7. bölüm · AKANA: SUDA ERİMİŞ ZAMAN ⏳

6.Bölüm: Ruhların Yemini ve Dudaklardaki Mühür

Hanife *****

Tuna’nın buz gibi kollarının arasından kendimi hızla geri çektim. Bu adamın tenindeki o cansız, ürpertici soğukluk bana hiçbir şekilde iyi gelmiyordu.
"Bunlar gökten mi düştü, ne bu?" dedim nefes nefese, altımda hızla dönen koşu bandını işaret ederek. "Ben böyle kulübe gibi yerde koşmam, benim doğayı, toprağı hissetmem gerekir! Büyü falan mı yapmaya çalışıyorsun sen bana?"

Tuna yüzüme alaycı bir soğukkanlılıkla baktı. "Sen gerçekten Deniz Kızı falan mısın? Balıkların beyni olmaz çünkü..."

"Hey! Sen bana beyinsiz mi diyorsun?"

"Bu kadar teknolojik aleti uzaylı görmüş gibi garipsemenin başka bir açıklaması yok."

Gıcık adamın tekiydi. Ben niye bu adama ömrümü adayan bir sözleşme yapmıştım ki? Benim geldiğim çağda evlilik sözleşmesi bile en fazla erkeğin ikinci eş hakkıyla ilgili yapılırdı. Sümerce bile bilmiyordu bu insanlar. Garip bir dilleri vardı. Biz yazıları ıslak kil tabletlerin üzerine kazırdık; katiplik benim geldiğim dönemde en meşhur, en saygın meslekti. Bunları çok net hatırlıyordum. Gerçekten de bir uzay çağındaydım sanki; her şeyi incecik kâğıtlara yazıyor, bilgisayar denilen camlara yüklüyorlardı.

Benim geldiğim çağda Gılgamış Destanı anlatılırdı. Gılgamış, halkına zulmeden kibirli bir kraldı. Tanrılar onu dengelemek için doğada vahşi biri olarak yaşayan Enkidu’yu yaratmıştı. Gılgamış ile Enkidu önce dövüşmüş, sonra ayrılmaz iki dost olup dev Humbaba’yı devirmişlerdi. Ama sonunda ölümsüzlüğün imkânsız olduğunu anlamışlardı.

Peki ya ben? Ölümsüz bir ruh muydum, yoksa bu bedende ölüp gidecek miydim? Gerçek kimliğimi ve ailemi hatırlayamamak bir ruh için en büyük cezaydı. Bu gelecek dünyayı tek başıma nasıl öğrenecektim?

"Heyyy... Orada mısın?"

Tuna’nın sesiyle irkilip zihnimin derinliklerinden sıyrıldım. "Buradayım, evet! Bundan sonra yapacaklarıma karışma, her şeyi kendim öğreneceğim."

Tuna içinden hırsla geçirdi: “Aklını okuyamıyorum, bu durum beni deli ediyor…”

Dışından ise umursamaz bir tavırla konuştu: "Deniz Kızı, benim de seninle uğraşacak vaktim yok zaten. Anlaşmaya sadık kaldığın ve bu evde durduğun sürece ne istiyorsan yapabilirsin."
Kaşlarımı çatarak onun o kehribar renkli, mermer kadar soğuk gözlerine baktım. "Peki ya ben anlaşmayı bozarsam? Sonuçta kile mühür basmadım, kâğıda imza atmadım."

Gözlerinde aniden sinsi ve tehlikeli bir karanlık belirdi. "Sana söyledim; 'Kabul ettim' dediğin an o imzayı attın. Ruhun ruhuma mühürlendi. Anlaşmayı bozarsan ölürsün, Deniz Kızı..."

"Sen büyücü falan mısın?" dedim öfkeyle. "Senin ruhuna mühürleneceğime ölseydim daha iyiydi!"

"Bu kadar mı korkunç görünüyorum sana?"

"Bir insan neden bir başkasına muhtaç olsun ki? Sen bana yardım ettin, o yüzden anlaşmaya sadık kalacağım. Hafızamın yerine gelmesi için zamana ihtiyacım var. Önce sevgilim denen o adamı bulmalıyım."

Tuna’nın kaşları aniden çatıldı. "Sevgilin mi var senin?"

"Nehir'in hafızasında var, evet. Tam olarak kim olduğunu hatırlamıyorum," dedim. Aslında parçalar birleşiyordu ama bu bedenin bana ait olmadığını söylesem beni akıl hastanesine kapatırdı.

