünü rengarenk yapardı. Ben hariç. Her çizime başlamadan önce bir güneş çizer ardından bütün gökyüzünü hatta güneşi bile kapatacak şekilde simsiyaha boyardım. Herkes garipseyerek bakardı kağıdıma. Her çocuğun zihnindeki masmavi gökyüzü bana ise kapkaranlık olurdu. Normal çocukların aksine farklı bir dünya içinde yaşıyordum zihnimde.
Siyah gökyüzülü kız diye konuşurlardı beni çoğu zaman.
Fakat kimsenin fark etmediği bir şey vardı ki o da karanlığın içindeki yıldızlardı. Evet, o gökyüzünün üstüne sarı sarı yıldızlar çizsem de gözükmezdi. Orada olduklarını sadece ben bilirdim. Hiçbir zaman onlara o yıldızların varlığından bahsetmedim.
Eve doğru yaklaştığımızı hissediyordum. Tanıdık yollardan geçerken yavaş yavaş arabanın camına su damlaları gelmeye başlamıştı.
Gökyüzü de dolmuştu belki. Onun ağlamasını kimse yadırgamazdı ama bazı insanlara göre ağlamak utançtı, güçsüzlük göstergesiydi.
Bana göre güçsüzlüğün sembolü yenilmekti. Yenildiğin gün güçsüz olurdun. Yenildiğin gün vazgeçerdin. Her şeyden. Herkesten.
Ev görüş açıma girdiğinde Alperen'e elimle evin neresi olduğunu gösterdim. Apartmanın giriş yerine gelince arabayı yavaşlattı ve durdurdu.
"O kadar uzak değilmiş evlerimiz." Dedi. Fakat burası benim evim değildi. Benim evim parktaki banklar, sokaklardaki kaldırımlardı. Kaç gece o bankların bana bir yatak, kaldırımların ağlayacak bir omuz, sokakların ev gibi hissettirdiğini sadece ben bilirdim.
Zor olsa da gülümsedim. "Ne güzel." Sesim kısık çıkmıştı. Arkasından devam ettirdim. "Bugün için teşekkür ederim." Sanırım bundan sonra ona çok borçlanacaktım.
"Rica ederim, güzel bir gün oldu benim için. Yarın öğleden sonra dediğim saatte seni almaya gelirim." Başımı salladım ve arabanın kapısına uzanıp açtım. Aşağıya indiğimde "İyi geceler." diyerek el salladım. O da yanı şekilde karşılık verdiğinde kapıyı kapatıp binanın girişine doğru ilerledim. Başıma yağmur tanecikleri düşerken hiç rahatsız olmuyordum aksine huzur veriyordu daha çok.
Ben binanın kapısına geldiğimde Alperen'in hala gitmediğini fark etmiştim. Ben içeriye girdiğimde ise bir arabanın çalışma sesini sonra ise yavaş yavaş ayrılışını işittim.
Beni beklemişti...
Eve girdiğimde çok yorgun olduğumu bildiğimden direkt odama geçtim. Bavulumda bulduğum pijamalarımdan alıp üstüme geçirdim ve yatağa uzandım. Kavga sesleri yoktu. Korku yoktu. Beni burada bulamazlardı değil mi? Bulurlarsa yapacaklarını düşünmek bile istemiyordum. Hatta şuan onları düşünüp kendimi üzmek de istemiyordum. Yarın Alperen gelmeden önce yakınlarda iş aramaya koyulmalıydım. Şuan Nuran ablanın verdiği para elbette vardı ama bir gün bitecekti sonuçta. Burada da temelli kalamazdım. Çok yüklü bir miktarda maaş isteyecek değildim birikim yapacak kadar olsa yeterdi.
Gözlerimin yavaştan kapandığını hissediyordum. Sopsoğuk bir kış gününde sıcacık bir yatağın altında uyumak güzeldi. Soğuğa alışkındım belki ama sıcağı severdim. Çünkü o soğuk günlerde içeri geçtiğimde yüzüme vuran sıcaklık beni hep rahatlatırdı.
Uykuya dalmadan önce ayağa kalkıp koridordaki ışığı yakıp kendi odamın ışığını kapattım. Ne kadar karanlığı sevsem de ışık olmadan uyuyamazdım. Garipti, biliyordum. Bir çocukta olan korkular bende vardı. Fakat ben bu korkularımın üzerine hiç gidememiştim. Aksine ben hep karanlıkta bırakılmıştım. Karanlığı sevmiyordum. Karanlık bana göre korkuydu.
Yatağın içine girip uzandım ve bu sefer gözlerimi kapadım. İlk defa gözlerimi mutlu kapadım. Yarının benim için kabus olmayacağını bilerek uyudum.
---------------------------
Merhabalarrrrr canlarımmmmm
2. Bölümle birlikte geldimmm
Evet efenim neler düşünüyorsunuz, beğendiniz mi bölümü????
Sizin düşünceleriniz benim için çok önemli 🌠
Sizce Alperen neler yapacak? Tahminleri alalım✨
Sizleri seviyorum kendinize çok iyi bakın bir dahaki bölümde görüşmek üzere canlarım ❤️
