5. bölüm / 7
AKANA: SUDA ERİMİŞ ZAMAN ⏳4. Bölüm:GECEYE DÜŞEN YILDIRIM VE ŞİFA BULAN RUH: KRALİÇENİN YEMİNİ
Bölümler 7Şu an: 4. Bölüm:GECEYE DÜŞEN YILDIRIM VE ŞİFA BULAN RUH: KRALİÇENİN YEMİNİ
- 1 SUYUN DİLİ, KANIN RENGİ1.643 kelime
- 2 1. Bölüm: NEHİR ILGAZ'IN LANETİ1.130 kelime
- 3 2. Bölüm:GÖĞÜN ATEŞİ VE SULARIN AHI: UNUTULAN İSİMLER1.169 kelime
- 4 3. Bölüm: SUYUN VE KANIN ADALETİ: YABANCI BİR BEDENDE İLK ADIMLAR1.722 kelime
- 5 4. Bölüm:GECEYE DÜŞEN YILDIRIM VE ŞİFA BULAN RUH: KRALİÇENİN YEMİNİ1.441 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 5. Bölüm: RUHLARIN ÇARKI VE GÖKSEL SÖZLEŞME1.385 kelime
- 7 6.Bölüm: Ruhların Yemini ve Dudaklardaki Mühür1.719 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sararmış yatağın üzerinde, bu yabancı bedenin taşıdığı ağır yorgunluğa daha fazla direnemeyerek derin bir uykuya daldım. Nehir, yıllarca bu çileli hayatın sessiz bir mahkûmu olarak yaşamıştı; amcası denilen adamsa yanı başındaki bu büyük zulmü göremeyecek kadar kördü… Ya da ben öyle sanıyordum.
Gözlerim yarı kapalı, zihnim geçmişin puslu hatıraları arasında gezinirken bir anda nefesim kesildi. Boğazımda hissettiğim boğucu ve acımasız bir baskıyla gözlerimi yerinden fırlayarak açtım. Yüzünde siyah bir maske olan bir adam, bütün ağırlığıyla üzerime çökmüş, soluğumu kesiyordu. Kapının eşiğinde ise yengem ve kuzenim Seray, bu dehşet verici manzarayı soğukkanlı, vicdansız bakışlarla izliyorlardı.
Amcam evden çıkmış olmalıydı. İçinde bulunduğum bu fâni bedenin çaresizliği ve zayıflığı, şu anki en büyük engelimdi. Boğazımdaki baskı arttıkça Nehir’in bedenine ait o yakıcı acıyı iliklerime kadar hissediyordum. Ellerimi güçsüzce adama doğru uzatıp parmaklarını boğazımdan çekmeye çalıştım. Adam aniden baskıyı hafifletip geriye çekilince, ciğerlerime hücum eden havayla nefes nefese kaldım.
Yengem adım atıp gözlerindeki nefretle bana doğru haykırdı: "Söyle! 5 milyon dolar nerede?"
"Ben... para falan bilmiyorum!" dedim, kesik kesik çıkan sesimle. "Hiçbir şey hatırlamıyorum!"
Maskeli adam tekrar boğazıma yapıştı. Bu kez daha sert, daha acımasızdı. "Nasıl kurtuldun o akıntıdan? Sen yüzme bile bilmiyorsun! Bir çanta dolusu para nerede?"
"Ya bilmiyorum dedim!" Sesim kısılyor, soluğum tükeniyordu.
Yengem adama soğuk bir işaret verdi: "Konuşana kadar ne yapıyorsan yap. Konuşmazsa da öldür gitsin, bir daha uğraştırma bizi!"
Zihnimden “Beni bu kadar kolay öldüremezsiniz!” diye geçirsem de bedenimin gücü tükenmek üzereydi. Kötü yenge ile Seray odadan çıkıp kapıyı kapattılar. Maskeli adamla baş başa kalmıştık. Adam tekrar üzerime çullanıp boğazıma sarıldı. Geçmiş hayatıma dair hafızam silinmiş olsa da zihnimdeki kadim dövüş teknikleri ve savaşçı içgüdülerim hâlâ dipdiriydi. Ancak Nehir’in güçsüz kasları bu teknikleri uygulamakta yetersiz kalıyordu.