Tuna üzerime doğru bir adım attı, gözleri dehşetle parladı. "Sevgili falan yok! Duydun mu beni? Başkasıyla yakınlaşmayı ya da evlenmeyi aklından bile geçirme!"

"Manyak mısın sen?" diye bağırdım. "Sevgili olmak hemen evlenmek demek mi?"
Tuna’nın kehribar gözleri adeta alev saçmaya başladı. Yüzü yaklaştı: "Bu evde kaldığın sürece efendin benim! Anlıyor musun? Bana 'Efendim' diyeceksin! Ayrıca sana daha fazla bir şey anlatmayacağım çünkü sen kafayı sıyırmışsın. Bundan sonra ben izin vermediğim sürece ağzını açıp tek bir soru sormayacaksın!"

Ne diyordu bu adam? Birbirimize hakaret ederken bir de üstüne ona efendim mi diyecektim? Benim tek bir efendim vardı, o da... Tam o an sol göğsüme amansız bir sancı saplandı. Kalbim bir mengene gibi sıkışıyor, nefesim kesiliyordu. Dizlerim doğrudan soğuk zemine çarptı.

Üstad Metehan’ın fısıltısı zihnimde bir yıldırım gibi çaktı: “Efendine saygını göster…”
Bu nasıl bir lanetti? Tuna’nın bahsettiği ruh mühürü gerçekti. Onu zihnimde "efendi" olarak reddettiğim an, sözleşme ruhumu ezmeye başlamıştı. Ciddiye almadan tamam dediğim o sözleşmeyle bu adama köle olmuştum. Kalbim patlayacak gibi acıyordu.

Çaresizce başımı öne eğdim: "Efendimi... saygıyla selamlıyorum..."

Başımı eğdiğim an, göğsümdeki o acımasız baskı bir anda bıçak gibi kesildi. Ruhum bu fâni beden içinde çırpınırken, gözlerimde bir anlık mavi bir ışık çaktı. Dışarıda aniden devasa bir gök gürültüsü koptu, bardaktan boşalırcasına bir yağmur başladı.

Tuna salondaki aniden değişen enerjiyi fark edip dev pencereye doğru yürüdü. Bense göğsümü tutarak merdivenleri tırmandım, üst kata koştum. Kapı kolunu indirip kendimi doğrudan malikanenin geniş bahçesine attım.
Sağanak yağmurun altına girdim. Yağmur damlalarının oluşturduğu su perdesinin ortasında saydam bir silüet belirdi.
"Özünü unuttun..." dedi silüet.
Yağmurun altında şaşkınlıkla bağırdım: "Sen kimsin? Nesin?"
"Ben Nehir’im... Bu bedenin asıl ruhuyum."
"Benim özüm ne peki?" diye sordum, sular yüzümden süzülürken.
"Sen bir Kraliçesin," dedi Nehir’in silüeti. "Bir kraliçe asla kimseye köle olmaz. Onunla ruh sözleşmesini kabul ettiğin için ruhunu ona mühürledin. Ona itaat etmezsen bu beden acı çekecek, öleceksin."
"Ben bilmiyordum!" diye haykırdım. "Sen neden gittin o zaman? Ben kendi zamanımı, kendi benliğimi istiyorum!"
"Ben ve sen aynı kadersel çizgideyiz Nehir... Dönemlerimiz farklı. Sen milattan önce doğdun, bense bu gelecekte. Seni bekliyordum; benim yarım kalan hayatım için adaleti sağlamanı... Eğer bu kölelik mühüründen kurtulmak istiyorsan, Ruh Kralı’nı kendine aşık et!"
"Ne? Ruh Kralı mı? Ben buraya aşk yaşamaya gelmedim! Senin hakkını almaya, seni katledenlerden hesap sormaya geldim!"
"Sen aşık olmayacaksın Deniz Kızı..." dedi silüet yavaşça saydamlaşırken. "Ruh Kralı’nı kendine aşık edeceksin. Ancak o zaman mühür kalkar, kölelikten kurtulur ve kendi özüne kavuşursun."
Yağmur şiddetini arttırırken arkasından bağırdım: "Ne diyorsun sen Nehir? Duygusuz, buz gibi bir adam bana nasıl aşık olsun?"
Silüet tamamen kaybolmadan önceki son fısıltısı rüzgâra karıştı: "Duyguları var ama insanlara yaklaşamıyor... Hiç aşık olmadı. Bunu ancak sen başarabilirsin..."
"Ne saçma bir şey bu! Adam vampir mi, kurt adam mı, hangi destandan fırladı bu herif?"