Boğuşurken adamın maskesinin ardındaki gözlerle temas kurdum. Bu gözler bana tuhaf bir şekilde çok tanıdık geliyordu. Son bir hamleyle dizimi bütün gücümle adamın bacak arasına geçirdim. Adam acı dolu bir böğürtüyle geriye doğru kıvrandı.
Burası giriş katıydı; pencereye ulaşırsam kaçabilirdim. Tam hırsla pencereye doğru fırlamışken, adam arkamdan uzanıp saçlarımı kavradı. Hiç düşünmeden dirseğimi arkaya doğru savurup adamın göbeğine sertçe geçirdim. Bir an dengesi bozulsa da hızlıca hamle yapıp bacağıma çelme taktı. Yere kapaklandım. Adam üzerime çullanıp tekrar boğazıma çöktü. Can havliyle çırpınırken ellerim adamın yüzündeki maskeye gitti ve tek bir hamleyle kumaşı çekip çıkardım.
Gördüğüm yüz karşısında dehşete düştüm.
Bu dünyada Nehir’i karşılıksız sevdiğini sanarak sığındığı o merhametli amcası Kamil’di. Nehir’i boğmaya, onu yok etmeye çalışan adam, yıllarca "baba" bellediği amcasının ta kendisiydi. İçimdeki Nehir’in ruhu, bu hıyanetin ağırlığıyla adeta parçalandı.
"Amca...!" diyebildim fısıltıyla.
Yıllardır süregelen eziyetin asıl mimarı, o melek yüzlü maskenin arkasına saklanan bu şeytandı. O da diğerleri gibi sadece paranın peşindeydi.
Kamil, gözlerimin içine bakarak utanmadan konuştu: "Hiç bana öyle bakma Nehir! Para için her şey yapılır."
O an elim, yerdeki tıp kitaplarından en kalın olanına gitti. Bütün gücümü toplayarak kitabı kafasının kenarına indirdim. Adam acı içinde inleyerek ellerini boğazımdan çekti. Fırsattan istifade hızla ayağa kalktım, pencereyi açıp kendimi dışarı attım. Alçak bir mesafeden ellerimin ve dizlerimin üzerine düştüm. Canım yanıyordu ama duramazdım; koşmaya başladım.
Nerede olduğumu bilmeden, ıslak ve karanlık sokakları yarıp işlek caddeye doğru ilerledim. Arkamda kafasını tutan amcam ve peşinden gelen Seray vardı. Yıllar öncesinin o vakur prensesi ya da bugünün çaresiz Nehir’i… Ayaklarımda ayakkabı bile olmadan, üzerimdeki o tuhaf kıyafetlerle gecenin ortasında koşuyordum. Bu dünya benim için büyük, gaddar bir sınavdı. Gücüm olmadan bir bebek kadar savunmasızdım. Sokaktaki cam kırıkları ayaklarıma batıyor ama umursamıyordum. Bu beden bana ait olmasa da hissettiğim acı, ızdırap ve haksızlık öfkesi tam anlamıyla gerçekti.
Işıklarla donatılmış geniş bir caddeye çıktım. Dört bir yanım hızla geçen metallerle, arabalarla doluydu. Kararsızca sağa sola baktım. Önümde iki yol vardı: Ya kim olduğumu bile bilmediğim o kayıp geçmişin peşine düşecek ya da Nehir’in hakkını almak için bu hayata kök salacaktım. İçimdeki adaletsizlik isyanını daha fazla bastıramayarak gökyüzüne doğru haykırdım:
"AAAAAAAA! AAAAAA!"
Benim haykırışımla birlikte ansızın gök gürledi; bulutlar yarıldı ve bardaktan boşalırcasına şiddetli bir yağmur başladı. Caddenin, ışıkların tam ortasına kadar yürüdüm. Çaresizlik ve öfkeyle dizlerimin üzerine çöktüm. Arabalar etrafımda kornalara basıyor, sürücüler karanlıkta yanan farların arkasından bana bir deliymişim gibi bakıyorlardı. Yağmur damlaları tenime çarptıkça içimdeki su enerjisi hafızamda kıvılcımlar çaktırıyordu; bu yağmur ve su bana çok tanıdıktı.
O sırada karanlığı yararak gelen bir far ışığı gözlerimi kamaştırdı. Kırmızı bir arabaydı bu. İçinden o indi... Adını bile bilmediğim, o soğuk ve ruhsuz adam. Üzerinde siyah tişörtü, siyah pantolonu ve elinde siyah şemsiyesiyle tam tepemde dikildi. Siyah eldivenli elini bana doğru uzattı.
Arkamdan gelen amcam ve Seray’ın gölgeleri caddeye yaklaşırken ben şok içinde ona bakıyordum. İçimdeki bir ses, "Seni kurtaran adama güven," diye fısıldıyordu.
"Hadi kalk Nehir," dedi o mesafeli sesiyle.
"Adımı nereden biliyorsun?" diye sordum yağmurun sesini aşmaya çalışarak.
"Öğrenmek zor olmadı. Hadi kalk, gidiyoruz."
Elim yavaşça onun eldivenli eline uzandı. "Ben senin adını bile bilmiyorum..."
"Adım Tuna..." dediği an, sanki bu ismin kadim bir mühürle birleştiği anmış gibi gökyüzünde devasa bir şimşek çaktı.
Kararımı vermiştim. Kurtuluş yolumu Nehir’in intikamında ve bu adamın gölgesinde seçmiştim. Amcam geride, yağmurun altında kaşlarını çatarak bizi izlerken Tuna’ya baktım:
"Benimle evlenir misin Tuna?"
Bu soruyu sadece zihnimden, içimden bir anlık bir çaresizlikle sormuştum. Böyle damdan düşer gibi bir teklif elbette saçmalıktı; ama ayağa kalkmak için güce ve paraya ihtiyacım vardı.
Tuna arabanın kapısını açtı: "Hadi bin arabaya, ne duruyorsun?"
Sessizce bindim. Tuna da sürücü koltuğuna geçti. Amcam kafasındaki şişlikle caddenin ortasında öylece kala kalmıştı. Tuna gaza basıp hızla uzaklaşırken dikiz aynasından boğazıma baktı:
"Boğazın kötü görünüyor. Anlaşılan yine bela bulmuş seni."
"Seni unutmamı söylemiştin... Geri dönmüşsün," dedim ıslak saçlarımı geriye atarak.
"Külkedisi ilgimi çekti diyelim?"
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. "Külkedisi ne demek?"
" Bir masal kahramanı... Deniz kızı gibi."
"Deniz kızı mı? O ne demek peki?"
"O da bir masal kahramanı."
Kafam daha da karışarak sordum: "Külkedisi miyim, Deniz kızı mıyım? Bir karar ver."
Araba, Silivri’deki o devasa malikanenin garajına girip durdu. Tuna emniyet kemerini çözüp bana doğru döndü. Kehribar gözlerini mavi gözlerime sabitleyerek yanıtladı: "Buna sen karar vereceksin."
Kaşlarımı çatarak gözlerinin içine baktım: "Peki sen... Sen hangi kahramansın?"
Dudakları hafifçe kıvrıldı, karanlık bir tebessüm belirdi yüzünde: "Bunu bilmemen senin için daha hayırlı olanı..."
Arabadan indi. Ben de zorlukla emniyet kemerimi açıp kapısı otomatik olarak açılan o Rolls-Royce marka araçtan dışarı çıktım. Birlikte asansör denen o kapalı kutuya binip evin saray gibi olan üst katına çıktık.
"Benim odam üst katta. Bu kattan istediğin odayı seçebilirsin," dedi soğuk bir sesle.