Gözlerimi açtığımda kendimi odamdaki sıcak yatakta buldum. Güneş pencereden içeri süzülüyordu. Banyodan sonra buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyordum; rüya mı görmüştüm?

Yataktan kalktım. Hayır, kesinlikle rüya değildi. Göğsümde hissettiğim o gerçek acı ve Nehir’in silüeti hakikatti. Ben Kraliçeydim; kimseye boyun eğmezdim. Bu adamın sıradan biri olmadığını zaten anlamıştım. O kölelik mühürünü yok etmek zorundaydım.

Aşağıya mutfağa indiğimde masada eksiksiz hazırlanmış mükemmel bir kahvaltı buldum. Tuna ortalıklarda yoktu. Gerçekten de insanlara yaklaşamıyor muydu?
Kahvaltımı yapıp evi gezmeye başladım. Her yere küçük notlar bırakılmıştı: Spor salonuna geçilebilir, üst kata çıkmak yasaktır. Üzerimdeki pijama bile değişmişti; beni buraya o mu taşımıştı?
Salona geçtiğimde duvardaki devasa siyah camın yanında bir kumanda buldum. Düğmeye bastığımda camın içinde insanlar belirdi. Kendi aralarında konuşuyor, şarkılar söylüyorlardı. Nehir’in zihninden bunun adının "televizyon" olduğunu öğrendim.
Zihnimin inanılmaz bir hızı vardı; bu çağın teknolojisine dair her bilgiyi bir bellek gibi beynime depolayabiliyordum. Bana bırakılan telefonu ve odamdaki bilgisayarı kullanmayı birkaç günde tamamen çözdüm.
İki hafta boyunca her gün spor yaptım. Bahçedeki buz gibi havuzda saatlerce yüzdüm. Su bana şifa veriyordu. Bedenim hızla toplandı, vitamin değerlerim yerine geldi, kaslarım güçlendi. Teknoloji ile zihnim artık aynı hızda çalışıyordu.
İki haftanın sonunda laptoptan bir bildirim sesi geldi: Üniversite Devamsızlık Uyarısı. Eğer derse gitmezsem okuldan atılacaktım. Mezopotamya'nın şifacı kızı, bu çağda doktor olacaktı demek...
Bugün 1 Kasımdı ve okula gitmem gerekiyordu. Ayna karşısına geçip zihnimdeki görsellerden kendime şık bir kombin hazırladım. Bugün oraya ezik Nehir olarak değil, küllerinden doğan bir Kraliçe olarak gidecektim.
Çizgili gri yüksek bel etek, beyaz bluz, siyah uzun çizmeler ve üzerime siyah şık bir hırka giydim. Saçlarımı tarayıp sade takılar taktım. Dolabı açtığımda sanki koca bir mağaza odama taşınmış gibiydi; Tuna her şeyi eksiksiz hazırlatmıştı.
Tam kapıdan dışarı adım atacakken garajdan o parlak kırmızı araba çıktı. İki haftadır yüzünü bile görmediğim Tuna, camı indirip bana gel işareti yaptı.
Arabaya doğru yürürken Tuna’nın bakışlarındaki değişimi fark ettim. İki haftada yüzüme kan gelmiş, bedenim dikleşmiş, gözlerimdeki o pısırık ifade silinmişti. Artık zayıf bir kadın değildim.
Sessizce arabaya binip emniyet kemerimi taktım. Zenginlik ve güç hissi hoşuma gitmeye başlamıştı.
"Seçimini yapmışsın Deniz Kızı," dedi Tuna, gaza basarken.
"Hangi konuda?"
"Külkedisi olmaktan vazgeçmişsin."
"Deniz Kızı olmayı da seçmediysem?" dedim dik bir sesle.
"Başka seçeneğin mi vardı?"
"Ya Kraliçe olmak istediysem?"
Tuna’nın dudakları hafifçe kıvrıldı, kehribar gözleri yolu izlerken fısıldadı: "Olmuşsun zaten... Akana gibi. Su tanrıçası gibisin."
Akana mı? Bu isim içimde devasa bir deprem yarattı. Zihnimdeki kilitlerden biri zorlandı ama renk vermedim. "Deniz Kızı'na yakışır bir isim," dedim soğukkanlılıkla. "Ama benim adım Nehir, takma isimlere gerek yok."