"Hey, Tuna! Sana bir şey sormak istiyorum."
Tuna anında durdu ve sert bakışlarını üzerime dikti: "Burada soruları ben sorarım Külkedisi. Seni buraya getirdim ama burada benimle muhatap olman için değil."
Ben Nehir gibi ezilmeye alışkın biri değildim; bu kibirli tavırlara tahammül edemezdim. İçimdeki kadim öfkeyi dışa vurarak konuştum: "Sabah beni çaresizce tek başıma karakola 'Beni unut' diyerek bırakıp giden sensin! Sonra gelip bir anda elini uzatıyorsun, beni kendi galaksine getiriyorsun ve şimdi de 'Muhatabım değilsin' diyorsun! Bana bak... Ben senin oyuncağın değilim. Ruhsuzsun sen!"
Sözlerim biter bitmez Tuna bir anda ışık hızıyla üzerime doğru adımladı. Aradaki mesafeyi bir salisede kapatmıştı. "Ne dedin sen en son?"
"Ruhsuzsun dedim!"
"Nereden biliyorsun?" dedi, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüşürken.
"Neyi nereden biliyorum? Soluk bir yüzün, buz gibi bir bedenin var; ondan söyledim!"
Tuna hafifçe geriye çekildi. "Eğer ben gelmeseydim... O karanlıktan seni kim çekip çıkaracaktı?"
Gözlerinin içine meydan okuyan bir ifadeyle baktım: "O zaman bana yardım et... Bana para ver, bana güç ver!"
Şaşkınlıkla karışık tekinsiz bir bakış attı. "Sende hiç gurur yok mu?"
"Gurur fakirin ekmeğidir!" dedim kararlılıkla. "Ben güç ve zenginlik istiyorum. Para uğruna harcanan bu hayatım için gururumdan vazgeçmeye hazırım."
Tuna kehribar gözlerini derinlerime dikti: "Peki, ne kadar ileri gidebilirsin?"
"Bedel ödetmek için ne kadar ileri gidilebiliyorsa, o kadar giderim!"
"Adam öldürebilir misin?"
"Birini öldürmek en kolay şeydir... Ben onları süründürmek istiyorum! Güçlenip hepsinin karşısına tek başıma dikileceğim."
Tuna göğsünü doğrultup soğukça gülümsedi: "Ben karşılıksız hiçbir şey yapmam. Bunun için senden canını istersem, verebilecek misin?"
"Para vermek için canımı alırsan, nerede kalır benim adaletim?"
Tuna, tam o anda zihninden geçenleri gizlemeye çalışarak içinden düşündü: “İlk kez ruhuna dokunamadığım, aklını okuyamadığım birisin. Sende benim bilmediğim gizli bir güç var… O senin kalkanın. Zayıf görünenin ardında devasa bir güç saklı. Bu yüzden seni yanımda tutmak zorundayım. Sen Deniz kızı mısın yoksa Külkedisi mi? Öğreneceğim…”
Dışından ise soğukkanlılığını koruyarak yanıt verdi: "Merak etme, canını almayacağım. Sana aklının alamayacağı kadar büyük bir servet verebilirim. Ama bir şartla: Bir sözleşme yapacağız. Ömrünün sonuna kadar benim yanımda kalmak şartıyla... Ben nereye gidersem gideyim peşimde olmak ve bu evde benim kurallarıma uymak şartıyla. Aklının alamayacağı kadar güçlü ve zengin bir kadın olabilirsin. Külkedisinden bir kraliçeye dönüşebilirsin."
Şaşkınlıkla sordum: "Ömrümün sonuna kadar yanında olacağım derken... Benimle evlenecek misin?"
Dudaklarını hafifçe kıvırarak bana baktı: "Ben kimseyle evlenmem. Kimseye duygu beslemem. Demiştin ya 'ruhsuz' diye; tam da oyum işte. Duyguları olmayan bir adam... Şimdi sana son kez soruyorum: Sözleşmeyi kabul ediyor musun?"