Nasıl olduğunu anlamadan üniversitenin kampüsüne geldik. Tuna arabayı ana kapının biraz gerisinde durdurdu.
"Çıkış saatinde burada olacağım," dedi emredici ve soğuk bir tonla.
Mühürün etkisiyle istemsizce boynum büküldü: "Baş üstüne efendim..."
İçimden kendime küfrederek arabadan indim. Birine boyun eğmek ruhumu kavuruyordu.
Kampüse doğru adımlarken, aniden karşımdan gelen bir adam yolumu kesti ve kollarıma sarıldı. Bu Kerem’di... Nehir’in hayatını karartan, o meşum gecenin arkasındaki hain sevgilisi.
"Aşkım! Çok özledim seni, nerelerdesin sen? Haber alamadım, çok merak ettim!"
Onu sertçe göğsünden ittim: "Sen ne yaptığını sanıyorsun? Bana dokunamazsın!"
Kerem şaşkınlıkla geriledi. "Benim sevgilim neden bana böyle davranıyor? Hatırlamıyorsun biliyorum ama çok değişmişsin... Afet gibi olmuşsun!"
"Aptal! Her şeyi çok iyi hatırlıyorum!" dedim gözlerinin içine nefretle bakarak. "Bana ne yaptığınızı da, yengemle kurduğunuz tuzağı da! Sen benim sevgilim değilsin, hiçbir şeyim değilsin. Bir yabancıdan ibaretsin ve yaptığın her şeyin bedelini ödeyeceksin!"
Kerem alayla güldü: "Ne diyorsun sen Nehir? Benim için ölüyordun, bensiz nefes alamıyordun! Ne oldu sana?"
"O saf Nehir öldü! Ama senin için değil, beyinsiz herif! Benden uzak dur, yakınıma bile yaklaşma!"
"Neyine güveniyorsun sen Nehir? Amcanlardan kaçıp arabasına bindiğin o zengin herife mi?"
"Demek her şeyi biliyorsun," dedim alaycı bir gülüşle. "Ben ona değil, kendime güveniyorum. Karşında artık ezebileceğin o eski Nehir yok."
Kerem’in gözleri hırsla karardı: "Demek kendine güveniyorsun... O herifin kucağına mı attın kendini? Söyle, bu pahalı kıyafetler için ne yaptın adama?"
Damarına basmak ve onu ezmek için yaklaşarak fısıldadım: "Seninle yapmadığım pek çok şeyi... O benim nişanlım! Ve onunla her şeyi yaparım."
Kerem hırsla kolumu sıktı: "Çek elini yoksa kırarım!" diye gürledim.
"Canımı yakmak için söylüyorsun! Söyle, yattın mı o adamla?"
"İğrenç bir yaratıksın! Senin gibi pislik değil o... Ne yapıp yapmadığımız seni hiç ilgilendirmez. Bak, görmek istiyorsan nişanlım şu kırmızı arabada beni bekliyor. İzle de gör!"
Kolumu hırsla silkeleyip arkamı döndüm. Doğrudan Tuna’nın kırmızı arabasına doğru yürüdüm ve ön koltuğa bindim.
Tuna şaşkınlıkla sordu: "Ne oldu Nehir, neden geri döndün?"
Cevap vermedim. Kerem’in bizi öfkeyle izlediğini gördüğüm an, hamle yapıp Tuna’yı siyah tişörtünün yakasından tuttuğum gibi kendime çektim ve dudaklarına yapıştım!
O an zaman durdu. Tuna’nın o buz gibi mermer gövdesi aniden alev aldı, teni ısınmaya başladı. Kehribar gözleri şokla açıldı.
Tuna içinden dehşetle geçirdi: “Kızları tavlayıp dudak dudağa geldiğim an ruhlarını emiyordum... Bu kıza karşı nasıl böyle iradesiz kalabiliyorum? Ruhuna neden dokunamıyorum?”
İçindeki devasa merak ve kontrolsüz arzuya yenik düşen Tuna, belimden tutup beni sertçe kendine çekti ve bu kez o beni hırsla öpmeye başladı!
Bu sefer mavi gözleri şaşkınlıkla açılan ben olmuştum.
Kampüsün ortasında Kerem bu manzarayı görünce yumruklarını sıkıp nefretle arkasını döndü ve uzaklaştı. Bense Tuna’nın dudaklarında kaybolmuştum...
Hayatımda ilk kez birinin dudaklarına dokunuyordum. Ve kalbim, sanki kaburgalarımı kıracakmış gibi hızla çarpmaya başlamıştı.